
3.332 kelime · ~17 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 24 Nisan'da alıyoruz. Seçimlere de 20 gün kaldı. Türkiye'nin saplandığı Erdoğancılık batağını geride bırakabilecek miyiz yoksa daha da mı derinliğe ineceğiz bu işin? Bunu birkaç hafta içinde öğreneceğiz. Fakat bu büyük değişim olasılığının arifesinde Türkiye'nin ve genç kuşağın kaderi oynanacak.
Ya faşizm kazanacak ve zifiri bir karanlığa yıllar yıla hapsolacağız ya da bir mum ışığı yakacak ve bu tünelde yol yürümeye devam edeceğiz. 21. yüzyılda dünyaya gelen insanlar. Daha önce de konuşmuştuk, an itibariyle yaşayan kuşaklar içindeki en şanssızları.
İlk gençlik yıllarından bu yana faşizme meyleden bir rejimi normal zannederek büyüdüler. Bu çok önemliydi benim için. Çünkü normalin bu olduğunu zannederek yetişen genç kuşaklar politik bilincini nasıl oluşturacaktı? Bunu gözlemek önemliydi. Kurumsal bir demokrasiyi hiç görmediler. Buradan özgürlükçü bir damar da yükselebilirdi. Tam tersine faşizmin tonunu değiştiren bir damar da. Ne olacağını göreceğiz. İşte bu kuşak bu toprakların kaderine 14 Mayıs'ta kullandığı oylarla damga vuracak.
6 milyona yakın genç insan, farklı eğilimleriyle seçimlerin sonuçlarını belirleyen en önemli gruplardan biri olacak. Fakat Z kuşağının zihnini manipüle eden, onları gerçeklikten koparan çok fazla değişken var. Kimlik siyaset de bunlardan bir tanesi. Bu bölümün konusu da, işte bu nedenle, kuşaklar ve kimlikler olacak.
Türkiye nasıl ki kendi 20. yüzyılını 1923'te başlattı, tarihin bir tuhaf kilvesi 21. yüzyılını da 2023'te başlatıyor. Peki bu yüzyıl kimin yüzyılı olacak? Kimliklerimizi tartışma konusu yapmaya devam mı edeceğiz? Bu haliyle bir Orta Doğu ülkesinden farksız mı olacağız?
Ya da söyleşimizde Barış Terkoğlu'nun dediği gibi yüzümüzü batıya dönüp sırtımızı doğuya yasladığımız yeni bir yüzyılımı inşa edeceğiz. Bu bölümün konusu da kuşaklar ve kimlikler olacak. Elbette Kılıçdaroğlu'nun Alevi başlıklı videosunda konuşacağız. Zorlu konular. Umarım derdimi ifade edebilirim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bu ülkenin kaderine damga vuran çok kuşak oldu. Ama bu gençlik kuşakları ülkelerinin tarihlerine sadece sandığa attıkları oylarla damga vurmadı. Kimi şiir yazdı, kimi savaştı, kimi mitingler gösteriler tertip etti. En meşhurları mesela 68 kuşağı. İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra dünyaya geldiler. İnsanlığın gördüğü en kanlı savaşın ardından doğan bu çocuklar tüm dünyaya barışın önemini haykırdı. İçlerinden tüm dünyayı etkileyen yüzlerce siyasetçi çıktı.
68 kuşağının başka bir dünya mümkün sloganı tüm dünyayı kasıp kaburdu. Bugünlerde yetmişli yaşlarındalar ve gençliklerinde dünyayı etkilediler. Onlar kullandıkları oylarla değil, yürüdükleri yollarla anıldılar. Biraz daha geriye gittiğimizde 1940 kuşağıyla karşılaşıyoruz.
Ne oyları tarihe kazındı, ne de yürüdükleri yolları. Onlar, edebiyata damga vurmuş bir kuşak. Ahmet Arif, Atil Elhan, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Enver Gökçe, Nazım Hikmet... Bu kuşağın temsilcilerinden. Toplumcu gerçekçilik onlar sayesinde eşerdi bu topraklarda.
