Podcast

282: Orta Doğululaşmanın Ekonomisi

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye göçmen emeğini sömürerek semiren, bu zorlu şartları tüm ülkeye dayatan, kendi çıkarlarını ülke çıkarlarına eşit gösteren bir sermeye lobisi tarafından esir alınmış gibi. Toplumsal tartışma yerine Erdoğancı-AntiErdoğancı didişmesi hali pür melalimizi görmemizi engelliyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.562 kelime · ~23 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 14 Haziran'da alıyoruz. Yeniden kendi normalimize gömüldük. Şimdi, kendi normalimizde çoklu gündemlerde yaşayan bir toplumuz biz. Tüm ülkenin tek bir gündemi varsa bu olağanüstü bir durum belirtiyor. 6 Şubat depremlerinden 28 Mayıs seçimine kadar geçen yaklaşık 4 aylık süreç olağanüstüydü. Çünkü genel olarak tek bir gündemimiz vardı. Ya deprem ya seçim. Şimdi yeni normale dönüyoruz. Yeniden mahallelerimizin gündemlerinin peşindeyiz.

Çoklu gündem aynı zamanda çok parçalı bir toplumsal hayatın sonucu tabii. Bir de, üzerine lüzumundan fazla politisi olmuş gibi görünen ama günün sonunda apolitik, sığ bir toplumdan bahsediyoruz. 14 Haziran gününün trend topiği, oyuncu Eda Eceydi. Kendisi bir magazin dergisinin kapak kızı ödülünü alıyor ve artık bir gelenek haline gelen politik ödül töreni konuşmalarına son derece kötü ve sığ bir örnek sunuyor.

Cüret. 14 Mayıs'tan sonra da benzer bir apolitizm türemişti hatırlarsınız. Böyle deprem zedeleri falan sövülüyordu. Fakat o zaman son derece ikiyüzlü bir biçimde seçime kötü yansır endişesiyle bu apolitizm susmasını bilmişti. Şimdi seçim de bitti ya, içimizdeki kiripası irini dökebiliriz diye düşünmüş olmalılar. Toplumun geneline tepeden bakan,

Transkriptin tamamını oku

Bu topluma baktığında aydınlar ve cahiller olarak iki ayrı katman gören, kendisini de aydından sayan, bunu da Erdoğan'a oy vermemesine bağlayan bir kibir dolu anlayış bir şekilde bizde bitmedi maalesef. Halbuki oy davranışlarımızı eğitim seviyemizden önce ailemiz, çevremiz belirliyor. Yani kendisini aydın kesimin içinde gören de cahil, fakat farkında değil. Bu bölümde son birkaç günde Türkiye'nin ne konuştuğunu ele alacağız. Şampiyonlar Ligi finali, Suriyeliler, CHP... Bunları bir araya getirince bir fotoğraf çıkacak karşımıza. Önümüzdeki bölümlerde de bu fotoğrafı daha da netleştirmeye çalışacağız. Bu kadar kâfi sanırım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Çeviri Yaklaşık 2 yıldır Türkiye'nin neyi konuştuğunu gözleyip buna uygun bir podcast serisi hazırlıyorum. Bu tecrübeme dayanarak biraz ahkam keseyim size. Sevgili dostlar, normal zamanlarda Türkiye'nin en az 3 trend topik konusu olduğunu gözledim. Biri Erdoğancıların trend topiği, biri anti-Erdoğancıların trend topiği, bir de politik alanın dışında kalabilmeyi başarmış bazı trend topikler var. Genelde futbol ya da bir magazin konusu oluyor ve Altyazı bu. M.K.

Ara ara ekonomi topikleri de oluyor ama onlar da çok büyük ölçüde Erdoğan'cı, anti-Erdoğan'cı didişmesinin içinde yürüyor. Dolar artınca bir tür anti-Erdoğan'cı rüzgar gözlüyoruz sosyal medyada. Doğal gaz bulunca da Erdoğan'cı bir rüzgar gözlüyoruz. Her iki rüzgar da hak ettiğinin üzerinde bir değerle anılıyor. Sürekli bağırıyoruz bu esnada, sürekli. Kendi gündemimizi bağırarak duyurmaya çalışıyoruz. Burada tabii sosyal medyada bağırmak mümkün değil. E bağramayınca ne yapıyorsunuz? Küfürlü konuşuyorsunuz. Yani hakikatin ne olduğu ile ilgilenmiyorsunuz. Hakaretin bini bir para. Çünkü diğerini susturmak üzere bağırıyorsunuz. Yani karşılıklı bir toplumsal tartışma kültürümüz olmadığı için buralarda artık iyice ayağa düşüyor iş.

O yüzden bu dönemin fenomeni oldu sokak röportajları. Farkındasınızdır, uzun süredir bu hakikat meselesine çok fazla bahsediyoruz. Bu meseleye takık gibi görünüyorum. Ben gazeteciliğe ekonomi alanında başladım. Neredeyse bütün işi, verileri doğru yorumlamak üzere kurulu bir alan bu.

Siyaset, kültür, sanat, dış politika, insan hakları alanları biraz daha sosyal içerikli. Yani matematik kadar net değil. Fakat ekonomi öyle değil. Yani sayı belli. Burası sayıdan çıkacak anlam 3 aşağı 5 yukarı belli. Ve sayı da bir hakikati gösteriyor bize. İşte veri burada duruyor. Gündemi değerlendirirken de bu alışkanlıktan kaynaklı sanırım. Bu netlikte bir hakikat.

