
6.475 kelime · ~32 dk okuma
Herkese merhaba. Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu ile gerçekleştirdiğimiz Söyleşi'nin ikinci bölümünü dinliyorsunuz. Geçtiğimiz bölümde ikiliyi stüdyoda yakalamışken daha çok Türkiye gündemi hakkında sohbete odaklanmıştık. Dinlememişseniz lütfen dinleyin. Keyifli bir sohbet oldu. Söyleşi'nin ikinci bölümünde ise ikilinin yazdığı kitaba yani SS'e odaklanıyoruz.
Konu Süleyman Soylu olunca sorulacak sorular da derya deniz. Bu yüzden biraz özenli davranıp kitaptaki önemli gördüğüm konular üzerinden bir sohbete giriştik. Bunu yaparken Türkiye'nin bugününü de yorumladık bir yandan. Çünkü kitapta ifşa edilen karanlık bağlantılar bugünün Türkiye'si hakkında da çok fazla şey söylüyor. Lafı uzatmayalım, ben Ozan Gündoğdu hazırsanız başlayalım.
Metaforik anlatım, sizin çok iyi becerdiğiniz bir şey. Ön sözde şöyle demişsiniz... Şimdi... Bunu ilk okuduğumda ilk duygum şu, hangisi yazdı acaba dedim. Terkoğlu yazdı. Aramızda öyle bir iş bölümü oluyor. Ön sözlerde genelde ben yazarım. Son sözü de Barış yazar. Yani kitabın ben başlangıç. Hissini vermeye çalışırım. O da bitirdiğimizde vardığımız yeri tamamlamaya çalışır. Öyle yani ön sözü ben yazıyorum. Ben sizin kitaplarınızın hemen hepsini okudum. Unuttuğum varsa bilmiyorum ama hepsini okudum. Edindiğim duygu o. Ya iki kişi nasıl kitap yazılıyor ya?
Ya bu çok... Çünkü aynı dil abi. Yani şeyi yok. Mesela şunu hissedemiyorum yani. Bu bölüm başka birinin, bu bölüm başka birinin demiyorum. Aynılaşmış bir kalem var. Bu nasıl oluyor? Şöyle oluyor. Biz Barış'la 15 yıldan fazla oldu tanışalı. Şimdi uzun yıllar gerçekten aynı masada çalıştık. Yani bir masada yan yana çalıştık.
O da TV zamanında. E şimdi birlikte hapse giriyorsun. Birlikte aynı mahkeme salonlarında yan yana sanık sandalyesine yargılanıyorsun. Sonra arkadaş oluyorsun, dost oluyorsun. E birlikte kitap yazmaya başlıyorsun vesaire vesaire. Ya düşün öyle bir noktaya geliyor ki biz Sızıntı kitabını yani ilk kitabımızı Silivri cezaevinde ayrı koğuşlardayken birbirimizi görmeden yazdık.
Dünya tarihinde var mıdır bilmiyorum. Birbirini görmeden, birbiriyle iletişim... Bakın, iletişim dahi olmadan yazılan bir kitaptan bahsediyoruz ki o zaman da arada yine çok satılmış bir kitap. Wikileaks belgelerindeki üretim. Evet, evet. Tam o. Şimdi şöyle bir durum var. Tabii hani bu işin pratiğinde ne oluyor? Şunu anlatabilirim. Sonuçta biz bir konuyu ele alıyoruz. Mesela SS, Süleyman Soylu'nun öyküsünü anlatıyor değil mi? Süleyman Soylu'yla ilgili bu kitaba alınması gereken konu başlıklarını önce belirliyoruz. Belirledikten sonra bir...
görev bölüşümü yapıyoruz. Barış Tarkov'un yazacağı bölümler belli, benim yazacağım bölümler belli. Benim araştırmam gerekenler, onun araştırması gerekenler. Sonra herkes kendi bölümünü yazdıktan sonra çapraz okumaya gidiyor. Ben Barış'ın yazdıklarını, benim yazdıklarımı da Barış okumaya başlıyor ve düzeltmeler yapmaya başlıyoruz. Ve böylece dil birbirine giriyor. En nihayetinde kitap toplandıktan sonra bir kez daha çapraz okumalar yapıyoruz ve tabii zaman içinde çok da yakın dost olduğumuz için dil de benzeyebiliyor. Yani Barış benim adıma hiç kimse fark etmeden yazı yazabilir ve...
Benim kalemimden çıktığını zannedebilirsiniz. Hiç oldu mu öyle bir şey? Yani kitap zaten birlikte yazıyoruz. Ama hani birbirimizi hani bazen küçültüyorlar, veriyoruz herhalde. Ben şeye, biliyorum isim vermeyeyim, ekonomi yazarlarımızdan bir tanesi, çok fazla eski yazılarını alıp mesela günceller yani. Hayır, o şekilde değil. Yani ne bileyim Barış'a, Barış'ın yazı stilinde o nasıl bir cümle kurabilirim yani? Anlatabiliyor muyum? Yani o bile mesela işte Barış der ki nasıl bir şey ifade etmek lazım. Ben ona arka arkaya beş cümle söyleyebilirim ve siz onun yazısı olarak okuyabilirsiniz bunu. Bu orijinal bir şey. Yani toplamda beş kitap oldu değil mi? Evet, beş kitap oldu. Beş kitap oldu. Önü de gelecek. Yani bu son kitap değil muhtemelen. Yani bu Türkiye hikayesine devam ettiğimiz sürece siz de yazmaya devam edeceksiniz. 42 bölümden oluşuyor. Demin ona baktım kaç bölüm diye.
42 ayrı büyük manşet var. Bir de böyle bir kitaptan bahsediyoruz. Yöntem olarak şunu takip etmemişsiniz. Ben öyle o merakla baktım. Tek bir olayı şey mi yaptılar acaba? Altan Öğümen'le Uğur Mumcu'nun mobilya dosyası gibi. Tek bir hayali ihracat vakası ve bunu bütün kapsamıyla ele alan... Ama öyle değil. Hayır, 42 manşet. Çok fazla manşet. İşte Fethullahçılarla Süleyman Soylu'nun ilişkisi, uyuşturucu, mafyasıyla ilişkisi, yargıdaki ilişkisi, işte çeşitli gayrimeşru gruplarla ilişkisi ve tamamını okuduğunuz zaman aslında başka bir şey çıkıyor. Sadece Süleyman Soylu'nun değil, bu düzene ilişkin bir çerçeve oluşuyor. Tam da bunu yapmak istiyormuşum. Bunu da çok iyi başarmışsınız bence. Şöyle hani Marx'ın, sen ekonomistsin, meta kavramı aslında şu metadır işte önünde duran bardak. Ama öte yanda bir ilişkiler toplamıdır. Sen bir nesneyi anlatarak bütün ilişki sistemini de anlatabilirsin. O yüzden hani başında diyoruz ya bu Süleyman Soylu şöyle olabilirdi. Böyle geldi, böyle büyüdü, böyle yetişti, böyle tepeye çıktı. Hayır. Biz eğer Süleyman Soylu'nun ilişkilerini anlatabilirsek aslında şunu da yapmış oluruz. Süleyman Soylu karakteri kendi başına var olmadı. Süleyman Soylu belki de bu düzenin bir ihtiyacıydı. Bir ihtiyacı karşılamak için Süleyman Soylu geldi. Ve ben açıkçası Süleyman Soylu tipindeki, Recep Tayyip Erdoğan tipindeki politikacıların dünyanın başka ülkelerine benzerlerini gördükçe bunun buraya daha denk düştüğünün daha çok farkına varıyorum. O yüzden biz bu ilişki sistemini tarif edersek, aslında bu rejimi, bugünkü sistemi anlaşılır hale getiririz. Mesela Süleyman Soylu'nun mafya grupları ile ilişkisini anlatmadan, onun işte ne bileyim hayatını anlatmanın hiçbir anlamı yok. Süleyman Soylu'nun tarikat düzeni ile ilişkisini anlatmadan hiçbir anlamı yok. Ama aynı zamanda bu ilişkiyi anlatmak, Türkiye'de tarikatları ve mafyayı tanımlamak da demek. Nasıl var olduğunu tanımlamak demek. Çünkü her ikisi de bakın, tarikat da, mafya da devlet dışı oluşumlar gibi görünse de Türkiye'de hep devlet sayesinde var oldu. Dirsek teması sürekli devam etti. Hep var oldular. Senin de kitabında var. Ve Türk sahayla dirsek teması devam etti. Evet. Hep böyle oldular. O yüzden aslında bizim amacımız Süleyman Soylu'yu belki şahsına anlatmak değil. Bizim amacımız o ilişki sistemini anlatmaktı ve onun için bu kadar ayrı ayrı başlıklar ve her biri bir parça birleştiğinde sistemin bütününü görsün insanlar istedik.
