
3.586 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 10 Haziran'da alıyoruz. Bir önceki bölümde 2023 seçimleriyle beraber bir paradigmanın iflas ettiğini konuşmuştuk. Ante Erdoğan'cı cephede konumlanan siyasi partilerin bir araya gelmesinin yetmediğini, aynı zamanda bu bir araya gelişte doğru liderliğin ve doğru programın olmasının da şart olduğunu söylemiştik. Yani, birleşirsek kazanırız fikri yanlış çıktı. Daha doğrusu yanlış çıkmadı da eksik çıktı. Evet, birleşmek bir tercih değil, zorunluluktu. Hala da öyle. Ancak bu birleşmede liderlik ve program krizi de çözülmeliydi.
Bu bölümde önceki bölümden devam ederek CHP'yi ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu konuşacağız. Hiç uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
100 yıllık parti derler, Atatürk'ün partisi de derler de aslında ne CHP 100 yıllıktır ne de aslında Atatürk'ün partisidir. Bildiğiniz anlamda kurumsal CHP 12 Eylül 1980 darbesinde kapanmış ve tam 12 yıl kapalı kalmıştı. 12 Eylül 1980'den sonra Erdal İnönü liderliğinde Sosyal Demokrasi Partisi yani SODEP kurulmuş, ancak bu partinin 1983 seçimlerine girmesine izin verilmemişti. 1983 seçimlerine girip de CHP geleneğine sahip çıkan parti ise Necdet Calp'in Halkçı Partisi idi.
Fakat bu parti de 1983 seçimlerinde başarı gösterememişti. Ardından SODEP ve Halkçı Parti birleşiyor ve SHP adını alıyor. Erdal İnönü'nün başkanı olduğu partinin genel sekreteri de kim biliyor musunuz? Deniz Baykal. Bülent Ecevit'in siyasi yasağı kalkınca, gel SHP deniyor, Ecevit de bunu kabul etmeyip DSHP'yi kuruyor. Peki, CHP'ye ne oluyor? 1990 yılının sonuna gelindiğinde, SHP'de Erdal İnönü ve Deniz Baykal arasında genel başkanlık rekabeti başlıyor.
29 Eylül 1990'da Kurultay'da Erdal İnönü, Baykal'a karşı kazanıyor. Aradan iki yıl geçiyor. Deniz Baykal ve İsmail Cem, Yeni Sol başlıklı bir kitap yazıyor ve Tony Blair gibi sosyal demokrasi tarif ediyorlar. 1992'de Baykal bu motivasyonla yeniden Erdal İnönü'nün karşısına çıkıyor ve yine yeniliyor.
O yıl 12 Eylül'de kapatılan partilerin isimleri üzerindeki yasak kalkıyor ve bu sayede mesela Milliyetçi Çalışma Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi olabiliyor. Yani bugünkü MHP aslında 92'de kurulmuştur diyebiliriz ama geleneği çok daha eskiye dayanıyor. Fakat CHP için aynısını söyleyemeyiz. CHP geleneğini devam ettiren CHP ve Ecevit'in kurduğu DSP'de böyle bir talep yok.
Deniz Baykal boşluğu görüyor, partisi SHP'den istifa ediyor ve bir grup sosyal demokatla 9 Eylül 1992'de CHP'yi kuruyor. İşte bugünkü CHP'nin her ne kadar Atatürk'e atıf yapılsa da, her ne kadar gelenek sahiplenilse de hatta Atatürk'ün İş Bankası mirasını kabullense de asıl kurcusu Deniz Baykal'dır. Siyasetin tuhaf bir gelişmesi. SHP'nin lideri Erdal İnönü siyaseti bırakıyor, pek görmeye alışkın olmadığımız bir tavır bu, siyaseti bırakıyor ve SHP'nin başına Murat Karayalçın geçiyor. 18 Şubat 1995 kurultayında da SHP CHP'ye dahil oluyor ve bu sefer Baykal ile Karayalçın arasında genel başkanlık tartışması yaşanıyor. Baykal'ın bu yarışı kazanmasıyla birlikte 2010 yılına kadar sürecek Baykal dönemi başlıyor.
15 yıl boyunca iktidar yüzü göremeyecek olan Baykal'ın 1995 kurultayında salonda büyük heyecan yaratan konuşmasının finali şöyle. Ben kendi iş muhasebemi yaptım. Deniz Baykal dedim, eğer genel başkan olursan bir partinin genel başkanı olarak sorumlulukla düşün ve kararını ver. Yarın yapılacak bir seçime hazır mısın? Bu soruyu sordum ve cevabımı verdim. Ben yarın yapılacak bir seçime hazırım. Cumhuriyet Halk Partililer!