İnsan arzu ediyor. Bildiğim yöntem bu yani. En azından benim bildiğim yöntem bu. Evvela sayıya bakmak gerekir. Burada tabii sayı derken sembolik bir şeyden bahsediyorum. İlla sayı görmek zorunda değilsiniz. Yani matematiksel bir netliği ifade eden bir hakikatten bahsediyorum. Sayı hakikattir. Burada hakikat yerine sayı lafını kullanıyorum. Trend Topik konuları bizde üç tanedir dedim ya. Bu hafta Ante Erdoğan'cıların tren topu Ceped. Doğal olarak sert eleştiri altında Kılıçdaroğlu. Çok çeşitli kesimlerden birbirinden çok farklı bağlamlarda çeşitli eleştiriler geliyor. Bana kalırsa bu eleştirileri derinleştirmek, eleştiriyi dile getirenleri daha göründür kılmak gibi görevleri var gazetecilerin. Ha bu arada ben de eleştiriyorum da şöyle bir eleştiriyi de açıkçası çok sağlıklı bulmuyorum. Ya git ayrıl. Ya bir dakika tamam gitsin ayrılsın falan filan ama neden yapamadığını anlamalı, neden başaramadığını anlamalı, sadece meselenin kişisel olmadığını farkına varmalı. çok daha derin bir arka planı olduğunu kurcalamalı, ondan sonra da yapılması gerekenleri sıralamalı. Buna karşı Salı günü CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun gazetecilere dönük sözleriyle tartışma konusu oldu.

Kılıçdaroğlu kimi ya da kimleri kastediyordu. Gerçekten emin değilim. Şimdi Gazete Pencere'nin haberine göre bu kişiler Fatih Altaylı ve Fatih Portak olarak kastedilmişti. Bilmiyorum, olabilir de olmayabilir de ama öyleyse de Kılıçdaroğlu haksızdır.

Ben biraz da bu nedenle tuhaf buluyorum böyle çıkışları. Öyle flu, böyle net olmayan bir eleştiri ki. Tüm eleştirenleri zan altında bırakıyor. Hiç mi eleştirilmesin Kılıçdaroğlu? Elbette bunu söylemiyor kendisi de ama kendisine dönük eleştirilere cevap verirken ithamlarını öyle gri bir alanda bırakıyor ki kimden bahsettiği, neyi hedeflediği anlaşılmıyor. Fatih Portakal mı acaba diyorsunuz? Çünkü son dönemde sosyal medyada çok gündem oldu Fatih Portakal'ın yorumları.

Kılıçdaroğlu biliyorsunuz Cuma günü sözcü yazarlarının sorularına, İsmail'in, Uğur abinin, İpek'in sorularına yanıtladı. İzlerken üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. Yani en büyük bir pişkinlik içerisindeydi. Kusura bakmasın, kusura bakarsa da baksın. Ne yapayım yani? Bir gazeteci bir siyasetçi için pişkin ifadesini kullanabilir mi? Bence hiçbir mahsur yok. Fakat Türkiye'de her siyasetçi için böyle rahat konuşulamayan bir ortam var. Mesela Devlet Bahçeli'ye böyle bir şey diyebiliyor musunuz? Canlı yayınlarda çok tedirgin oldum çıkışta MHP'liler bize ne yapar acaba diye.

Erdoğan'a diyemediğim bir sözü Kılıçdaroğlu'na demeye adil bulmuyorum açıkçası. Şunu da kabul etmek gerekir sanırım. Gazetecilik sınırları da var. Yani sınırları olan bir meslek değil bu. Ama olağan dönemlerden geçmediğimiz de ortada. Bu nedenle gazeteciler sorumluluk alıyor ve Kılıçdaroğlu'nun değişmesi, istifa etmesi ya da kurultayda aday olmaması için aktif bir kampanyaya dahil oluyorlar.

Bu haliyle gazeteciliğin çerçevesini ya yeniden yorumluyorlar ya da o çerçevenin dışına çıkıyorlar. Olabilir, şartların olağanüstülüğü çerçeveyi esnetebilir bana kalırsa ama o çerçeve genel olarak esnemez. Siz öyle yorumlamışsınızdır ve size göre esner. Dolayısıyla aslında sorumluluk size aittir.

Mesela 28 Mayıs'tan önce Erdoğan'ın değişmesi için ben de benzer bir tutum aldım. Hele depremden sonra bu iktidarın uzun vadeli düşünebilecek, Türkiye'yi uzun vadeli risklerden koruyabilecek yetenekte olmadığı bence açığa çıkmıştı. Yani benim dünya görüşümden bağımsız son derece objektif bir hakikatti bu. İşte sayı gibi, matematik gibi net bir şeydi. Evime bakıyorum Marmara depreminde yıkılmaz diyemiyorum.

Ve bu Marmara depremi denilen illet de bir 10 yıl içinde falan olacak. Yıkılsa zaten muhtemelen ölürüz de ölmezsek de kurtarılacağımızı düşünmüyorum. Depreme dirençli kentlerimiz yok. Böyle bir kent bilinci de yok. Bir depremde ne olacağımızı bilmiyorum. Çok değil birkaç yıl içinde muhtemel bir Marmara depreminde 100 binden fazla insanımızı kaybetmeyi göze alabiliyoruz.

