
3.780 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Haziran'da alıyoruz. Son günlerin tren topiği Abdülatif Şener. Bu konuyu uzun uzun burada konuşmayacağız ama girişte burayı da eritelim istiyorum. 15 Haziran itibariyle eski CHP milletvekili Abdülatif Şener, Hulk TV'de öyle bir çıkış yaptı ki insan şaşırmadan edemiyor. Abdülatif Bey, ilk turda da, ikinci turda da Kemal Kılıçdaroğlu'na oy vermediğini söylüyor. Siz ikinci turda kime oy verdiniz? Ben...
Birinci turda Sinan'a, Sinan Ogan'a oy verdim. Orada da Kılıçdaroğlu'na vermediniz. Cumhuriyet Halk Partili olarak Sinan'a oy verdiniz. İkinci istifa ettiğimi söyledim. İkinci turdaysa geçersiz oy attım.
Kendisi Kılıçdaroğlu'na oy vermediğini söylüyor. Mecliste de boş oy atmış. Yani CHP'ye de oy vermemiş. Şimdi burada Abdülhatip Şener'in bu kararının arka planını, detaylarını konuşabiliriz. Çok uzun malzemede veriyor aslında bize. Mesela Barış Pehlivan, kendine hasretiyle inat etmiş, emek vermiş, Şener'in 28 Mayıs'ta oy kullandığı sandığı bulmuş.
Pehlivan'ın aktardıklarına göre Şener, ailesiyle birlikte Ümitgöy Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde 4090 sayılı sandıkta oy kullanmış. O sandıkta toplam 321 oy kullanılmış, 57 oy Erdoğan'a çıkmış, 264 oy Kılıçdaroğlu'na. Hiç geçersiz oy yokmuş. Yani Şener, söylediğinin aksine ikinci turda da geçersiz oy kullanmamış.
Artık kime oy verdiğini bilmiyoruz. Fakat ikinci turda Erdoğan'ın o sandıktaki oyu 11 artmış. Sinan Oğan'ın da ilk turda 11 oyu varmış. Buradan hareketle Şener'in muhtemelen Erdoğan'a oy verdiği düşünülebilir. Ama şu hakikat Barış Pehlivan'ın bu verdiği bilgiler neticesinde Şener'in ikinci turda geçersiz oy verdim demesi hakikati resmetmiyor. Yani hadi amiyane tabirle yalan söylemiş.
Barış Pehlivan'ın bu haberini görünce ne gerek vardı bu kadar uğraşa dedim içimden. Yani değer mi? Geçersiz oy kullansa ne, Erdoğan'a oy versene. Zaten Abdülhatif Şener'in neyi temsil ettiği de biraz meçhul. İslamcı mı? Ante Erdoğan'cı mı? Muhafazakâr mı? Oralar da kesinlikle değil. Adam zaten demiş ki ben üyesi olduğum partinin genel başkanına oy vermedim. Bu saatten sonra geçersiz oy verseniz ne olur?
siyaseten zaten etik sınırlarını zorlayan bir tavır var. Hayret ediyorum. Ben 28 Mart tarihinde Kılıçdaroğlu'nun Ereğli gezisindeydim. Seydişehir. Ereğli gezisindeydim. Abdülhatif Şener'le Konya merkezde beraberdik ya. Ya inanamıyorum ya. Konya merkezde beraberdik. Orada konuklar arasında o vardı. Biz selamlaştık, konuştuk. Partililerle sohbet içerisindeydi. Ne oldu şimdi diyorsun? Yani 28... Aday mı olmamış? Aday yapılmadı ya. E ondan. Şimdi aday olmadım diye değil, o süreçte bana nezaketsizlik yapıldı şeklinde bir anlatısı var Şener'in. Yani mesele listeye girememek değil de nezaketsizlik olmuş. Aslında son zamanlarda popüler olan ifadeyle söylense incinmiş kendisi. CHP milletvekili adayı göstermediği için buna kırılmış ve CHP kazanmasın diye... Aday göstermediği için değil. Bana adaylık çok teklif geldi. Adaylık, milletvekili olmak benim için önemli değil.