Şöyle demişsiniz orayı da böyle hoşuma gittiği için not aldım izin verin okuyayım. Devletin yerini mafyanın, dayanışmanın yerini cemaatleşmenin, yurttaşlık haklarının yerini ayrıcalıklı sınıfların alması kaçınılmazdı. Bunun kitlelere kabul ettirilmesi ya rızayla ya zorla olmalıydı. Din referansıyla sunulan biat, sözde milliyetçilik sosuna batırılmış, işi boş gurur, tarihsel sembollerle süslenmiş devlet örgüsü rızayı üretti.
İkna olmayanları ise zor bekliyordu. İşte SS bu dönemin sopasıydı. Evet. Bu sopayı da anladığım kadarıyla son derece pervasız şekilde kullanmış belli ki. Öyle bir şey ki sevgili Ozan, yani şunu düşünebiliyor musun? Bir İçişleri Bakanı, bir başsavcı işte, Tokat Başsavcısı Erdoğan Bayraktar'ı...
arıyor ve diyor ki ki o sıralarda Türkiye'nin en önemli FETÖ soruşmalarından birisini yürüten bir başsavcı kaymakamlara gidiyor ve kaymakamlar arasında Süleyman Soylu'nun bizzat atadığı kaymakamlar olduğunu görüyor vesaire ve FETÖ'nün ciğerini sökecek belki de bir İçişleri Bakanı O başsavcıya diyor ki bir damar buldum gidiyorsun artık kes yoksa haddini bildiririm. Şimdi normal yani anayasasının hukuk kelimesinin geçtiği bir ülkede bir İçişleri Bakanı'nın bir başsavcı böyle bir şey söylemesi mümkün olmamalı. Bu cesaretin kaynağı devlet yok. Çünkü ona o hesabı soracak kimse yok. Niye böyle bir şey yaptın diye sorabilecek kimse yok işte. Kitabın girişinde yazdık. Bir suç örgütüyle ilgili raporun devlet içinde nasıl krize yol açtığı ya da örnek veriyorum bir bakanla Süleyman Soylu'yla fotoğrafı olmanın nasıl kapıları bir şekilde açtığı. Ya da örnek veriyorum, bizzat iki Fethullahçı iş adamının kendi arasında Süleyman Soylu'nun Fethullahçı terör örgütüyle ilişkilerine dair, işte ev aldık ona araba aldık, Hocaefendi'ye götürdük vs. gibi çok açık açık iddialarda bulunmasının aslında savcıların ve hakimlerin önünde olmasına rağmen bir dosya işlemi haline gelmemesi. Bunları çok uzatabilirim. Ben sana daha da iddialı bir şey söylüyorum. Seçim diyorsun değil mi? Bak çok iddialı bir şey söyleyeceğim. Şu an telefonda buylog bulunan,
Fethullahçılarla ilişkisi açık olarak netleşen, soruşturma dosyası açılan ama seçim olduğu için gözaltı operasyonları ertelenen devlet yöneticileri var. Çünkü biz seçimden önce böyle bir operasyon yaparsak bize olumsuz etkiler, seçimden sonra bu operasyonu yapalım. Yani kaymakamlar, yani vali yardımcıları, yani bazı bürokratlar. Düşünebiliyor musun? Yani devletin şu an güvenlik bürokrasisi, devleti yöneten bazı isimlerinin bir terör örgütüyle ilişkisini kanıtlamış durumdalar kendi açısından ama seçimden sonraya ertelemeye çalışıyorlar. Böyle bir rezalet olur mu? Bu kadar politikleşmiş. Şimdi biz burada yargı yok. Burada devlet dediğimiz şey yok. Şimdi bu büyük bir çürüme işte. Bu çok büyük bir çürüme. Oradaki sopa şudur. Mesela anayasal hakkını eline almak sopadır. Sen seçimle belediye başkanlığı kazanmışsın kayyum atanması sopadır. Mesela işte evini basıp bir attığın tweet nedeniyle alınıp tutkalaması sopadır. Biz şunu söylemek istiyoruz bu ifadede.
Şimdi bak, Türkiye bir bölüşüm ilişkilerini yeniden tarif etti. Düşün ki sen hani ekonomist olarak çok daha iyisin anlasıyorsun. Toplum birlikte üretir, birlikte tüketir. Bugün üreten sınıfın zenginlikten aldığı pay yüzde yirmilere düşmüş durumda. Şimdi bunun bir insanın içinde bir rahatsızlık yaratmaması...
Anormal bir durum. Toplumun bugün, bak İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana... Bütün büyük şehirlerine oy veren kitleler iktidarla yabancılaşmış durumda muhalefetin elinde. Şimdi bu insanlar bu rahatsızlıklarını, siyasal rahatsızlıklarını, ekonomik rahatsızlıklarını, ya ben bu şekilde yaşamak istemiyorumlarını... Eğer bir mesela mitinge döktüklerinde, eğer bir protestoya döktüklerinde veya anayasal sistem içinde, hukuki sistem içinde haklarını aradıklarında... Hep kafalarına sopa iniyor. Dikkat ediyor musun? Bu sopa işte o. Öyle bir İçişleri Bakanı'na ihtiyacı vardı sistemin. İşte Süleyman Soylu da onu buldu. Bunu söylemek istiyoruz. Süleyman Soylu olmayabilirdi, başka birisi olabilirdi. Asıl şunu görmeliyiz biz. Bu insanın varoluşu aslında kardeşim sana kazandığın halde belediye başkanını verdirtmemek için.
Sadece İstanbul seçimlerinin 5 tane değil mi? Seçim kaybettirme hikayesi var. Seçimin tekrar edilmesinden belediye başkanının hakkında açılmış davaya ve ceza almasına kadar. Türkiye'de bazı şeyleri kabul ettirilmek için İçişleri Bakanlığı bir sopa haline getirdi.
Sadece toplum kesimlerine kalkan bir sopa değil, muhakkak toplum kesimlerini o dille, o meşrulaştırdığı, senin ifadendeki, içi boş gurur. Çok iyi ifade. Şu, içi boş gurur şu. Bak, ben mesela makine mühendisiyim. Ben mesela Türkiye'nin endüstrisinin kendi üretimini, yani yerli imkanlarla kalkınmanın önemli olduğunu düşünürüm. Ve Türkiye'nin kendi arabasını, hele hele elektrikli arabası yapmasına karşı değilim.