Olur yani diyoruz, olur. Burası Türkiye, kader deyip geçeceğiz. Halbuki bir seferberlik duygusunda olmamız gerekirdi. Fakat değiliz. Çok ilginç. Hakikat değil mi ya bu? Matematik kadar gerçek değil mi? Kim red edebilir? Hepimiz endişeliyiz işte. Erdoğancılık, anti-Erdoğancılık didişmesinin dışında hepimizi endişelendiriyor bu. Bu uzun vadeli sorunlarımız deyince, tabii sadece deprem değil, karşı karşıya kaldığımız uzun vadeli krizlerimizin belki de çözümü en kolay olanı deprem. Ne yapılacağı belli. Kentlerimizi deprem dirençli hale getireceğiz. Depremden sonra değil, depremden önce özverili davranacağız. Sonrasında zaten şovmen siyasetçileri zaten gördünüz yani. 8 Şubat günkü Sanayi Bakanı Sayın Mustafa Varank'la hala gurur duyarım. Bence bu döneme kadar yapılmış depremden sonraki en iyi konuşmaydı. Uşak'taki üreticilerimiz 1 milyona yakın battaniyeyi şu anda bu bölgeye gönderiyorlar. Bir kısmı ulaştı, bir kısmı şu anda yolda. Bu da aslında Türkiye'nin üreten bir ülke olduğunun da göstergesi.

Elbette ciğerimiz yanıyor, kayıplarımız bizi çok üzüyor. Biz tekrar kayıplarımıza Allah'tan rahmet diliyoruz. Ama üretim tarafında tabii ki Türkiye'yi üreterek büyüyen bir ülke olma yolunda desteklemeye hükümet olarak devam edeceğiz. Şu anda bölgede sanayi anlamında bir sıkıntı yok. Depremden sonra nasıl da iki günde toplamıştı battaniyeleri. Çok şükür üreten bir ülkeydik. Acımız büyüktü ama sanayimiz ayaktaydı. O halde gelin meseleye daha yakından bakalım. Türkiye'de kaç Suriyeli iş gücüne dahildir sizce? Hayda, bakın uzun vadeli bir sorun daha.

Yani çalışabilir ve çalışan Suriyeli sayısı kaçtır? 1 milyon? 2 milyon? 5 milyon? Belirsiz. Çünkü sadece 60.000'inin çalışma izni var. Yani çalışma izni olan Suriyeli sayısı 60.000. Sayının 60.000 olmadığı da ortada bu arada. Yani bu sayı yanlıştır demek için böyle büyük büyük araştırmalar yapmaya da gerek yoktu.

Geçici korunma statüsündeki Suriyeli sayısı 3.3 milyonmuş. Bunu İçişleri Bakanlığı açıklıyor. Mayıs'ta açıkladıkları veri bu. 3.3 milyon. Yani devletin tüm kayıtları doğruysa 60 bin Suriyeli çalışıyor ve 3.5 milyona da bakıyor. Bu sayının tüm göçmenleri kapsamadığı da ortada. Yani bunlar sadece Suriyeliler. Afganlar var, Haitililer bile var bizim memlekette.

Göçmenler kayıt dışı yaşıyorlar ve çalışıyorlar. Yani hakikat şu, milyonlarca göçmen işçiyi kayıt dışı çalıştıran bir düzenimiz var. Muhtemelen asgari ücret falan burada işlemiyor. Çalışma şartları da işlevsiz. İş cinayetleri kayıtlarına bile girmiyorlar.

Büyük ve güçlü Türkiye, miti, işçi kanı üzerinden yükseliyor. 3. Havalimanı inşaatında mesela kaç işçinin öldüğü tam olarak bilinmiyor. Halbuki yeni düzenin arzu nesnelerinden bir tanesi o havalimanı. Antik Mısır'ın piramitleri gibi. 2018'de 3. Havalimanı'nda çalışan işçilerden biriyle yapılan bir röportaja kulak verelim.

Yüzler çarpıştı orada yol hız nedeniyle. Orada üç kişi vefat etti zaten. Ondan sonra bugün de az önce yarım saat önce orada bir kişi öldü. Vefat etti orada. Kardeşi orada. İçimiz acıdı hepimiz yani şu anda kendimden nefret ediyorum. Hani ben insan mıyım diyorum. Değerim yok mu benim bu ülkede? Ben ne şartla altında yaşıyorum burada? Hani gerçekten

Biz insan değiliz şu an insan görmüyoruz ki. Bugünkü ölümlü şurada bir arkadaş düştü hemen bir arabaya atıp arkadan dolandırdılar. Götürdüler götürdüler gafat etti çocuk. Bir 15-20 dakika önce kardeşi orada kendini yerlere vuruyordu. İki kişi alıp götürdü hemen. Sesini ama çıkartmasın hemen. Bu kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Öldüklerinde şikayet edebilen ya da şikayetini yetkili makamlara bir biçimde ulaştırabilen yetkinliğe sahip insanlar. Peki ya Suriyeliler? Şimdi bir de onlar için müze, mozan, duyar kasma falan filan demeden önce bir dinlemenizi isterim. Mesele duyar kasma gibi yorumlanmamalı. Diyorum ya didişip duruyoruz diye ya bunları Twitter'da yazmaya kalksam yemediğim hakaret kalmaz. Dediğim şu, bugünün patronları afiyetle göçmen emeğini sömürüyor da yarın ne yapacağız? Bu insanlar gitmez de kalırsa bu insanları sosyal güvenlik sistemine dahil etmeyecek miyiz?

Hadi etmeyelim de, aç bir ilaç yaşlı bir Suriyeli nüfusla ne yapmayı planlıyoruz? Diyelim ki sosyal güvenlik sistemine dahil ettik, o zaman onların primleri kimin sırtına yüklenecek? Şimdilik genç ve diri Suriyelilerimiz sanayi sektörümüze kan veriyor. Peki yarın? Hadi aç ve yaşlı Suriyeli nüfusla başa çıkabildik. Peki ya bu insanlar yaşlandıklarında aynı ucuzlukta kimleri çalıştıracaksınız? Bugünkü Suriyelilerin çocuklarını aynı şekilde çalıştırmayı mı planlıyorsunuz? Böylece ucuz emeğe dayalı bir tür Güney Asya ülkesi gibi mi tasarlıyorsunuz Türkiye ekonomisini? Bu hafta tren topik olan videolardan biri de bir Suriyeli'ye ilişkindi. 20-25 bin lira aylık geliri olan bir Suriyeli. Artık kendi işinin patronu olmuştu. Hadi dinleyelim.