Ama derseniz ki bu topraklara mührünü en sert vuran kuşak hangisidir? Buna cevabım 1880'liler kuşağıdır. Onlar yaklaşık 150 yıl önce doğdular ve kahramanlar çağının son temsilcileri oldular. Başta Mustafa Kemal Atatürk. Fakat sadece o da değil. 19. yüzyılın son harbiyelileri. Kurtuluş Savaşı'nın tüm komuta heyeti, 1. Meclis ve 1920'ler Türkiye'sinin hemen tüm yönetici eliti bu kuşaktan çıktı. Onlar 20'li yaşlarındayken Balkan Savaşları'nı gördüler. Milyonlarca Müslüman Türk'ün Balkanlardan Anadolu'ya göçüne tanık oldular. Büyük bir acı, tam bir felaket yılları.
Hala halkımızın hafızasında kalan büyük bir acı Balkan göçüne türküler bestelendi. Osmanlı küçülürken Anadolu'daki köylerin sayısı artıyordu. Çalın davulları çaydan aşağıya Allah Daha kötüsü olmaz derken otuzlarında Birinci Dünya Savaşı'nı, kırklarında ise Kurtuluş Savaşı'nı yaşadılar. Modern zamanların en kanlı savaşlarını en yoğun biçimde yaşayan kuşaktı 1880'liler. Savaşın ne olduğunu onlardan daha iyi bilen yoktu.
haliyle barışın kıymetinin de farkındaydılar. Bu topraklarda barış içinde yaşamak belki de en büyük hayalleriydi. Savaşın ne olduğunu en iyi bilen kuşaktı. Korkaklar mıydı? Ne addimize? Cesaretleriyle tarih yazdılar. Fakat hakikate sadıktılar. Hakikat neydi peki? Bu kuşağın o yıllarda Türkiye'ye baktıklarında gördüklerini Atatürk 1935'te CHP'nin 4. kurultayında şöyle dile getiriyordu. Bu turun kenarında
Ve bunları başarmak için arasız devrimler. Uçurumun kenarında yitik bir ülke. Bir tarım toplumunun, bir sanayi toplumuna dönüşme çabasının adıydı 1880'liler kuşağı. Ortak bir bizlik duygusu yaratmak, bir ulus kurmak için kulları sıvadılar. Fakat adına Türk dediğimiz bu ulus kimleri kapsamalıydı? Tarihi nasıl yazılmalıydı? Dinle kurduğu ilişki neydi Türk'ün? Gayrimüslim Türk olur muydu mesela? Yunan kökenli Türk olur muydu? Türk Müslüman ise bu Müslümanın itikadı, mezhebi neydi mesela? Bunlara cevap verilmeli miydi?
Diyelim cevap verilmesindi. O zaman diyanet ne güne duruyordu? Peki ya Türkçe bilmeyenler ne olacaktı? Kürtler hep Türkçe öğretince sorun çözülecek miydi? İlk duyulduğunda kulağa basit gelen, fakat altında derin tartışmalar yatan bu soruları 1880'liler 100 yıl önce, 100 yıl, 1920'li yıllarda cevapladı. Tam 100 yıl önce. Türkiye'nin 20. yüzyılında en derin izdik olan kuşaktı onlar.
Fakat bu izi Türkiye'nin tamamına aktarabilmek, hele hele ülkenin köylerine taşımak da oldukça zor bir işti. Cumhuriyet, kentlerimizi değiştirmişti. Devrimler kentlerde oturmuştu da, nüfusun %90'ının yaşadığı köylerde, Cumhuriyet devrimleri aynı oranda benimsenemedi. Köylünün hayatında 1923'ten sonra büyük değişimler yaşanmadı. Köylü için Cumhuriyet ile Padişahlık arasında büyük farklar oluşmadı. Büyük toprak sahipliği ilave edilemedi, marabalık kaldı yıllarca. Cumhuriyet devrimleri de burada tıkandı.
Türkiye'nin anti-CHP'ci sağ siyaseti de kitle iletişimini hep bu kesimler üzerinden inşa etti. CHP'liler şehir merkezlerinde marjinal hayatlar yaşayan, Avrupayı giyinimli, gelenek görenek bilmeyen, din iman nedir bilmeyen, halka tepeden bakan elitlerdi. Resmedilen buydu. Hakikat bu değildi elbette ama Türkiye'nin köy-kent çatışması hakikatin eğilip bükülmesine zemin hazırlıyordu.
