Podcast

276: Didişme vs Dayanışma

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sadece seçim dönemi değil, yıllardır tartışmak yerine didişiyor, didiştikçe birbirimize küsüyoruz. Belli ki didişmek yerine gerçek anlamda tartışmaya ve birbirimizle dayanışmaya ihtiyacımız var.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.317 kelime · ~17 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 31 Mayıs'ta alıyoruz. 28 Mayıs seçimlerinin ardından 3 gün geçti. Tek cümleyle, lafı dolandırmadan, önünü arkasını konuşma hakkımı saklı tutarak kayda geçirelim. 2023 seçimlerine Kılıçdaroğlu kaybetti. Sorumluluk da büyük ölçü de onundur. Yani Kılıçdaroğlu günahsız değildir. Fakat... Tek günahkar da Kılıçdaroğlu değildir. Ben dahil hepimizin günahları olduğunu düşünüyorum. Kimi dedikleriyle bu günahın bir parçası, kimi demedikleriyle. Peki bu bölümde oturup günahkarları mı sayacağız? Ona da kocaman bir hayır. Peki ne yapacağız? Hepimizin günahının adını koyacağız. Ben buna didişme adını verdim. Didişmeyi konuşarak yeni bir döneme girelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Altyazı İçinde bulunduğumuz halin bir kelime ile adını koymaya çalışıyorum. 28 Mayıs'tan sonra içinde bulunduğumuz hal değil, yanlış anlamayın. Yıllardır içinde bulunduğumuz halden bahsediyorum. Düşündüm, taşındım. Doğru terimin didişme olduğuna karar M.K. verdim. Türk Dil Kurumu'na göre bu kelimenin iki anlamı var. Birinci anlamı için sözlükte el veya sözle birbirini hırpalamak yazıyor.

Benim de kullandığım anlam budur. El veya sözle, daha ziyade sözle, birbirimizi hırpalama gayretimiz gerçekten takdire şayan. Bu kadar didişken bir toplumun burnu pislikten çıkmıyor tabii. Şimdi didişme haline önce iki kampı ayıralım ve bu iki kampın ardından kendi içimizdeki didişmeye bakalım. Öncelikle kimler didişiyor? En temelde Erdoğancılar ve Anti-Erdoğancılar didişiyor.

Transkriptin tamamını oku

Şu an Türkiye'nin içinde farklı bir şey var. 70 senedir CHP iktidarda değil. 6 parti bir araya geldi. Doğru mu? Seni şu anda cumhurbaşkanı... Buraya bir yandan şeylere sattılar burayı. Şu beyaz giyenler var ya... İkincisi, köprüyü yapmışsın, yol yapmışsın değil mi? Zaten gördün değil mi?

Tabii bu didişme hali nedeniyle tek bir meseleyi alıp derinleştiremiyoruz. Stephen Zweig'ın Amok Koşucusu kitabındaki gibi. Ölene kadar koşacağız belli ki. Bir tür cinnet koşusu. Bu esnada da karşımıza çıkan herkese çarpıp geçeceğiz. Dinlenmek yok, koşmaya devam. Kimse haksız değil ve herkes tezinde son derece haklı.

Dediğim gibi didişmenin temelinde Erdoğan'cı ve anti-Erdoğan'cı kamplaşma var. Erdoğan'cıların ne dediğinden diğerinin haberi yok. Anti-Erdoğan'cıların ne dediğinden ötekinin haberi yok. Çünkü kimsenin kendi fikrini sağlamasını yapmaya cesareti yok. Yani kendi fikrinizden olmayan biriyle kendi fikrinizi tartışmak, kendi fikrinizin sağlamasını yapmak anlamına geliyor ki bu cesareti kimse göstermiyor. Fakat bu cesareti anti-Erdoğan'cılar göstermek zorunda.

Dertlerini karşı tarafa öyle ya da böyle anlatmak, seslerini duyurmak zorundalar. Neden zorundalar? Şu yüzden. Bakın 3 ayda ne hale geldiğimiz ortada. Bu kadar hakaret işitmek tabana nasıl yansıyordu? Yani sokağa nasıl yansıyordu? Erdoğan gibi belli bir toplumsal kesimin artık doğrudan temsilcisi olan bir lider, Kılıçdaroğlu'na teröristler destek veriyor dediğinde bu sokağa nasıl yansıyordu?