Nasıl değerlendiriyorsun? Hiç bilmiyorum. Türk vatandaşı mısınız? Yok ben Suriye'liyim. Suriyelisiniz. Evet. Ekonomiyi nasıl değerlendiriyorsunuz Türkiye ekonomisini? Bana göre iyi yani. İyi. Evet. Ayıptır sorumlusu ne kadar maaş alıyorsunuz? Yirmi beş bin lira alıyorum. Yirmi beş bin TL alıyorsunuz. Evet. Rahat geçinebiliyorsunuz. Rahat geçiniyorum. Peki asgari ücret alan birisice nasıl geçinebilir Türkiye'de? Bana göre asgari ücretli ölsün bence. Asgari ücretle kimse çalışmıyor ki zaten şu an. Çalışanlar var maalesef. Çalışanlar var da fabrikada çalışanlar var mesela. A101'dir, BİM'dir. Asgari ücretle kendini mahkum etmişler. Biraz gözlerini açsalar çok aslında çeşitli işler var. Yanlış anlamayın, Suriye'den geldiniz, bir anda 20-25 bin TL kazanıyorsunuz. Nedir bunun sırrı? Açıklar mısınız bize? Sırrı değil. Kendi işimin patronu oldum. Kendi işiniz, çaban adınız, patron oldunuz. Geçinebiliyorsunuz rahat rahat. Ne iş yapıyorsunuz? Tekstille uğraşıyorum. Vergi ödüyor musunuz peki? Çok merak ediyorum. Yok, vergi ödemiyorum. Türk vatandaşı vergi ödüyor diyorsunuz ki. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu ayrımcılığı?

Yani o devletle ilgili bir durum yani. Biz mutluyuz yani. Evet. Çarpıcı bir sokak röportajı gerçekten. Şuna inanmak, tabii sizin kararınız. Yani bütün Suriyeliler 20-25 bin lira kazanıyor ve kendi işlerin patronu.

Halbuki biraz daha yakından bakalım bence meseleye ve başka ve daha korkunç bir hakikatle karşılaşalım. Bizde kayıt işleri, vergi işlerinde beyanname usulü esastır. Yani bir dükkan açarsınız veya faaliyete başlar ve para kazanmaya başlarsınız, devletin sizin faaliyetinizi veya gelirinizi tespit etmesinden önce siz beyanname verirsiniz. Yani mükellef faaliyetine başlar ve devlet tespit etmez. O beyannameyi de muhasebeciler hazırlar, siz gider teslim edersiniz. İşte Mart ayının 25'inden önce gerçek usulde vergilendirilenler vs. Etmezseniz suçtur. Bu tüm Avrupa'da, tüm Batı'da böyledir bu arada. Yani siz gideceksiniz, ben para kazanıyorum, şu faaliyeti yürütüyorum, vergini de hesapladım, buyurun diyorsunuz.

Dinlediğiniz kişi tekstille uğraşıyormuş. Tekstile işçi olarak giren Suriyeliler birkaç yılın ardından kendi ilişki ağlarından esnaflık girişimlerinde bulunuyorlar. Yani bir araya gelip merdiven altı bir yerde üretime devam edip bir tür alt işverene dönüşüyorlar. Ne demek o? İşveren kapasite fazla siparişlerini buna benzer alt işverenlere paslayıp kendileri komisyonculuk yapıyorlar.

Bunlar nasıl daha ucuza yapıyor peki? E o da kolay, işçi olmaktan iyidir. Hem kendi işlerini yapıyorlar, hem de daha çok kazanıyorlar. Kontrol altında olmayan bir emekçi tabaka. Tabii, biraz daha fazla kazanıyor da kazandığı da 20 bin işte, 20-25 bin diyor. Bugün kadrolu bir belediye işçisi maaşı bu. Bu eleman da bu bahsettiğim esnaf kesiminden biri muhtemelen. Fakat esnaflık diyorsam da yanlış anlamayın. Biz de esnaf deyince böyle perakende satış yapan vesaire bir şey anlıyoruz. Hayır. Bizde esnafın bir dolu belgesi, levhası falan bulunur. Bu girişimlerde büyük ölçüde işçilik gibi kayıt dışı. Yani bu eleman muhtemelen vergi dairesine kayıtlı bir dükkan açmış bile değil. Vergi vermemenin suç olduğunu falan bilmiyor.

Suriyeliler vergi vermiyor hikayesinin altında da bu var. Yani beyanname veriyorlar da devlet yok biz sizden vergi istemiyoruz demiyor. Tümüyle fiili yürüyor işler. Bu da Suriyelilerin suçu değil. O çevrede, o sektörde kimse vergi vermiyor ki. Çalıyorlarmış. Benim sorum değil kardeşim. Çalıyoruz Allah Allah onun arasında. Biz de çalıyoruz, biz de vergi kaçırıyoruz burada. Öyle kardeşim. 100 tane mal satıyoruz, 20 tane diş kesiyoruz. Yalan mı kardeşim? Çalmayan var mı Allah aşkına?

Daha biz vergi bilinci olan bir toplum değiliz ki Suriyeliler gitsin, beyanname versin, işini kayıtlı falan halletsin. Ya Türkiye'de işçi Suriyelilerin bile kaydı yok. Diyorum ya şurada 60 bin kişi çalışıyormuş, inanırsanız yani. Ticareti neden fiilen yapmasınlar? Fakat bizim çalışma hayatımızda özellikle sanayiye taşeronluk eden mikro ve küçük işletmelerde neredeyse her şey fiilen yürür. Yani bu Suriyelilerin çevresindeki Türklerden gördükleri de 3 aşağı 5 yukarı budur.