Türk köylülüğü böylece Türk sahanın kitle havuzuna dönüştü. Bu kimliğin İslam'la kurduğu ilişkiyi siyaset sahnesine taşıyanlar ise son 50 yıldır giderek güçlendiler ve artık nizamın hakimi haline geldiler. kasaba siyaseti tüm ülkeye nüfuz etti. aziz nesinin zübüyü bu noktada bu siyasi anlayışın en net temsiline dönüştü. burhan bey, burhan bey, müslüman mahallesinde salyembo satılmaz. bunlar hep komünist oyunları. beyefendi şunu bil, kasabamızda memleketimizin en büyük camii inşa edilecektir. ve de buna hiçbir kuvvet engel olamayacaktır.
Zübüklüğün nizamın tamamını ele geçirdiği, kasaba siyasetçiliğinin tüm ülkeye yerleştiği karamsal günlerden geçiyoruz. Koltuk kavgasına alet edilen şeyler bu ülkenin fay hatları. Fakat halkımız kanıyor, zübüklüğün ayırdığına varamıyor. Türk sağı köylülüğe dayanarak büyüdü ama yıllar içinde köylü de olsalar kapsayamadığı iki kimlik oluştu.
Bunlardan biri Kürtler, diğeri de Aleviler oldu. Bu iki kimliğin neden kapsanamadığı ise 1880'lilerin tartışmalarında gizlidir. Burada uzun uzun bu konuya dalmayacağım, ileride dalmayı çok isterim ama şimdi girersek buradan çıkamayız. Fakat hakikat şu, 1880'liler 1920'li yıllarda bir milli kimlik inşasına giriştiler. Bu inşa sürecinde özellikle iki grup farklı özellikleriyle öne çıktı.
Kim onlar? Dediğim gibi, Kürtler ve Aleviler. Bu iki grup, Türk Sağı tarafından kapsanamadı. Ya da şöyle diyelim, Kürtler ya da Aleviler hiçbir zaman Türk Sağı'nın hakim kitle tabanını oluşturmadı. Bu iki kesim sağcılaştırılamadı. Müspet vatandaş tanımının içine giremediler. Eskiden görünür değillerdi çünkü köylerinde yaşıyorlardı. Fakat zaman içinde kentlere göç ettiler ve diğer kesimlerle etkileşim içine girdiler.
Bu haliyle 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda, Cumhuriyet'in müesnes nizamında 3 grup kendisini bu devletin eşit yurttaşı olarak göremiyor artık. Kimdir onlar? Kürtler, Aleviler ve bu iki kimliğin dışında olmakla birlikte CHP tabağını oluşturan seküler kesimler. Özellikle son 10 yılda bu 3 grup sert bir nefret kampanyasının nesnesi oldu. Türkiye'de kimlik siyaset de bu denklem üzerinden kuruluyor.
Bu siyaset sağ ve sol olarak ikiye ayrılıyor. Yani sol kimlik siyaseti bir de sağ kimlik siyasetinden bahsetmek mümkün. Alevilik, kürtlük ve sekülerlik üzerine kurulan sol kimlikçi bir siyaset var. Bu siyaset çeşitli diğer kimliklere de nüfuz ediyor. Bu siyaset zemini daha çok hak temelli. Ötekine bir düşmanlık beslemiyor. Bir de bunların dışındakilerin tümünü yani türklük ve sünniliği kapsamaya çalışan ve bunu yaparken de ötekini düşmanlaştıran sağ kimlikçi bir siyaset var.
Alevîlik, Alevîlik, Alevîlik. Alevîlerden Alevî. Alevîlik, Alevîlik, Alevîlik. Kendisi Alevî kültüründen ya. Hani sen Alevîydin? Alevî kültüründe bile böyle bir anlayış yok. Biliyoruz ki Sayın Kılıçdaroğlu, Alevîlik kültürüyle yetişmiş bir insanlıyız. Alevîdir. Ancak Hacı Bektaş-ı Veli'ye saygısı olması gerekir olduğunu da zannediyoruz. Ama Hacı Bektaş-ı Veli ne diyor? Deli ne?
Beline, diline hakim ol diyorlar. Burada tabii kimlik inşasında din son derece etkili. Fakat din kadar köylülük de etkili. Kentte Aleviyle, Kürtle ya da sekülerlerle iç içe yaşayan, kozmopolit bir gündelik hayatı paylaşan insanların birbiriyle ne sorunu olabilir ki? Dolayısıyla kentte doğup büyüyen genç insanlar için de Alevi ve Kürt düşmanlığı üzerinden bir siyaseti yükselmesi eskisinden çok daha zor artık.
