Podcast

34 - Hayalden Gerçeğe: Bilim & Kurgu

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Tarih boyunca, bilimsel gelişmeler edebiyatı, edebiyat da bilimsel gelişmeleri besledi. Yani gerçekler hayalleri, hayaller de gerçekleri. Ama gerçekleri etkileyen hayaller, gerçekçi olmak zorunda değiller. Bu bölümde, böyle çılgınca hayallerin peşine düşüyoruz. Geçmişte kurulan hayallerin, bugünü nasıl şekillendirdiğinin izini sürüyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Oğulcan Ayan

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Cemre Dalyan

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.077 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Az önce böyle uzanmış hayallere dalıyordum. Bu aralar normalden biraz daha fazla şey okuyup izledim galiba. Ve bütün bu okuduklarım, bütün bu izlediklerim de hayallerimi ister istemez etkiledi. Böyle iyi bir bilim kurgu filmine taş çıkartacak boyutta hayaller de var aralarında. Hani böyle bol ilhamlı anlarda bir sürü garip hayaller kurarsınız ve aklınıza ipe sapa gelmez garip şeyler getirirsiniz ya.

Zaten hayaller de böyle gerçekleşmesi için kurulmazlar her zaman. Garip olmalarında bir sorun yok. İşin eğlencesi de biraz da burada zaten öyle değil mi? Bu hayallerimizden birilerine bahsetsek belki hayallerimizi saçma bulacaklar. Belki gerçek dışı bulacaklar. Ve bize çok uçuyorsun biraz daha böyle ayakları yere basan şeyler düşün diye tembihleyecekler. Sıkıcı şeyler. Ne olur ki yani böyle abuk subuk hayaller de kursak arada bir?

Mümkün olmayan şeyler düşünsek, ayaklarımız yere basmasa, biraz daha böyle uçsak ne olur? Eğer herkes gerçekçi hayaller kursaydı bugün yine içinde yaşadığımız bu dünya gibi bir dünyada yaşıyor olur muyduk? Hiç sanmıyorum. Bugün 1800'lerde değil de 2022 yılında yaşıyorsak e bunu biraz daha böyle uçuk kaçık kurulmuş hayallere borçluyuz. Yoksa şu anda günümüzde kullandığımız teknoloji bu noktalara gelemeyebilirdi.

Transkriptin tamamını oku

Hani elinizin hemen altında duran belki de şu anda bu podcast'ı dinlediğiniz cihaz var ya, biz onu cep telefonu olarak adlandırıyoruz, işte o bile böyle ayakları yere basmayan bir hayalin ürünü, communicator, Star Trek uzay yolu dizisinde Kaptan Kirk'ün kullandığı cihazın gerçek dünyaya uyarlanmış hali diyebiliriz. Ve hatta dinlediğimiz bu podcast dediğimiz şey de öyle. Şu anda bu bölümü dinliyorken yaptığınız pek çok şeyin zamanında saçma bulunan, gerçeklikten uzak hayaller kuran kişilerin dünyada bıraktığı izlerin etkileriyle oluştuğunu gayet de söyleyebiliriz bence. Şimdi isterseniz gelin bu uçuk kaçık hayallerin ve bu çılgın fikirlerden doğan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hikayelerinin peşinden gidelim biraz.

Bilimle kurgunun sınırlarının bulanıklaştığı çizgilerde bir gezintiye çıkalım. Ne dersiniz? 1865 yılında Amerikan İç Savaşı'nın sonrasında bazı Baltimore Silah Kulübü üyeleri akıllarında bir fikirle bir araya geldiler. Amaçları devasa bir top üretmekti.