Suriyelilerle kurulan ilişkiler hukuk dairesinin dışındadır. Fatura, kayıt, kuyut işlerine kimse takmaz. Mesela, iktidarın Suriyeliler politikasında en çok kalem oynatan isimlerinden eski AKP milletvekili ve genel başkan başdanışmanı Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay. Yasin Aktay, Suriyelilerin ekonomiye yaptığı katkıyı en çok vurgulayan isimlerden. 3 yıl önce Ülke TV'de söyledikleri de o dönem gündem olmuştu.

Aslında birazcık da bunlara bir hareket kabiliyetinin sağlanması, bir istidam çalışabilmeleri, kendi başlarının çarelerine bakabilmelerini de sağlıyor. Bunlar topluma, daha doğrusu devlete yük olmalarını engellemeye dönük bir şeydir. Ve topluma bunları gönderdiğiniz zaman, toplumun arasında yayıldığınız zaman aslında bunlar ekonomiye katkı yapmış oluyorlar. Bırakınız yük olmayı. Şu anda Suriyeliler büyük ölçüde hem istidama yaptıkları katkı dolayısıyla, yani çalışarak yaptıkları katkı dolayısıyla hem de bunların içlerinden bir sürü insan ticaret yapıyor. Bunların hepsi böyle muhtaç insanlar değiller ki. Yasin Aktay'ın bu sözleri üzerine Bihabertv adlı bir YouTube hesabı Konya Organize Sanayi Bölgesi'ndeki işverenlerle röportajlar yapmış. İnternet gerçekten çok ilginç. Son derece çarpıcı bu röportajlar maalesef iki bin küsür kişi tarafından seyredilmiş. O zaman biz de bir dinleyelim. Hadi gelin Konya Organize Sanayi'ye kulak verelim. Yani sanayilerde genelde çalışan hep Suriyeliler, Afganlılar, daha başka yabancı Haiti'liler var. Yani eleman bulamadığımız için ne bulursak alıyoruz. Bunlar da bize problem oluyor. Şöyle problem oluyor, bunları SSK yapamıyoruz. Bunun yasak olduğunu bile bile çalıştırıyoruz ama tüm sanayilerde bu çok ağırlıklı var yani çalışan. Şimdi sanayi çöker lafı biraz abartılı olmuş. Sanayi çökmez fakat Türk sanayicileri özellikle küçük esnaf çalıştıracak eleman bulmakta çok zorlanır. Çünkü şu anda Türkiye'de bizim Türk vatandaşlarımızın, Türk işçilerinin yapmadığı bir sürü işi maalesef Suriyelilere, Afganlılara, Türkmenistanlılara ve Afrikalılara yaptırıyoruz.

Yok öyle bir şey ya. Bizim kendi adamlarımız işsiz geziyor. Suriyeliler bedava çalışıyor. Bu da işveren işine geliyor. Sigorta yok.

Herhangi bir sosyal yardım yok. Suriyeli tabii ki çalışıyor, bedava çalışıyor. Ama bizim elemanlarımız boşta geziyor, iş bulamıyor. Bu arada bu organize sanayideki hemen herkesin dilinde, Türk işçi bulamıyoruz, ne yapalım lafı var. Gerçekten de öyle. Benim de konuştuğum herkesin de ağzında bu var. Sanayide çalışıyorsa eğer, Türk işçi bulamıyoruz. E Türkler neden çalışmıyor sorusunu da sormuşlar. Cevapları dinleyelim. Ben neden çalışmıyorum?

Standartlara uygun değil diyorlar. Çalışma şartlarını beğenmiyorlar. Bir de ücret konusu tabii ki. Bu konuda en etkili olan silah. Yabancıları daha ucuza çalıştırıyoruz.

Türkler iş beğenmiyor. İstedikleri ücretler Suriyeli'nin yanında daha yüksek. Onun için çalışmıyorlar. Abi Türk işçileri özellikle Konya'mızda sırtı köye dayalı. İşte adamın hiçbir ihtiyacı yok. Köyden unu bulgunu geliyor. Sigara parasını kazandı mı çalışmaya gerek duymuyor yani. Yerli iş gücünde de sıkıntı var yani. Suriyeliler giderse veya yabancı işçiler giderse yerli işçilerle o istislam sağlanamaz. Biraz daha çok iş beğenmemezlik var.

Şimdi şöyle diyemezsiniz, ya biz Suriyelileri sömürerek yaşayan asalak bir toplumsal kümeyiz. Zaten yaratıcı bir değer üretimimiz yok. İşte fasol üretimlerle falan ayakta kalıyoruz. Bizim ayakta kalmamız için sürekli devalüasyonlarla rekabet gücü yaratmamız lazım. TL'nin sürekli değersizleşmesi lazım. Emeğin sürekli ucuz tutulması lazım ki bizim işletmelerimiz ayakta kalsın. Çalışma düzenimiz esnek olmalı. Emekçi de güvencesiz olmalı ki biz ayakta kalabilelim. Şimdi böyle diyemezsiniz.