Fakat kasabasından dışarıya çıkmamış, dünyayı kendi kasabasından ibaret zanneden, baskıcı bir toplumsal düzenin içinde yaşayan insanlar için kimlik siyaseti hala son derece etkili sonuçla uğrabiliyor. Ötekinden nefret ederek büyüyen kasaba toplumsallığı, Türk sahanın kimlik siyasetinin mayasına oluşturuyor. Fakat gelecek kuşaklar için de bu siyasetin etki alanı daralıyor. Dolayısıyla Türk sahanın da yeni bir paradigmaya ihtiyacı var artık.
Bu paradigma Erdoğancılık olarak bir kimliğe dönüşüyor. 20. yüzyıldaki Türk saha, 21. yüzyıla kendisini Erdoğancılık olarak taşıyor. İşte bu tarihsel zeminde ilerliyoruz 2023 seçimlerine. Tümüyle sahada konumlanmış, merkez sahı bile kapsama gayreti olmayan radikal saha bir koalisyonla karşı karşıyayız. Ve Erdoğan'ın karşısında kim var? Bir Alevi var.
Üstelik alelade bir Alevi değil. Dersimli. Zaza. Dahası CHP Genel Başkanı. Nefret kampanyasına çok uygun bir kimlik. Doğru tahmin ettiniz. Kılıçdaroğlu'nun o meşhur olan Alevi videosuna nihayet geldik. Ama öncesinde bölüme kısa bir ara vereceğiz, döndüğümüzde bu konudan devam edeceğiz.
Kılıçdaroğlu 19 Nisan'da Alevi yazarak bir video mesaj yayınladı. İzleme şansınız oldu mu bilmiyorum diye bu sefer sormayacağım. Çünkü sadece kendi hesabında 100 milyon kişi tarafından görüntülenmiş bu mesaj. 100 milyon kişi görüntülememiştir belki. Belki bazıları birkaç kez izlemiştir. Bilmiyorum ama herhalde siz de izlemişsinizdir.
Bana kalırsak Kılıçdaroğlu'nun bu zamana dek yaptığı en iyi konuşmaydı. En iyi siyasi manevraydı. İşlemi cimi yok. Şimdi sizlerle bir konuşmayı biraz çözümleyelim. Hitap ettiği kesim gençlerdi Kılıçdaroğlu'nun. Nedeni açık. Gençler kentte doğdular.
farklının o kadar da farklı olmadığının farkındalar. Görüyor musunuz gençler? Duyuyor musunuz? Türkiye'de başlamak üzere olan yeni hayatın sesleri bunlar. Dünyanın hemen kıyısında duruyoruz. Ya sıkışıp kaldığımız bu eşiği aşarak dünyada hak ettiğimiz yere kavuşacağız, mutlu ve güçlü bir ülkenin onurlu birer yurttaşı olacağız ya da özlemle baktığımız o bizim dışımızdaki dünyayı sadece izlemekle yeteneceğiz.
Türkiye cumhuriyetten bu yana 100 yılı geride bıraktı ve çok açık ki geçmiş 100 yılın tartışmalarına boğulup kaldık. Geleceğe odaklanamazsak bu bataklıktan çıkamayacağız. 1880'liler kuşağının tartışmalarını 21. yüzyıla taşımak zorundayız. Bizi biz yapan nedir? Ortak değerlerimiz nedir? Onların dediklerini aynı şekilde kabul etmekten bahsetmiyorum. Onların vizyonunu 21. yüzyıla taşımaktan bahsediyorum.
Bu topraklarda barış içinde yaşamak ve bağımsız, hür biçimde yaşamak vizyonu. 100 yıl boyunca bu denli değişen toplumsal yapımıza uyumlu bir toplumsal düzen inşa etmek durumundayız. Bu mesajın ardından Kılıçdaroğlu yine gençlere seslenerek ilk kez kimliğini açıklıyor. İlk oyunu verecek olan sevgili evlatlarım, ben Alevi'yim.