Erdoğan mı Kılıçdaroğlu? Erdoğan. Neden peki? Ben terörist miyim ki Kılıçdaroğlu'na oy vereyim? Vatan haini miyim? Ama oy verecek vatan hainidir. Ben memleketimi seviyorum, vatanımı seviyorum, Tayyip Erdoğan diyorum. Görmüyorlarsa görsünler. Yapılanları, olanları görsünler, bilsinler. Küçük bir kentte ya da kasabada Kılıçdaroğlu'na oy verebildiğini söylemek zor hale gelmişti.

Bu mahalle baskısını küçümsememek gerekir. Kamuda hakeza. Kamu çalışanıysanız eğer, Erdoğan'a desteklediğinizi söylemek neredeyse serbesttir, hatta teşvik edilir de Kılıçdaroğlu'nu desteklediğinizi söylemek ağır ithamlarla sizi baş başa bırakır. Üstüne bir de mobbing'e maruz kalırsınız.

Burada terörle işbirliği iddiasında örgütün çerçevesi PKK'ydı biliyorsunuz. Hal böyle olunca, HDP'nin de benzer biçimde terörize edilmesi gerekiyordu. Selahattin Demirtaş öyle şeytani hale getirildi ki, Demirtaş'a oy veren 7 milyon insan zan altında kaldı. Alelade bir HDP seçmeni dinleyelim.

Daha önce de Erdoğan oy vermiş miydin? Vermedim. Yalan konuşmayayım. Niye yalan konuşayım? Çünkü ağzımızı hiç yalana alıştırmadım. Ben hiç vermedim. Beni yanlış anlamayın. Bunu da bir kötü amaçla, ırkçılıkla söylemiyorum. Kürt kimliği olduğum için beni istemeyene ben vermedim. Ama saygı duyuyorum cumhurbaşkanımıza. Bizim liderimizdir, bizim cumhurbaşkanımızdır, bizim büyüğümüzdür. Ama biraz Kürtleri hor gördüler. Mesela sokakta bizim çocuklar rahat rahat konuşamıyor. Bizi çok... Terör, terör gözüyle bize bakıyorlar. Biz de insanız. Ben 4-5 tane asker göndermişim. Benim oğlum şu anda 3-4 tane askerlik yapmışlar. Bir evde 3-4 tane asker giderse... Eskiden onlara çok saygı gösteriyordu ama bizi terör ilan ediyorlar. Ama o da ocağın heykelini dikecekmiş. Zaten PKK ile ilişkileri de belli.

Bunları biliyoruz arkadaşlar. Ya durun bir dinleyin. Tehlikeli bir gidişat var dediğinizde bunu neyin üzerine dediğiniz önem kazanmaya başlıyor. Diyorum ki gidişat tehlikelidir. Bu coğrafyanın toplumsal yapısı bu kadar ağırlığı kaldırmaz. Ne demek HDP seçmenlerine tümüyle terörist demek? Ya Hüdapar seçmenlerine de diyemezsiniz. Halk kesimleri birbirini teröristlikle suçlayamaz.

Şimdi bu dediklerime herkes katılır da, bu dediklerimi neyin üzerine diyorsunuz? İşte mesela biraz önce dinlediğiniz Kürt kadın. Kendi derdini anlatıyor. Buradan hareketle herhalde bunu anlatan, bu derdi paylaşan kişi de PKK sempatisanı diyorsunuz. Yani ben. Yani memleketin bunca sorunu varken tamam haklısın da bu mu yani derdin Kürt kadını buraya koymuşsun? Böyle bir bakış açısı yürüyebiliyor. Genel olarak bu didişme halinin sonuçlarından biri bu. Ya ne PKK'sı hele bir dur demeye kalmıyor zaten. Bir kılıf uyduruluyor. Keza benzer eğilimler diğer fikirler için de geçerli. Bu didişmeden doğru düzgün bir şey de çıkmıyor. Depremzedeler Erdoğan'a oy vermişler. Sosyal medya depremzedeleri söven abuk abuk tiplerle dolmuş.