Önemli olan işin usulü ve adabı içerisinde sürdürülebilmesidir. Neyse, eğer konuyu merak ediyorsanız uzun uzun izlemenizi tavsiye ederim. Ben ortalık karışınca televizyonu açıp canlı izledim. İşte Happy Topu bu kadar. Daha fazla konuşmaya gerek var mı emin değilim. Ama bu gündem yalnızca Abdülhafiz Şener'i değil, CHP'nin Erdoğancılık dışında oluşma ihtimali olan bir muhafazakâr siyaseti kapsama stratejisini de boşa düşürdü. Şener'in bu çıkışının bana kalırsa önemi de burada.
gerek Deva ve Gelecek Partilerinin CHP tabanında yarattığı rahatsızlık, gerek Abdülhatif Şener. Bundan sonra CHP'nin başında kim olursa olsun, artık AKP eskileriyle temaslanması çok daha zor olacak CHP'nin. Açıkçası Abdülhatif Şener hakkında konuşmaya kalksak uzun uzun konuşabiliriz. Ama şöyle bir memlekete bakıyorum.
Neticemizde ayıp ağrıyor. Abdülatif Şener'i konuşmaya değer mi bu ortamda diye düşünüyorum. Değmez cevabını alıyorum. Bunlar siyasetin magazini. 3-5 günlük gündemler. Hatta şunu da söyleyeyim. Abdülatif Şener tecrübeli siyasetçidir. 2-3 yıl sonra yine karşımıza çıkar. ittifaktı vesaireydi önümüze düşer. Burası Türkiye. Önümüze sürekli düşer böyle konular. Dolayısıyla bunların peşine takılmak o kadar da rasyonel değil. Biz de bunların peşinde vakit kaybedip dururuz. Biz magazine geçelim, biraz gerçeklerden bahsedelim. Gerçekleri Faik Öztürak'tan dinleyelim mi? Öztürak 19 Haziran'da bir basın araması yaptı ve şu sözleri manşete taşındı.
Değerli basın mensupları, önümüzdeki yerel yönetim seçimleri, ağır güvensizlikle mağlul Erdoğan hükümetinden kurtulmak için önemli bir fırsattır. Seçimde onları uğratacağımız büyük hezimet, bunun önünü açacaktır. Eyvah! Yenel seçim bitti, yerel seçime bakalım. Yerel seçim bitti, şimdi Erdoğan'a devirme zamanı. Deviremedik, o halde yerel seçimlere bakalım. Bu aralar etrafımda da çocuklu aileler olmasından kaynaklı diye düşünüyorum. Faik Öztürak'ı ne zaman dinlesem aklıma şu şarkı geliyor.
Sar, sar, sar makarayı. Çöz, çöz, çöz makarayı. Şöyle de böyle şak, şak, şak. Şöyle de böyle şak, şak, şak. Şimdi yok Abdülhati Şener hain çıkmış, yok Öztürak yerel seçimleri konuşmuş. Allah aşkına bunlara takılıp kalmayalım. Bunlar trend topiktir de biz müsaadenizle halkın trend topiğini konuşalım. Ne peki o? Kiralar. Bu aralar sosyal medyada karşıma Kemal Sunal'ın kiracı filminden kesitler o kadar sık düşüyor ki.
Evim yok, param yok, huzurum yok. Hiçbirinin olacağı konusunda umudum da yok. Biz de bu bölümde kiraları konuşacağız. Neden yükseldi? Bu yükseliş aslında nasıl bir tezgahın eseriydi ve suçlu kimdi? Ev sahipleri mi suçlu yoksa başka bir suçlu var mı? Konu açık. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Kiralardan şikayetçi misiniz? Gibi bir soru artık abuk bir hal aldı. Nasıl şikayetçi olmayalım? Bir gerçeklik bu. Hepimizin üzerinde uzlaştığı bir kriz bu. Hepimizin gözü önünde bir trajedi yaşanıyor.
Mesele kiralardan şikayetin de ötesine geçti. Kiralar artar, siz de of puf edersiniz. Geçer gider. Fakat böyle değil artık. Tablo özellikle büyük kentlerde öyle bir hale geldi ki, bizzat barınma hakkı tehdit altında. Evini değiştirmek zorunda kalanlar, çoğu zaman mahallesini, semtini, hatta ilçesini, belki de kentini değiştiriyor. Evini kapatıp ana baba evine sığınanlardan tutun, paylaşımlı eve taşınanlara kadar.
kent merkezlerinden çeperlere doğru adeta bir sürgün yaşanıyor. Kiralık ev bulmakta zorlanan ve faiş artışlara karşı çözüm arayan kiracılar çareyi merkeze uzak olan ilçelere taşınmakta buldu. İstanbul'un Beşiktaş, Maltepe ve Üsküdar gibi ilçelerinde yaşayanlar kiraların daha düşük olduğu Arnavutköy, Beylikdüzü ve Esenyurt gibi ilçelere göç etmeye başladı. Tabii çeperlere göç başlayınca, çeperlerdeki kiralar da uçuyor. Oralarda oturanların da huzuru kaçıyor. Genel olarak kiralar yükselince, ev sahipleri de mevcut kiracılarına dadanıyor. Adliye koridorları birbirine giren ev sahipleri ve kiracılarla dolu. Sadece 2 bin lira ödeyen 12 yıllık kiracısını evden çıkarmak istedi ama tehditler, küfürlerle karşılaştı. Yaşanan gergin anlarda şova ve rekibi de saldırıya uğratı.