Hak Muhammed Ali inancıyla yetişmiş, samimi bir Müslümanım. Allah'ın verdiği bir canım var. Kul hakkı yemem. Harama, beytülmale el uzatmam. Atatürk'ün bize armağan ettiği bu güzel ülkede, her şeyden uzak ve yoksul bir evde doğdum. Cumhuriyet'in bize verdiği fırsatlar sayesinde okudum. Mesleğim oldu, ailemi kurdum. Kılıçdaroğlu'nun kimliği bilinmiyor muydu? Elbette biliniyordu.
Fakat daha önce hiçbir zaman bu kimliğini açıklamayı tercih etmemişti Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu'nun bu tutumunu Alevi inancını yeterince benimsemediği şeklinde yorumlayanlar da oldu. Halbuki durum tam tersiydi. Kılıçdaroğlu dindar bir Aleviydi. Bu kimliğine ilk kez bu kadar açıktan sahip çıktı Kılıçdaroğlu. Fakat önemli olanın kimlikler olmadığını, kişilerin tercihleri olduğunu, iyi insan olmanın kimliklerden öte bir sorun olduğunu vurguladı.
mesajını da gençlere verdi. Bu konuşmayı yaptıktan sonra bayramın ilk günü Adıyaman'a giden Kılıçdaroğlu, Buraba hepimizin tüylerini diken diken eden bir tepkiyle karşılandı. Adıyaman'da depremde ölenler için yapılan bir mezarlık ziyaretinde, Fatiha okunduğu sırada yaşandı bu tepki. Kılıçdaroğlu ve arkadaşları bir mezarın başında imama eşlik ederek ellerini semaya kaldırmıştı ki, izleyenlerden biri haykırdı. Ya Fatiha okumayı bilmiyor ki, sen buna bir parça okutturuyorsun ya! Bu Fatiha okumayı bilmiyor, bilmiyor! Buna bir parça okutturuyorsun!
Bir bayram sabahı yaşandı bu olay. Kendi adıma o günümü zehretti. Yüzbinler, belki de milyonlarca insan bu görüntüleri izledikten sonra gözyaşlarına hakim olamadı. En azından ben öyle düşünüyorum. Birçok da buna benzer mesaj aldı. Kasaba bataklığı budur işte sevgili arkadaşlar. Burada şehitler var diye haykıran bu kişi, Bir yandan tepkisinin meşruiyetini vatan-millet sevgisine yaslandırıyor ve dolayısıyla geride kalanları bir vatan hainliği çerçevesinden değerlendiriyor. Bu fatiha okumayı bilmiyor ki diye bağırırken de içindeki Alevi nefretini dışa vuruyor. Alevilerin fatiha bilmediğini zannediyor.
Bilmeseler ne olur o ayrı konu ama bakış açısını çözebildik sanırım. Ve bunu yüksek bir bilinç düzeyle yapmıyor. Kendi toplumsallığı içinde sürüklenerek yapıyor. Yani bilinçli bir kişi değil bu. CHP'liler bu haykırışın bir provokasyon olduğunu düşündü. Yani şöyle, bu kişi sanki bir AKP görevlisiymiş. Bilinçli olarak oraya gönderilmiş gibi. Açıkçası ben buna emin değilim. Bu anlamda bir provokasyon olduğunu düşünmüyorum yani.
Muhakkak belki bu kişinin bir derdi vardır ama bu dert bireysel bir dert. Talimatla verilmiş bir amaç yok ortada. Çünkü irin dolu bir toplumsallığın içinde yaşıyoruz ve burayı aşmakta zorlanıyoruz. Bu nefret dolu ifadeler bana kalırsa bu toplumsallığın ürünüydü. Erdoğan'ın yaslandığı zeminde bu nefretin içinden süzülüyordu. Ve bu nefrete de giderek derinleştiriyordu Erdoğan. Aynı gün Kılıçdaroğlu'na bu hakaret yapıldığı anlarda Erdoğan neredeydi biliyor musunuz?
Sultanahmet Camisi'nin avlusundaydı. Caminin restorasyonun açılışında avluda miting yapıyordu. Şu anda muhalefet ne diyor? Gelince Diyanet İşleri Başkanlığını kaldıracaklarmış. Yenine inanç bilmem ne başkanlığı diye bir şey kuracaklarmış. Kardeşlerim. Tabi yuh yetmez. 14 Mayıs'a kadar gece gündüz çalışacağız ve onları siyasi mevta haline getireceğiz. Bu numarayı gözü gören yutmaz.