Bugün gerçekleri konuşuyoruz. Biz basar gideriz, biz hayatımızı kurtarırız. Diplomamız var, yabancı dilimiz var. Çalışkan, dürüst insanı dünyanın her yerinde isterler. Ama siz bundan sonra deprem oldu, açız, bizim için para toplayın, al. Türk halkı sizin için hiçbir şey yapmaz bundan sonra. Nereye oy verdin diye sorarlar adama.

Bu didişme halinde olan taraflar, kendi fikirlerinin sağlamasını yapmadıkları için karşı tarafı bilgisiz, cahil zannediyorlar. Ne diyor? Bizim diplomamız var, yabancı dilimiz var. Biz kimiz? Erdoğan'a oy vermeyenler. Çünkü biz Erdoğan'a oy vermeyecek kadar eğitimliyiz. Siz de yoksulsunuz. Asıl sizin vermeniz gerekiyordu. Ben artık bundan sonra uğraşmam.

Erdoğan'a oy vermeyenler böyle bir kalıba sığıyor. Çünkü biz Erdoğan'a oy vermeyecek kadar eğitimliyiz. Erdoğan karşıtlarının ağzından en sık duyduğum ifade ne diyorlar? Cahil kesim. Yani tümüyle eşit şartlarda yaşamış, aynı sosyal sınıflardan çıkmış birileri var ve o birilerinin bir kısmı biraz daha fazla iyi eğitim aldığı için Erdoğancı değil.

Ya bu çok tutarsız bir hikaye değil mi arkadaşlar? Bu işi biraz daha derinleştirmek gerekmez mi? Şunu kabul etmek gerekir okey. Gerçekten de eğitim seviyesi düştükçe Erdoğan'a oy verme eğilimi azalıyor. Gerçekten böyle. Hatta buna ilişkin meşhur bir konuşma da var hatırlarsınız. Sabahattin Zahim Üniversitesi'nin eski rektörü Bülent Arı'nın 2016'da yaptığı konuşma bu minvaldeydi. Yani Türkiye'nin okumuş kesimi yani profesörden başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mensupları. Ondan gerisi lise ve ilkokul mezunları. En güvenlikli olanlar onlar. Olayları en rahat okuyanlar çünkü zihinleri berrak.

Zihni berrak olduğu için ilkokul mezunları en zihri berrak olandır. Ortaokul, lise okudukça onlar daha iyidir. Üniversite ve sonrası durum çok vahim. Çünkü gidişatı daha iyi okuyamıyorlar, zihinleri bulanık. İşte bu okullarda okuyanlar, Sultanahmet'i devirdiler fakat Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar Osmanlı Aydınlanması'nın hep mezunlarıdır. Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça

Fakat Erdoğan'cıları ve anti Erdoğan'cıları eğitimsizler ve eğitimliler olarak bölemeyiz. Doğrudur. Eğitim seviyesinin düşmesi Erdoğan'a oy verme eğilimini arttırmaktadır da bu yalnızca bir sonuç. Halbuki mesele sınıfsaldır. Sadece sınıflarla ilgili de değil. Kadın erkek rollerinin konumlanışı, devlet ile vatandaş arasındaki ilişki, kurucu mitler vs. vs. Yani meseleyi bu kadar sığ ele alamayız. Yaptığınız iş ile, yaşadığınız kasaba ile, yaşadığınız kent ile Erdoğan'a oy verme eğiliminiz arasında bir korrelasyon var. İşçi misiniz? Esnaf mısınız? Kobi sahibi misiniz? Çiftçi misiniz? Yani üretim ilişkileri ile kurduğunuz ilişki Erdoğan'a oy verme eğiliminizi belirliyor. Politik pozisyonlarımızın pek çoğu doğduğumuz yer, ailemiz, sosyal ilişkilerimiz tarafından belirleniyor. Erzurumlu bir esnaf çocuğuyla, hakkârlı bir işçi çocuğunun politik eğiliminin 3 aşağı 5 yukarı nasıl olacağı belli. Zaten son 10 yıl kadardır sandığa nüfus sayımına gidiyoruz. Erdoğan'ın 2014 seçimlerindeki oyu, iki suratlara atıyorum, %52. 2018'deki oyu, %52. 2023'deki oyu, yine %52. 30 Mayıs akşamı Behzatçı'ya karakterini canlandıran oyuncu Erdal Beşikçioğlu, Twitter'dan hiçbir şey yazmadan dizinin eski bölümlerinden bir kesit paylaşmış. Ben de beğendim, siz de dinleyelim.

