
3.061 kelime · ~15 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 9 Haziran'da alıyoruz. Ekonomi çalkalanıyor. 7 Haziran'da Amerikan doları Türk lirası karşısında bir günde %7,5 değerlendi. Bağımsız ekonomi kurumları siyasi vesayet altında. Bu vesayet sayesinde, ya da bu vesayet nedeniyle diyelim daha doğrusu, seçimden önce kamu rezervleri yakılarak döviz kuru sabit tutulmaya çalışılmış, Bu sayede ekonomi tıkırında algısı yaratılmıştı. Seçim bittiğine göre boşu boşuna bu algıyı yaratmak için milyarlarca dolar yakmaya gerek yok. Dolayısıyla koy verin gitsin, dolar 23,5 lira ekonomi tıkırında.
Ekonomi tıkırında madem, biz ekonomiyi konuşmayalım. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 28 Mayıs'tan bu yana kameraların karşısına çıkmıyor. CHP genel merkezinde sessizlik hakim. Ne olacak bu CHP'nin hali? Sosyal medyada muhalif mahallenin tartıştığı bu. Biz de bunu konuşalım. Fakat kısır tartışmaların içine düşmeyelim. Muhalefetin tarihsel durumunu tespit etmeye çalışalım. Özetle bu bölümde muhalefeti konuşacağız.
Şimdi bu bölümde dedim ama bunu iki bölüm halinde yapacağız. İlk bölümde tarihsel durumu konuşacağız dedim. O tarihsel durum bağlamında iflas eden paradigmaları masaya yatıracağız. İkinci bölümde ise daha ziyade CHP'ye odaklanacağız. O halde ilk bölüme girelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Kılıçdaroğlu istifa etsin mi, etmesin mi? Herkesin birbirine sorduğu soru bu. Yeter artık abi ile daha ne yapsın Kılıçdaroğlu? Arasına sıkışmış durumda muhalif seçmen. Bu soruyu biz de cevaplayacağız ama sadece Kılıçdaroğlu'nu değil, topyekûn bir paradigma iflasına odaklanacağız. Ne demek paradigma ve iflas edince ne oluyor? Bunu biraz açmaya çalışayım izin verirseniz. Paradigma Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre değerler dizisi olarak tanımlanmış.
Şimdi bu değerler dilisi ifadesi tam oturmuyor farkındayım, biraz daha açayım. Paradigma, belli başlı sorunlara ışık tutan ve çözümlerine ilişkin öneriler sunan bakış açısı. Bu kavramı yani paradigmayı taa antik Yunan felsefecilerinde, taa antik Yunan filozoflarının da kullandığını görüyoruz. İşte Heredot, Platon, Aristo vs.
Fakat bir küçük araştırma neticesinde paradigma kavramını 20. yüzyıla taşıyan iki önemli felsefeciye ulaşıyorsunuz. Bunlardan ilki Karl Popper, diğeri Thomas Kuhn. Her ikisi de bilim felsefecisi, her ikisi de çok büyük isimler. Mesela Jalal Şengör Papur'u okuyunca dünyasının değiştiğini söylüyor.
Celal Şengör'ün dünyasını değiştiren neydi? Ne demiş olabilirdi? İşte burada paradigmadan bahsetmek gerekiyor. Nasıl bir bakış açısı bir bilim insanının dünyasını değiştirebiliyor? Bunu yapmanız için, kelimemizi cümle içinde kullanalım, paradigmanın değişmesi lazım. Topyekün bir bakış açısı değişimi. Popper'a göre, bir teoriniz varsa ve bunun bilimsel bir teori olduğunu iddia ediyorsanız, yapmanız gereken şey sahaya inip teorinizi doğrulamaya çalışmak değildir. Bu beyhude bir çabadır.
Bir teorinin öncelikle ihtiyacı olan şey, yanlışlanabilir olmasıdır. Doğrulanabilir olandan önce yanlışlanabilir olan bilimseldir. Mesela Tanrı vardır. Bu ifade bilimsel midir? Bilimsel olması için Tanrı'nın yokturduğunu kanıtlamanız veya yanlışlanabilir bir önerme olduğunu kanıtlamanız gerekir. Bir jeolog olan Celal Şengör'ün hayatını değiştiren de bu yeni çerçevedir.