Siyasetin en yavan, en çiğ hali bu. Ama lanet olsun ki 21. yüzyılda 2023 Türkiye'sinde bile alıcısı hiç daha az değil. Fakat artık mesele İslam'da değil. Erdoğan'ın kendisi değil ama Erdoğancılığın kendisi artık bir kimliğe dönüşmüş durumda.
Erdoğan ise bu kimliğin temsilcisi konumunda. Her ne olursa olsun, Türkiye nasıl bir batığa saplanırsa saplansın, Erdoğancılığı bir kimlik olarak benimseyen halk kitleleri bu kimlikten vazgeçmiyor. Mesele bu noktada İslamcılıktan çıkıyor ve Erdoğancılığa dönüşüyor. Erdoğancılık, Müslümanlığı temsil ediyormuş gibi görünen başka bir kimliğe dönüşmüş durumda. Ve bize Erdoğan gittikten sonra da Erdoğancılığı konuşmaya devam edeceğiz.
Erdoğancıların içindeki sermaye sahipleri de sistem içinde giderek imtiyaz kazanarak, kendisi dışındaki halk kesimlerinin öfkesini çekiyor. Artık bu kişileri görebiliyorsunuz. İstanbul'da bir taksici, AKP plakalı, badem bıyıklı, çakarlı bir Range Rover'ın sahibiyle tartışıyor ve bayramda sosyal medyanın en çok konuşulan konularından biri oluyor. Taksicinin, ''Sen devlet misin lan?'' diye bağırışı, muhalif kitlelerin duygu durumunu çok iyi yansıtıyor.
Sen devlet misin ifadesi geniş kesimler tarafından sahiplenildi. Hakikaten imtiyaz sahibi tüm Erdoğancılar devlet ağzıyla konuşmaya başlıyor artık. Taksici şivesinden anlaşıldığı kadarıyla Kürttü. Range Rover'ın sahibi ise onunla tartışırken ona terörist diye bağırıyordu. Belli ki taksici bu terörist ifadesine fazlasıyla bozulmuştu.
Gündelik hayatta Kürtle karşılaştıklarında eğer ortada bir tartışma yoksa her şey yolundaydı. Fakat Kürtle tartışmaya başladığında ağzından çıkan ilk ifadede terörist oluyordu. Taksici de asıl terörist sensin diye haykırıyordu. görüyoruz. Terörist. Oğlum
bak ne konuşuyorsun? Terörist. Kürtlere kimse terörist diyemez. Türk-Kürt kardeştir. PKK ayrı, Kürt ayrı. Bunlar siyaset kürsülerinden kulağa güzel gelir de gündelik hayat farklı işliyor. Kürt, bir gündelik tartışmanın tarafıysa akla ilk gelen PKK oluyor. Basit bir trafik kavgasında karşınızdaki şivesiyle kendini belli ediyorsa ona yakışan hakaret terörist oluyor.
HDP eşittir PKK dendiğinde, HDP'ye oy veren 7 milyon kişi de terör destekçisi haline geliyor. Taksici de kendisine terörist denilmesine çok bozuluyor haklı olarak. Dediğim gibi Erdoğancılığın kendisi bir kimliğe dönüşüyor ve Erdoğan'ın ağzından çıkan her bir ifade, kitle tabanı tarafından son derece hızlı biçimde satın alınıyor. Denebilir ki. Kürtlere ne denmiş ki? Hadi beraber Ekim 2022'ye gidelim. Mehmet Ali Çelebi'nin AKP'ye katıldığı ve grup toplantısında Erdoğan'a rozet taktığı o dakikalara gidelim. Olmaz ya, bu işçi kariyeri çocuk doğumlu. Doktor ayı bitirdik şimdi herhalde. Sayıları arttırmak lazım. Anlaşıldı. Genç kaydı. Allah'tan isteyelim. Devam. Çocuk çok önemli. KKK'nın 5 tane, 10 tane, 15 tane var.
Ne diyor? Duydunuz değil mi? Ne diyor? PKK'nın 5 tane, 10 tane, 15 tane çocuğu var diyor. Ne demek bu? Bunu duyan Kürtler biraz önce dinlediğiniz taksici gibi alınganlık gösterse haksız sayılırlar mı? Denebilir ki Erdoğan'ın ağzından bu ifadeler sehven çıkmıştır.