Bu hakikati net şekilde söyleyemezsiniz. O halde ne yapmanız gerekir? Bu hakikati eğip bükecek bir ideolojik zemin bulmalısınız. İşte burada İslamcılık devreye giriyor. Biz seçimi kazandığımızda bu ülkedeki mültecileri ülkelerine göndereceğiz diyorlar. Biz göndermeyeceğiz. Biz göndermeyeceğiz. Çünkü biz

Ensar'ın ne olduğunu, muhacirin ne olduğunu peygamberi bir metod olarak çok iyi biliriz. Merter'de tekstil atölyeleri sahipleri de Erdoğan Ensar'ız biz deyince evet ya diyor. Ensar'ız ve gidiyor cumaya işçileriyle beraber namazını kılıyor. İşte Türkiye'nin düzeni budur. Suriyeli emeğini sömürerek dolayısıyla geri kalan Türkleri de bu sömürüye muhtaç bırakarak

TL'nin sürekli değersizleşmesine güvenerek, vergi teşvikleri ve ucuz kredilerle ayakta tutulan asalak sermaye sahipleri Erdoğan'ın arkasına sığınıyor. Asalak diyorum çünkü halkın geri kalanının yoksullaşması pahasına zenginleşiyorlar. Erdoğancılık bu sermaye sahiplerinin omuzlarında yükseliyor. İyi de işçiler neden patronlarıyla ortak hareket ediyor? Madem sömürülüyorlar, niye gıkları çıkmıyor?

Çok açık ki ellerinde kalan biricik şeyin çalıştıkları atölye olduğunu, atölyelerinin kapanması halinde ortada kalacaklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla patronla benzer bir duygu durumuna, patronla benzer bir çıkar ilişkisine sahip olduklarını düşünüyorlar. E şöyle de diyemezsiniz. Erdoğan giderse bizim asalak patron da batar. O yüzden ben de Erdoğan'a oy vereyim. Bu ham hakikati dillendirmek olur. Genelde bu kadar bilince de yükselmez zaten. Size bu hakikati eğip bükecek bir ideoloji lazım. Burada da milliyetçilik devreye giriyor. Burada kısa bir mola verelim. Döndüğümüzde organize sanayi bölgeleri gerçeğinden devam edeceğiz.

Organize sanayi deyip geçmeyin. BDDK verilerine baktım. 2023 Nisan ayında toplam COBİ ölçekli müşteri sayısı, yani COBİ sayısı, Türkiye'deki bankalarla iletişim halinde olan COBİ sayısı, 6 milyon 31 binmiş. COBİ'den kastım bu arada mikro, küçük ve orta boy işletmeler. Yani 200'ün altında çalışanı olan işletmelerden bahsediyorum. 2018'in aynı döneminde söz konusu COBİ müşterilerinin sayısı kaçmış biliyor musunuz? 4 milyon 147 bin.

Bakın 5 yılda işletme sayısı %50 artıyor. %50. Bakın sayı artıyor. Türkiye bu haliyle güvencesiz ve ucuz emeğin faydalı göründüğü bir kobi cennetine dönüşmüş durumda. Yahu asgari ücrete zam yapılırken vatandaşlar tedirgin oluyor. Aman bizim kobiler batacak diye. Dolayısıyla kendi çıkarlarını ülke çıkarlarıyla eşitlemiş durumdalar bu takım. Bu arada Yasin Aktay yeni bir açıklama daha yapmış. 30 Mayıs'ta Turkish News Portal'a konuşan Aktay, gerekirse Suriyelileri Türkleştirebiliriz diyor. Türkiye'nin emme ve entegre etme kapasitesi çok çok güçlüdür. Gerekirse bunlar Türkiye'nin bir parçası haline getirir, Türkleştirir. Ve bunlar Türkiye'ye çok daha sadık bir kitle haline de gelirler. Sevgili dostlar,

Ümit Özdağ stili bir muhalefeti o kadar kolay bertaraf etme kabiliyetleri var ki. Türkleştiririz diyor. İşte o kadar. Bilmediğimiz şey midir? Halbuki bu Suriyeliler meselesi son derece büyük bir sorun olmakla beraber daha derinlikli tartışılması gerekir. Daha derinlikli. Fakat ortada ham hakikat var. Göçmen emeği bizim asalak takımına can veriyor. Bizim asalak takımı da Erdoğan'ı çok seviyor. Çalışma şartlarında böyle bir sömürü ortaya çıkınca emin olun tüm kesimlere yansıyor bu durum. Türkiye Cumhuriyet Devlet Demiryolları. Adına bakınca dersiniz ki devlet kapısı.

hiç değilse asgari ölçülerde de olsa güvenlik önlemleri alınmıştır dersiniz. Fakat maalesef, 13 Haziran günü yani bu kaydı aldığımızdan bir gün önce TCDD işçisi Vedat Güçtekin iş cinayetine kurban gidiyor. Korkunç bir kaza, kaza bile denmez. Herhangi bir önlem alınmadan teknik ekip raylara sürülmüş. Fakat ilginçtir, öyle vakayı adi eden bir mesele ki bu, Marmaray'dan açıklama yapılıyor, açıklamada şöyle deniyor.

Teknik bir sebepten dolayı seferlerimiz aksıyor. Hayatını kaybeden Vedat Güçtekin eşi de patlamış tabii, sizin o teknik sebep dediğiniz benim 8 aylık kocam diyor. Halk TV'den Ayşen Uras'tan bu meseleyi gündemine almış. Tren bekleyenlere duyuru yapıyor. Tek yoldan gidiyor geliyor trenlerimiz. Onun için seferler aksıyor, kusura bakmayın. Peki neden? Teknik bir sebeple. Eşi de diyor ki, sizin o teknik arıza dediğiniz, benim 8 aylık eşim Vedat Güçtekin, daha 3 gün önce 32 yaşına girmişti benim bir tanem.

İhmali olan kim varsa yaşadığım sürece bunun hesabını sormazsam namerdim. Kol emeği gerektiren hemen her işte iş güvenliğiniz yok, güvenceniz de yok. Göçmen emeğine yaslanan bir ekonomik model bu. Yüksek teknoloji gerektiren işlerin ithalatçısı olmaya razı bir ülke. Emek yoğun ürünleri de üretmekle gurur duyuyor.