Yani paradigmal değişim, genel olarak kabul ettiğimiz değerler dizisi, bakış açısının iflas etmesidir. Peki, bunun konumuzla ne alakası var? Söz konusu bu paradigmal değişimi ekonomi-politik sahada da görüyor muyuz? Pek tabii görüyoruz. Erdoğan'ın karşıtı cephede daha önce bir değil, hem de iki kere paradigmanın iflasına şahitlik ettik. Belki adını koymadık, şimdi yaşadığımız da üçüncüsüdür. İzin verin anlatayım, böylece bu tarihsel durumu daha net kavramış oluruz. Alıştığımız üzere biraz geriye gidelim. Her bölümde bunu yapmayacağız, merak etmeyin. Bu sefer denk geldi üstüne.
Ama alıştınız madem, o halde filmi geriye saralım. Yıl 2007. Kendi kişisel hikayemde o yıl üniversiteye başladım. O yüzden yakından gözleme fırsatı buldum söz konusu paradigma değişimlerine. Ama Türkiye'de önemli bir virajı dönüyordu o yıl. Henüz genelkurmay başkanının adını herkesin bildiği günlerdi. Orgeneral Yaşar Büyükanıt. Büyükanıt sözde değil, özde layık bir cumhurbaşkanı adayının seçileceğine inanıyorum dediğinde takvim yaprakları 12 Nisan 2007'yi gösteriyordu.
sözde değil, özde ve bunu davranışlarına yazdırdığı şekilde bir cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımı burada belirtmek istiyorum." 12 Nisan 2007'deki bu sözde değil özde layık çıkışını 15 gün sonra 27 Nisan'da bir e-muhtıra takip etmişti. Her ne kadar 27 Nisan bildirisi için bir muhtıra mıdır diye tartışılsa da bu bildiriyle ne umuluyordu ona odaklanalım. Ne umuluyordu? Bu muhtıranın AKP karşıtı cephede yarattığı duygu durumu neydi? AKP karşıtı muhalif kamuoyu ile TSK arasındaki duygusal yakınlık
Ne seviyedeydi? Bunun için muhalif konumdaki köşe yazarlarının o günlerde yani 27 Nisan'dan sonra neler dediklerine baktım. Genel olarak esen hava şu. AKP'nin ipini TSK çekti, artık AKP doğrulamaz. Mesela 30 Nisan'da yani 27 Nisan bildirisinden 3 gün sonra Yılmaz Özzil, o zaman sabahta yazıyormuş düşünün ne günler, sabah gazetesinde içtima başlıklı yazısında şöyle başlamış.
Hala deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım tank olur. Gücün var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır. Kaçınılmaz gerçek budur. Ne demek isteniyor yani? Demek isteniyor ki, bu iş böyle devam ederse darbe olur, tank gelir. Kabahatlisi de gücün var diye dayatan AKP'dir. Yazısını da şöyle bitirmiş. Yalaka Medya Korusu ve şakşakçı iş dünyası, padişahım çok yaşa naralarıyla havaya soktu, siyasi körlük yarattı.
Gümbür gümbür gelen görülemedi. Erken seçim kesmez artık. Acilen seçim. Acilen. O günlerdeki hava buydu. Türk Silahlı Kuvvetleri bir muhalif unsur olarak algılanıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri bir bildiriyle bunları göndermezseniz ben gelirim demiş oluyordu. Halk da buna karşılık verecek, darbe istemiyorsa AKP'yi gönderecekti. Yılmaz Özil gibi yazarların anlattığı da buydu. 22 Temmuz 2007 seçimlerine işte böyle gidiyorduk.
asker halkını uyarmıştı. Bu uyarıdan da halkın bir ders çıkarması umuluyordu. Ama 22 Temmuz'da, yani o seçim günü, AKP'nin %46,5'luk oyu bu paradigmanın iflası anlamına geliyordu. 12 puan birden arttırmıştı oyunu sadece 5 yıl içinde AKP.
TSK'nın AKP'ye dönük uyarıları AKP'ye zarar vermiyor, tam tersine onu güçlendiriyordu. Yanlışlanan buydu. İlk çöken paradigma da bu oldu. Bu çöküşün ardından zaten Fethullahçılarla beraber TSK'ye dönük operasyonlar başladı.
