Podcast

13 - Transhümanizm: İnsanlığın Sınırlarında

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ne kadar hızlı koşabilirsiniz? Veya ne kadar uzun süre nefesinizi tutabilirsiniz? İnsan bedeninin fiziksel sınırları, yapabileceklimizin de limitlerini belirliyor. Peki ya size, yakın bir gelecekte, bu sınırların bugüne dek hiç görülmemiş bir ölçüde genişleyeceğini söylesem? Hatta yakın gelecekte de değil, bugün bile, bilim kurgu filmlerinden pekâlâ aşina olduğumuz cyborglar, aslında aramızda dolaşıyor.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.924 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. 9 saniye 58 salise. 501 kilogram. Ve elbette 122 yıl ve 164 gün. Tüm bu sayılar, istatistikler sizce ne olabilir?

Bunlardan ilki yani 9 saniye 58 salise kulağa bir yerlerden tanıdık geliyor sanki öyle değil mi? 2009 yılı dünya atletizm şampiyonası diye bir ipucu daha vereyim hatta. Evet 2009 yılında 100 metreyi tam 9 saniye 58 salisede koşmuştu Hüseyin Bolt. Yani dünyanın en hızlı insanı.

İkinci verdiğim istatistik, yani 501 kg ise bugüne dek bir insanın kaldırdığı en ağır halterdi. Ve bu rekoru 2020 yılında kıran Huffo Julius Beyoncé'na dünyanın en güçlü insanı unvanını kazandırdı. Üçüncüsünü ise, yani 122 yıl ve 164 günü, öncekilerin cevabını duyduktan sonra tahmin etmeye başlamış olabilirsiniz. Bu da dünyanın en uzun yaşamış insanı Jan Gelman'ın dünya üzerinde geçirdiği süre. Tam 122 yıl 164 gün.

Transkriptin tamamını oku

Saydığım tüm bu isimlerin ortak bir yanı var. Hepsi de dünyanın enleri arasındalar ve hepsi de insan bedeninin, biyolojik limitlerinin en üst sınırının temsilcileri. İnsan bedeninin en üst sınırları bunlar. Peki nedir bizi bu belli sınırlarla hapseden şey? Bacaklarımızdaki kaslar?

Kollarımızdaki kuvvet ya da annemizden babamızdan miras aldığımız genlerin sağlamlığı mı? O halde bizi bu sınırlara hapseden şey aynı zamanda o sınırlara dokunabilmemizi sağlayan şeyin ta kendisi olmasın yani bedenimiz. Peki ya bu sınırları aşmamız hatta bu limitlerden bir şekilde tümüyle kurtulmamız mümkün olabilir mi sizce? Dünyanın en hızlı, dünyanın en güçlü ve en uzun yaşayan insanı. Tüm bu enlerin üzerine sizden bir tahmin yürütmenizi isteyeceğim şimdi. Sizce dünyanın en hızlı davul çalan insanı kimdir?

Bu soruyu sorduğumda zihninizde muhtemelen Whiplash filmindeki sahneye benzer bir sahne canlanmıştır. Bu kişi herhalde gecesini gündüzünü davul çalmaya vermiş, en efektif davul tekniklerini uygulamayı öğrenmiş ve her iki kolundaki kasları da sürekli yaptığı bu egzersizlerle güçlendirmiş birisi olmalı öyle değil mi? Her iki kolunu da. Hayır.

Yanlış tahmin. Aslına bakarsanız bir yere kadar oldukça isabetli gelmiştik. Dünyanın gelmiş geçmiş en hızlı davulcusu Jason Barnes gerçekten de müziğe ve davul çalmaya tutkuyla bağlı ve neredeyse her gün egzersiz yapan biriydi. Ta ki 22 yaşındayken başından çok talihsiz bir kaza geçene dek.

Çalıştığı yerdeki trafo patladığında Jason kaza bölgesine çok yakınmış. Kazayı ağır yaralar alarak atlatmış. Öyle talihsiz bir kazaymış gibi davul çalmayı çok ama çok seven Jason bu kaza sonucunda sağ kolunu kaybetmiş. Eee nasıl yani? Hani dünyanın en hızlı davulcusu demiştik böyle bir şey nasıl mümkün olabilir diye mi soruyorsunuz?

Elbette bir açıklaması var. Jason kolunu kaybettikten sonra uzunca bir süre davul çalamadığı için umutsuzluğa kapılmış ama bir süre sonra bir robotik mühendisiyle tanışınca hayatı değişmiş. Onunla birlikte çalışarak Jason'ın davul çalmaya devam edebilmesini sağlayan mekanik bir protez geliştirmişler. Ve bu protez Jason'ın yalnızca davul çalmaya devam edebilmesini değil aynı zamanda dünyanın en hızlı davulcusu olmasını sağlamış. Duyduğunuz bu sesler, Jason'ın davul çalarken yapılmış bir kaydından. Eğer merak ediyorsanız, hayır, bu hızda çalmak normal şartlarda insani olarak mümkün değil.