Trabzon'daki şey görüntüsünü hatırlıyor musun? Trabzon'a arabayı getirmişler. Son dönemde böyle bir şey oldu. Mesela TCG gemisini şimdi Sirkeci'de şu seninle konuştuğumuz saatlerde vatandaş görsün diye getirmişler. Bu düzenin yabancılaşmasının sonucu. Çünkü vatandaş bir girsin geminin içerisine baksın falan diye istiyorlar. Tok arabasını da Trabzon'a götürdüler ve bir vatandaş şöyle dedi. Uy bu arabayı biz mi yaptık? Aslında siyasi iktidar bir tür vatandaşın o belki muhtemelen açlık sınırının altında yaşıyor. O açlık sınırının altındaki vatandaşa, o rejimi, içinde olduğu rejimi... Aslında burası senin de yahu. Bu evde oturmuyorsun belki. Bu uçakları hiç bilmiyorsun. Dün Cumhurbaşkanı bu meşhur Ataşehir'de açılan yerde ne dedi? Benim uçaklarım halkın uçakları dedi. Hiç bilmediğin uçakların senin uçağın olduğunu düşündürtmek için.
Hiç binmediğin o koruma araçlarının senin olduğunu zannetmen için... ...hiç çalışsan da bir tatil köyüne gidemediğin, bir denizini göremediğin hatta memleketin içerisinde... ...bu sistemin parçası olduğunu zannetmen için bir içi boş gurur yaratıyor. Ya bak, biz yaptık bunu dedirtiyor. O içi boş gururu da arzu nesneleri koyarak önünü aslında sürekli besliyor. Bak, köprün var. Havalimanım var. Bak ne güzel yolum var. Hatta cumhurbaşkanlığı sarayım var. Bir Hollywood efekt de var. Rezidanslar var. Bak işte 30 katlı, 40 katlı. Gerçekten vatandaş bu arzu nesnelerini gördükçe ne büyük bir gelişme. Ne büyük bir büyüme. İşte en azından burada bir şey var. Fakat
Tabi arka planda başka bir ilişkiler ağını anlatıyorsunuz. Kitabın ilk kısmı bana çok çarpıcı geldi. Bana kalırsa buradan başlayıp sonuna kadar sadece bu ilişkiler ağı bile konuşulabilir. Özetleyebilecek miyim? Bilmiyorum çünkü böyle bir... Uzun kısım, E.U. diye birinden bahsediyorsunuz. İsmini vermemişsiniz. E.U. diye biri. Bu E.U. kişisi. İBB'nin müteahhiti. AKP döneminde İBB ile Akçeli işlere girişmiş, ihale almış vs. Bir ihaleye giriyor beyefendi. Beyefendi herhalde değil mi? Evet. Bir ihaleye giriyor beyefendi, fakat daha sonra bu ihaleden belediye başkanı tarafından çekilmesi isteniyor. Bu da anladığım kadarıyla diyor ki, kardeşim ben bu ihaleden ballı kaymaklı milyonlar kazanacağım. Çekileceksem eğer ne kazanacağım? İhaleyi yeni alan kişi buna sakalını veriyor.
Doğru anlatıyorum değil mi? Evet. Çekilme parası. Çekilme parası, aynen. Fakat bu EU'nun bir de ortağı var. Ortak da diyor ki, ya sen belediye başkanının ricası üzerine çekildin, sakalını aldın fakat benim sakalım nerede? Böylece bir çatışma hali başlıyor. Bunun mahkemede çözülmesi mümkün değil çünkü tümüyle gayrimeşru bir ilişki.
Fakat bunun bir çözüm mekanizması var Türkiye'de. Yani biz gündelik hayatta böyle işine giden, gelen, sabah uyanan, karısını öpen, çocuğunu yokula yollayan insanların bildiği bir hikaye değil. Bu tip bir gayrimeşru çözümsüzlüğün çözüm adresi Türkiye'de belli. Ve bu kişi de Sarallar adlı çeteye gidiyor. İş ondan sonra siyaset mekanizmasına devroluyor. Anlatır mısınız bunu? Şöyle oradan devam edelim. Bu alacak verecek meselesi bir şekilde bir mafya grubuna devrediliyor. O mafya grubu EU'yu tehdit ediyor. EU İstanbul'un Bakırköy ilçesindeki emniyet müdüründen destek istiyor. O Bakırköy emniyet müdürü bir şekilde onu kurtarmak için gittiğinde... ...aslında büyük bir duvara çarptığının farkına varıyor. O büyük duvar... Bakan Süleyman Soylu. Bir şey sorabilir miyim? Tabii. Benim başıma böyle bir şey gelse ben 155'i ararım. Bu arkadaşların tanıdıkları emniyet müdürleri var. E tabii. Çünkü şöyle bir şey var. O EU'nun 15 Temmuz darbe girişiminde dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan'ı ve ailesini koruduğu hatta iki ayrı konutunda onları sakladığına dair
bilgi var. Ondan dolayı da bu müteahhitin İstanbul Emniyeti'nde hatırı yüksek. Yani sen arayamazsın belki ama o direkt Mustafa Çalışkan'ı ya da bir ilçenin emniyet müdürünü arayıp yardım isteyebiliyor. Yani ortada bir temiz bir kirli taraf yok anladığım kadarıyla sistemin tümü.
Evet. Kirlenmiş. Süleyman Soylu'ya gidiyor. Süleyman Soylu'ya çarpıyor olaycı ve bir şekilde o Bakırköy ilçe emniyet müdürü tüm bu yaşadıklarını bir rapora dönüştürüyor. Ve işte o mafya grubuyla da ilgili bilgileri ekleyip bunu işte ilgili emniyet birimine ve bildiğim kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na kadar giden bir rapor hazırlıyor. Ve o raporu hazırladıktan sonra başına gelmedik kalmıyor. Bizim öykümüzde aslında onu anlatıyor. Bir emekli emniyet müdürü işin içine giriyor. Emekli emniyet müdürü o mafya grubuyla çok yakın ilişkide olan birisi. Bu raporu geri çek diye o Bakırköy Emniyet Müdürü'ne baskı yapıyor. Çekmem, çekersin vs. Bunun bedelini ödeyeceksin diye iş. Bir şekilde kavgayla sonuçlanıyor ve bizim hikayemizi okuyanlar görecektir ki o mafya raporunu yazan Bakırköy Emniyet Müdürü sürmeler, sürmeler, yıldırmalar, mobbingler vs. derken dönüp dolaşıp Fetullahçı terör örgütünü üye olma iddiasıyla polislikten atılıyor. Şu an bildiğim kadarıyla hala da davası devam ediyor, istinafta vs.
Almançık'ın ifadesi çok iyi. Dokunan yanıyor. Burada farklı bir taraf daha var. O aslında acı olan noktalardan birisi. Yani kitapta da anlattık. Bu Bakırköy Emniyet Müdürü olan Murat Çetiner'in durumu Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda da tartışılıyor. Düşünün, emniyet kararnamesini imzalarken Erdoğan yanında Süleyman Soylu var, İçişleri Bakanı olarak. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çelişkan var. Ve o Murat Çetiner adlı Bakırköy Emniyet Müdürünün durumunu sormaya başlıyor. ve İstanbul Emniyet Müdürü ki Bakan Soylu'yla bir kavga içinde bütün olanları bu size anlattıklarımızı geniş haliyle anlatıyor. Dönüp dolaşıp şimdi düşünebiliyor musunuz? Yani İstanbul Emniyet Müdürü Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanında Süleyman Soylu'yu şikayet ediyor ve bir mafya grubuyla iç içe olmakla itham ediyor. Orada aslında kıyametin kopması gerekiyor. Erdoğan ne diyor Süleyman Soylu'ya? İstanbul'un işlerine karışma. Şimdi işte bu devlet değil. Devlet değil. Devlet değil. Çünkü şu aklıma geliyor, İstanbul'un işlerine kim karışsın o zaman Sami Erdoğan? Nasıl bölüşüyorsun? İçişleri Bakanı karışmasında. Ya da İçişleri Bakanı da nasıl karıştığı belli. Orada da bir tuhaf durum var. Öyle özetle. Ama şunu düşün, kitapta o bölüm de var. Adnan Oktar Operasyonu İstanbul Emniyeti yaptı 2018 yılında. Ve böyle büyük operasyonlardan önce emniyet hep Ankara'ya haber veriyor. Çünkü Türkiye daha önce, biliyorsun, 17-25 Aralık sürecini yaşadı ve... ...İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nda bir savcı çıktı, işte bakan çocuklarını, hatta MİT başkanını ifadeye çağırdı. Şimdi böyle bir ritüel oluşmuş. Yani başımıza bir şey gelmesin diye önceden haber verin ritüeli. Anadolu Doktor Operasyonu'na haber vermemişler.