Ergenekon, balyoz, askeri casusluk gibi bugün kumpas olduğunu anladığımız davalara o gün baharsaklarımız temizleniyor demişlerdi. Yıllar sonra yaşanan tezgahı AKP MKYK üyesi Emre Cebil Ayvalı CNN Türk'te açıklayacaktı. FETÖ ile AK Parti geçmişte bürokraside kol kola girdiyse şayet, bunu da farklı darbecilere tasfiye etmek için yaptık. Bir tarafta, çok açık söylüyorum, darbeci Kemalist gelenek vardı, bir tarafta FETÖ vardı ve bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak...
Öyle ya da böyle, 2002'den 2007'ye kadar süren asker izin vermez abi paradigması o seçimlerde çökmüş, çöktüğünü anlamamız 2-3 yılımızı almıştı. Fakat 2007'den sonraki süreçte ergenekon balyoz davaları görülürken bir başka fenomen canlandı. Benim gençlik yıllarından itibaren şahit olduğum da buydu. Bir tarafta gençliğe heyecan vermeyen Deniz Baykal CHP'si, diğer tarafta otoriter tonunu giderek arttırmaya meyilli AKP. Ve siyasette halk kesimleri tarafından tartışılmıyor, çok üstten bir dille tartışılıyor. Buna karşılık AKP'nin darbecileğe karşı demokrasi mücadelesi verdiğini savunan liberal-sol eğilimli bir çizgi de var.
Tüm bunların yanında, üniversite gençliği arasında da AKP karşıtı bir çizgide giderek yükseliyor ve bu çizgi kendisini parlamentoda değil, sokakta ifade etmeye başlıyor. Gerçekten büyük mitingler, kitlesel yürüyüşler, yaratıcı sloganlar ve eylemler, mesela yumurtalar… Gökbaşkanı'nı öğrenciler yumurta atarak protesto etti. Karga Tulumba'da salondan çıkarıldılar. Görüyorsunuz işte demokrasi!
Görüyorsunuz işte demokrasiyi diyen gencin derdi belli. Kendisini şahsen de tanırım. Aslında demokrat diye parlatılan AKP'nin zannedildiği kadar demokrat olmadığını teşhir etmek istiyor. Yumurta işin sembolü. O yıllarda özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan itibaren saflar iyice netleşmişti. AKP'nin anayasasına evet mi diyorsun, hayır mı diyorsun. BDP yani o zamanki adıyla BDP boykot demişti ama saflar, BDP dışındaki siyasi yelpazede son derece netti.
Toplumsal muhalefet hız kesmeden yükseliyor, gençlik kendi derdini sokakta ifade etmeye başlıyordu. Bir yandan da Türkiye hızla neoliberal düzene tam olarak eklemleniyor. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma hızla piyasalaşıyordu. Geniş emekçi kesimlerin güvencesi olan sosyal devlet tasfiye ediliyor, sosyal devlet sosyal yardımlara indirgeniyordu. Büyük kentlerde ulaşım zamları protestosuz yapılmıyordu. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ulaşımda zamlı tarifeye dönmesini protesto eden üniversite öğrencileri belediye otobüslerine biletsiz binmeye çalıştı. Çelik kuvvetin sert müdahalesiyle 127 öğrenci gözaltına alındı. Eylemin devamı da sprey boyayla geldi.
Öğrencilerden yükselen sese işçiler de omuz veriyor, güvenceli geleneksel işçi sınıfı özelleştirmelere isyan ediyordu. Sadece öğrenciler değil, 1 Mayıslarda işçi sınıfı da yüzbinlerle akın ediyordu meydanlara. Yasaklı meydan Taksim, yıllar süren mücadelenin ardından işçilere açılmıştı. 1 Mayıs'ta olan bu ilginin temelde iki nedeni vardı. Birincisi, büyük ölçüde Öğrenci Gençlik Hareketi'nin direngen duruşu, AKP karşıta kamuoyuna moral veriyordu.
Bir de halk kesimleri çok sert bir güvencesizleştirme dalgasıyla karşı karşıyaydı. Fakat hepsinden önemlisi, o dönemin para dikması, o dönemin ruhu buydu. Sokakta sesini yükselten halk, ancak AKP'ye ve AKP'lilere sesini duyurabilirdi. En azından zannedilen buydu.
Bugünlerde ekonomiyi kişi başına gelir cinsinden ölçmek moda oldu da, AKP'nin ilk 10 yılı, neoliberal programın son derece sert uygulandığı yıkım yıllarıydı. Güvenceli işçi sınıfı, özelleştirmeler ve çalışma rejiminde yapılan değişikliklerle tasfiye ediliyor, işçilerin sosyal haklarının üzerinden geçiliyordu. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bir dönemin sonu diyebileceğimiz çok sembolik bir direnişe de şahit olacaktık 2010'da. Tekel direnişi. Tekelden devam edeceğiz ama kısa bir mola.