Hayır, aynı ifadeyi Erdoğan bundan 3 yıl önce İslam ülkeleri kadın konferansında da etmişti. Bu noktada Türk sahanın tüm tarihselliği içinde Alevi ve Kürde ilişkinin bakış açısının iz düşümlerini görüyoruz. Kılıçdaroğlu ise sadece Alevi'ye değil, Kürtlere de sahip çıkıyor. Alevi notuyla paylaştığı video mesajından iki gün önce de Kürtler notuyla bir video mesaj yayınladı.
Kürtlere toplu bir liyaftalama, terörist muamelesi yapma durumu başlıyor. Utanç verici, gerçekten de utanç verici. Şu anda milyonlarca Kürde terörist muamelesi yapılıyor. Her gün durmadan, her gün milyonlarca lirayı sosyal medya trollerine harcıyorlar. O troller bana hakaret edebilmek adına Kürtlere terörist muamelesi yapıyorlar.
Bunu dinleyen kesimlerin bir kısmının, hadi oradan, ortada Kürt sorunu falan yok dediğini duyar gibiyim. İslamcı şair İsmet Özel'in dizeleri 90'lı yıllarda İslamcılar tarafından sıkça paylaşılırdı. Şöyle diyordu şiirde, Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Öbür dünyanın dediklerini duymak istemiyor, endişelerini paylaşmıyoruz. Kürt sorunu yoktur, Alevi sorunu yoktur deyip duruyoruz da, vardır diyeni dinleme zahmetine katlanmıyoruz. Belki yoktur, belki vardır ama dinlemiyoruz. Kamusal bir tartışma zemini oluşturamıyoruz.
Fakat bu noktada Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla yaptığı her iki çıkış, yani Kürtler ve Alevilere dönük açıklamaları, yeni bir paradigmanın ipuçlarını veriyor bizlere. Erdoğancılığın kurduğu kimlik siyasini bozuyor, eee Aleviymiş de ne var yani diyor. Bu dil, bu söylem iktidarın kimlik siyasini marjinale doğru ittiriyor. Kimlik siyasetini ustalıkla bir bataklığa dönüştürüyor Kılıçdaroğlu. Ve bu düzenden beslenen, bu düzenin aynı şekilde devamını arzulayan kasaba siyasetçileri absürde dönüşüyor. Şimdi çıkmış, ben Hak Muhammed Ali'nin yanındayım diyor. Kim diyor? Kılıçdaroğlu. Soruyorum, Hak Muhammed Ali'nin yolunda LGBT var mı? Hak Muhammed Ali'nin yolunda terör örgütü var mı?
Bu toplumun tüm geri yönlerini kaşıyarak siyaset yapan bir iktidar. Zübüklüğün iktidarı. Bu anlayışın devamı halinde Erdoğancılık nizamın tamamına hakim olacaktır. Bu durumda bildiğimiz anlamda ne solculuk, ne milliyetçilik, ne islamcılık yaşama şansı bulamaz. Bilimum her türlü fikri hareket dönüşecek ve Erdoğancılığa uyum sağlayacaktır. İşte bu hegemonyadır. Buna Atatürkçülük de dahil. Bugünlerde kendisini Atatürkçü diyen Erdoğancıları görüyorsunuz işte.
Mehmet Ali Çelebi'ler, Nedim Şener'ler, Hulki Cevizoğullar, hatta biraz daha tersiden Ümit Özdağlar, Sinan Oğanlar, hatta Muharrem İnceler. Milliyetçilik de dahil, solculuk, islamcılık falan da dahil. Bu fikirlerin hemen hepsi Erdoğanizm tarafından ele geçirilmeye adaydır. Dolayısıyla siz Erdoğan'ı karşıtayım deseniz de olur. Fakat Erdoğanist bir rejimin tarafındasınız. Çoğunluk kimliğine yaslanarak, bu kimliğin kasabalı, taşralı özelliklerini kaşıyarak ayakta kalan, gelecek vizyonu bundan ibaret olan bir iktidar, toplumu birbirine düşürerek yol alan bir siyaset etme biçimi bu. İslamcılık deyip geçilemez. Siyasal İslam deyip geçmeyin. Adıyla sanıyla Erdoğanizm bu. İşte bu noktada Kılıçdaroğlu'nun vizyonu açığa çıkıyor.