Görüyorsunuz dinlediniz biraz önce sanayi bakanlığı. 2-3 günde battaniyeleriniz çipşak hazır. Toplumumuzun en derinine, altyapısına nüfuz etmiş bir virüs bu. Haliyle sektörlerimiz de bu virüse uyumlu hale geliyor ve hastalık metastaz yapıyor. Tüm vücudu sarıyor. Yani göçmen emeğinin sömürülmesi dolaylı olarak bizim sömürülmemize de zemin hazırlıyor.

Fakat mesele sadece sömürü değil, parayla kurduğumuz ilişki bozuluyor. Yani mesele sadece sanayi sektörü ya da sadece ekonomiyle ilgili de değil. Yaz aylarına giriyoruz. Toplumumuzun turizmle kurduğu ilişkiyi ele alalım mesela. Turizmin tüm kamusal kaynaklarımızı hoyratça kullandığına şahit oluyoruz ve işin ilginç yanı artık garipsemiyoruz.

Bu hafta sosyal medyada tartışılan konulardan biri tesettürlü bir kadının Alaçatı'da Manodel Sol adlı plaja alınmamasıydı. Kendisi durumu bir de kayda geçirmiş. Kendisinin bu tweeti 21 milyon kez görüntülenmiş. En son baktığımda sayı oydu. Tabii bunun üzerine müthiş bir tartışma başlıyor. Bu özel plaja hak verenler, vermeyenler. Tesettürlü girilebilir, girilemez didişmesi. Tam bir didişme hali. Buraya hiçbir sözüm yok gerçekten. Özel işletmedir diyoruz ve geçiyoruz fakat. Yahu burası halkın denizi. Bir denizi çitleyip, halkın kumsalına tesis kurup, istediğini alıp, istediğini almamayı nasıl normalleştirdik? Nasıl bir cüret bu?

Var mı parasını vermeden girebileceğimiz bir deniz? Memleketin en güzel kumsalları, en güzel plajları bir iç ada altında piyasalaşıyor. Tatil planı yaparken bir de böyle bir masraf kalemi oluşuyor. Anlaşıyorsunuz bir yerle, aa pahalıymış diyorsunuz. Diyorlar ki ama bizim kendi plajımız var. Yahu sizin kendi plajınız ne demek? Bakın bu tırnak içinde medeni dünyada böyle değil. En son Türkiye'nin en uzun halk plajı olan Sarımsaklı sahilinde çitlemeye başlamışlar.

Sarımsaklı sahiline, kocaman bu sahile kitleme operasyonu var. Kimse de demiyor ki, ya burası halkındı, isteyen burada denize giriyordu. Ne oldu da, nasıl oldu da sizin artık ilk şirketinin oldu. Plaja alınmayan başörtülü kadına da kimileri dersini vermiş. Deniyor ki, her yerin kendi dres kodunu belirleme hakkı vardır. Ne? Dres kod mu?

Sanki herkesin bilmek zorunda olduğu bir kavrammış gibi. İnsanlar denize girecekler işte. Bilmene de cahil diyeceğiz demek ki. Kıyafet kuralı gibi çevrilebilir belki. Ya ne çok seviyoruz böyle şeyleri değil mi? Dress code varmış. Saygı duymalıymışız.

Otel kokteyl falan değil bu arada. Bildiğin halkın kumsalına deniyor bu. Zaten içerisi ateş boğası, girebilene aşk olsun. Zaten girmeye çalışan hanımefendi de herhalde böyle düşük gelirli bir hanımefendi değil yani. O da zaten böyle küçük bourgeois, büyük, orta sınıf bir şey yani.

Aynısı muhafazakar plajlar olarak da türedi bu arada. İçeriye tesettürsüz almıyorlar. Kendi kamusal alanlarını yaratıp günün sonunda bu kamusal alanları paralı hale getiriyorlar. Memleketin kendi denizine, kendi kumsalına hasret kaldık. Basit bir plaj meselesi gibi gelebilir ama öyle değil. Bu bir vantalite meselesi, bu mizyon meselesi. Geride bıraktığımız hafta İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı'nda Şampiyonlar Ligi finali oynandı. Bu final 2005'ten sonraki ikinci finaldi Türkiye'de oynanan.

Fakat etrafındaki herkesin gözlemi Türkiye'de oynanan finalin Türksüz oynandığı yönündeydi. Yani halkın geneli söz konusu bu final aktivitesine dahil olamamıştı. Bence bunun en önemli nedeni en ucuz biletin 70 euro olmasıydı. Yani yaklaşık 1750 lira. Ya iki kişi bu maça gitmeye kalksanız 3500 lira para harcayacaksınız. Dolayısıyla zaten belli bir kesimin gidebileceği bir yetkinlik.

Görünce güldüğü bir mesajla maçı statta yorumlamış Vedat Bey. Biraz bence Kılıçdaroğlu'na çakmış. İlker yenildi ama üzülmedi. Ayrıca çok küçük farkla yenildi. Bence İzze gelip istifa etmesi gerekmiyor.

Hadi finale gidebilmek maliyetli bir iş. Tamam bunu kabul edelim. Fakat etkinlik halkın gündeminde de yer almıyor. Üstelik Türkiye tanıtılıyor sözde ama bu esnada bizim halkımızın yaşam biçimi tanıtılmıyor. Zaten bunu tanıtmaya kalksak öyle ortada çok da tanıtacak çok da övünebileceğimiz bir yaşam biçimimiz yok.