Çünkü açıkçası İçişleri Bakanı, soylu bu yapıyla zaman zaman görüşüyor ve ilişki içinde. O kadar ki kitapta ifadeleri koyduk mahkeme tutanaklarına. Tek tek anlatıyorlar şu soyluyla görüştük, buna gittik, buna gittik. Hadi diyelim. Adnan Oktar ekibi anlatıyor. Adnan Oktar ekibi anlatıyor. Hadi diyelim, bunlar hayal ürünü. İftira. İftira. Bir de şey var, operasyon sabahı Adanokların villasından Süleyman Soylu'nun cep telefonuna atılan mesajlar var. Maşallah. Sayın Bakanım, işte şu an geldiler, böyle operasyon yapıyorlar, şöyle yapıyorlar, yardım edin şeklinde mesajlar var. Kitabın sonunda bir mektup yayınladık Adanokların cezaevinden Süleyman Soylu'ya el yazısıyla yazmış olduğu mektup. Bütün metin orada, tam metin. Öyle diyor, Süleyman Bey ben seni hep destekledim diyor. Şimdi buradan bakıldığında, daha da uzatmayayım, İstanbul Emniyeti niye haber vermiyor Ankara'ya? Çünkü çok net bir şey biliyor. Süleyman Soylu'ya haber verirsek bu operasyonun önüne geçebilir ve engelleyebilir.
Şimdi Türkiye'de devlet, hani ben içişleri baronu kavramını kullandım bir yerde, baron kavramı ortaçağda şövalyenin bir üst aşaması. Size veriyorlar, diyorlar ki al bunu, burayı, sen yönet, senin hukukun geçerli olsun burada diyorlar. Tam olarak devlette bu. Devlet sanki İstanbul'u birine vermişler, Ankara'yı öbürüne vermişler, işte Güneydoğu'yu birine vermişler. Böyle adamlar var ve bu adamlar kendi hukuklarını uyguluyor. Gezi davasında aslında bir bakana yakın bazı savcıların hukuku uygulandı. İşte KCK davasında Fethullahçıların hukukunun uygulanması gibi ya da Ergenekon davasında. O yüzden ben bugünkü sistemde o bizim kafamızdaki cumhuriyet hukukunun yani bütün yurttaşları eşitlik içerisinde birleştiren hukukun olmadığını bu kitabın içerisindeki hikayeler yan yana geldiğinde görebiliyorum. Bugün öyle bir şey olmadığını. Sadece toplumsal eşitlik anlamında değil. Ortada devlet mekanizmasının kurumsallığında da bir sorun var. İçişleri Bakanına İstanbul'a bakma sen denir mi? Ya da İstanbul'a bu haliyle, bu anlamıyla kim bakıyor? Orada da işte çeşitli iddialar var. Belki cevap vermek istersiniz. Bilmiyorum öyle bir şeyiniz var mı, çalışmanız var mı? Çünkü İstanbul boş. Yani bir İçişleri Bakanı'nın kontrolü altında olmadığı belli. Sedat Peker'in de daha önce benzer açıklamaları vardır. Çok ağır bir şey var. Bakın mesela kitaptaki bölümlerden birisi.
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın'ın İstanbul'daki bir otelde birileriyle yemek yerkenki fotoğrafı çekilmiş. Nereden çekilmiş? Hemen deniz kıyısından çekilmiş ve nereye konmuş? Cumhurbaşkanlığı sarayının önüne konmuş. Erdoğan'ın önüne konmuş. Niye? İddialı bir şey söylüyoruz. Diyoruz ki İbrahim Kalın kendisinin Süleyman Soylu tarafından takip ettirildiğini iddia ediyor. Fotoğrafta da arkası dönük kişinin Sezgin Baran Korkmaz olduğu iddia ediliyor. Ama öyle değil. Başka birisi ve Erdoğan'ın avukatlarından Mustafa Doğan İnal o fotoğrafta var ve düşünebiliyor musunuz? Orada o iddiayı da yazdık. Süleyman Soylu, İbrahim Kalın'ı takip ettirilmesi emrine Mustafa Çalışkın'a yani eski İstanbul İmniyet Müdürü'ne veriyor. O kabul etmiyor.
Ne zamanki Mustafa Çalışkan görevden alınıyor, yerine başka bir emniyet müdürü İstanbul'un başına getiriliyor ve biz o fotoğrafla karşı karşıya gelebiliyoruz. Bizim aslında AKP, iktidar, saray dediğimiz kavramlar çok böyle barışık kavramlardır ve ciddi içeride çok büyük bir savaş var. Ciddi kliklerin savaşı var. Ve çürümeyi onlar da farkındalar. Yarın öbür gün bu iktidar değişirse, yarın öbür gün yeni bir iktidar konulursa şundan o kadar eminim ki yani bizim şu an konuştuklarımız, bildiklerimiz yaşananların yüzde beşi bile değil. Yani çok çok büyük bir irin akacak bundan hiç şüphem yok. Bir şey söyleyeceğim. Bir şeytanın avukatlığını yapacağım. Yap bakayım.
Cendere kitabımıza kaç tane soruşturmalı? Açıldı. Geçen sorduk. 33 tane. Evet. 31 tanesini, 33 soruşturmalı, 31 tanesini Cumhurbaşkanı'nın avukatları açmış. Değil mi? Ve şöyle açmışlar, kitaba, kitaba gelmişiz mesela bu podcast'e buna, YouTube'da anlatmışız YouTube'daki anlatımımıza, Halk TV'de konuşmuşuz oraya. Yani 31 tane... Moderatöre de reza veriyorlar. Evet, evet. Aynı beraber. Biz şu an Fatih Portakal'la, Ayşenur Arslan'la, hepsiyle, bütün o işte Gökmen Karalağ'la, hepsiyle birlikte yargılanıyoruz. Kandık arkadan.
Şimdi şöyle, biz o kitapta... Sen bizim suçu bize at. Tamam. Ben söyledim, uyardım ama kendileri böyle yaptılar derim. O hiçbir şeye yaramıyor. Yaramıyor. Şimdi... Orada avukat geldi, biz işte bir dava hikayesi anlatıyoruz. Tekrar buna da açılmasın diye hikayeyi anlatmayacağım ama avukatın savunması şöyle, var dilekçelerde gösterebilir miyim? Ya beni Ticaret Bakanı çağırdı Nihat Zeybekçi. Dedi ki, bak dedi şu şirket dedi böyle yargıda sorunlarla karşılaşıyormuş. Bunlar olmazsa Türkiye'den sermayelerini çekmeyi düşünüyorlarmış. Bunu işte gidip yargıda halletmek gerekiyor dedi. Bana böyle bir şey söyledi. Ben de gittim, bunun için görüştüm. Ya dedim ki bunun kendisi normalde pek normal değil.