Demiş, sınırları çizmiş, burada yaşayacağım demiş. Birileri demiş ki, bu maaşı alacağım demiş. Bu okula gideceğim demiş. Bunlara karşı çıkmayacağım demiş. Amına koyayım bunların hepsi ben söylemeden önce, ben yapmadan önce birileri tarafından söylenmiş.

Din gibi düşünebilirsiniz. Kaçımız Müslüman olmayı tercih etti? Kaçımız zaten ailesi Müslüman olduğu için Müslüman oldu? Benzer biçimde CHP'lilik, MHP'lilik, Erdoğancılık, Atatürkçülük, HDP'lilik gibi bir politik fikirden ziyade ailelerimizden aldığımız kimliklere dönüşüyor bu söz konusu partiler.

Bu kimlikler aktüel politika yaptıkları zaman argüman üretmek zorunda kalıyorlar tabi ama kimse hakikate ulaşmayı dert etmiyor. Bakın ilginç bir durumdur. 2014'te çözüm sürecinin ortasında Erdoğan'ın oyu %52. Çözüm sürecinin ortasında %52.

MHP muhalefette ya, öyle düşünün. Aradan 9 yıl geçiyor, karşı tarafı HDP destekliyor diye bir kampanya yürütüyorsunuz, oyunuz yine %52. Ha, oy verenler değişmiş mi? Ona da hayır. 2014'te sizi oy verenler 2023'te de vermiş. 9 yıl önce sizi oy veren toplumsallık bugün de aynen sizi destekliyor. Siz değişmişsiniz ama desteğiniz azalmamış. Dolayısıyla desteklenirken söylenen argümanlar yanlış.

Siyasal ideoloji olarak ortaya çıkan fikirler, bir liderin etrafında bir kimliğe dönüşüyor. İşte ben bu kimliğe Erdoğancılık diyorum. Sadece AKP'liler mi? Yoo, AKP'li demek yanlış o yüzden. İçinde MHP'liler de var. MHP'liler de belli ki emanet oy falan vermiyorlar. İkinci turda da aynen gitmişler Erdoğan'a oy vermişler. Yeniden refahçılar vesela. İkinci turda sadece Erdoğan'a oy vermek için sandığa gitti bu insanlar.

Depremin ya ikinci ya üçüncü günü, yanlış olmasın. Televizyon açık. Canlı yayınları takip ediyorum. Fox TV'de Sevgi Şahin'in Maraş'ta bir benzin istasyonunun durumunu paylaştığı bir haber izliyorum. Benzin bitmiş. Vatandaş bidonlarla kuyruğa girmiş. Müthiş bir mağduriyet var. Sevgi Şahin de durumu gösteriyor işte.

Kızmadan, öfkelenmeden önce düşünmek gerekir. Yahu 6 kere daha deprem olsa, niye 6 kere daha 6'lı masaya oy vermiyorsun? Siyasal ve dinsel fanatizmden üryan ama günün sonunda bir kimliğe dönüşen bir şeyden bahsediyoruz. Bakın henüz 7 ya da 8 Şubat'tayız. Ortada ne 3 Altı Mart krizi var, ne de 6'lı Masa'nın adayı belli. 6 kere daha deprem olsun 6'lı Masa'ya oyu yok diyor.

Kılıçdaroğlu doğru aday mıydı? Bunu uzun uzun konuşuruz ama şu dediğime herkes katılacaktır sanıyorum. İmamoğlu ya da Yavaş aday olsaydı, biraz önce dinlediğiniz kişiler yine Erdoğan'a oy vereceklerdi. İmamoğlu veya Yavaş kazanabilir miydi? Belki de kazanabilirdi. Hatta bana kalırsa Kılıçdaroğlu'ndan daha fazla kazanma ihtimalleri vardı. Birazdan açıklayacağım. Ama kazanmış olsalar bile bu fenomen değişmeyecekti. %52 ya da %53 ile kazanacaklar ve bu sefer de Erdoğan'cıların bir kısmı emaneten İmamoğlu'na veya Yavaş'a oy verecekti. Emaneten. Bu kavram hayatımıza 7 Haziran 2015'ten sonra girdi. HDP ya da daha doğrusu bu gelenek, mecliste ta PKK yokken bile 70'li yıllardan bu yana bağımsız adaylarla seçime giriyordu. Yani Kürt siyaseti PKK'dan önce de vardı zaten ve 2015'te ilk kez parti olarak seçime giriyor ve barajı geçiyorlardı. O süreçte CHP'lerin bir kısmı, HDP'nin barajı aşması için HDP'ye oy vermişti, hatırlarsınız belki. Bu davranış, emanet oy olarak isimlendirilmişti. Emanet oy. Fakat biz emanet oylarla barajı aşmış bir parti değiliz. Çok güçlü örgütlü bir tabanımız var.