Ama insani olarak mümkün olmayan bazı şeyler artık insan bedeninde yapılan bazı değişikliklerle birdenbire mümkün hale gelebiliyor. Öyle ki teknolojiyi kullanarak insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin arttırılmasını savunan bir görüş bile var. Son yıllarda nanoteknolojilerin ve genetik biliminin yakaladığı ivmeyle sesini günden güne arttıran ve yakın bir gelecekte belki de çok daha sık duyacağımız bu felsefi akımın adı transhümanizm. Trans yani öteki, sonraki ya da geçiş kelimesiyle human yani insan kelimelerinin bir birleşimi transhümanizm.

Dolayısıyla kelime anlamı olarak insanlığın bir üst seviyeye geçişi veya insanlığın fiziksel ve bilişsel sınırlarını genişletmek anlamına geliyor. Bugün biyonik protest teknolojisinin gelişmesiyle giderek daha da güçlenen bir tez bu. Ama şimdilik hala yalnızca bir tez aşamasında. Yani her önüne gelenin öyle durduk yere bedenine yeni özellikler eklediği filan yok.

Bazı istisnalar hariç. Sizlere şimdi bu istisnalardan birini dünyadaki ilk resmi cyborg olan Neil Harbison'ı takdim edeyim. Neil doğuştan akromatopsik. O da ne?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim, hemen cevaplayayım. Akromatopsi, ileri seviyede bir renk körlüğü demek. Bazı renkleri birbirinden ayırt edememenin çok daha ötesinde bir rahatsızlık bu. Akromatopsik insanlar hiçbir rengi algılayamıyorlar ve bu hastalıktan muzdarip Neil de dünyayı tıpkı eski filmlerdeki gibi siyah-beyaz görüyor.

Öyle ki ortaokulda ülkeler ve bayraklarını öğrenmeye çalışırken Fransa, İtalya ve İrlanda bayrakları arasındaki farkı bir türlü anlayamadığını söylüyor. Şimdi eğer bu bayrakları hatırlarsanız veya internetten araştırıp bakarsanız neden böyle bir farkı ayırt edemeyeceğini anlayabilirsiniz. Çünkü sadece renkleri farklı bu bayrakların. Yani Neil'in renklere dair hiçbir fikri yok.

Ta ki 21 yaşındayken kafasına bir anten yerleştirilecek olan gizli bir cerrahi operasyon geçirene dek. Evet, gizli bir cerrahi operasyon. Öyle elini kolunu sallayarak bir hastaneye gidip cerrahlara kafama bir anten takabilir misiniz acaba diye sorsaydı eğer epey komik olurdu bu. Yani Neil'ın bedeninde bizlerde olmayan bir şey var.

Kafasının arkasından, alnının hizasına kadar uzanabilen metal bir anten. Üstelik öyle giyilip çıkarılabilir türde bir anten değil bu. Bir cerrahi operasyonla Neil'in kafatasına kalıcı olarak yerleştirilmiş bir uzuv. Yani yepyeni bir organ. Peki ama ne işe yarıyor bu anten? Yani bu yeni organ? Neil'in kafasına taktırdığı bu antenin ucunda bir renk sensörü var.

Hatırlayın Neil'in doğuştan dünyayı siyah beyaz gördüğünü söylemiştim. Ama onun anteninin ucundaki bu sensör sayesinde artık renkleri görebilir hale geldiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü henüz böyle bir teknolojiye sahip değiliz. Neil'in anteni renkleri görmesini sağlamıyor. Ama çok daha ilginç bir işe yarıyor. Bu anten Neil'in renkleri duymasını sağlıyor.

Evet evet duymasını. Antenin ucundaki renk sensörü Neil'in önündeki renk spektrumunu ses frekanslarına çeviriyor. Hatırlayacaksınız beyaz gürültüden bahsettiğimiz bir bölümümüz vardı. Orada spektrumdaki her renge denk bir ses frekansı bulabileceğinizi söylemiştim.

pembe gürültü, beyaz gürültü, mavi gürültü gibi bir takım seslerin olduğundan söz etmiştim. İşte Neil'in kafasındaki bu sensör de renkleri seslere çevirip bu sesleri Neil'in kafatasına titreşim olarak iletiyor. Ve böylece Neil'de gözleriyle göremediği renkleri anteni sayesinde duyabiliyor. Yani yemyeşil çimenlere uzanmış, gökyüzünün mavisini izlerken, elindeki kıpkırmızı elmadan bir ısırık almak, Neal için Fa Majör akorunu duymak demek. Bir müzeye gidip bir Picasso resmine baktığında belki de bir caz parçası dinliyormuş gibi hissediyor. Ya da bir Van Gogh resmine baktığında klasik bir senfoni işitiyor belki de.