Yani bu açıdan düşündüğünüzde ben yazarken bunu bilmiyordum mesela. Biz o hikayeyi yazarken böyle bir şey biliyor muyduk? Bakan çağırmış, Cumhurbaşkanı'nın avukatını böyle demiş, şunu yap demiş. Yani savunma diye yaptıkları şeyin kendisi aslında anormal. Sistem öyle cüretkar hale gelmiş durumda ki bizim normalde bunu yapmamız doğru değil dediğimiz, basit ahlaki kuralları değil, artık suçları böyle çekirdek yer gibi işler hale gelmiş. O yüzden ben şunu söyleyeyim, ben yarın bir gün Türkiye'nin iktidar deyisi dahi bütün bu dönemin suçlarının hepsiyle yüzleşebileceğini falan sanmıyorum. Ama çok sembolik olanlarla, çok sembolik işlerle bile hesaplaşsak, sallandır birkaç tanesini tak üstünde meselesi, aslında bir tür ibret alma hikayesidir. Bu dönemin ibret yaratacak hikayelerini toplumun önüne çıkarsak belki yarın bir de aynı şeyler olmasın diyeceğiz.
Yani düşünün ki Türkiye'de biz mahrem kitabında bir tecavüz dosyası anlatıyorduk. Fethullah Gülen'in akrabaları oranın sanayili kardeşi ve yeğenleri. Bugün bu kitapta başka bir tecavüz dosyası var. Burada da başka siyasiler var. Belki bunlarla gerçekten dönem içerisinde yüzleşsek, o dönemden bu dönemden bağımsızlar. Yarın çocuklarımız daha doğru bir gelecekte büyüyecekler. Ben o yüzden gerçekten de gelecekte işte bu kitabı yazdık, her şey böyle olacak demiyorum. Ama en azından bu dönemin tarihine bir not düştük ve yarın oturup bazı şeylerle yüzleşmeye karar verirdiklerinde, hani kimseyi asılmasın tabii yani bir ibret için bazı şeylerin peşinden gidelim dediklerinde, gelecek toplumda en azından bu kir olmasın diye karar verdiklerinde ben bugünkü bu notun bir işe yarayacağını düşünüyorum.
Bu düzene ilişkin, sizin de Cumhuriyet Gazetesi'ne takip ettiğiniz, kitapta da olan tecavüz vakası, bunu uzun uzun anlatmayacağım burada. Ama özetle anladığım şu, isimleri siz zikredebilirsiniz. İçişleri Bakanı'yla çekilen fotoğraf veya Aile Bakanı'yla çekilen fotoğraf bir güç... ...dayanağı olup bu bir tecavüze alet edilebiliyor. Burada şu açıklamayı yapıyorlar. Biz tanımayız. Bir kişiyle bizim ziyaretimize gelen üçüncü kişi bizle fotoğraf çektirmiş.
Ben tümüyle şeytan avukatlığını yapıyorum. Diyelim ki haklılar. Ya şu tuhaf değil mi? Memlekette bir bakanla fotoğrafının olması gayrimeşru bir gücün dayanağı olabiliyor. Mesela Süleyman Soylu'yla fotoğrafımın olması örneğin emniyette iş görmemi sağlayabiliyor. Ve bunu Süleyman Soylu da muhtemelen biliyor. Ve çevresindeki herkes de bir şekilde Soylu'yla fotoğraf çektirmek istiyor.
Bu tuhaf bir durum yok mu burada? Evet, daha ağır. Bakın, o bölümü SS kitabına niye koyduk? Biz E.M. diye kodladığımız o çocuğun, o genç kızın ifadelerini okuduğumuzda, yani üç sayfadan fazla dava dosyası inceledik bu meseleye dair. İfadelerini okuduğumuzda E.M. diyor ki, bu Sadullah Lagöz adlı iş adamı, yani tecavüz şüphelisi, tecavüz etmeden önce o kızı siyasilerle fotoğraflarını göstererek baskı altına almış.
kendisinin ne kadar güçlü, polis müdürleriyle ne kadar ilişkili, siyasetçiler tarafından ne kadar sevildiğini göstererek o kızı baskı altına almış. Ve zaten tecavüzden sonra da hani sana kimse inanmaz, sen yabancısın, zaten yabancı bir ülkeden gelen bir kişi, yabancısın diyerek deport edilme riskini hatırlatmış. Şimdi o fotoğraflar işte böyle bir çilingir vazifesi görüyor. O fotoğraflar kimi zaman bir ihale almanı sağlıyor, kimi zaman bir yere atanmanı sağlıyor, kimi zaman da korumasız bir çocuğa tecavüz için korkutma merdiveni oluyor. Şimdi bu çok büyük kirli bir şey Ozan, çok büyük kirli bir şey. Daha ağırı. Soruşturma devam ediyor. Bakın 6 ay oldu. 6 ay önce yaşanan bir tecavüz olayından bahsediyoruz. Adli tıp raporu olduğu için bu kadar net konuşuyorum. O genç kızın pantolonunda bir sıvı bulunduğu için bu kadar net konuşuyorum. Soruşturma devam ederken ifadesi bile alınmamışken o adamın gidip ifadesini almakla yükümlü olan Ankara Emniyet Müdürü'nün makamında ağırlanması. Ankara Emniyet Müdürü tarafından plaket verilmesi. Yine soruşturma devam ederken, çocuğu korumakla yükümlü olan aile bakanı tarafından makamında ağırlanması, o buluşmaya bir görevdeki hakimin aracılık etmesi, aile bakanının yardımcısının hem makamında hem de tecavüz olayından aylar önce tecavüzün yaşandığı pastanede bu iş adamını ziyaret etmesi, size onlarca örnek atabilirim. Onlarca örneği gerçekten şurada fotoğraflarıyla gösterebilirim.
Şimdi hal böyleyken ben mesela bu tecavüz şüphelisinin şu an Türkiye'de mi yoksa yurt dışında mı merak ediyorum. Onu da bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Çünkü iddianame hala yazılmış değil.
Biz eğer ortaya çıkarmasaydık, biz eğer bunu yazmasaydık... ...belki de bu dosya çoktan kapatılacaktı. Çünkü bize bu dosyanın kapatılacağından şüphe eden... ...kapatılacağına dair duyumları olan devlette ki bürokratlar verdi. Bu dosyayı ne olur gündeme getirin, bu kızın dosyasını kapatacaklar diye. Bu kadar hikaye içinde kapatılması çok kolay bir dosya değil mi? Yani...
Neleri kapattılar ve bunu çok rahat kapatabilirlerdi? Çok rahat kapatabilirlerdi ve kapatacaklardı. Şu anda biraz zorlaştı bu kadar açığa çıkmış olması. Çünkü gerçekten hani çocuklarımıza onu öğretiriz. Benim de çocuğum var. Hatta buraya gelirken yanımda getirdim. Zorda kaldığında çığlık at.
Çünkü çığlık atmak, o sırada yaşadığınızın daha çok kişi tarafından bilinmesini ve kapatılmasını zorlaştıran bir hikaye. Bu kitapta da bir çığlık atadı. Şu an bu hikaye kamusallaştı ve herkesin bildiği ve herkesin gözünü diktiği bir olay haline geldi ki biliyoruz, şahıs da bundan çok rahatsız. Hani bazı para verdiği iddia edilen kimselere de hani kapanacaktı, niye bu iş bu noktaya geldi diye sorduğunu da biliyoruz. Bu açıdan çok kapatılacak bir dosya çünkü bir tarafı 17 yaşında, Türk vatandaşı bile olmayan ve kadın. Kadınlık da aslında bir maalesef eşitlik ilişkisi içerisinde kurulmuyor Türkiye'de cinsiyet ilişkileri ve çok kolay üstüne örtebilecekleri bir meseleydi. Ne mutlu ki yani bize ulaştıranlar bu ülkenin iyi bürokratları bunu kapatmasınlar dedi ve bu sayede belki şu anda da kapatmak zorlaştı. Ama ben şuna inanıyorum ya bak Ozan Aile Bakanı dedi ki sen söyledin ya üçüncü bir kişi bunu getirdi bizim yanımıza dedi.