Ev sahibiyle kiracılar adliye koridorlarını doldurunca iktidar çağrıyı ara buluculukta buldu. Gayrimenkul Hukuku Derneği Başkanı Ali Güvenç Kiraz, ara buluculuk düzenlemesinin detaylarını aylar önce NTV'ye anlatmıştı. Bu getirilen düzenleme zorunlu. Vatandaşlarımıza önce bunu söyleyelim. Yani zorunlu da ara buluculuk getiriliyor bu davalar için. Ne olacak? Vatandaşlarımız yani kiracı ve mal sahibi arasında tahliye davaları veya kira tespit davaları veya başka tür davalar açmak istediklerinde kiracı-mal sahibi ilişkisine yönelik öncelikle ara bulucu etmek zorunda olacaklar. Ara bulucu tarafların iddialarını ve savunmalarını dinleyecek. Daha sonra tarafları mutlaka görüşmeye davet edecek ve bu görüşme çerçevesinde bir tutanak düzenleyecek.
Bu tutanakta eğer taraflar uzlaşırlarsa, yani kira tespit davasında örneğin, bir rakam kapsamında bir uzlaşma çıkarsa, tahliye konusunda bir uzlaşma çıkarsa, bu bir uzlaşma tutanağı haline gelecek ve aynen mahkemeden verilen bir hakimin verdiği karar, yani ilan hükmünde olacak ve bu kapsamda da bu karar icraî nitelik kazanacak. Bu ara buluculuk kurumunun devreye girmesinin nedeni, mahkemelerin yükünü hafifletmek tabii. Çünkü öyle bir hale geldi ki bu davalar mahkemelerin altından kalkabileceği bir mesele olmaktan çıktı. Ev sahipleri kiracılarla birbirine girince, hali vakti daha yerinde olan ev sahiplerinde bir davranış gelişti. Nedir o? Ya evlerini kiraya vermiyorlar, ya da kiracıyı seçerken çok ince eleyip çok sık dokuyorlar.
Hal böyle olunca İstanbul veya Türkiye'nin geri kalanında diyebiliriz ama İstanbul'da çok ciddi bir fenomene dönüşmüş bu durum. Boş evlerle dolu kentlere dönüştü İstanbul. İstanbul'da boş bekleyen hayalet evler hem kiraların artmasına neden oluyor hem de arz-talep dengesini bozuyor. Kiraya %25 zam sınırından memnun olmayan, tahliyeden korkan ve piyasanın yükselmesini bekleyen mülk sahipleri evlerini boş tutmaya başladı.
Dinlediğiniz haber A Haber'e ait. İktidar medyası da kira sorununu ele alıyor fakat büyük ölçüde bir takım ev sahiplerinin suçu olarak gösteriliyor kriz. Yani fırsatçı ev sahipleri yüzünden bunlar yaşandı diyor. Hal böyle olunca iktidar medyası hastalığın teşhisini koymakta zorlanıyor.
Niye böyle oluyor ya? Halbuki her önlemde alınıyor, tadında haberler servis ediliyor. Şimdi bir de konut fiyatlarına bir bakalım. Alıp başını giden, efendim bir türlü durdurulamayan, satış düşse de fiyat düşmüyor. Bizim nedir bu çektiğimiz fahiş, konut kiralarından, konut fiyatlarından? Ne oluyor böyle ya? Ne oluyor? Yani önlem alınmaya çalıştırılıyor, tedbirler sokuluyor, cezalar arttırılıyor, müeyde arttırılıyor ama bir türlü durdurulamıyor.
O halde gelin, biz niye böyle oluyor ya sorusuna cevap verelim. Bu cevabı verdiğimizde karşımıza bir fotoğraf çıkacak ve o fotoğraf bize çok şey anlatacak. O halde gelin başlayalım. Kira fiyatlarının artmasının çok sayıda nedeni var ama bu nedenler arasında bir numarada konut fiyatları var.