Cumhuriyet Halk Partililer. Şimdi partimizin en yüksek organı olarak size soruyorum. Milletvekili arkadaşlarıma, parti meclis üyelerime, kurultay delegelerime, Cumhuriyet Halk Partililere soruyorum. Yarın yapılacak bir seçime hazır mısınız? Gerisini biliyorsunuz zaten. 2002'den itibaren AKP karşısında konumlanıyor CHP. 2010'dan bu yana da partinin başında Kemal Kılıçdaroğlu duruyor. Bu noktada CHP ve CHP'liler, anti-Erdoğancılığın tonunun en sert olduğu ana akım siyasi hareketi temsil ediyor.
Hangisini demek daha doğru bilmiyorum. Şöyle izah edeyim. Türkiye'de siyasi yelpaze CHP'ye göre konumlanıyor demek bence yanlış olmaz. Ne demeye çalışıyorum? CHP her ne yaparsa yapsın solda durduğu varsayılan bir parti. Yani istediği kadar sağ kaysın, Türkiye siyasi yelpazesinin solunu CHP belirliyor.
CHP'nin sağına sağcı, soluna da aşırı solcu diyoruz. Ama bu tespitimizin nirengi noktası CHP. Dolayısıyla Erdoğan da bu nirengi noktasıyla atışarak, bu noktaya nefret yükleyerek takipçi kazanabiliyor. Bu tavır nedeniyle Erdoğan'ın gitmesi için en fazla taviz veren de dolayısıyla CHP oluyor. Milliyetçilerin ve Kürt hareketinin hassasiyetlerini aynı anda gözeten,
Bunu da anti-herdoanizm uğruna göğüsleyen Hareket CHP. Fakat bu ikisini tek bir yerde buluşturmak seçim sürecinde gördüğümüz gibi zannedilenden daha zor oluyor. Kafa TV'ye konuk olan Metin Akpanar da bu konudan bahsetmiş. en basitinden yerel seçimlere kadar hatta altılı masayı bile bozmadan götürmeleri lazım diye düşünüyorum. hatta o içerisinde gene türk milliyetçiliği ve kürt milliyetçiliği de olmalı ki bir başarı sağlansın. daha doğrusu öznenen başarıya ulaşılabilsin. ama onun da olabileceği kanaatinde değilim. biraz zor görünüyor. yani bu bir seçim ittifakıdır diyenler çoğaldı. yani seçimde olduğuna göre artık dağılabiliriz diye bir kafa yapısı hissediliyor.
Hadi biz de Kürt ve Türk milliyetçileri diyelim, Kılıçdaroğlu bu iki kesimi, bir de yanına muhafazakârları almak, siyasi yelpazenin tümüyle ittifak kurabilmek adına CHP'nin temel çelişkisini, yani davasını, temsil ettiklerini flu hale getirmek zorunda kaldı ve başçelişkiyi yani Erdoğan'ın demokratik yollarla gönderilmesini öne çıkardı. Yani ideolojik vurguları, CHP'nin tarihsel kodlarına göndermeleri geri plana attı, bu sayede ittifaklar siyasete kotarılabildi. Bu tutum da bugün kurucu ayarlarına geri dön çağrılarıyla besleniyor. Temel çelişkini hatırla, baş çelişkiye takılıp kalma. Bir önceki bölümde olduğu gibi yine Yılmaz Özzil'den gidelim. Özzil 29 Mayıs'ta Twitter mesajında şunları söylemiş. 7.688.945.
defa belki bu defa anlaşılır umuduyla tekrar yazıyorum. Kurucu ayarlarından uzaklaştırılan CHP'yi geri almadan Türkiye'yi geri alabilmek mümkün değildir. Ve Ante Erdoğan cephede temel çelişkisinden en çok taviz vermek zorunda kalan grup, Erdoğan'ın gitmesini en çok isteyen CHP'liler oldu. CHP'ler de bu süreçte her şeye razı geldi. Kılıçdaroğlu 2013'ten sonra ortaya çıkan yeni paradigmada, yasal, merkezde konumlanan ve kurucu parti olma iddiasındaki CHP'yi, Erdoğan karşıtı cephenin birleştirici gücü haline getirmeye çalıştı.