Aile Bakan Yardımcısı'nın sonra Barış Pehlivan adamın mekanında, şüphenin mekanında fotoğrafını yayınladı. Adam dedi ki, ya bu tecavüz hadisesinden önceydi, bir kere biz bu beyefendiyle bakanlık olarak bir sürü proje yapıyoruz filan. Bakan diyor ki, biz bunu tanımıyoruz, üçüncü kişi getirdi demişti. Bakan Yardımcısı kendi fotoğrafı çıkınca, biz ortak projeler yapıyoruz diyor.
Bir de nasıl bir sosyal çevre bu? Sorun da burada zaten. Kendi sosyal çevrenizde çok nadiren gayrimeşru bir ilişki içinde olmuş birisinin de olabilmesi çok nadir başınıza gelir. Benim çevremde hiç yok. Nereden buluyorsun? Uyuşturucu satıcıları, tecavüzcüler, mafya babaları. Bunlar bakanlıklara giriyorlar, çıkıyorlar ve onlarca fotoğraf çektiriyorlar. Günün sonunda da bunlar birileri tarafından getirilmiş diye açıklama duyuyorsun. Birileri getiren kişi de hakim.
Ömer Asgüçük ismindeki hakim. Ve hakimin kendisine bu sefer Mühendisler Yıldızı sormuş. Demiş ki biz yolda gidiyorduk arkadaşlar bakanlığa gidecektik, aile bakanlığına. Yolda bu adamla karşılaştık. Ben de geleyim sizinle dedi. Öyle geldi. Sonra o hakimin Facebook hesabı var. Açtık baktık bu adamla. Başka fotoğrafları da var. Toplantılara katılmışlar. Yani bu olay olunca da kimse hani... Tanımamazlıktan geliyor. Bizimle ne alakası var bu adamın? Tesadüfen ortaydı gibi. Şimdi bu açıdan bakıldığında aslında kire batmış bir sistem ve sistem bu işin içerisinden çıkamıyor. Ve ben bu ifşanın, bu açıklamanın, bu her şeyin ortaya çıkmasının önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz bu işi yazdıktan sonra pek çok kadın da bize ulaştı ve benzerlerinin kendi başına geldiğini söyledi ve biz bunları da yazdık. Bak Ozan, bir tanesi üniversitede akademisyen. Bunu bize anlatanlardan.
Kadrosunu Ankara'ya aldırmaya çalışıyor. Sadul Halagöz ile tanışıyor. Halagöz diyor ki kahve içmek gibi bana şöyle söyledi, kahve içmeyi teklif etmek gibi benimle bir kere beraber olursam kadronu aldırırım istediğin üniversiteye. Şimdi hani bu gücün kaynağı ne? İşte o fotoğraflar. Evet. Yani işte o fotoğrafları şey olarak görmemek lazım. Hani böyle aile albümünde gelir misafir eskiden öyle olurdu ya kolonyadan sonra. Böyle bir şey değil bunlar. Bunlar o suçu işlemek için aslında bir şekilde mağdura baskı yapabilmek için yaratmış olduğun o arkada biriktirdiğin yükler aslında. Onun üstüne bindirdiğin yükler. Çünkü onun iradesini ezmen gerekiyor. O fotoğraflarla eziyorlar. Ben o işte o fotoğrafları o yüzden masum görmüyorum. O fotoğraflardan güzel bir müze olur aslında biliyor musun? Yarın öbür gün iktidar değiştiğinde o fotoğraflar üzerinden güzel bir müze açılabilir.
Bir yandan da geleceğe ilişkin, gelecekteki siyasetçilere ilişkin çok büyük ders niteliğinde. Çünkü bu kadar irin birikiyorsa memlekette, bu irinin devlete, politikaya, yargıya vs. sıçramaması için bu fotoğraf verme işine titiz davranılması gerektiği en azından gelecekte bu meselelerle çok ortaya çıktı. Şimdi Süleyman Soylu deyince orijinal bir yıl, 2012 yılı. 2012 yılında, 2011'den hemen sonra yeni bir konsolidasyon süreci AKP'de var. Ve Türk sahanın tümünü AKP'ye eklemleme çabaları var. İşte Numan Kurtulmuş geliyor Has Parti'den. O yıl gelen birisi Süleyman Soylu. Demokrat Parti kökenli, eski DYP'li, Mehmet Ağır'la vesaireyle falan beraber çalışmış. Fakat bugün gördüğümüz yerde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi, tamam ama sanki MHP'li bir bakan gibi. Siz de kitapta öyle demişsiniz.
Soylu kimin bakanı sorusu neden soruluyor? Anladınız mı? Neden AKP'den çok MHP için işlevli göründüğünü? Ortada durur, sizin sanırsınız, en çok işinize yarayacağı an fark edersiniz ki hiç sizin olmamış. Şimdi bunu...
Sinan Ateş suikasti çerçevesinde anlatıyorsunuz. Soylunun nasıl bir dahli var bu sürece? Çünkü yine bir fotoğrafa geliyor iş. O noktada 30 Aralık 2022'de Sinan Ateş öldürülüyor. Tolgahan Demirbaş iki kez gözaltına alınıyor. İki kez salıveriliyor. Yani düşünsenize. Gözaltına alınıyorsunuz, salınıyorsunuz, tekrar gözaltına alıyorsunuz, tekrar salınıyorsunuz, tekrar gözaltına alınıyorsunuz, bu sefer tutuklanıyorsunuz. Yani bu hikayeyi bu ortaokul talebesine gösterseniz, o gözaltı işinde muazzam bir şaibe olduğu ortada. Ve bu kişi MHP'li bir milletvekilin evinden çıkıyor, Olcay Kulabuz'un evinden çıkıyor. Olcay Kulabuz da cinayetten dört gün önce Süleyman Soylu'yla fotoğraf veriyor.
Bu kadar mı hikaye? Yani bir İçişleri Bakanımız var ama Adalet Kalkınma Partili gibi görünmekle beraber MHP'li. İçişleri Bakanı tarafında işin şöyle bir tarafı var. Sen dedin ya Olcay Kılavuz'un MHP milletvekilinin evinden gözaltına alınıyor. İlk gözaltısı öyle oluyor. Ama polis tutanağına göre o ev yok.
Yani bu Tolgahan Demirbaş, Olcay Kılavuz'un evinden alınmamış da tam sokağında bulunmuş gibi tutanak düzenlediler. Anlatabiliyor muyum? Şimdi o tutanakta da, manipülasyon tutanağı da, bizzat olayın yaşanma örgüsüne bile müdahalede bulunuldu. Orada o Tolgahan Demirbaş'ı gözaltına alan polislerin kimisi sürüldü, kimisi emekliliğini verdi. Çünkü çok büyük baskı yediler. Emekliliğini veren polisler oldu. Evet.