Hatta Neil için bunun tam tersi de geçerli. Çünkü renklerin seslerini duymaya o kadar alışmış ki artık sesleri de renkleriyle düşünür olmuş. Yani herhangi bir nota duyduğunda bu notayı da ona denk düşen renk karşılığıyla ilişkili olarak düşünmeye başlamış. Örneğin Mozart dinlemek sarı tonlarında bir deneyimmiş ona göre. Beethoven daha çok pembenin tonlarında geziniyormuş.

Kabul edersiniz ki Neil'ın hikayesi buraya kadar bile epeyce bir ilgi çekici. Ama Neil bir gün her şeyi daha da ilginçleştiren, onu gerçek bir sayborg'a dönüştüren bir şey, bir deneyim yaşıyor. Bir gece derin uykusunun ortasında bir rüya görmeye başlıyor. Bu rüyayı daha önce gördüğü rüyalardan ayıran şey ise... Sesler.

Kafasındaki antenin kapalı olmasına rağmen Neil rüyasında sanki bu anten aktifmişçesine sesler duymaya başlıyor. Yani anlayacağınız oldukça renkli bir rüya görüyor. Kendisi bu durumu anlatırken şöyle diyor. Renkli rüyalar görmeye başladığımda antenimin yazılımıyla beynimin birleştiğini hissettim.

Normalde yalnızca antenin gönderdiği titreşimlerle duyduğu sesleri artık Neil'ın beyni simüle edebiliyor. İşte bu kelimenin tam anlamıyla bir cyborg haline gelmek demek. Ama Neil bununla da yetinmemiş. Şimdi hayalinizde bir gökkuşağı canlandırın. En aşağıda morla başlıyoruz. Bir üstünde mavi, ardından turkuaz,

Daha sonra yeşil, sarı, turuncu ve son olarak kırmızı. Gökkuşağının bu yedi renginin iki ucundaki mor ve kırmızı renkler insan gözünün görebildiği renk skalasının da sınırları biliyorsunuz. Zaten bunların ötesinde kalan ışıklara mor ötesi ya da kızıl ötesi diyoruz ve gözümüzle göremiyoruz. Neil'in duyabildiği renkler ise insan gözünün görebilme kapasitesinin, onun sınırlarını bile aşıyor. Çünkü Neil uslanmaz bir transhumanist olduğundan antenindeki sensörü bir üst seviyeye yükseltmiş ve bu mor ötesi ve kızıl ötesi ışınları da sese çevirebilecek hale getirmiş.

Yani vücudunu teknolojiyle adeta birleştirerek hem kendi sınırlarını aşıp siyah-beyaz gördüğü dünyadaki renkleri algılamaya başlamış, hem de insan bedeninin genel sınırlarını aşıp hiçbirimizin göremediği renkleri de duyabilmeye başlamış. Bu sizce de kelimenin tam anlamıyla transhümanizm değil mi? Üstelik yalnızca bedenin değil, zihnin de sınırlarını genişletmek demek bu. Çünkü eskiden görülemeyen renkleri artık duyabilmek, yeni duyular kazanabilmek söz konusu bu durumda. Yeni kazandığı bu özelliklerle Neil belki de gerçek anlamda dünyadaki ilk transhümanlardan biri mi acaba? Bu biraz da tüm bu olayları hangi açıdan yorumladığınıza bağlı.

Transhümanizm kavramının kökeni ta 1950'lere kadar uzanıyor ama insanın bu fiziksel ya da bilissel yeteneklerinin arttırılması aslında tarihin başından bu yana farkında olmadan yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımız bir şey. Transhümanizm dediğimizde insanın aklına ister istemez sayborglar geliyor ve sayborg kelimesi de hayalimizde muhtemelen hani böyle Terminator ya da Iron Man gibi fantastik, fütüristik karakterleri canlandırıyor öyle değil mi? Ama şimdi size bir sır vereyim. Aslında hepimiz belli ölçüde sayborglarız. Tıpkı Neil Harbison'ın çıplak gözle görülemeyen renkleri duyabiliyor olması gibi muhtemelen yakın bir gelecekte bizler de akıllı gözlükler ya da artırılmış gerçeklik sayesinde aslında fiziksel olarak karşımızda olmayan, durmayan sanal bazı nesneleri görmeye başlayacağız. Bunlarla etkileşime geçeceğiz.