Erdoğan karşıtı cephenin bir araya gelmesi halinde Erdoğancılığı geçeceğini umdu. Bunu yaparken Erdoğancılarla yumuşak bir dil kuruyor, CHP dışında organize olan siyasi hareketlerle de bir barış dili tesis ediyordu. Hem muhafazakarlarla, hem milliyetçilerle, hem Kürt hareketine yakın isimlerle diyalog kurarak ittifaklar siyasetine zemin hazırladı. Bu esnada CHP'nin temel çelişkileri yok edilmedi ama vitrinden arka plana etildi.
Bu başçelişkiyi Erdoğan olarak gördükten sonra yaşanması gereken bir zorunluluk haliydi. Taviz vermek zorunda kalan, özverili olmak zorunda kalan, Erdoğan'ın gitmesini en çok isteyen CHP'liler oldu. Şunu da eklemek gerekir. CHP başta da belirttiğim gibi aslında temelleri sosyal demokraside olan bir siyasi çizgiyi de temsil ediyordu aynı zamanda.
Yani bu Atatürk'ün partisi ifadesinin manevi ağırlığı, CHP'nin sosyal-demokrat çizgisine bana göre fazla ağır kaçıyor ve partiyi zorluyor. Ne sağcıyız, ne solcuyuz, Atatürkçüyüz kabilinden yaklaşımlar, CHP için de her zaman oldu. Mesela, Ta İsmettinönü döneminde ortanın solu politikasına karşı çıkan Tuğran Feyzoğlu, ne aşırı sağ ne aşırı sol Atatürk'cü yol sloganıyla Cumhuriyetçi Güven Partisi'ni kuruyor 1967'de. Ta 1967'deki tartışmada benzer bir tartışma. Fakat siyasi hayatımızda varlık gösteremiyor. Bu tartışma belki tanıdık gelmiştir size. Ne sağdan ne soldan, Atatürk'ün yolundan diyoruz. Bu ne sağcıyız ne solcuyuz Atatürkçüyüz Atatürkçü bakış açısının mimarı Tuğran Feyzoğlu zaman içinde öyle bir CHP karşıta oluyor ki 12 Eylül darbesi CHP'leri hapse gönderirken darbeciler Tuğran Feyzoğlu'nun başbakan olmasını istiyorlar. Tuğran Feyzoğlu'nun torunu Metin Feyzoğlu ise uzun süre CHP'de siyaset niyetini ortaya koymuşsa da bugün Erdoğan'cı saflarda. Fakat
Günümüze gelelim ve somut durumun somut tahlilini yapalım. Kılıçdaroğlu öyle ya da böyle yenildi. Fakat daha da önemlisi, önümüzdeki herhangi bir seçimde Kılıçdaroğlu'nun kazanabilmesi de artık imkansız hale geldi. Kendisi istifa çağrılarına kulak tıkıyor ve bir süre sonra bu çağrıların sönümleneceğini düşünüyor. Hatta önümüzdeki kurultayda da genel başkanlığa yeniden aday olmak istediğini ima ediyor en azından.
İzlenim bu yönde. 9 Haziran'da Sörcü TV'ye konuk olan ve seçimden sonra ilk kez soruları yanıtlayan Kılıçdaroğlu, Kurultay'da aday mısınız sorusuna da kaçamak cevaplar veriyor. Kişisel olarak ne zaman devam, ne zaman tamam diyeceksiniz? Kişisel olarak açtık önünü. Kurultay'da aday mısınız? Kurultay'ı açtık zaten. Kurultay'da aday mısınız Kemal Bey? Efendim? Kurultay'da aday mısınız? Aday olup olmamanın hiçbir önemi yok. Aday mısınız ama? Hiçbir. Ben gidip de ben adayım demem.
aday gösterilersin, aday gösterilersin. bakın şimdi, olayı, bakın bu kadar önemli bir olayı konuşuyoruz değil mi? ama getirdik kişiyi nereye getiriyorsunuz? kişiye getiriyorsunuz. niye kişiye getiriyorsunuz? hangi gerekçeyle kişiye getiriyorsunuz? demokratik ülkelerde herhalde siyasetçiler yarısı kaybettiğinde istihbarat yolunu çekerler. yani o yüzden kişiye getirmek ister. elbette ama bunu bizim bakın bir partimizin bir kurumsal kimliği var. ben ne söyledim? bizim için önce ülke gelir, türkiye gelir. sonra partimiz gelir, üçüncü sırada genel başkanlar gelir. genel başkan bugün olur, yarın olur, öbür gün olur, başka gün olur. işin özü budur zaten. kılıçdaroğlu genel başkanlığa devam edecek mi? edecek diyenlerin önemli dayanağı, chp'nin yeni mhk'sı. çünkü öyle bir mhk ki, liyakatın yerini sadakat belirlemiş durumda.