Çünkü çok büyük baskı yediler. Şimdi Süleyman Soylu bunların farkında değil mi? Tabii ki farkında. Düşünebiliyor musun? Ya biz hala o kadar hani diyorum ya alışma ve şaşırma refleksi üzerine konuşuyoruz ya. Şu an Sinan Ateş suikastında dahli olan tetikçiyi Ankara'ya getirenler arasında polisler var ya. Tutuklu şu an. Tutuklu polis, İstanbul'dan Ankara'yı tetikçilere taşmışlar. Bunun ne kadar büyük rezalet olduğunu aslında tam farkına varabildiğimizi düşünmüyorum. O kadar fazla bilgi bombardımanı ve o kadar fazla skandal bombardımanı altındayız ki bunu bile doğru dürüst konuşamıyoruz. Şimdi hal böyleyken orada Süleyman Soylu sessizliği demişiz. Şimdi Sinan Ateş suikastında acaba soruşturma yürüten savcıyla Süleyman Soylu arasında nasıl bir ilişki var? Bunu da sorgulamak gerektiğine inanıyorum. MHP acaba Süleyman Soğlu üzerinden nasıl dahil oluyor soruşturmaya? Nasıl dahil oluyor?
Çok fazla dahil oluyor çünkü kendisinin sıçramasını istemiyor. Kendisinin sıçramasını istemediği için şu an Olcay Kulabuzas da tasfiye etti. Çünkü baktığınızda dönüp dolaşıp gerçekten MHP ile organik bağı olan insanlar... ...şu an Sinan Ateş suikastinde çok önemli sanık konumdalar. Ancak ve ancak kaç ay geçti değil mi? Kaç ay geçti. Hala Sinan Ateş'i kimin öldürmeye azmettirdiği ortaya çıkmadı.
Bakın iddialı bir cümle kullanıyorum. Ara koordinatörler çıktı, ara organizatörler çıktı, tetikçi çıktı. İyiydi arkadaş. Kim emir verdi? Daha da önemlisi neden öldürüldü? Bu sorunun yanıtı şu an ki benim bildiklerim kadarıyla soruşma dosyasında yok.
Yok ve bak 2022'nin yaz aylarında Mersin'de yine Sinan Ateş'in bir yol arkadaşına saldırı oldu. O da çekti vurdu hatta kendisine saldıranlara. Savcı oranın iddianamesinde diyor ki bu kişiyi nasıl burada olduğunu, konumunu tespit ettiklerini anlamadım diyor. Nasıl tespit ettiler biliyor musun? Bak söylüyorum. Telefonlarımız şu an ben senin yanındayım. Taksim'de bir bürodayız. Buradan bir sinyal veriyor. Bunu takip ediyorlar.
Bunu o zaman... Şimdi anladım. Bunu takip bir özel kimse yapamaz. Devlet... Evet. Burada bak, zaten üç kişi var. Bir orada kitabın içindeki bölümde üç kişinin hikayesi var. Bir kafede buluşuyorlar. Buluşma nedenleri şu. Sinan Ateş öldürülmeden aydan önce bir mitçi var, eski mitçi. Tutuklu şu anda. Eski mitçiden Sinan Ateş'in konum bilgilerinin an an bulunmasını istiyor. Mesela Sinan Ateş daha öncesinde işte bir şehre gitmiş, Anadolu şehrine. Adam diyor ki şu an şurada.
Ben konuya ilişkin cahil olduğum için soruyorum. Bu devlet gücüyle elde edilebilecek bir şey değil mi? Değil mi ya? Teyit etmek istiyorsan. Aynen öyle. Şimdi normalde mesela Ozan'ı hedef alan biri, niye peşine 3 kişi taksın o yürürken peşinden yürüsün falan? Ozan'ın cebinde telefon var. Telefonu nereden sinyal verirse orada olduğunu biliyor. Aklıma MOBESE'ler geldi. Yani MOBESE kayıtları var. Şimdi bu insanlar böyle cinayet işlemeye gidiyorlar bak. Bu şekilde cinayet işlemeye gidiyorlar ve Sinan Ateş'in konu bilgilerini aydan öncesinden almışlar. Tetikçileri İstanbul'dan Ankara'ya polisler getiriyor. Konum bilgileri devlet tarafından bir biçimiyle veriliyor. Herkesin gözü önünde bir cinayet işleniyor. Ankara'nın göbeğinde. Ve şu an hiçbir devlet görevlisi bundan dolayı soruşturulmuyor. Soruşturulmuyor. Ve şimdi bak, tetikçi ne diyor? Diyor ki tetikçi, ya benim diyor bir tetikçi uyuşturucu çetesinin elemanı.
Sinan Ateş normalde aynı dünya görüşünden olmasak da bir ülkücü hareketi içerisinde... ...akademisyen kökenli falan bir fikir ve siyaset adamı, doktrin adamı. Aralarında ne tür bir anlaşmazlık olabilir? Var diyor adamın ifadesine bakın. Diyor ki benim onunla sorunum vardı, öldürdüm diyor. Ama hepimiz bunun bir siyasi cinayet olduğunu biliyoruz. Ve bu siyasi cinayetin devletin imkanlarıyla, polisiyle, konum bilgileriyle işlendirebiliyoruz. Çok basit bir soru sorayım. Ülkü ocakları bir önceki başkanını öldürme emrini kim verebilir?
Kim verebilir ya? Bak, kim verebilir? Çok basit bir soru soruyorum. Bu çok önemli bir soru. Ya bir terör örgütü olabilir bu, değil mi? Veyahut da onun neredeyse denk ve onun biraz üzerinde, onun önünde bir tehlike olarak gösteren bir rakibi.
...aynı hareket içerisindeki bir rakibi görülüyor ki alınan kişilerden... ...aynı hareket içerisindeki bir rakibi yapmış bunu. Bu açıdan bakalım da bu bir siyasi cinayet. Hani tanık olduğumuz işte solcuların sağcıları sağcıları solcuları vurması şeklinde bir siyasi cinayet değil. Siyasi bir hareketin içerisindeki rekabetin sonucunda işlenmiş bir cinayet. Süleyman Soylu burada ne yaptı? Süleyman Soylu'nun ben kalkıp Sinan Ateş cinayetin emrini verdiğini falan düşünmüyorum. Ama kontrollü cinayet demiyorum, kontrollü cinayet soruşturması yürütülmesini sağladı. Biz belki de seçimden sonra Olcay Kılavuz'un, bak Olcay Kılavuz Mersin'e dört numaraya kondu, seçilemeyecek. Onunla birlikte bu işin de en çok adı geçen Bağki Şimşek listeye konmadı. Biz seçimden sonra belki de bu isimlerin ifadeye çağırdığını göreceğiz. Ama biz artık onları MHP ile anmıyor olacağız. Anlatabiliyor muyum demek istediğimi? Doğal olarak bu iş bir siyasi soruşturma olmaktan çıkarılmış olacak. İşte kontrollü soruşturma bu.
Şimdi seçimden sonrasına ilişkin konuştuk. Süleyman Soylu da milletvekili olacak. Evet. Şöyle tuhaf bir tablo var. 15 Temmuz'dan sonra özellikle bir kere 21 yıllık AKP iktidarının en uzun süreli İçişleri Bakanı ve en kritik döneminin İçişleri Bakanı. Muazzam bir gücün üzerinde oturuyor ve sadece eski İçişleri Bakanları gibi de değil. Hem jandarma teşkilatı, hem sahil güvenlik teşkilatı, hem polis teşkilatı kendisine bağlı ve çok büyük bir
zor aygıtını idare ediyor ve 6 yıldır idare ediyor. Şimdi milletvekili olacak. Nasıl öngörüyorsunuz? Nasıl yürütecekler bu süreci? Yani Süleyman Soylu meclise gelecek ve bütçe görüşmelerinde konuşma mı yapacak? Şimdi bunun aslında yanıtı iktidarın değişip değişmeyeceğiyle ilgili bir şey.