ve tabanın desteğiyle barajı açtık ama bize emaneten oy verdiğini düşünen bir kişi bile varsa biz ona saygı duyacağımızı belirttik. Her oy kıymetlidir. Hangi gerekçeyle verilmiş olursa olsun ama HDP tümüyle emanet oylarla buradadır şeklinde bir yaklaşım doğru olmaz elbet. HDP'ye 2015'te verilen emanet oyları düşünelim. Neden oy veriyorsunuz? Nedir motivasyonunuz? HDP barajı geçsin ki Güneydoğu illerindeki tüm vekillikler AKP'ye gitmesin. Siz kimsiniz peki? Biz Erdoğan karşıtıyız. HDP'li değiliz, CHP'liyiz. Bu seçimde HDP'ye oy verdik. Aynı kişi 2011'de aynı motivasyonla yani barajı açsın diye

MHP'ye oy vermiş de olabilir. Yani oy verdiği parti önemli değil. Kendi kimliğini CHP'li olarak tanıtıyor, 2011'de barajı açsın diye MHP'ye, 2015'de barajı açsın diye HDP'ye oy veriyor. Oy verme davranışının tümüyle Erdoğan belirliyor ama kendisini de CHP'li olarak tanımlıyor. Bu tavrı küçümsemiyorum, yanlış anlamayın. Belki de doğru tavırdır, rasyoneldir bu tavır. Seçmen bu kamplaşma ortamında stratejik davranmayı daha akılcı buluyor.

Fakat kamplar arasında geçiş yok. Yani Erdoğan'cılardan anti-Erdoğan'cılara geçiş yok. Anti-Erdoğan'cılar kendi içinde stratejik dağılmaya çalışıyor. Burada kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde Erdoğan'cı cephede emanet oy olasılığını konuşacağız. Şimdi anti-Erdoğan'cı cephede emanet oyların motivasyonu Erdoğan. Peki ya Erdoğan'cılar içinde emanet oy nasıl oluşabilir? Şu zamana kadar oluşmadı. Peki oluşabilme ihtimali var mı?

Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle Erdoğancılığın altında yatan sınıfsal motivasyonu çözmek gerek. Burada meseleyi çeşitli çerçevelerden yorumlayan analistler var. Mesela Bekir Ağırdır bu meseleyi bir kentleşme krizi olarak okuyor. Kente göçün hemşehrilik ilişkilerini güçlendirdiğini söyleyen Ağırdır bu sayede emekçi kesimlerin hemşehrileriyle dayanıştığını iki hafta önce YouTube'da yayın yapan Oksijen TV'de ifade ediyor.

Ama metropollerde artık Kırşehir'le Ankara arasında çok ciddi bir fark var. Demin dedim ki Kırşehir'de Kamanlı olmak önemli. Kamanlıların kahvesine gitmek, Kamanlı avukatı arayıp bulmak, doktoru bulmak evet. Ama Ankara'da artık Kırşehir'li olmak bile anlamını kaybediyor her şeyden önce. Dolayısıyla Ankara'da yeni bir ilişki yumağı kurması lazım.

ama dayanışma, ama komşuluk, ama arkadaşlık, ama hemşeri. Adını nereden kurarsak kuralım. Dolayısıyla oradaki boşluk eğer toplumsal düzen, toplumsal kurumlar, örneği sosyal güvenlik düzeni ya da yaşlı bakımı ya da kreş gibi toplumsal kurumlar varsa mesele yok. Ama bizdeki gibi toplumsal kurumlar yoksa alternatif bir dayanışma ağı kurmak zorunda. Çünkü öyle var olabilir. Çocuğunu sünnet ettirirken ya da nişan yaparken ya da yanındaki babasının cenazesini dekleden babasına dayanışmaya ihtiyacı var. Sadece yoksulluk meselesinde dedik.