Konut fiyatları arttıkça kiralar da artıyor. Kira artışının tek nedeni konut fiyatlarıdır demiyorum. Fakat bir numaralı nedenidir diyorum. Siz bir eve 10 milyon TL verdikten sonra o evi 2000 TL'ye kiralayamıyorsunuz.
Peki, sizi bir eve 10 milyon TL vermeye iten şey ne? Ya içinde oturasınız var, ya da seneye 15 milyon TL olacak diye düşünüyorsunuz. E böyle bir getiri olanağı orada dururken de kiradan toplayacağınız üçe beşe pek bakmıyorsunuz. Neyse, buralara geleceğiz. Ama şunu biliyoruz. Konutun fiyatı ile o konutun kirası arasında pozitif korelasyon var. Yani biri artınca diğeri de artıyor. Bir gayrimenkulü değerlendirirken de en önemli göstergelerden biri o konutun kira getirisi.
Hatta bu getiri üzerinden bir oranda hesaplara dahil ediliyor. Bu orana kira çarpanı deniyor. Gayrimenkul değerleme uzmanı Celal Erdoğdu kira çarpanını şöyle açıklamış. Bir konutun kirasıyla fiyatı arasındaki orantıya kira çarpanı diyoruz. 300 bin liralık bir konutun kirası 1000 liraysa 300 bin bölü 1000 yapıp 300 kira çarpanına ulaşıyoruz.
O halde eldeki birinci bilgi. Konut fiyatı yükselirse aynı oranda olması şart olmamakla birlikte kiralar da yükseliyor. Zaten sadece kiralar değil, öncelikle konut fiyatları yükseliyor. O halde bu meseleyi konut fiyatlarından bağımsız tartışamayız. 16 Haziran sabahı Merkez Bankası Nisan ayına ilişkin konut fiyat endeksi verilerini yayınladı. Elimizdeki en güncel resmi veriler bunlar. Buna göre Nisan ayında konut fiyatlarındaki yıllık artış ne kadar biliyor musunuz?
%121. Ne demek bu? Yani geçen yılın nisan ayında 1 milyon TL olan ev, bu yılın nisan ayında 2 milyon 210 bin TL olmuş. Peki, geçen sene 1 milyon TL olan ev, önceki yılın nisan ayında ne kadarmış? Sıkı durun. 440 bin TL. Yani 2021'de 440 bin TL olan bir evin ortalama fiyatı, bugün 2 milyon 210 bin TL.
Bu noktada yabancıya konut satışının fiyatlar üzerine doğrudan etkisi olduğu da ortada. Çünkü en hızlı yükseliş Antalya, sonra Trabzon, sonra ise İstanbul. Yani yabancıya satışın toplam satışlar içindeki ortalamasının daha yüksek olduğu kentler. YouTube'da yayın yapan röportaj adam da bu yabancıya konut satışı meselesini tiye almış. Biz normalde Türkiye'de yaşıyoruz ya, buradakiler Türkiye'nin PWP serveru gibi.
Bu dayıların hepsi 5 milyon biliyor musun? Geçen tam da bu mevzuyu tartışıyorlar sokak röportajında dayının biri geldi. Ben de idmanlıyım biliyor musun? Çaktırmadan elimi sol cebime attım telefonu hazırladım. Dayı o meşhur repliği söylediği anda telefonu çıkartıp götüne sokacağım. Dayı ne dese beğenirsin. Yeğenim sen çıkar kimliğini göster dedi. Dedim herhalde bu şimdi sivil polis falan. Yahu dede buradakiler vatandaşlık almak için 250 bin dolara ev alıyorlar. Senin cebinde bedava kimliğin var dedi. Lan hiçbir şey diyemedim. Şimdi Türkiye'de tablo bu da dünyada vaziyet ne? Bunun için de veri kaynağımız Uluslararası Ödemeler Bankası, kısa adıyla BİS. Tüm dünyada merkez bankaları konut fiyat istatistiklerini derliyor. Bu veriler Uluslararası Ödemeler Bankası'nın veri havuzunda toplanıyor.
Bu verilerde yılda 4 kez yani 3 ayda bir kamuoyuna açıklanıyor. 15 Haziran'da bizim Merkez Bankası'nın da üyelerinden olduğu Uluslararası Ödemeler Bankası 2022 yılının son çeyreğine ilişkin konut fiyatları verilerini yayınladı. Buna göre 58 ülke içinde konut fiyatlarının real olarak, altını çiziyorum, real olarak en hızlı arttığı ülke %51'lik değer artışıyla Türkiye. Bakın, real olarak diyorum.