Tabi savaş yorgunu olan bu kulüp üyeleri bu topu bir silah üretmek amacıyla tasarlamadılar. Onların kafasında çok daha büyük bir operasyon vardı. Üretecekleri bu top ve ateşlemesini planladıkları mermi gerçekten de operasyonun büyüklüğüne yakışır bir görkeme sahipti. Baltimore Silah Kulübü Başkanı M.P.Barbicane kafasındaki bu fikri kulüp üyelerine sunduğunda

kulüp üyeleri arasında bir mırıldanma başladı. Şüpheleri fark eden Barbicane hesaplamalarını kulüp üyeleriyle paylaştı ve onları ikna etmeyi başardı. Geriye hep birlikte önden doldurulan, çok yüksek kalibreli ve ucu gökyüzüne çevrilmiş 5,5 milyon dolar değerindeki bu devasa topu ve ateşleyeceği çok özel mermiyi inşa etmek kaldı. Peki böylesi masraflarla inşa edilen devasa boyutlarda top ve mermisi bir silah olmayacaksa ne amaçla kullanılacaktı?

Sanırım hikayeyi bilenler amacın ne olduğunu da gayet iyi hatırlıyorlar. Amaç, bu topla dünyamızın biricik uydusu olan ayı vurmaktı. Ama onu yok etmek için değil, daha yakından tanınmak için. Silah kulübü başkanı Barbicane, silah kulübünün rakiplerinden bir zırh yapımcısı ve Fransız bir şair, bu topun ateşlemesi için tasarlanan özel merminin içine girdiler ve aya doğru Hikayeyi bilenler bu anlatının kime ait olduğunu da eminim biliyorlardır. Dünyadan Ay'a 97 saat 20 dakika Fransız bilimkurgu yazarı Jules Verne tarafından yazıldı. Daha önce sinemanın doğuşu bölümünde George Méliès'in Ay'a seyahat filmini yaparken bu kitaptan ilham aldığını ve kurgu sinemanın temellerini attığını söylemiştim. Dinlemiş olanlar hatırlayacaklardır.

1865 yılında yazılmış olan bu roman insanlığın dünya atmosferinden bir top mermisiyle değil belki ama bir roket yardımıyla çıkıp aya iniş yapmasından tam 104 yıl önce yazılmış. 104 yıl. Üstelik Jules Verne etkileyici bir şekilde bu romanı yazarken aya seyahat edebilmeyi mümkün kılacak hesaplamaları da çok ufak sapmalarla yapabilmişti. Jules Verne bu kitabıyla yalnızca uzay çalışmalarına değil, kurgu sinemaya da ilham olmuş diyebilir miyiz? Ve açıkçası ben bu hikayeyi anlatırken aklıma hemen Marslı kitabı ve filmi geliyor. Onun yazarı hakkında da bir YouTube videosu hazırlamıştım. İzleyenler onu da hatırlayacaklardır. Ve bu filmi izleyenler ya da ona kaynaklık eden kitabı okuyanlar özellikle

Böyle birçok hesaplamanın yapıldığını, gerçekçi olduğunu bu hesaplamaların gayet iyi biliyorlardır. Bir anlamda Jules Verne'in vezarından çıkıp canlanıp yeniden kitap yazmaya başladığını söyleyebiliriz ama bu kez Ay'a değil daha uzağa Mars'a seyahat hakkında yazılar yazıyor bu bizim yeni yazarımız Andy Weir. Neyse biz şimdi bu bizim hikayemizdeki Jules Verne'e dönelim. Çünkü aynı Jules Verne denizler altında 20 bin fersah kitabını yazdığında dünyada çok az sayıda ve fazlasıyla da dayanıksız, kullanışsız denizaltılar vardı. Ve Verne'ün hayallerinde tasarladığı gibisi henüz yoktu. Donanma denizaltı yapımında ve kullanımında Jules Verne'ün fantastik denizaltısı Nautilus'tan pek çok şey öğrendi.