Kasabadan kente, kentten metropole göçen Türkiye demografisi, metropolde ortak bir kültürde buluşma ve o kültüre dayanışma ihtiyacı duyuyor. Eğer sosyal güvenlik sistemi yeterince kurumsal değilse, bu dayanışma anı cemaatler, tarikatlar veya doğrudan AKP'lilik belirleyebiliyor. Dolayısıyla depremden 2 gün sonra Maraş'ta 6 kere daha deprem olsun 6'lı masaya oy yok diyen kişinin gerçekliğini daha derinlemesine düşünmek gerekir. Erdoğancılığın kendisi bu kişi için kendi gündelik hayatını devam ettirebilmesinin yegane şartıdır. Şartları çok kötü olsa dahi başka bir dayanışma anı bilmiyor, Erdoğan'ın iktidardan gitmesi halinde tüm bu dayanışma imkanlarından mahrum kalacağını düşünüyor.

Fakat bu açık açık dile de gelmiyor. Hatta altını çizmiş olayım, bilince de yükselmiyor belki. Yani gündelik hayatın akışı içinde kendinizi bulduğunuz yerdir Erdoğancılık. Sadece sosyal yardım kolileri olarak düşünmeyin lütfen. Hatta ne kolisi? Koliye gerek yok. Hastaneye işiniz düştüğünde, mahkemeye işiniz düştüğünde, çocuğunuza iş ararken, bir cenazeniz var ise tüm bunlarla başa çıkabilmek için yanı başınızdakilerle dayanışmanız gerekiyor.

Tüm bu dayanışma ağı beraberinde sevgiyi, saygıyı da getiriyor ve sevgilinin üzerine bir siyasal ideoloji inşa ediliyor. Buradan alınacak oy da dolayısıyla emanet oya dönüşüyor. Paradigmanın kendisine hedef almıyor, paradigmayı kabul ediyor ama bir vesileyle 2-3 puanlık oy transferiyle iktidar olmaya hedefliyor. Yani strateji bu. Erdoğancılığı Erdoğancı olarak kabul ediyor fakat halimiz ortada. 2-3 puancık veriverin bari. Bakın, size Kürt ve Alevi olmayan bir aday da getirdik, İmamoğlu ve Yavaş gibi bir strateji de var. Yani muhalefetin ufku, Erdoğan'cılardan oy devşirmeye çalışan bir kazanacak aday ile sınırlı kaldı. Kazanacak bir aday çıkacak, Erdoğan'cılardan 2-3 puanı varoluşu gereği emaneten alacak. Neden varoluşu gereği? Çünkü zaten sağcılar ya da Kürt veya Alevi değiller.

siyaseten de yıpranmamışlar. Böylece %52'ye 48'lik denge, tersinden 48'e 50'lik bir dengeye dönüşecek. Ta ki diğer seçimde emanet oylar karar verene dek. Emanet oy istediğiniz kesimlerde ekmeğimizden vazgeçeriz, bu oyunlara gelmeyiz diyor.

Gerekirse ekmeğimizi sarayağa sürer yeriz. Erdoğan'dan vazgeçmeyiz. Kimse kusura bakmasın, biz bu oyunlara gelmeyiz. Yani Asya'yı değil baya kan davalı gibiyiz. O halde yanlış bir soruya doğru bir cevap vermeye çalışalım. Kılıçdaroğlu doğru aday mıydı? Şimdi herkes için ayrı bir kampanya, herkes için ayrı bir paradigma inşa edeceğiniz için doğru aday tartışmasına ben pek girmek istemiyorum. Ama eğer derdiniz emanet oylarsa, yani eğer derdiniz Erdoğan'cıları Erdoğan'cı olarak kabul edip onlardan bir iki puan çalmaksa, Nitekim kampanya boyunca emanet oylar hedeflendi ve emanet oyları hedeflemesi gereken en kötü seçenek de Kılıçdaroğlu'ydu. Bunu kabul etmek lazım. Kazanabilir miydi? Adaylaşma sürecindeki krizler olmasaydı belki. Bu krizler Kılıçdaroğlu kazanamaz algısını muhalif kamuoyu içinde pekiştirdi. Yani böylece kazanamaz kehaneti kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüştü.