Yani bu %51'lik oran, enflasyondan arındırıldığında ortaya çıkan oran. Yoksa nominal olarak artış çok daha fazla. Yani bir başka ifadeyle, 2021'in son çeyreğinde konut alan biri, 2022'nin son çeyreğinde parasını değil, alım gücünü %51 oranında arttırmış. Parasını çok daha fazla arttırmış. Aynı dönemde aynı oranda getiriyi ne altın, ne döviz, ne mevduat, ne de borsa sağlamış.
Konuta yatırım yapan keyfine bakmış kazanmış. Bu alanda Türkiye'yi %11'lik real getiriyle İsrail, %9.7'lik real getiriyle Rusya takip ediyor. Yani? Yanisi şu, Türkiye, konut fiyatlarında en yakın rakibini 5'e katlamış.
Dolayısıyla Türkiye'deki konut fiyatları dünyanın da dilinde. Londra'da yaşıyorsunuz ve para kazanmak mı istiyorsunuz? Konut alıverin. Nereden alacaksınız? Türkiye'dekiler harika. Ayırın 400 bin dolar kadar para, hem Türkiye'den evinizi alın, yanına da vatandaşlık veriyorlar. Dilediğiniz gibi girer çıkarsınız ülkeye. Hatta dilerseniz oy bile kullanırsınız. Vatandaşlık için gereken bedel 250 bin dolarken, geçen yıl bu para 400 bin dolara yükseldi.
Tabii bu düzenleme ev fiyatlarını daha da şaşırdı. Bilindiği üzere Türkiye'de gayrimenkul yatırımı yapan yabancılar istisnai olarak Türk vatandaşlığı kazanabiliyorlar. 2018 itibariyle Türkiye'de 250 bin Amerikan Doları tutarında bir gayrimenkul yatırımı yapan ve satın alınan gayrimenkule 3 yıl satılamaz şerhi koyan yabancılar istisnai olarak Türk vatandaşlığı kazanabiliyorlardı. Fakat yeni güncelleme ile birlikte bu tutar 250 bin Amerikan Dolarından 400 bin Amerikan Dolarını yükseltildi. Merkez Bankası'nın verilerine göre Türkiye'de bir metrekare konutun ortalama bedeli 22.841 TL. Bir metrekarenin. Yani 100 metrekare ev almak için ortalama 2.284.000 TL'yi gözden çıkarmalısınız. Bu Türkiye ortalaması. İstanbul için bu tutar 3.511.000 TL. Ya bunlar nasıl rakamlar?
Bunlar bir de Merkez Bankası'nın bize sunduğu ortalama tutarlar bu arada. Yani kent çeperleri de var, kent merkezi de var. Ortalama bu. Peki fiyatların bu seviyede olmasının tek nedeni yabancıya konut satışı mı? Hayır değil elbette. Çok önemli bir nedeni daha var. Nedir o? Faiz. Neymiş efendim? Faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak
Naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Bu zamana kadar öğrenmediyseniz Nas Allah'ın emri demek bu arada. Allah faizi düşürün diyor demek. Yani düşük faiz daha iyidir diyor. Neyse buraları geçelim. Burayı geçerken de küçük bir ara verelim. Döndüğümüzde faiz politikasıyla ne murad edildiğini çözümleyeceğiz.
Konut fiyatlarının bu hale gelmesinde yabancıya konut satışı kadar, Merkez Bankası'nın izlediği faiz politikasının da doğrudan etkisi var. Politika faizi indirimlerinin başladığı Eylül 2021'de 1 milyon TL olan bir konutu hayal edelim. Sizce bu konut, Merkez Bankası verilerine göre bugün ne kadar yükselmiştir? Bakın, Eylül 2021'de 1 milyon TL olan konutun bugünkü ortalama değeri 4 milyon 31 bin TL. Yaklaşık 2 yılda %300'den fazla bir değer artışı söz konusu. Aynı dönemde dolar kuru %150 kadar artmış. Yani konut alan dolar karşısında da iki katına yakın getiri elde etmiş. Diyorum ya, dünyada Türkiye'deki konut kadar para kazandıran başka bir varlık yok diye.
Ama konumuz faiz. Faizler düşük tutularak piyasaya sürekli olarak para pompalanıyor. Ha, likidite enjeksiyonu diyebilirsiniz. Pompalayan genel olarak bankacılık sistemidir. Bu para ya banka hesaplarında vadeli ya da vadesiz mevduatlar olarak tutuluyor ya da emisyon olarak dolaşımdaki para olarak tutuluyor. Ama siz bankalardaki parayı ve dolaşımdaki parayı toplarsanız piyasadaki para arzını bulursunuz.