Ben hani şu fotoğrafta şunu görebiliyorum. En nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan'ın uzun zamandır istediği bir şeyi başka bir taktikle gerçekleştirdiğini görüyorum. Nedir o? Aslında ben Süleyman Soylu'nun İçişleri Bakanı olmasından Recep Tayyip Erdoğan'ın çok mutlu olduğunu düşünen birisi değilim. Ama belki işte hani konuştuğumuz gibi MHP'nin kayyumu gibi İçişleri Bakanlığı'nın koltuğunda oturuyordu. Şimdi işte milletvekili olacaksın diyerek aslında İçişleri Bakanlığı görevini Süleyman Soylu'dan andı. Tabii ki Süleyman Soylu'dan alması sadece mesele değil. Yarın öbür gün gerek muhalefetin bir temsilcisi İçişleri Bakanı olduğunda, gerek olur da hani iktidar değişmezse, iktidarın bir temsilcisi İçişleri Bakanı olduğunda biz emniyet kadrolarının, İçişleri Bakanlığı kadrolarının da değişeceğini göreceğiz. Bundan hiç şüphe yok. Ama şu var, bakın mesela benim en çok üzen noktalardan birisi kitapta, SS'de. Süleyman Soylu'nun trolleri diye bir bölüm vardı. Şimdi orada düşünebiliyor musunuz? Biz hani düzenli olarak yıllardır şeyi tartışıyoruz. Ya troller bize saldırıyor. Sosyal medyada troller bunu yapıyor, şunu yapıyor. Biz çok önemli bir iddia ortaya atıyoruz. Diyoruz ki şu an Ankara'da, Siber Şube'de devlet memuru olarak çalışan, bakın altını çiziyorum, devlet memuru olarak çalışan, kısa bir süre önce devlet memurluğuna kadrolu olarak atanan insanların yan işi sosyal medyada trollük yapmak.
Bakın, bunu biz iddia olarak ortaya atıyoruz ve çok önemli bir iddia ki bunu biliyoruz. Şimdi... Bu kadar çürümüş, bu kadar fazlasıyla aslında illegaliteye kaymış, hukuksuzluk yapan, yani cebimizden maaş verdiğimiz insanlar bize küfrediyor. Troller bunu yapıyor tam da. Hatta bizi kriminalize ediyor. Hatta bizim gözaltına alınmamız, tutuklanmamız için yalanlar yayıyor. Şimdi bütün bunların, bütün bu irinin bir şekilde aslında oylanacağı günlere biz yaklaşıyoruz. 14 Mayıs biraz daha o irinin oylanması olacak.
Ve şu var, kitapta bir anket var. Tayyip Erdoğan'dan sonra kimi görmek istersiniz? Toplum, ben açık söyleyeyim, toplumda Erdoğan'a oy verenlerin önemli bölümü soyluyu görmek istiyor. Ama AKP'nin içerisine gittiğinizde kimi görmek istemiyorsunuz bu partide? Soyluyu görmek istemiyorsunuz. Evet, sevilmiyor da bir yandan. Parti için de sevilmiyor ama AKP'nin hitap ettiği kitle içerisinde o milliyetçi muhafazakarlık diye aslında 2016 sonrasında oluşturulmuş o ittifak içerisinde sembolize ettiği için seviliyor kitle tarafından.
Belki atıyorum 2011'de sorsaydınız 2012'de belki çözüm sürecini yürüten bakanlardan bir tanesi olacaktı. Doğal olarak bence milletvekili olunca biraz normalleştirecek Erdoğan onu. Şu an bir satranç tahtasında kenara alacak ve orada tutacak. Çünkü soylu büyük oranda bir Erdoğan sonrası projesiymiş gibi görünüyor aynı zamanda. MHP veya onu destekleyen ittifak, yani AKP'yi kendisine bağlamış olan ittifak soyluyor. Gelecekte Erdoğan sonrasında Türkiye'nin başında görmek istiyor. Bir yandan da şu yok mu ama, bu rejimde, bu sistemde şeyi çok net görüyoruz. Kurumları tasfiye et, bir tek adam yarat ve her kurumun başına o tek adamı ata ve o tek adam sayesinde bütün şartlar dönsün.
Şimdi soyludan sonra gelecek İçişleri Bakanı'nın da hangi partiden olacağını veya hangi cepheden olacağını bilmiyoruz. Belki seçimi kim kazanacağına göre bu iş değişir ama kim olursa olsun işi her türlü zor çünkü bu mekanizmanın başına geçmiş olacak şimdi. Bu aynı zamanda devletin sürdürülebilirliği açısından da devletin kurumsallığı açısından da muazzam bir kriz. Dolayısıyla biz İçişleri Bakanlığı'nı belki soyluyu değil ama İçişleri Bakanlığı'nı birkaç yıl daha konuşmaya devam edeceğiz.
Evet, çünkü çok açık. Türkiye'de sistem şöyle işliyor. Bir bakan geliyor, kendi önceki bakanın getirmiş olduğu adamları tasfiyesiyle bir süreç işliyor mesele. Sonra tam tasfiye etti, kendini kurdu derken yeni biri gelip sonrasında aynı şeyi yapmaya başlıyor. Bu açıdan Türkiye'de hukuk düzeni veya kurum geleneklerinin yerini maalesef böyle kişi ağırlığı aldığı için onun adamları, biz birisini sorduğumuzda, kim bu diye sorduğumuzda bilmem kimin adamı veya şu tarikatın bilmem nesi deniyor.
Bunlar artık o insanların içinde olduğu ilişkileri tanımlamak için daha işlevli hale geldi. Sevgili arkadaşlar, biz tatlı tatlı sohbet ediyoruz, iki saat olmuş. Biz değil mi yani bir saat, bir buçuk saat falan muhabbet ederiz diye düşünmüştük. Şimdi burada iki teşekkürüm var. Bir bireysel anlamda Trendtopia'ya konuk olduğunuz bir de... ...kamusal bir fayda var ortada. Bence bu anlamda herkesin bir teşekkürünü ben dile getirmiş olayım. Elinize sağlık. Biz teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Şöyle umarım insanlar sadece okuyup öğrenmek için bir şey yapmazlar.
Umarım aslında kendi kaderlerini kendilerinin yazdıkları gün sadece kendilerini değil dünyayı da değiştirebildiklerini fark ederler. O yüzden ben tekrar söylüyorum, ben kendim dünyayı değiştirmek için bir şey yapıyorum. Dünyadaki insanlardan da tek beklentim önce kendilerini sonra bu dünyayı değiştirmek için bir şey yapmaları. Bu programda umarım onu yapmak için bir başlangıç noktası olur herkese. Umarım. Ben de Havza'nın diri tutulması gerektiğine çok inanıyorum. Biz burada 21 yıllık AKP iktidarına dair çok önemli şeyler konuştuk, ettik. Ama yarın öbür gün bu iktidar değişse de değişmese de, bu 21 yılın eğer bir karanlık olduğunun konusunda hemfikirsek, yarın biz daha aydınlık bir Türkiye görmek istiyorsak, bu 21 yıl boyunca neler yaşadığımızı
hatırlamaya, unutmamaya ve hatırlatmaya gerektiğinde de hesabını sormaya çok ihtiyacımız var. Onun için hafızamızı diri tutalım. Söyleşinin ikinci bölümünü de burada bitirelim. Merak edenler için kitapları SS Kırmızı Kedi yayınlarından çıktı. Muhtemelen tüm kitap evlerinde çok satanlar başlığı altında rahatlıkla bulabilirsiniz. Kitabın yalım ve akıcı bir anlatımı var. Henüz okumayanların iştahını biraz olsun kabartmışsak ne mutlu. Terkoğlu ile Pehlivan Stüdyo'ya gelmişken ufak bir imza seramonisi de gerçekleştirdik. Pod B ekibinin kitaplarını imzaldı her ikisi de. Bölümü de onların imza atarken kullandıkları cümleyle bitirelim. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar SS'lerin değil, hürriyetin, özgürlüğün kazandığı günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.