Mesele Erdoğan'ı göndermek değil, Erdoğanizm'i göndermek. 3 Mart'ta, yani Akşener'in masadan kalktığı o kritik günde Kılıçdaroğlu'nda mesajı buydu. Onu tekrar hatırlayalım. Sevgili halkım, biz bu yola çıkarken hep Halil İbrahim sofrasından bahsettik. Çünkü bu sofraya bu ülkenin tüm renklerini davet etmemiz gerekir dedim. Yoksa bu ülke iflah olmaz dedim. Türkiye'nin bütün renklerini
birleştire birleştire kazanmak için yola çıktık. Soframız böylece gittikçe genişledi. Çünkü amaç sadece Ceberus Sarayı göndermek ya da değiştirmek değildi. Amaç aynı zamanda yeni güzel bir Türkiye oluşturmaktı. Bu sofraya o oturmasın, bu oturmasın diyerek bu ülkeyi toparlayamayız. Birilerini hor görerek, göz ardı ederek Türkiye'yi değiştiremeyiz. Bu Türkiye'yi 20 senedir yaşıyoruz zaten. Erdoğan gitsin ama Erdoğanizm gelsin. Bu da olmaz. Tarihi sorumluluğumuz var bizim. Erdoğan gitsin, Erdoğanizm kalsın. Bunu yapamayız, diyor Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu'nun uzun süredir kurmaya çalıştığı yeni paradigma da bu. Erdoğanizmin tasfiyesi için ittifaklar siyaseti. Başarılı olabilecek mi görüleceğiz? Ama bence kaderimiz Kılıçdaroğlu'nun başarısına bağlı. Diyelim ki başarılı olamadı. Bu durumda her şeye yeniden başlamak oldukça zor olacaktır.
Fakat bir hakikati dillendirerek sona gelelim. Bu ülkede birlikte yaşama ilişkin, eşit yurttaşlığa ilişkin, iyiye güzele ilişkin her ne olacaksa, Erdoğanizmin zayıflamasına bağlı bu. Erdoğanizmin yeniden kazanması halinde ise, Kürtler, Aleviler ve CHP'nin geniş tabanını oluşturan seküler kesimler yani bu ülkenin yaklaşık yarısı bu ülkeye ne olacaktır? Küsecektir. Altını çizelim. Barışmamak üzere birbirimize küsme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Tehlike budur. Türkiye, Anadolu'ya sahip çıkan 1880'lilerin ardından tam 100 yıl sonra aynı Anadolu'da bu sefer birbirine küsme tehlikesiyle karşı karşıya. Gerçek anlamda bir beka tehlikesiyle baş başa.
Belki de bu nedenle Kılıçdaroğlu aslında tüm Atatürkçülerden daha Atatürkçü. Atatürk'ü 21. yüzyıla taşıyabilmenin yollarını aradığı için. Bölümün finaline gelirken Fazıl Say'ın bestelediği 100. yıl marşına kulak verelim isterim. Marş boyunca 100 yıllık icraatların sayılmasını bekleyenler, kahramanlık hikayeleri arzu edenler şaşkınlık yaşadı. Belki de marşı beğenmedi. Ama bence sanatçı Fazıl Say, ver elini yıkalım karanlığı dizelerini tam da bugünlere uyduğu için kullandı.
Ben, ben, ben, ben eyleyeyim Ben, ben eyleyeyim yıkanın karanlığı Ben, ben eyleyeyim yıkanın karanlığı Yer dışı siz şarkının sefere inat Gökyüzünden sevgiden söz göreyim Türküler söyleyin Açsın dolsun yüreğin sef Yarımların ışığı Daha ne bekliyorsun, daha ne bekliyorsun Tren Topu'yu Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar Zümrüklü'ye karşı birbirimize ellerimizi verebildiğimiz günler dilerim. Hoşçakalın. Şimşek! Şimşek! Şimşek! Türk var Şimşek, Atatürk gözlerinde. Türk var Şimşek, Atatürk gözlerinde. Sohbetini tanısın, güneş yansın, ölsün dünya! Ölsün dünya! Ölsün dünya! Ya, ha, ha, işe, işe, yüzünüzün bana! Ya, ha, ha, işe, işe, yüzünüzün bana!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.