Gerçekten zayıf bir MYK belirledi Kılıçdaroğlu. Bunu yaparken muhtemel kriteri liyakat değil, sadakatti dediğim gibi. Bülent Kuşoğlu gibi kendisine en yakın isim, MYK'da İdari İşlerin adı oldu. 2007'den bu yana CHP'de vekillik yapan Faik Öztrak, parti sözcüsü olduğu konumunu korudu. En çok tepki çeken isimlerden biri de Eren Erdem oldu.
Eren Erdem için sosyal medyadan sorumlu genel başkan yardımcılığı gibi bir unvan da yaratıldı. Bu MYK, İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu görüşmesinin ertesinde kamuoyuna duyuruldu. MYK'da beklenen İmamoğlu'na yakın olduğu bilinen Gökhan Günaydın, Gökhan Zeybek gibi isimlerin listede olmasıydı. Eğer böyle olsaydı, CHP'de liderlik koltuğunun bir devir teslime hazırlandığını bekleyecektik. Ha diyecektik, İmamoğlu'na yakın isimler de bu MYK'da var, demek ki Kurultay'da bir devir teslim olabilir. İmamoğlu genel başkan olmak istiyorsa, artık Kılıçdaroğlu'nun karşısına çıkmak zorunda kaldı bu MYK'den sonra.
İsmail Saymaz da 6 Haziran'da Sözcü TV'de şöyle yorumlamış meseleyi. Ekrem İmamoğlu'nun hedefi de tabii partinin olağan kurultaya gidip, bu kurultayı sürecinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun ona yakışan bir babalık tavrı içerisinde, demokratik bütün mekanizmaların önünü açarak şeffaf bir kongre sürecini yapmasını sağlamak. Ama öyle olmayacak. Öyle olmayacak. Ekrem İmamoğlu eğer başkan olmak istiyorsa cüret edecek ve mahalle mahalle, ilçe ilçe, il il bu kongrede ağırlığını koyacak.
Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu da kendi ağırlığını koyacak. O da, önümüzde yerel seçimler var, belediye başkanlıkları, belediye meclis üyelikleri gibi kozları kullanacaktır. Dolayısıyla bir rekabet başlayacaktır, öyle düşünüyorum. İmamoğlu Kılıçdaroğlu'na bayrak kaldırır mı? Valla durduğu yeri değerlendirirsek İmamoğlu bunu yapmak zorunda. Aksi durumda İstanbul Belediye Başkanlığı'na devam edebileceği de şüpheli. Şu anki koltuğu rejimin tehdidi altında. Genel başkanlık koltuğunu da Kılıçdaroğlu kapatıyor. Bu haliyle İmamoğlu ne İstanbul Belediyesi'ne ne de CHP'ye başkan olabiliyor. Üstelik siyasi iddiasını da öyle ya da böyle dillendirdikten sonra İstanbul Belediyesi'ne ne vaat ederek aday olacak? Artık aklında değişim olduğu, Türkiye hakkındaki fikirlerini kamuoyuna duyurduğu ortada. Dolayısıyla İmamoğlu'nun siyasi yolculuğunda bir sonraki durak CHP Genel Başkanlığı olarak parlıyor. Zaten kendisi de bu amacını
açık açık söylemiyor ama ima ediyor. Değişim ihtiyacını ben tariflemiyorum. Bunu toplum tarifliyor, insanlar istiyor. Kulağını buna tıkayarak yol yürümek olmaz. Kulağımızın açık olması, toplumun her kesimini dinlememiz ve her kesimin ne ses çıkarttığını, ne istediğini anlamamız şart.
Kılıçdaroğlu istifa etmeli ya da koltuğunu İmamoğlu'na bırakmalı mı? Bunun aklını vermek bana veya herhangi bir gazeteciye düşmez. Ama şu çok açık. Bu tarihsel anda Kılıçdaroğlu'nun değişim talebinin önünü tıkayan bir lidere dönüşmesine ramak kaldı. Kimileri Ekim'de toplanması beklenen kurultayda Kılıçdaroğlu aday olmamalı diyor, kimileri ise Kılıçdaroğlu genel başkanlığı bırakmamalı görüşünde.
Ben ise önceki bölümde ifade ettiğim gibi bambaşka bir şey söylüyorum. Paradigma iflas etti ve bu paradigma Kılıçdaroğlu'nun paradigmasıydı. Bu şu demek, muhalefet yerel seçimde başarılı olsun ya da olmasın. Önümüzdeki yerel seçim başarısı Erdoğancılığın geriletilmesi için kritik önemini kaybetti.