Mesela eski İYİ Partili Yavuz Ağrelioğlu bu ifadeyi en çok kullanan siyasetçilerden biriydi. Kazanamaz Kılıçdaroğlu diyordu. Günün sonunda Erdoğan'cı oldu. Kazanamaz da demedim. Kazanabilir, kazanır. Ama kazanamayacağına dair bir endişeye sebep olan şey sağın oy verme davranışlarındaki isteksizlik. Kazanamaz diye başlanan yolculukta bir kısım siyasetçi aslında kazanmasını da pek istemiyoruzcu hale geldi. Erdoğan'cılar ile Ante Erdoğan'cılar olarak ikiye bölünen Türkiye, didişmenin siyaset yapmak zannedildiği bir kuyuya hapsoldu. Tartışma zemini tümüyle yok oldu. Bu zeminin yerine didişme alırken dezenformasyon da normalleşti. Çünkü hakikat değil, faydalı haberler önem kazandı.

Haberin doğru olup olmaması veya haberin büyük ya da küçük olması önemli değil. Çok küçük bir haber faydalı diye köpürtülebilir, çok büyük bir haber faydasız diye geri plana atılabilir. İki tarafta birbirine sesini duyuramazken bu denklem Erdoğan'ın işine yaradı. Bu tablo karşısında Erdoğan'ın zaferi de solgulanmalı elbette. Kazandı mı? Elbette kazandı.

Fakat bu zafer mutlak bir zafer miydi? Bana kalırsa değildi. Çünkü tüm ablukaya rağmen, üstelik ilk dur ezimetine rağmen, son sözünü söyleyen Ante Erdoğan'cılar kararlı bir duruş sergileyerek %48'lik bir blok olduklarını da kanıtlamış oldular. Erdoğan'ın zaferine Pyrus zaferi diyenler olmakla birlikte, ben Sakarya Savaşı sonrasında Yunan ordusunun durumuna benzetiyorum iktidarı. İzah edeyim. Sakarya Savaşı'nda meşhur bir Çal Dağı var. Çal Dağı'nı kaybeden Kurtuluş Ordusu'nun neredeyse Ankara'ya kadar tutunacağı bir doğal mevzi kalmamış. Savaş boyunca her iki tarafta büyük yıkım yaşamış, her iki ordu da dağ almanın işlerine gelmiş.

Bu esnada Yunan ordusu Polaklı'ya kadar gelmiş. Çaldağ düşse Ankara ovası açığa çıkıyor. Mecliste Kayseri'ye taşınmak tartışılıyor. Bu ortamda Mustafa Kemal'in hat savunması yerine alan savunması fikri gelişiyor. Öyle sanıyorum ki İsmet, Çaldağ düşse bile geri çekilmek zorunda kalmayacağız.

Bak ne düşünüyorum. Evet bütün alana hakim. Elimizde kalması iyi olur. Ama elimizden çıkarsa geri çekilmeyeceğiz. Artık hakim mevkii düşüncesini terk ediyoruz. Çünkü değerini ve aklını kullanan bir ordu için... ...mevzinin de mevkinin de önemi yoktur. Asker her yerde savaşır. Tepenin üstünde, altında, derenin içinde, her yerde. Burayı da her alan gibi karış karış savunacağız. Elimizden çıkarsa... ...beş yüz metre, bin metre geri çekilir. Yeniden cephe kurar, savaşa devam ederiz.

Hatt-ı Müdafaa yerine Sat-ı Müdafaa olarak askeri literatüre giren bu taktik manevra, taarruz ordusu konumundaki Yunan ordusunu şaşkınlığa uğratıyor. Yunan ordusu galibiyet kutlamaları yaparken, Kurtuluş ordusunun geri çekilmemesi General Papoulas'ın sinirlerini bozuyor. Bu esnada Yunan ordusu Çal Dağı'nın düşmesi nedeniyle zafer kazandığını düşünüyor. Size almaya geldim. Neden? Zaferimizi kutlamak için herkes sizi bekliyor.