Geleneksel işçi sınıfının bizim memleketteki belki de son temsilcisiydi tekel işçileri. Bugün onların yerlerini organize sanayi bölgelerinde yarı aç, yarı tok, örgütsüz, sendikasız, güvencesiz yeni işçi sınıfı aldı. Böyle güvencesiz işçi sınıfının ilk gördüğü zor aygıtına direnmeden boyun bükmesi, faşizme rıza göstermesi son derece olağandır. O yüzden şaşırmamak gerekir söz konusu bu işçi sınıfındaki Erdoğancılaşma eğilimine.
Ama tek el işçileri bu taşeronlaştırma, güvencesizleştirme saldırısına son sözlerini söylemişti. Başkentin göbeğinde haftalarca çadır kurup direndiler. Kızılay belki de binlerce kez ölmek var dönmek yok sloganlarıyla yankılandı. Toplumsal muhalefet sokaktaydı, iridi ufaklı yürüyüşler, eylemler, protestolar. Sadece kent içlerinde değil, köylerde de neoliberal saldırılara iridi ufaklı halk direnişlerine şahit oluyorduk. Özellikle Karadeniz'de, Hestlere karşı derelerime dokunma diyen köylüler, orijinal bir çevre mücadelesi yürütüyordu. Bu mücadele esnasında peki Erdoğan ne yapıyordu?
Her şeyi izliyor muydu? Hayır. Son derece sert tedbirlerle de olsa bu söz konusu denişlerin üzerine gidiyordu. Fakat devletin tümünü ele geçirmemişti söz konusu cephe. Bu mücadele, yani çevre mücadelesi, 31 Mayıs 2011'de başbakan Erdoğan'ın Hopa'ya gitmesiyle büyük bir protesto gösterisine dönüştü.
Polisin çok sert karşılık vermesi sonucu öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetti. Metin Hoca, derdini sokaklarda, meydanlarda dillendiren toplumsal muhalefetin ilk kaybı oldu. Devamının geleceğini ise o yıllarda henüz bilmiyorduk. Aklımızda Ruşen Çakır'ın Erdoğan'la yaşadığı o diyalog kaldı. Ama öldü Efendim dedi Ruşen Çakır. Üzerimde bir şey var. Onu söylemeden, sormadan soru değil aslında. Ben ortalıyım. Ve hayatını kaybeden Allah rahmet eylesin. Metin Lokuncu da benim akrabam. Ben Diyarbakır'dayken Kılıçdaroğlu izlerken bu olay oldu ve çok üzüldüm. Her anlamda, bütün akrabalarımda, tanıdıklarımda. Gerçekten iyi bir insan, tarihsiz bir şekilde öldü. Metin Lokumcu, sizin memleketinizde yıllarca öğretmenlik yapmış birisidir. Tarihsiz bir şekilde öldü. Ve sizin ilk gün köşeğinizi, tepkinizi, suyunuzu gerçekten yadırgadık.
...ben ve ailem, akrabalarına göre. Aradan geçen zaman içerisinde bu konuyu herhalde düşünmüşsünüzdür. Diyeceğiniz bir şey var mı? Ben öncelikle tabii... ...sizin akrabanız olması seviyede başınız sağ olsun diyorum. Ama size bazı resimleri inşallah arkadaşlarım ulaştırsınlar. Bir de ses kasetlerini ulaştırsınlar. O ses kasetlerini dinlediğiniz zaman... ...bir de o resimleri gördüğünüz zaman... ...acaba emekli bir öğretmene bunlar yakışır mı diye... ...herhalde siz de akrabanız da olsa... Hakkı teslim etmeniz gerekir diye düşündüm. Ama öldü efendim.
Ama öldü efendim ifadesinden sonra Ruşen Çakır bir daha MTV'ye çıkamadı. Yeni dönemin ruhunu Erdoğan belirliyordu. Artık hiç taviz vermeyecekti. 2011'in ardından Erdoğan da yükselen toplumsal muhalefetin üzerine çok daha sert gidecekti. Böylece yükselen ve sokakta olmayı öğrenen halk kesimleri 10 yıl önce bir haziran günü ayağa kalktı. Bu kalkışma cumhuriyet tarihinin en büyük halk hareketi olarak kayıtlara geçecekti.