Tümüyle önemsizleşmedi ama 2019'daki kadar da heyecan yaratmayacağı ortada. İzin verin açıklayayım. 2018 seçimleri de benzer bir hezimetle sonuçlanmış, bu yenilgi büyük oranda Muharrem İnce'nin sırtına yıkılmış, parti yine kurultaya gitmiş, İnce yine genel başkanlığa aday olmuş ve kaybetmişti. Bu kurultayın hemen ardından yerel seçimlere odaklanılmış ve kamuoyu İstanbul ve Ankara'nın muhalefete geçmesiyle birlikte Erdoğan'ın da kaybedeceğini ummuştu. Yani 31 Mart 2019'dan bu yana muhalif seçmenlerin bir motivasyonu vardı. Önümüzdeki seçim Erdoğan'ı öyle ya da böyle kaybedecekti. Artık buna herkes inanmıştı ve 4 yıl boyunca bu inanç sürekli olarak artarak devam etti.
Bu motivasyon deyim yerindeyse 31 Mart 2019 günü mühürlendi. Bu et pişirirken öyle yapıyorlar. Ben pek anlamam ama bu işleme mühürleme deniyor. Çok kızgın bir tavaya böyle bonfileyi atınca et mühürleniyor, suyu içinde kalıyor.
2019'daki yerel seçim galibiyetiyle muhalif kamuoyunun umudu mühürlendi. Denildi ki Ankara ve İstanbul'u aldık sıra Cumhurbaşkanlığında. Fakat 2023 seçimlerinde bu et artık suyunu saldı. 2018'den sonra da muhalefet cephesi karışmış ama yerel seçim motivasyonuyla yeniden toparlanmıştı.
Şimdi aynı muhalefeti, Kılıçdaroğlu liderliğinde yerel seçim itin motive etmek bence artık çok zor. 2019'da yerel seçimlerin ittifak formülüyle kazanılması, Erdoğan'ın kaybedeceğine dönük algıyı sürekli yüksek tutuyordu. 2023'te de aynı formülle ilerlenecek, anti-Erdoğan'cı cephe tek masada buluşacak ve ilk seçimde Erdoğan kaybedecekti. Yani 2019'da yerel seçimlerin galibiyetinin böyle bir motivasyon etkisi vardı. CHP toplantıları iktidar iktidar sesleriyle yankılanıyordu.
Fakat bu seçimde anladık ki büyük şehirleri alan iktidarı da alır önermesi bilimseldi ama yanlışlandı. Görüldüğü üzere Erdoğancılık taşrada ve metropol çeperlerinde tutunarak da iktidarda kalabiliyor. Büyük oranda feodal ilişkilerin baskısı altında tutulan ya da kent çeperlerinde genelde hizmet ya da sanayi sektöründe güvencesiz işçilikle geçinen bu toplumsal katmana yaslanıyor. Bu kesimlere dönüp teşhitli vaatler sıralanabilir. Fakat bu kesimlere esaslı bir stratejiyle gitmezseniz ortadaki bir dolu toplumsal krizden neyin filizlendiği ortada? Yeniden refah. Burada gördüğünüz gibi kuyruklu bir bebek doğmuş. Genetik bir bozulmadan dolayı bebeğin normal bir insan bebek arkasında kuyruğu var.
Söylediğimiz dört bacaklı, üç kollu bir bebek doğmuş burada görüntüsü. Ve tabii diğer taraftan da insan ve maymun melezi olan ilk embryo başarıyla üretildi. Burada yapılan bir çalışmada insan maymun melezi ne demek? İnsanla maymun karışımı bir melez canlı başarıyla üretildi.
Fatih Erbakan bu konuşmasında dünya sağlık örgütü çalışmalarından ve aşıya güvenilmemesi gerektiğinden bahsediyor. Şimdi kabul edin ya da etmeyin. Doğru ya da yanlış. Yanlış olduğu çok ortada. Ama herkesin dediğinin dışında bir şey söylüyor adam. Bu düzenden razı değilseniz. Bu düzenin sizi dışladığını düşünüyorsanız adam düzen dışı bir dil tutturuyor. Dolayısıyla buralara girerken CHP'nin dezavantajları da var avantajları da. Daha önce yoksul mahallelerde örgütlenebilmiş tek bir hareket var. O da kim? Türkiye'nin sosyalist geleneği. Bu zamana dek solda konumlanıp kent çeperlerine ulaşabilen tek siyasi hareket bu.