Jules Verne sahip olduğu güçlü hayal gücü ve araştırmacı kimliğini de tabii birleştirerek yazdığı o romanlarda, o romanlar yazılırken pek de ortalarda olmayan ufak tefek eşyalardan tutun da büyük vasıtalara kadar birçok şeyi gelecekte gerçekten de kullanabildiği insanlık. Verne böyle basitçe hayaller kuruyor, bu hayallerine dayanak olarak bazı bilimsel araştırmalardan faydalanıyor ve hikaye anlatıcılığını kullanarak günümüzde klasikleşmiş o romanlarını yazıyordu. Ama insanlar ona bir kahin gözüyle bakıyordu, onun geleceği tahmin ettiğini düşünüyorlardı. Geçmişte konuşulan üzerine hayaller kurulan dünya dışı gezegenlere seyahat fikri artık çok da uzak olmayan bir gelecekte sanki gerçekleşebilecek gibi duruyor. Mesela işte bu son 10 küsur yıldır belki biraz daha uzun bir süreden beri Mars'a seyahati konuşuyoruz artık ciddi ciddi. Uzay turizmi denildiğinde hepimiz Mars dünya arasında mekik dokuyacak olan roketleri şöyle bir görür gibi oluyoruz. Hatta bazı böyle denemeleri de canlı canlı yayınlıyoruz öyle değil mi?

Bugün artık Mars'ta koloniler kurulması ve dünyadaki hayat zorlaştığında kaçılabilecek yedek bir gezegenimiz olması gibi bir takım meseleler ayakları yere basan hayaller olmaya başladılar. İşte bunlar ne zaman konuşulsa adı mutlaka o sohbetlerde geçen bir isim var. Hepimiz artık onu yakından tanıyoruz. Elon Musk.

SpaceX'in kurucusu, Tesla'nın kurucusu ve Twitter'ın galiba yeni sahibi. Henüz emin değilim. Elon Musk. Her gün mutlaka bir kez adını duyuyoruz değil mi medyadan? Ya okuduğumuz bir haberde görüyoruz, ya izlediğimiz bir videoda, dinlediğimiz bir podcastte. Kendisine dair duymamış olabileceğiniz bir detaydan bahsedeyim şimdi size.

Elon Musk aslında bir nerd. Bir bilimkurgu manyağı. SpaceX'i kurarken, yeniden kullanılabilir roketler planlarken hiç bu okumuş izlemiş olduğu bilimkurgu eserlerden etkilenmemiş olabilir mi? Ben hiç sanmıyorum. Bu sürücüsüz, otomatik pilotlu ve elektrikli Tesla arabayı tasarlarken hiç başrolünde Arnold Schwarzenegger'ın olduğu Total Recall veya geleceğin arabasını tasarlarken Harrison Ford'un göz doldurduğu Blade Runner filmlerinden etkilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Iron Man 2 filminde çok kısa bir rolü de vardı Elon Musk'ın ve Tony Stark karakterinden etkilenip kendisine uçabilen foton lazeri ve mini roketler fırlatabilen demir bir zırh inşa etmeyi deneyip denemeyeceğini şu noktada tahmin edemiyorum açıkçası. Zaten bir tane böyle bir robotun da çok primitiv bir prototipini geçtiğimiz yılda bir etkinlikte bir gösterdi yani onu yapacak mı marketten poşetlerle bize alışveriş yapıp getireceğini filan söyledi. Bunları uyduruyor mu, hayal mi görüyor, çok mu uçuyor yoksa ayakları mı yere basıyor? Valla buna hep beraber karar verelim. Eğer bir noktada Tony Stark'tan etkilenecekse enerji kaynaklarının hızla tükendiği dünyamıza yararlı olacak temiz enerji üreten Arc Reaktörü benzeri bir proje üzerinde çalışmasını daha çok isterdim açıkçası.

kalbinin yerini alacak olan değil, hastanelere, fabrikalara, okullara kesintisiz elektrik sağlayacak bir reaktörden söz ediyorum. Bu bir gün eğer gerçekten olursa kendisine üzerinde Elon Musk'ın kalbi olduğunun kanıtı yazılı bir hediyeyi de göndermeyi çok isterim açıkçası. Şimdi kısa bir ara verelim, bir yere ayrılmayın. Aradan sonra tekrar birlikteyiz.

Az önce elektrikle çalışan kalplerden söz ediyorduk. Bu da benim aklıma başka bir bilimkurgu hikayesini getiriyor. 1700'lerin sonlarında elektrik, bilim insanları için o dönemde yapılan bilimsel çalışmaların en popüler konusuydu. Elektriğe dair pek çok deney yapıldı, pek çok teknoloji geliştirildi. Hatta elektriğin canlı insan bedeni üzerindeki etkileri bile incelendi.