Gezinin tamamı değil ama ilk üç günü bir fenomene dönüşmüştü. Türkiye'nin AKP karşısındaki tüm siyasi yelpazesi sokaktaydı. Milliyetçiler, BDP'liler, EDP'liler, Kürtler, sosyalistler, hepsi. Milyonlarca insan gündüz işe gidiyor, gece direnişe katılıyordu. Fakat iflas eden ikinci paradigma da bu oldu. AKP için de, gezideki mesajı aldık diyen daha ılımlı kadrolara karşı Erdoğan, gezinin üzerine sert tedbirlerle gitme kararı aldı.
Sokakta %50 varsa evde de zorla tutulan %50 vardı. Erdoğan'ın iddiası buydu. Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az %50'si var. Ve biz onlara diyoruz ki aman sabırlı olun. Böylece Gezi'yle birlikte bir kapana sıkışmıştık. Erdoğan, kendi muhaliflerini bir canavar olarak resmederek evdeki %50'yi konsolide ediyordu. Hatırlayın, camide içki içtiler, ayakkabıyla camiye girdiler, deri eldivenli sapıklar bunlar, başörtülü bacıma saldırdılar. Şimdi tekrar dinlemeyelim bu lafları ama
%50'ye %50'lik bir didişme halini tercih etti Erdoğan. Kazanmanın adı, evdeki %50'yi yine evde korku dolu bir bekleyişle tutmaktı. Yıllar sonra, 2022'de, Ali Babacan T24'ten Murat Sabuncu'ya o günleri anlatmış. Erdoğan için ne diyor biliyor musunuz? ''Durduramadık, bambaşka bir ruh haline girdi.'' diyor. İçeride de mücadele vardı diyorsunuz değil mi gece sırasında? İçerideki mücadele sadece ben değil ya. Bakanların tamamı neredeyse. Durduramadık yani. Gözünü kararttı, durduramadık. Yani değişik bir psikolojiye girdi. Zaten 2013 dönüm noktası biliyorsunuz. 2013'ten sonra Türkiye'de o gün bu günür. Her şey kötüye gidiyor yani. Geceden sonra 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları patlamış, gözler 31 Mart 2014 yerel seçimlerine dikilmişti. Bunca olandan sonra AKP en azından yerel seçimlerden mağlubiyetle çıkardı. Gerçekten çok büyük bir yolsuzluk davası deşifre olmuştu. Fakat... 2014 seçimlerinde umulan olmadı. Bir yıl önce Cumhuriyet tarihinin en büyük halk hareketini yaşayan, üç ay önce yine Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının patladığı Türkiye'de tüm bunların seçmen davranışına neredeyse etkisi olmamıştı. Böylece bir paradigma daha iflas etti. AKP seçmenini 2007'de asker ikna edememişti. 2013'te de halk isyanı ikna edebilmeyi başaramamıştı. Toplumsal muhalefetin bu biçimiyle hareket etmesi seçim sonuçlarına doğrudan etki etmiyordu. Zaten geceden sonra artık tümüyle yasaklandı sokaklar.
Merkez siyaset de başta CHP olmak üzere toplumsal muhalefete sırtını döndü. İlerleyen yıllarda, hele hele 15 Temmuz'dan sonra, basit bir grevden tutun bir basın aşamasına kadar neredeyse sokağın tümü yasaklanacak, sokaktaki herhangi bir hareketlilik terörize edilecekti. Halbuki demokrasinin birinci kuralıydı, vatandaşın derdini sokakta ifade edebilmesi. O halde, ricat yani geri çekilme zamanıydı. Demek ki muhafazakar seçmen olarak tasavvur ettiğimiz AKP seçmenine ulaşmak için, derdimizi doğrudan onlara anlatmak gerekiyordu. Peki burada yeni paradigma neydi? Şuydu.
Ülkenin toplumsal yapısına bakıp, emek ve sermaye sahipleri gibi bir ikilik görmüyor, Erdoğancılar ve anti-Erdoğancılar olarak kategorize ediliyorduk. Çünkü tümüyle seçimlere odaklanmıştık. Vatandaş, vatandaş olmaktan çıkmış, artık bir seçmene dönüşmüştü. Muhafazakar seçmene, muhafazakarlaşarak, sağcılaşarak ulaşabilirdik.