Dolayısıyla bu siyasi hareketten öğrenebileceğimiz bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Bir mola verelim, döndüğümüzde kentlerle köyler arasında seçmen tercihlerinin farklılığından devam edeceğiz. Konumuza geri dönelim, yani CHP'ye. Metropol belediyelerinin hemen hepsi CHP'de. Kılıçdaroğlu da kentlerde kazandıklarını vurguluyor Söğüt'ün TV'deki yayında.
Fakat bu bahane mi? Elbette değil. Üstelik bu yeni bir fenomen de değil. CHP çok uzun zamandır yoksul emekçi kesimlerle bağını kopardı. Ta Deniz Baykal döneminde başlayan bir fenomendi bu. Dünyada yeni sol, Türkiye'de yeni CHP sloganıyla İngiltere'de esen bile yerici sosyal demokrasiden etkilenen, sınıftan kopan bir fenomen.
Bu fenomen 1999 seçimlerinde CHP'yi baraj altı bırakmıştı. Belki dinleyenlerimizden bilmeyen vardır. Bu CHP 1999 seçimlerinde barajı bile aşamamıştı. Hüsran yaşayanlarsa Cumhuriyet Halk Partililerdi. CHP ile birleşmiş, dünyada yeni sol, Türkiye'de yeni CHP diyerek oy aramışlardı. Seçimden bir yıl önce, hala akıllarda olan o kongre yapılmış, Deniz Baykal, Ricky Martin'in şarkısıyla partilileri selamlamıştı.
Türkiye'de sınıfa yaslanan bir sol kalmamıştı. CHP'nin ekonomi programlarının alelade bir sağ partiden de farkı yoktu. Böyle bir CHP, 99 seçimlerinde barajaltı kaldı. Fakat bu merkez solda diğer aktörü parlattı. Bülent Ecevit.
Fakat o da 70'lerdeki Ecevit'ten çok farklıydı. Her ikisi de, yani Baykal'da Ecevit'te, sadece milli güvenlik endişelerine yaslanan, bu nedenle aslında kentli, meslek sahibi, ücretli kesimlerin endişelerine hitap eden bir dil tutturdular. Dünyada da benzer bir eğilim vardı. Sovyetler dağılmış, artık sınıf siyaseti de ölmüştü. Sosyal demokrasi ya da merkez sol, orta sınıflara hapsoluyordu.
Sovyetler dağıldı diye sınıfın yok olduğu varsayıldı. Hatta bu konu enfes bir soru ya da zemin hazırlamış ta 21 yıl önce. 2002'nin ilk günleri. Mehmet Ali Birant, Bülent Ecevit'le röportaj yapıyor, başbakanlık konutundalar. Birant müthiş bir soru soruyor. Ben şeye gelmek istiyorum, siz 1970'lerde karaoğlandınız, yabancı sermayeye karşıydınız. Yok yok, yabancı sermaye o kadar da karşı değildi. ama yabancı sermayesizin şu anki bülent ecevit değil. yani ne bileyim su kullananın toprak işleyeninde imf washington size pek sempatiyle bakmazdı. şimdi bugün arkasından bir ulusalcı renkleri ağırlıklı bir bülent ecevit gördük. bugün bambaşka reformcu bülent ecevit görürüz. şimdi merak ediyorum. bülent ecevit mi değişti? imf mi değişti? washington mu değişti?
Şimdi böyle güzel soruya Ecevit de, yo değişmedim ben aynı benim deme sığlığıyla yaklaşmıyor. İşte orada siyasetçilik yapmıyor, siyasi biri oluyor. Cevap da enteresan çünkü. Kim bilir mi dünya değişti? Dünya değişti ve dünya ile birlikte Türkiye değişti. 70'li yıllarda iki kutuplu bir dünya vardı. İdeolojiler ağır basardı. Genellikle bugünkülerdekinden çok farklı bir ortam vardı bütün dünyada ve Türkiye'de. İki kutuplu dünya sona erdi. İdeolojiler artık eski etkinliğini yitirdi. Tabii o değişikliklere Türkiye'nin de uyum sağlaması gerekirdi. Türkiye'de siyaset yapanların ve partilerin de değişmeleri gerekirdi.