Sonuçlarını tahmin edebilmek pek de güç değil ne yazık ki. Elektriğin ölümcül olduğu anlaşılınca hemen bu deneylerden vazgeçildi ve cansız bedenlerle, cansız hayvanlarla, onların bedenleriyle çalışmalara geçildi. Ama 1780'li yıllarda İtalyan bilim insanı Luigi Galvani yaptığı deneylerden birinde çok garip bir şey fark etti. Galvani laboratuvarında cansız kurbağalarla çalışıyordu.

Deneylerinden birinde kurbağanın arka bacaklarına elektrik verdiğinde kurbağanın bacaklarının kasıldığına tanık oldu. Bu bacaklar kıpırdıyordu. Bu meşhur deney canlıların kas dokusunun elektrik akımıyla birlikte kasıldığını insanlığa öğretmiş oldu ve keşfe galvaninin adından yola çıkılarak galvanizm adı verildi. Canlıların vücutlarındaki kimyasal reaksiyonların ürettiği yaşamın kaynağı olan elektrik akımları yani.

Çılgın bilim insanları elbette işleri bu noktada bırakmadılar. Elektriğin ölü insanlardaki etkilerini de merak ettiler. Ve aldıkları sonuç şaşırtıcı olmayan biçimde aynıydı. Bir insan kadavrasına da elektrik verildiğinde aynı şey gerçekleşiyordu. Neredeyse tamamı kastan oluşan ve yaşam fabrikamız olan kalbimiz de elektrikle birlikte kasılıyordu elbette.

Ve işte bu gözlem zihinlerde bambaşka bir ışık yaktı. 1700'lerin sonu, 1800'lerin başlarında birçok reanimasyon yani teknik olarak ölü olan bir canlının elektrikle diriltilmesi deneyleri çalışmaları yapıldı. Ve bu çalışmalarda döneminin bilimkurgu yazarlarının tabii epey dikkatini çekti. Özellikle de bu çalışmaları çok yakından takip eden bir tanesinin.

14 Mayıs 1816 günü Clare Claremont, Percy ve Mary Shelley ve oğulları ünlü İngiliz şair Lord Byron'la birlikte yaz tatilini geçirecekleri Cenevre Gölü'ne vardılar. Mary Shelley gördüğü manzaraya aşık olmuştu adeta. Shelley ailesi ve Claremont hemen gölün kenarındaki bir evi kiralamıştı. Lord Byron da kendilerine 9 gün sonra katılacaktı.

25 Mayıs'ta Byron göl kenarına vardığında yanında misafiri John William Polidori vardı. Kendisi hem Lord Byron'ın doktoruydu hem de diğerleri gibi bir yazardı. Hep birlikte gölde sandal gezileri yapıyorlardı. Isınan havaların tadını çıkarıyorlardı ama çok geçmeden kara bulutlar toplanmaya başladı üstlerinde. Bu keyifli yaz tatili planı beklenmedik yağmurlar tarafından sabote edilmişti.

Her birisi de yazar, filozof, böyle bilim insanlarından oluşan bu ekip Byron'un göle yakın bir köyde kiraladığı villanın içinde vakit geçirmeye başladılar o zaman. Çok ıslak ve keyifleri kaçıran bir yaz tatiliydi diye hatırlıyor Mary Shelley 1831 yılında yazdığı bir yazıda. Sürekli ve ısrarlı bir şekilde yağan yağmur bizi eve takamıştı adeta. evde geçirdikleri o süre boyunca eğlenmek için birbirlerine hayalet hikayeleri anlatmaya başladılar. Böyle ateşin çevresinde oturuyorlardı ve birbirlerini korkutmaya çalışıyorlardı. Bilmiyorum elektrikler kesildiğinde siz de yapıyor musunuz bunu? Neyse, anlata anlata elde avuçta yalnızca herkesin bildiği klasik hikayeler kalmıştı. Klişeler. Bunun üzerine Lord Byron dedi ki, yahu sizin hiç böyle kendi yazdığınız bir hayalet hikayesi yok mu?