Bakın, 2021 Haziran ayında banka hesaplarındaki toplam para 3 trilyon 842 milyar liraymış. Banka hesaplarında 3 trilyon 842 milyar lira paramız varmış. Yani bizim değil, hepimizin. İki senede bu para ne kadar olmuş biliyor musunuz? 10 trilyon 947 milyar TL. Yani emisyonu hariç tuttuğunuzda, bu dolaşımdaki parayı hariç tuttuğunuzda piyasaya
2 yılda 7 trilyon kadar para sürülmüş. 7 trilyon. Peki bu para nereye gitmiş? Ne alınmış bu parayla? Öncelikle şunu söyleyelim. Bu boyutta bir para nereye akarsa orası değerlenir. Gideceği yer sınırlı. Ya altına ya dövize gidecek.
Ya vadeli mevduat akacak ya da borsaya veya gayrimenkule gidecek. Yani siz faizi düşürdüğünüzde para musluğunu açmış oluyorsunuz. Bu musluktan akan suyun hangi havuza dolacağını da aslında siz belirliyorsunuz. Suya yön veren para ve maliye politikası. Normal şartlar altında para arzı bu hızda artarsa ne bekleriz?
Aynı paranın hızla dövize akmasını bekleriz. Evet dövize akıyor ama döviz baskılanıyor. Dövizi sabit tutmak için merkezin rezervleri kullanılıyor. Merkez Bankası'nın swap'lar dahil olmak üzere önceki hafta eksi 151,3 milyon dolarla ilk kez eksiye düşen net uluslararası rezervleri, Cumhurbaşkanlığı 2. Tur seçimi öncesindeki hafta artan döviz talebinin de etkisiyle 4,25 milyar dolar azalarak eksi 4,4 milyar dolara indi. Rezerv swap'lar hariç olarak ise eksi 60,5 milyar dolara geriledi.
Şimdi pompaladığınız para dövize akıyor da dövize akışa engel olmak için rezervlerinizi eritiyorsunuz. Okey, tamam. Ama musluk açık. Su akmaya devam ediyor. Trilyon liralarca para sürekli piyasaya pompalanıyor. Nereye gidecek bu su? Bankaya yatıralım. Bankaya yatıralım da mevduat faizi düşük. Oraya da akamıyor. Enflasyon ortada. O halde ver elini borsa ya da gayrimenkul. TÜİK'in açıkladığı Mayıs ayı verilerine göre sadece bir ayda Türkiye'de 113 bin konut satılmış.
Bunlar çok yüksek rakamlar değil, yani ortalama değerler. Her ay buna benzer konut satışları oluyor zaten. Şu suratları geçiyorum. Bu 113 bin konutun 85 bini peşin parayla satılmış. 27 bini için kredi kullanılmış. O 27 binin de büyük çoğunu ilk evi için çekmiyor krediyi.
10 yıl vadeli 2 milyon TL kredi çektiğinizi hayal edelim. Türkiye'deki ortalama bir ev fiyatından doğru 2 milyon TL dedim. An itibariyle ödeyeceğiniz aylık taksitutlar ne kadar biliyor musunuz? 50 bin TL ile 80 bin TL arasında. O da kredi bulabilirsiniz. E şimdi bu haliyle bir emekçi kişi bu krediyi kullanıp ev satan alabilir mi?
Mümkün değil. Kredi mekanizması da bu arada zaten neredeyse durmuş durumda. Yani bu krediyi ben öderim diyenler bile o krediyi kullanamıyor. Piyasaya para akmıyor. Diyorsunuz ki para akıyordu hani. Hayır. Seçimden önce söz konusu muslukları kapattılar. Bu eğilim seçimden önce ortaya çıkmıştı yani. Kredi mekanizmasının neden durduğunu ekonomi gazetecisi Barış Soy'dan kendi YouTube hesabında şöyle açıklamış.
Kredilerde ve ticari hayatta yaprak kıpırdamıyor. Bankalar kredi vermeyi adeta durdurdu. Özellikle şirketler kesimine. Bunun sebebi de ekonomi yönetiminin koyduğu, getirdiği bir kural. Önceki hafta dedi ki ekonomi yönetimi %18'in üzerinde
faiz eğer istiyorsanız vereceğiniz kredilerde bankalara, o zaman düşük faizi devlet tahvili almanız gerekiyor. Yani bu aslında kibarcası %18.000 üzerinde faizle kredi vermeyin demek. Şimdi bankalarda formül olarak yani düşük faizi devlet tahvili almamak için formül olarak hiç kredi vermeme yolunu seçtiler.