Bugün bile oldukça yaygın olarak kullanılmaya başlanan akıllı saatlerle dünyaya dair gelişmeleri, aldığımız bildirimler sayesinde yürüyüş yaparken bile takip edebiliyoruz. E internet ya da akıllı telefonlarımız sağ olsun bizden çok uzakta olan yakınlarımızla anında iletişime geçebiliyoruz. Bilmediğimiz bir şeye rastladığımızda arama motoruna sorup hemen oracıkta öğrenebiliyoruz. Hatta normalde hafızamızda tutamayacağımız şeyleri bir not uygulamasına yazıyoruz. Şimdi tüm bunları düşünürsek aslında bu yazılımların beynimizin bir çeşit uzantısı olduğunu söyleyemez miyiz?

Hatta eğer transhümanizm, teknolojiyle insanın birleşmesi ve insan kapasitesinin artması gibi anlamlara geliyorsa, bu aslında insanlık olarak tarihin başından bu yana yaptığımız bir şey değil mi? İşte telefonun icadı, eskiden mektupla iletişim için gereken ve belki de haftalar boyunca devam eden süreleri yalnızca birkaç saniyeye indirmedi mi? veya eskiden at üstünde aylarca süren yolculuklarla kat edilen mesafeleri bugün uçak yolculukları sayesinde saatlerle ölçmüyor muyuz? Hatta daha da ileri gidip sabanın icadını ve tarım devrimini bile insanın doğal sınırlarının ötesine geçmesi, kapasitesini arttırması olarak görebiliriz. Çünkü teknolojiyle olan ilişkimiz öyle tek yönlü bir ilişki değil, aksine çift yönlü bir ilişki. Bizler yeni buluşlara imza atıp teknolojiye yön verdikçe

yön verdiğimiz teknolojik gelişmeler de bizim yaşamımızı, bizim alışkanlıklarımızı, yapabildiklerimizi kökten değiştiriyor. Kısaca, insanlık aslında tarihin başından bu yana ortaya çıkardığı icatlar yoluyla türünün yapabileceklerini, kapasitesini ve bedeninin ona dayattığı sınırları hep bir adım daha ileriye taşımaya bir hayli alışkın. Ve gün geçtikçe, teknolojik cihazlar giderek daha küçük boyutlara eriştikçe bizler de yavaş yavaş bu cihazların vücudumuzun içinde, derimizin altında olacağı bir noktaya doğru ilerliyoruz. Ama yine de uçağın icadından tutun telefonun icadına dek saydıklarımın tümüyle insan bedenini modifiye etmek arasında önemli bir fark var gibi geliyor bana. Sizce de öyle değil mi?

Gelecekte teknolojiyle insan bedeninin birleşmesi veya yarı makine yarı insan olmak hiç şüphesiz insan bedeninin fiziksel ve bilissel sınırlarını hiç olmadığı kadar genişletecek. Ama genişleyen sınırlar düşüncesi bir yanıyla bana çok eski başka bir konuyu da düşündürüyor. İnsan tanımının sınırlarını. Antik Yunanistan'ın meşhur Tisius'un gemisi paradoksunu bir ihtimal duymuşsunuzdur. Bu Yunan tarihçi Plutarkos'un anlattığı bir efsane. Kral Tisius, Girit seferinden çok büyük bir zaferle dönüyor. Kendisini bu zafere taşıyan gemisi de Atina'da uzunca bir süre sergileniyor. Böyle bir hatıra olarak saklanıyor. Ama geminin ahşabı, aksamları zamanla yıpranmaya başlıyor ve her seferinde çürüyen tahtalar da yenileriyle değiştiriliyor.

En sonunda da geriye ilk gemiden yani orijinal gemiden tek bir tahta parçası bile kalmıyor. Ve birçok filozof şu sorunun yanıtını aramaya başlıyor. Eski halinden eser kalmayan bu gemi hala Theseus'un gemisi midir? Şimdi ben de size benzer bir soru sormak istiyorum. İnsan bedeniyle teknoloji iç içe geçtikçe yani insanlar yeni mekanik uzuvlara, organlara, suni duyulara sahip oldukça makine ile insan arasındaki ayrımı hangi kriterlere dayanarak yapmalıyız?

Öyle ya olur da bir gün insan bilinci bilgisayarlara aktarılırsa ve türümüz hapishanesi olan bu bedeninden kurtulursa kendilerine yine insan mı diyecekler yoksa başka bir şey mi, bir makine mi, bir bilgisayar mı? İnsan bedeninin sınırları genişledikçe insan kavramının sınırları da biraz bulanıklaşmaya başlamayacak mı? Öyle görünüyor ki gelecekte yeni bir insan tanımı aramamız gerekecek. Üstelik hiç olmadığı kadar esnek, geçirgen ve kapsayıcı bir tanım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)