Muhafazakarların neden muhafazakar olduğuyla, bu kimliğin sınıfsal konumlarıyla ilgisini hiç merak etmedik. Meselenin sadece kültürel olduğunu düşündük. Böylece CHP anaplaşmaya, siyasi yelpazenin ağırlık merkezi de sağa kaymaya başladı. Bu yeni paradigmanın en sembolik ismi de Ekmelettin İhsanoğlu olacaktı. Kampanyalarda da barış-huzur mesajları öne çıkarılacaktı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı adayı.
Biz büyük bir ülkeyiz, bunu herkes bilmeli. Şu mübarek toprağa. Muhafazakarlarla barışma, muhafazakarlarla helalleşme projesine gerçekten karşı çıkmıyorum. Hiçbir zararı yok. Fakat sıkıntı şurada bundan başka hiçbir şey yapmayarak muhafazakarların rızasını almak da hayalden öteye geçmiyor. Ekmeleddin İhsanoğlu için çok kötü adaydı derler de aslında fena oy almadı. %38. Demirtaş aday olmayıp Kürt seçmen İhsanoğlu'na oy verse 48 edecekti.
Fakat Erdoğan %52'yi tek başına almıştı. Üçüncü paradigma buydu. Bu %48 ortak bir adayla birleşmeli ve doğru bir kampanya ile bu %48, %50'yi geçmeliydi. Zaten muhalefetin tümü birleşirse eğer, ortaya çıkacak sinerji %50'yi aşmasını sağlayacaktı muhalefete. Erdoğan madem %50'yi zor tutuyordu, Erdoğan karşıtları da %50'yi bir araya getirmeliydi.
Ama bu %50 çok parçalı. Muhafazakarlar var, milliyetçiler var. Kürt milliyetçileri de var, Türk milliyetçileri de var. Sosyal demokratlar var. Alevisi var, Kürdü var vs. 2018'de de denenen buydu. Daha önce anlatmıştım. Ortak aday bulunamayınca 2018'de, CHP, Muharrem İnce formüllü masaya sürmüş ama zaten kaybedeceğini bilerek masaya sürmüştü. Erdoğan yine %52'ye oy almıştı. Bu sefer muhalefet 3'e bölünmüş, İnce'de %30 almıştı.
2023'te de denenen buydu. Bu sefer, diğer iki seçimden farklı olarak ortak aday etrafında birleşilmiş, detayları geçelim ama sürecin sonunda Kılıçdaroğlu 48, Erdoğan yine %52 almıştı. İşte 28 Mayıs akşamı paradigma iflas etti dememin sebebi buydu. Ortada bir önerme vardı ve bu bilimsel bir önermeydi. Erdoğan madem Erdoğancılığı köpürtüyor ve evde %50'yi zor tuttuğundan bahsediyor,
O halde muhalefet de anti-Erdoğancılıkla birleşmeli, bu birleşmeden doğan enerjiyle %50'yi geçmeliydi. Yani başçelişki Erdoğan'ın kendisi olarak kodlanmalıydı. Erdoğan'dan sonrasını tasarlamalıydı siyasi yelpaze. Bu yarı yarıya bölünen dehşet dengesini alt etmenin yolu buydu yani.
Bu bilimsel bir öneri miydi? Bence bilimseldi. Fakat bilimsel olması, hakiki olduğu anlamına gelmiyordu. Karpapur'u hatırlayalım. Yanlışlanabilir olan şey bilimseldi. Nitekim yanlışlandı da. Erdoğan, kendi tabanını Erdoğancı hale getirirken, kullandığı nefret diliyle karşıtlarını da anti-Erdoğancılıkta birleştiriyordu. Böylece karşısında Türk milliyetçilerinden, sosyal demokratlara, oradan Kürt hareketine kadar bir dizi çeşitli blok yaratmıştı.