Onları da anlamak lazım. Seçim sonrasında devlet tahminlerinin faizi yükselecek. O nedenle bugün düşük faizi devlet tahmini alıp seçim sonrasında zarar yazmak istemiyorlar. Ama diğer yanda %18'in altında faize kredi de vermek istemiyorlar. Çünkü seçim sonrasında faizler de yükselecek. İşte buldukları formülde hiç kredi vermemek. Yani yıllarca piyasaya para pompalıyorsunuz ve sistem kitleniyor ve şu anda da an itibariyle kredi mekanizmasını çalıştırmaktan tedirgin oluyorlar. Bankalar aklı çıktı. Ellerinde düşük faizi devlet tahvilleri tutsalardı, faizler yükseldiğinde bu tahvillerin değeri sert şekilde düşecekti ve belki bu düşüş bir bankacılık krizini tetikleyecekti.
Hala da şu anda bankaların elinde söz konusu bu düşük faizli tahviller var ve endişe kaynağıdır. Bankalar mümkün olduğunca bu tahvillerden uzak durmaya çalıştı. Kredi musluklarını kapadı. Faizler arttığında ise zararın ne kadar olacağı, faizlerin ne kadar yükseleceğine bağlı. Kredi muslukları yeniden açıldığında ne olacağı ise şüpheli. O konu ayrı konu, biz kira işinden devam edelim. Dedik ki ilk sorun yabancıya konut satışı. İkinci sorun düşük faiz ortamında konutun bir yatırım aracına dönüşmesi. Hiç de senedi gibi oldu konu.
Bu ikisi bir araya gelince dünyanın en cazip varlığı Türkiye'deki konutlar haline geliyor. Dedim ya Londra'da, New York'ta, Tokyo'da Türkiye konutları gibi bir gündem var. Peki buradan ne anlayalım? Şunu anlayalım. Türkiye'nin an itibariyle dış açığını kapatan en önemli kaynağı konut varlığı. Ne demek bu? Şu demek. Türkiye dış açığının büyük kısmını gayrimenkullerini satarak ve rezervlerini eriterek finanse ediyor.
Hemen bir veri paylaşayım. Kulağınızı dört açın lütfen. 2012 yılında yabancıların Türkiye'ye doğrudan sermaye yatırımı 10.1 milyar dolar olurken 2.6 milyar dolarlık da gayrimenkul edinmişler. Yani doğrudan sermaye yatırımının %25'i kadar da gayrimenkul satışı olmuş. Aradan 10 yıl geçmiş. 2022 yılına geldiğimizde doğrudan sermaye yatırımı 5.5 milyar dolara gerilemiş. Yani yarı yarıya azalmış. Peki gayrimenkul satışları ne olmuş?
Gayrimenkul satışları ise iki katından fazla artmış, 5.6 milyar dolara yükselmiş. Yani yabancı girişlerinde doğrudan sermaye yatırımı gayrimenkul satışlarının altında kalmış. O hale gelmiş ki iş, gayrimenkul satmasanız doğrudan yabancı girişini yarı yarıya azaltmış oluyorsunuz.
O halde yabancıya konut satışını durdurmak da o kadar kolay değil. Kantların topuzunu bozmuşsunuz yani zaten. Özetle tablo şudur. İktidar 2021'den itibaren, yani pandemiden sonra sert bir durgunluk riskiyle karşı karşıya kalmış, seçimlere giderken piyasada çaklar dönsün diye faizi düşürerek piyasaya 7 trilyon lira para pompalamış.
Bu pompalanan para başımıza soktuğumuz konutları bir yatırım aracına dönüştürmüş ve tüm bunlar asalak bir sermaye takımı batmasın diye yapılmış. Piyasaya pompalanan para da barınmamız için şart olan konutları bir hisse senedi gibi yatırım aracına dönüştürmüş. Buna normal şartlarda hırsızlık demek gerekir. Elimizdeki alım gücünü zorla alıp, yani biz haberimiz yokken alıp diyelim ya da daha doğrusu, varlık sahiplerine transfer etmektir bu. Servet transferi bu.