Ne Türkiye eski Türkiye ne de Türkiye'nin koşulları eski koşullar. Bir tablo var karşımızda. 90'lı yıllar merkez solu, bir tarafta Deniz Baykal CHP'siyle diğer tarafta Ecevit CSP'si aslında bildiğimiz manada, yani 70'li yıllarda gördüğümüz biçimiyle sınıfa yaslanan bir anlayışta değildi. Yani böyle bir Ecevit'in üçlü koalisyonun başında olduğu 99-2002 arası gerçekten kabus gibiydi.
depremler, ekonomik krizler bugüne çok benziyordu. Ve bu esnada Ecevit'in rakibi Baykal ya da DSP'nin rakibi CHP diyelim, baraj altı kaldığı için gündemde bile değil. Hiçbir sorumluluğu yok bu yaşananlarda. Dolayısıyla 99 seçimlerindeki oyu %8.7 olan CHP, sadece 3 yıl sonra, 2002 seçimlerinde oyunu %19.4'e çıkarmıştı.
Bu CHP'nin gerçek tabanı mıydı? Aslında CHP'de değişen bir şey yoktu. Millet TSP'den kaçarken CHP'ye tutulmuştu. Yani şu Atatürk'ün partisi hatırlatması bu partiye ağır gelen bir hatırlatma. Dönelim Kılıçdaroğlu'na. İmamoğlu ya da Yavaş olsaydı farklı olur muydu? Belki de olurdu. İki bölüm önce bunu konuşmuştuk hatırlarsınız. Ama alternatif bir evren yaratıp İmamoğlu ve Yavaş'ın adaylığını simüle edemeyeceğimize göre
Bu tartışma bizim konumuz olmasın. Ancak şunu da söyleyelim. Kılıçdaroğlu, kendi adaylaşma sürecinde onlarca kriz çıkmasına rağmen kendi adaylığından çekildiğini söylemedi. Aday olmak istedi. E şöyle dense de olur, adaylığını kamuoyuna da dayatmış oldu. Kılıçdaroğlu'nun seveni yoktu demiyorum, seveni çoktu da aday olmasını gerekçelendiremiyordu. Neden Kılıçdaroğlu? Sorusunun esaslı bir yanıtını veremiyoruz.
Ama İmamoğlu'nun ya da Yavaş'ın veriyoruz. Nedir o cevap? Anketlerde daha önce sonuç alıyorlardı. Peki neden Kılıçdaroğlu? Buna ben, sen bir cevap verebiliriz. Fakat hepimizin ortaklaşa bir gerekçesi yok. Buna karşın Kılıçdaroğlu adalıktan çekilmedi ve dolayısıyla büyük risk aldı. Ya kazanacak, ya kazanacaktı. 22 Kasım'da CHP iki gün kapandı ve bir kamp yaptı.
İki günlük tartışma sürecinin sonunda final konuşmasını yapan Kılıçdaroğlu aslında neredeyse adaylığını açıklamıştı. Yani çok açık ki Kılıçdaroğlu da aday olmak istemişti. Hakkı mıdır? Elbette hakkıdır. Ama adaylığını tam olarak gerekçelendirmesi gerekiyor. İmamoğlu daha iyi adaydı diyenler ya da Yavaş'ı savunanlar adaylaşma sürecinde aylarca Kılıçdaroğlu olmasın diye kampanyalar düzenlediler. 2022'nin ikinci yarısında Kılıçdaroğlu'nun aday olma isteği öyle uzamıştı ki artık antipatik bir hal almıştı.
Tablo açık. Hem CHP'de hem de CHP'den doğru geniş muhalif blokta bir liderlik krizi yaşanıyor. Liderlik krizinin de ötesine geçerek bir paradigma krizi yaşanıyor. Peki ne yapmalı? Bunun kararını siyasi özneler verecektir. Ama ben bu dönemde emekçilere yaslanarak büyüyen, Erdoğancılık-anti-Erdoğancılık didişmesinin ötesine geçebilen, başçelişkinin Erdoğan'ın demokratik yollarla gönderilmesi olduğunu kabul eden ama temel çelişkinin emek ve sermaye arasında olduğunu da vurgulayan bir sol hareketin filizleneceğini umuyorum. Filizlenecek demiyorum, umuyorum.
Ha bu hareket CHP içinde mi filizlenir, CHP dışında mı? Bunu bilemem. Ama bence CHP dışında. Buna da Türkiye'nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Hele ki dümeninde Mehmet Şimşek gibi bir ekonomi yöntemi varken. Basit bir örnek vereyim size. Başka bir çerçeveden nasıl bakabiliriz? Onun için düşünelim. İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre sadece Mayıs ayında 145 işçi çalışırken hayatını kaybetmiş. Bunların altısı çocuk. Her gün ortalama 5 işçi çalışırken ölmüş.