%50 artı 1 olarak uygulanan yeni sistem de anti-Erdoğancıları bir arada durmaya zorluyordu. Bu söz konusu bir arada geliş bir tercih değil, bir demokratik zorunluluktu. Gazeteci Kadri Gürsel bu durumu başçelişkinin Erdoğan olması olarak yorumluyor. anti-erduanizm, Türkiye'deki en güçlü ve bütün akımları, var olan bütün akımları yatay kesen yani birleştiren bu anlamda bir ortak mutabakattır. olumsuz, yani anti olduğu için negatiftir tabii ama kendi içinde olumluyu barındırır. çünkü anti-erduanizm, Türkiye'de sorunlarının çözümünün ön şartının Erdoğan'ın demokratik yollardan gitmesine bağlı olduğunu kabullenmekten kaynaklanan ileri gelen bir tutum alıştır.
anti-erdoganizm bu. yani erdoğan'ın, erdoğan'ın türkiye'nin başçelişkisi olduğunu farkında olmadan kabul etmek bu. başçelişki yani türkiye'nin bütün Bu manada Türkiye'nin demokratik yollardan kurtulmasıdır. Erdoğan'ın başçelişki olması. Bu yoruma katılmamak elde değil. Gerçekten de Türkiye'nin başçelişkisi Erdoğan'dı. Tüm gündemlerin önünde bir fenomendi Erdoğan. Fakat nedir bu başçelişki? Şu demek. Temel çelişkiniz ne olursa olsun, öncelikle çözmeniz gereken çelişkiniz başçelişkidir.
Nasıl örnek verelim? Bir Türk milliyetçisi için temel çelişki, atıyorum Türkiye dışındaki Türklerle kucaklaşmaksa veya PKK'ya prim vermemekse, buna benzer güvenlik endişeleri ise, baş çelişki Erdoğan olabilir. Ya da bir HDP'li için düşünelim. Temel çelişki, tekçi ulus devletin değiştirilmesi ise mesela, baş çelişki yine Erdoğan olabilir.
ya da bir sosyalisti hayal edelim. Temel çelişki emek sermaye arasında yaşanıyorsa yine baş çelişki Erdoğan'dır. Dolayısıyla temel çelişkilerde birbirinden ayrışan hem de bayağı ayrışan fakat baş çelişkinin Erdoğan olduğunda uzlaşan kesimler birleşmeliydi. Peki birleştirecek üç kimdi? Bu noktada Erdoğan'ın en çok gitmesini isteyen grup olarak
CHP öne çıkıyordu. Zaten ana muhalefet partisi olarak da sorumluluk ondaydı. Ve öyle ya da böyle, ağır aksak da olsa bu birliktelik sağlandı. Kimlikler bir araya geldi ama sınıfsal kompozisyona hitap edilmedi. Ya Allah aşkına. An itibariyle Mehmet Şimşek'ten ne kadar farklı bir vizyonu vardı altlı masanın. Çok daha deneyimli ve başarılı ekonomistler olabilirlerdi ama vizyonda büyük bir değişim yoktu. Ortodoks, Neoliberal piyasacı. 28 Mayıs'ta yenilen Kılıçdaroğlu'ydu. Fakat Kılıçdaroğlu'yla beraber paradigma da iflas etti. Ya da şöyle diyebiliriz. Mevcut paradigmanın lideri varoluşu gereği CHP'di ve dolayısıyla Kılıçdaroğlu'ydu. 28 Mayıs'la birlikte bu paradigma iflas etmediyse bile lidersiz kaldı. Dolayısıyla paradigmanın iflas etmesiyle aynı sonuç ortaya çıktı.
Temel çelişkiler de birbirinden farklılaşan ama baş çelişkinin Erdoğan olduğunda uzlaşan kesimler bir araya geldiğinde dağınık haldeki güçlerinden daha fazla sinerji yaratamadılar. 2014'te, 2018'de ve 2023'te. Muhalefet %48'i, Erdoğan ise %52'yi aşamadı. Üç seçimde de birbirine benzer oylar aldı Erdoğan. 2028'de aynı paradigma ile hazırlanmak bana kalırsa artık anlamını kaybetti. Zaten 2028'de Erdoğan'ın tekrar adaya olup olmayacağı, hatta hayatta olup olmayacağı bile belli değil. Dolayısıyla anti-Erdoğancılığın son 10 yıldaki paradigması iflas etti ya da dediğim gibi lidersiz kaldı.
Önce 2007'de, daha sonra 2013'te yaşadığımız paradigma değişimini şimdi bir de 2023'te yaşayacağız. Bundan sonra ne olacağını zaman gösterecek ama değişmek durumundayız. Peki değişimin yönü nereye doğru olacak veya olmalı? Bunu bir sonraki bölümde konuşmak üzere vedalaşalım, bir sonraki bölümde daha ziyade CHP'nin güncel durumunu masaya yatıracağız. Trend Topiği Pol B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüm bu bölümün devamı olacak, takipte kalın lütfen, hoşçakalın.
İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.