Ama hırsızlık yerine likidite takviyesi demeyi tercih ediyorlar. Bu yöntem bana La Casa De Papel dizisinde profesörün o meşhur tradını hatırlattı. 2011 yılında Avrupa Merkez Bankası durup dururken para basmıştı. Hem de 171 milyar euro. Tıpkı bizim yaptığımız gibi. Sadece daha fazla. 2012'de ise 185 milyar euro. Daha bitmedi. 2013'de 145 milyar euro. Onca para nereye gitti biliyor musun? Bankaları.
Darphaneden doğruca onların ceplerine. Tek bir kişi çıkıp da... ...Avrupa Merkez Bankası hırsız dedi mi? Likidite takviyesi. Böyle dediler. Ve bunu yok yere çıkardılar Rakel. Yok yere. Ben likidite takviyesi yapıyorum. Ama bankalara değil. Ben burada. Gerçek ekonomide yapıyorum. Bir kaybedenler grubuyla birlikte. Biz buyuz Raquel. Piyasaya likidite takviyesi adı altında, enflasyonun çok altında faiz oranlarıyla para pompalanmış. Varlık fiyatları emekçilerin ulaşamayacağı seviyeye yükselmiş. Peki tüm bu hikaye neye neden olmuş? Zaten ilgilenmemiz gereken de bu. Bir kere asgari ücretliler sürekli bir sürgün hayatının içine düşmüş.
Kira sözleşmesini imzalıyorlar ancak kiraları ödeyemiyorlar. Ev sahipleri sürekli kapıda. Konuştuğum insanların hepsi çocuklarının endişelerinden bahsediyor. Dedim ki çocuklar niye endişeli? E sürekli ev sahibi kapıda. İçeriye sürekli birisi dadanmaya çalışıyor.
Sürekli sizi birisi evden atmaya çalışıyor. Hal böyle olunca endişelenmez misiniz? Siz endişelenmezseniz çocuğunuz endişelenmez mi? Antalya'da yaşayan biri bana son iki yıl içinde üç kez ev değiştirmek zorunda kaldığından bahsetti. Çünkü kirayı ödeyemiyor. Hane geliri 10 bin TL ve an itibariyle 6 bin lirasını kiraya veriyor. Yine ödeyemeyecek ve yine tahliye edilecek. Nasıl tahliye ediliyor peki? En üst sözleşme aşamasında ev sahipleri tahliye taahhütnamesi imzalatıyor.
İstediği zaman çıkartıyor. Bu yöntem gelişmiş artık. Bakın suçlu ev sahipleri de değildir. Düzen en temelinden bozulmuş. Başka bir sorundan bahsediyorum. O yüzden ev sahipleri kızmasın bana. Onların da kendilerince haklı gerekçeleri var. Bazı hikayeler dinliyorum. Lojmandan çıkacaklar. Kendilerine bir ev lazım. Dolayısıyla kiracıyı çıkaracaklar veya zam yapacaklar. Ne yapsın? Onlar da emekçi insanlar.
Çok açık ki, kent merkezlerinden çeperlere doğru bir sürgüne neden olmuş bu. Diyorum ya, ekonomik olarak başlamış ama sosyal bir krize dönüşmüş. Ve eğer çözüm olmazsa, bu iş çok daha büyük hale gelecek. BBC Türkçe, kentini değiştirmek zorunda kalan insanlarla röportaj yapmış. Bir hanımefendi, doğduğu büyüdüğü İstanbul'u geride bırakıp Eskişehir'e yerleşmek zorunda kalmış. Duygularını da BBC Türkçe'ye anlatmış. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum tabii. Yani ben isteyerek gelmedim de.
Şartlar öyle. Neyse. İstanbul'u özlüyorsunuz galiba. Evet. Gerçi özlüyor muyum? Beni tanıdığım İstanbul değil artık. İstanbul İstanbul değil artık. Kaç yıl İstanbul'da yaşadınız? Doğduğumdan beri. 64 yaşındayım. İstanbul lafı geçince duygulanıyorum.
Kira işini salt bir ekonomik sorun olarak görmek hatalı bir yaklaşım odur. Bu kriz, ekonomik temelleri olmakla beraber sosyal içerikli bir krize dönüşmüş durumda. Sorumlusu da koltuğunu kaybetmemek uğruna, piyasaya hak etmediği ölçüde para enjekte eden ve bunun sonucunda varlıkları şişiren iktidardır. Bundan sonra biz de bu sorunun daha yakından takipçisi olacağız. Madem Erdoğan kazandı, o halde Erdoğan çözsün bu sorunu.
Trent Topi'yi Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek geceleri uyuduğunuz dört duvar için endişe etmemenizi dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.