Her gün bir işçi çalıştığı yerde ezilerek ya da göçük altında kalarak ölüyor. Başka bir veri. 2003 yılında çalışmak için ölen vatandaş sayımız 811. Bu yılın ilk 5 ayında ne kadar biliyor musunuz? 730. Aynı ülkede özel sektörde sendikalılık oranı %2,5. Kurumsal firmaları yani böyle bankaları falan çıkarsanız oran %1 bile etmiyor.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu'nun verilerine göre, 2022 yılında işçiler için en zorlu 10 ülke arasında Türkiye'de var. Bakın diğer 9 ülkeyi sayayım. Bangladeş, Belarus, Brezilya, Kolombiya, Mısır, Eswatini, Guatemala ve Filipinler. Buna karşın, muhalefetin pozisyonuna bakalım. Allah aşkına, hepsi ANAP'a benzemiyor mu? Kılıçdaroğlu gelseydi de, Merkez Bankası'na, hazineye benzer görüşteki teknokratlar atanmayacak mıydı? Fakat şunu da söyleyeyim. İflas da etse, Kılıçdaroğlu ortaya bir paradigma koydu. Daha önce Kılıçdaroğlu hakkında yaptığımız bölümlerde söylemiştim sanırım.
aktüel siyasete reaksiyon vermede başarısız ama uzun vadeli bir vizyona ihtiyacımız olduğunun da farkında Kılıçdaroğlu. Ecevit'in dediği gibi. Dünya değişti. Dünya değişti ve dünya ile birlikte Türkiye değişti. Sovyetlerden sonra merkez soluğu yeniden dizayn etmeye çalışmıştı Ecevit ve Baykal. 2010'larda ise Kılıçdaroğlu, Erdoğan karşısında merkez soluğu yeniden dizayn etmeye çalıştı. Geride bıraktığımız 20 yılda dünya da değişti, Türkiye de değişti. Ne cumhuriyet bildiğiniz cumhuriyet, ne dünya bildiğiniz dünya. Ne sağ bildiğiniz sağ, ne sol bildiğiniz sol.
An itibariyle partiler üstüne bir bakış açısı kurabilen Kılıçdaroğlu dışında bir lider çıkmadı. Bunu yapmaya aday diğer lider Akşener de kendi imajı açısından zorlu bir bir yıl geçirdi. Kılıçdaroğlu'nun altılı masası görüntüsüne dahil olup, diğer altı partiyle eşitlenmek, partisini küçültmekten çok tedirgin oldu. Bir tez ortaya koymaktan çok bir anti-tez ortaya koydu. Yani 28 Mayıs'ta çöken paradigma Kılıçdaroğlu'nun paradigması oldu ama ortada duran tek paradigma da onunkiydi. Fakat kaybetti. Üstelik Söğücü TV'deki ilk röportajında beklentiyi karşılamaktan da uzaktı Kılıçdaroğlu.
Siyaset bilimci Evren Balta şöyle yazmış Twitter'da. Kemal Kılıçdaroğlu sorumluluk almayan tavrıyla muhalif siyaseti aktif olarak bitiriyor. Türkiye'yi Rusya yapıyor. Rusya ile en önemli farkımız seçim kazanma ihtimali olan muhalif partilerin varlığıydı. Bunun bedelini kim bilir kaç kuşak ödeyecek.
Evren Baltan'ın yorumu oldukça çarpıcı. Belki de kötümser. Türkiye Rusya olur mu? Göreceğiz. Ama şunu öğrendik. Yukarıda siyasi parti liderleri bir araya geldi diye aşağıda birleşmiyoruz. İlla ki birleşmemiz, bir araya gelmemiz şart fakat bunun artık aşağıdan yukarıya olması lazım, yukarıdan aşağı değil. Kapalı kapılar ardında bir araya gelen siyasi liderlerin ardından aşağıda birleşemiyoruz.
Muhalefet dolayısıyla halka yaslanmalı. Merkez sol ise, 90'larda unuttuğu sınıfı hatırlamazsa, birileri çıkıp Türkiye'ye sınıfı hatırlatmalı. Yan yana gelmekten anladığımızı değiştirmek zorundayız. İdeolojiler değil, sabahları sessiz sedasız işlerine gidenler yan yana gelmek zorunda. İdeolojiler, emin olun emekçilerin peşine takılacaktır bu durumda.
Şimdi siyasi partilerin didişmesini bir kenara bırakıp, yan yana olma, dayanışma zamanı. Didişmeyi kenara bırakmalıyız. Birbirimize küfretmemeliyiz. Birbirimize veya birbirimizin temsilcilerine küfredenlere de aldanmamalıyız. Tren Topi'yi POBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bu memlekete emekçilerin cephesinden bakmanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.