Kimseden çıt çıkmadı. Kimsenin böyle bir hikayesi yoktu. İlerleyen gecelerde anlatmak üzere bir hayalet hikayesi yazın o zaman dedi Byron bunun üzerine. Her sabah herkese tek tek yazdın mı bakayım hikayeyi diye soruyordu. Yani takipçi bir arkadaş Lord Byron. Belli ki arkadaşlarının yazacakları hikayeleri de böyle sabırsızlıkla bekliyor. Neyse birkaç sabah boyunca bu sorusunu tekrarladı. İyi ki de öyle yaptı. Çünkü bir sabah

Mary Shelley'den şöyle bir cevap aldı. Belki galvanizmle bu mümkün olabilir. Kasvetli bir Kasım gecesiydi. Yaratımımın tamamlandığını gördüm.

Mary Shelley bir taslak olarak bu cümleyi yazmıştı. Sonrasında bu yazdığı cümleden bilim kurgu ve korku hikayelerinin en bilinen karakterleri olan Dr. Frankenstein ve Canavarı doğdular. Peki Dr. Frankenstein neye ilham oldu dersiniz? Tıpkı Jules Verne'ün Ay'a Seyahat filmine ilham olan Dünyadan Ay'a 97 Saat 20 Dakika gibi Mary Shelley'nin Frankenstein kitabı da 1931 yılında sinemaya uyarlandı.

ve sonradan mühendis olacak olan Earl Bacon'ı daha 7 yaşında bir çocukken büyüleyiverdi. Bu filmden fazlasıyla etkilenen Bacon elektrik ve insan vücudu üzerine çalışmalarını yapmaya devam etti ve 1957 yılında Frankenstein'ın canavarından etkilenerek dünyadaki ilk elektrikle çalışan taşınabilir pilli ve transistörlü kalp pilini icat etti. Bilimsel çalışmalardan beslenen Jules Verne ve Mary Shelley gibi bilim kurgu yazarları yazdıkları eserlerle tekrardan böyle bilimi beslemişler. Bilim ve kurgu arasındaki bu ilişki günümüz teknolojisinin geldiği noktanın en önemli mimarlarından. Kulağa ne kadar saçma ya da ne kadar imkansız gibi gelse de hayaller şüphesiz tarihin akışını belirledi.

Uçmayı hayal ettiler önce. Sonra uçaklar icat edildi. Şimdilerde bir yerden bir yere uçakla gitmek bizlere çok normal gelen bir şey olabilir ama düşünsenize gökyüzündeki bir koltukta oturuyoruz ve seyahat ediyoruz. veya bölümün başında konuştuğumuz uzay yolculukları, bu hayaller insanlığın aklına bir tohum olarak düştüğünde, teknolojik gelişmeler henüz bu tohumların filizlenmesi için çok yetersizdi. Kelimenin tam anlamıyla ayakları yere basmayan bu hayaller için filizlenme ihtimali yok gibiydi. Ama uygun koşullar sağlandığında, iklim şartları elverişli olduğunda, toprağın altında öylece yatan bu tohumlar filizlendi ve kocaman meyve veren ağaçlara dönüştü.

Ünlü düşünür Karl Marx'ın şöyle bir sözü var. Örümcek işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey mimarın yapısını gerçekte kurmadan önce onu hayalinde kurabilmesidir. İnsanı doğadaki diğer tüm canlılardan ayıran şey bilincimizin yapısı. Dolayısıyla hayal kurabilme yetimiz öyle değil mi? O halde belki de şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Saçma hayal diye bir şey yoktur. Hayal diye bir şey vardır.

Bilim ve bilimkurgu arasında da böyle bir ilişki var işte. Bilimkurgu eserlerin saçma hayaller içeren kitaplar, filmler olduğu düşünülseydi, bugün kim bilir ne gibi bilimsel ve teknolojik gelişmelere tanık olamayacaktık. Oysa hayaller, toprağa atılan birer tohum gibiler. Evet, belki pek çoğu yeşermeyecek ama uygun koşullar gerçekleştiğinde ve atılan toprak da bereketliyse, işte o zaman bazıları elbet bir gün filizlenecek.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)