Hangi zaferi? Daha ne oldu? Cepheyi yardık, Ankara yolu açıldı. Lütfen oturun, biraz konuşalım. Çaldağ'ı

elimize geçince düşmanın dağılacağını veya çok geri çekileceğini tahmin ediyorduk. Daha başka ne yapabilirler ki? Şu mesajlara bir göz atar mısınız? Düşman biraz geri çekilip, yeniden bir cephe kurmuş. Olamaz, bu mümkün mü? Hiç bilmediğimiz bir taktikten savaşıyorlar bu sefer. Otuz bin savaşı kaybettik Kemal. Buna karşılık en fazla on beş kilometre ilerleyebilir. Ankara hala çok uzak. Şimdi her şeyi yeni baştan değerlendirmek zorundayız. Orduyu daha fazla zorlarsam... ...korkarım geri çekilecek gücü bile bulamayacağız. Allah kahretsin, şunu susturacağım. Bu gecelik olsun Zafer ulyasıyla oyalansın. Asıl raporlar gelince nasıl olsa bir çıkmazda olduğumuz anlaşılacak.

Böylesi bir zafere rağmen, 21 yıllık iktidara rağmen, Erdoğan bütün nizamı kendi başına kontrol etmesine rağmen, anti-Erdoğancı halk bilincini kıramıyor. Evet, Erdoğancılık da kırılamıyor ama arkasında hiçbir devlet gücü olmayan anti-Erdoğancılık zaman geçtikçe daha da kararlı hale geliyor. Kurtuluş Savaşı'ndan esinlendiğimiz metaforla geri çekilmiyor, alanı savunmaya başlıyor. Çaldağ'ın biraz gerisindeki yeni mevzilerimize yerleştik. Düşman? Taarruzu kesti. Populas'ın sinirleri çözülmüş olmalı. Telaşla savunma mevzileri hazırlamaya başladık. Öyleyse düşmanın hızını kırdık. Hayır. Son gücünü de kullandı ve bitti. Fikren malum oldu.

Daha önce de söylemiştik. Herhangi bir toplumsal talebi kalmadı Erdoğancılığın. Fikren yenildi. Ama gövdesi tüm gücüyle duruyor. 2023 seçimlerinde son gücünü kullandı ve bitti. Bundan sonra krize dönüşmüş tüm sosyal sorunlar bir irin gibi içten içe sürütecek düzeni. Bu çelişkili durumu tersine çevirecek değişken ise bizzat halkın kendisidir. Sokaklara çıkacak, mitingler yapacak demiyorum. Ama eşitlik, özgürlük mücadelesinde dayanışmayla yer alacak halk.

2023 seçimlerinde Erdoğan'a oy vermeyen, birinciyle direnen toplum kesimleri bundan sonra birbiriyle dayanışacak. Kooperatifler kuracak, dernekler vakıflar kuracak, sendikalar oluşturacak. Yani sadece seçim günü hat savunması yapmayacak, hayatın her alanını savunacak. Çiftçiye gidecek, işçiye gidecek, yeni bir paradigma oluşturacak ve zaten fikren mağlup olan Erdoğancılık halkın paradigmasına yenilecek. Halkı dışarıda bırakan herhangi bir masanın ortaklığına değil. Zor günler bizi bekliyor. Zaten kolay olacağını beklemek, bir pazar sabahı böylesi otoriter bir rejimin değişmesini ummak belki de hataydı. Artık dayanışma, birbirimizle omuz omuza verme zamanı.

Bunun yerine ben aşırı haklıydım, sen aşırı haksızdın diyerek didişmeyi bırakalım. Haklı olan haklı olsun, haksız olan da tamam ben haksızdım desin ve önümüze bakalım. Üye olmamız gereken sendikalar, dernekler var. Yardım etmemiz gereken vakıflar, kooperatifler var. Çekilmesi gereken filmler, bestelenmesi gereken şarkılar var. Kapalı kapılar ardındaki karar verici siyasetçilere çağrılar yaparak bir yere varamıyoruz. Didişip duruyoruz. Didişmeyi bırakalım ve işimize bakalım.

Dilişmeyi bırakacağız ve dayanışmayı büyüteceğiz. Dayanışma hepimize iyi gelecek. Tren Topi'yi Pol B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar birbirinize küfretmediğiniz günler dilerim. Ne olur küfretmeyin artık. Hoşçakalın.

Katıl bize diren bütün bu baskıya Durur koca dünya barihatın arkasında

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)