Türkiye'ye gelen turistler, bizlerle pek muhatap olmak istemiyorlar. Brezilyalı şarkıcı Anitta, Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul'a gelmiş, giymiş entaresini, gitmiş kapalı çarşıya. Millet gözlerini alamıyor. Esnaf laf atıyor. Gözleriyle süzüyorlar kadını. Gerçekten tam bir böyle üçüncü dünya ülkesi görüntüsü var ortada. Anitta da bu tuhaflığı Instagram hesabından paylaşmış. Tabii biraz da övünmüş anladığım kadarıyla bu hesap paylaşımında. Haberlere bile konu olmuş bu durum.

Dünyaca ünlü Brezilyalı şarkıcı Anitta Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul'a geldi. Kapalı çarşıyı gezerken müşterilerin ve esnafın yoğun ilgisiyle karşılaştı. İşte gündem yaratan o video. Ünlü şarkıcı kapalı çarşıda yürürken yoğun ilgiyle karşılaştı. Kimisi onu Nicki Minaj'a benzetti. Kimileri de laf attı. Anitta o anları 64 milyon takipçiliği sosyal medya hesabından paylaştı. Tipik bir Orta Doğu ülkesi gibi davranılmaya başlandı bize. Bana kalırsa bu Avrupa'nın ya da Batı'nın da işine geliyor. Tam işte görmek istediğimiz Türkiye. Sanırım biz de bu role çabuk adapte olduk. Fakat boş boş hamaset yapmanın da anlamı yok. Bildiğiniz anlamda bir cumhuriyet değiliz artık. Ulusal onurumuza ilişkin hassasiyetlerimiz de eskisi gibi değil.

Pandemiyle beraber turizmle kurduğumuz ilişki patolojik bir seviyeye de erişti. Hatırlar mısınız? Turizm Bakanlığı I am vaccinated yani ben aşılandım yazılı maskeler hazırlamış, bu maskelerle reklam filmi çekmişti. Reklam filminde turistlerin göreceği Türklerin ben aşılandım maskesi takacağı söyleniyordu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da açıklamalarıyla bu tavra devam etmişti. Turistin görebileceği herkese aşılayacağız demişti. Sanki hayvan aşılıyoruz.

Güvenli turizm programımıza bu sene ilave tedbirler getirdik. Aşılama konusunda özellikle turizm bölgelerine ağırlık verdiğimiz gibi tüm turizm çalışanlarını otellerde, restoranlarda, şoförler, havaalanlarda çalışanlar, aynı şekilde tur rehberleri dahil turistin görebileceği herkesi Mayıs sonuna kadar aşılayacağız. Şimdi bölüm boyunca konuştuklarımıza bir bakalım. Bir anda geri sayan bir deprem gerçeğiyle yaşıyoruz.

Yakın zamanda 100 binimizi Marmara depreminde kaybedeceğiz ama bunu konuşabilecek bir toplumsal düzenimiz yok. Diğer tarafta ekonomimiz hızla kobileşiyor ve bu kobiler göçmen işçi emeğiyle biriktiriyor parasını. Üstelik bu kobilerin Erdoğan'ın arkasına sıralandığını. Böylece işçilerin de çalıştıkları kobilerin bekasını vatan-millet bekası olarak gösterecek bir ideolojiyle donandığı hakikatiyle de karşı karşıyayız. Hakikat şu, Türkiye'nin üretim yapısı giderek ucuz emeğe daha çok ihtiyaç duyan, inşaat, tekstil gibi sanayi ve madenciliğe sıkışıyor.

Sanayideki diğer iş kolları da büyük oranda fason üretime dayanıyor. Yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracattaki payı %4 civarında. Büyük oranda emek yoğun ürünleri üretip dışarı satıyoruz. Dolayısıyla ucuz emeğe ihtiyacımız var. Daha çok çocuk yapmalı, daha fazla sığınmacıya ihtiyaç duymalı, TL'yi sürekli değersizleştirmeli ve söz konusu bu kobilere ucuz krediler sağlamalıyız.

kıyılara ulaşıp bu ülkenin denizine girebilmek bile milyonlar için imkansız. Ulusal onurumuz da her geçen gün hamasin utuklara sıkışıyor. Böylece genel olarak paryalaşan bir halka dönüşüyoruz. Bir tren topik dinleyicisi önceki bölümü dinledikten sonra kurtuluş 9-6 yollarında demiş. Açıkçası bayıldım. Gerçekten de öyledir. 2013'te Gezi'den sonra benimsenen paradigma çöktü. Gezi'deki paradigma çöktü demiyorum. Gezi'den sonra CHP'nin takip ettiği paradigma çöktü. İttifaklar siyaseti, helalleşme dili, bunların hepsini ayrı ayrı değerlendirir ve olumlarız. Bunda hiçbir sorun yok. Fakat kimliklerin bir araya gelmesiyle anti Erdoğan cepheyi tek bir potada eritmek o kadar da büyük bir enerji yaratmıyor. Paradigmayı değiştirmiyor. Bir daha denemenin de bir anlamı kalmadı bana kalırsa.

Zaten mesele Erdoğan'ın gitmesi değildi ki. Erdoğanizmin, Erdoğan düzeninin değişmesiydi. O düzeni değiştirecek olanlar da 9-6 yollarını dolduran milyonlardan oluşuyor. Tren Topi'yi POBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar 9 yolunda mutsuz değil mutlu, 6 yolunda da yorgun değil huzurlu olmanızı dilerim. Hoşçakalın. Dokuz altı yollarında Bir zincir boğazımda Sıkar sıkar gevşetemem Arayamam Ayda yılda bir kaçamak Kaçsak bile yaşama bak Dokuz altı yollarında Gülmek yasak Gülmek yasak

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)