
4.375 kelime · ~22 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 18 Nisan'da alıyoruz. Bugün Podbill Stüdyosu'nda iki gazeteci konuğum var. Barış Pehlivan ve Barış Terkol. Tanıdığınızı düşünüyorum her ikisinde. Takip etmişsinizdir, ikili Nisan ayının başında önemli bir gazetecilik örneğine imza attılar. İkilinin yazdığı SS başlıklı kitapları oldukça büyük ses getirdi. Bilmeyenler için söyleyeyim, 42 manşet haberle Süleyman Soylu'yu anlatıyorlar bu kitapta.
Metroda, otobüste, vapurda çok fazla insanın elinde bu kitabı görüyorum. Yani epey bir ilgi görmüş durumda kitap. Her iki Barış'ı da bugün özünde kitap hakkında konuşmak maksadıyla stüdyoya davet ettik ama kitap işini biraz ileriye saralım. Malum seçimler çok yakın. İkiliyi hazır burada bulmuşken bu bölümde biraz Türkiye siyaseti, seçimler ve Türkiye'de gazetecilik gibi konulara girelim. İkinci bölümde de biraz daha kitaba ve kitabın içindekilere odaklanırız.
Kitabın içindekiler, Türkiye'nin düzenine ilişkin bize net bir fikir veren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında. Lafı çok uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Sevgili arkadaşlar merhaba. Merhabalar. Sevgili arkadaşlar kim bu arada bir tanıtalım. Ben barışlar deyince bu iş karışacak. O yüzden müsaadenizle soyadlarınızla hitap edeceğim. Pehlivan çok güzel olacak tabi böyle. Pehlivan diye. Havalı oluyor değil mi? Havalı oluyor tabi. Pehlivan son derece havalı. Terkoğlu daha soyadına uygun bir ifade.
Evet. Benimki Gündoğdu, Terkoğlu ama burada bir de pehlivan var. Eyvallah. Tebrik ederim, kitabınız çıktı. Teşekkür ederiz. Arkadaşla konuşurken arkadaş bana SS diye söyledi. Ben de gayri ihtiyarı SS diye düzelttim. Burada bir duygu yüklemesi var anladığım kadarıyla kitaba. SS diyoruz değil mi? Biz SS diyoruz. Evet SS diyoruz çünkü aslında kitabın ismi Süleyman Soylu'nun adının ve soyadının baş harfleri. Öte yandan sadece biz ona SS demiyormuşuz. Kendi yayını da kitabın içerisinde var. SS plakalı araçla dolaşıyormuş ve o aracın fotoğrafını Gangsters Paradise şarkısıyla paylaşmış. Sosyal medyada onu gördük. Kitabın içerisinde de var. Fakat tabii ki bu bir Süleyman Soy'un biyografi kitabı değil. İlişki, Süleyman Soy'un içerisindeki ilişki kitabı. O ilişki sistemini aslında SS kavramının yani bir anlamıyla bütün ülkeyi polisiye tedbirlerle yönetme şekli demek. Tarihin içerisinden süzülüp geldiği haliyle bir örnek olarak Almanya'da SS kavramını daha iyi tanımladığını düşündüğümüz için biz kitabı artık SS diyoruz. Şeye de ilişkin yani seçime de dört haftadan daha az bir zaman kaldı. Ve Erdoğan'ın etrafında kümelenen blok da faşizmi çok andırıyor. O noktada da bu SS ifadesi bence doğru bir yere vurgu yapıyor. Yani ben öyle söylemiştim. AKP, MHP, Büyük Birlik Partisi, yeniden Refah ve Hüdapar. Yani bu denklemin en solunda kalan parti MHP.
MHP'nin solda kaldığı bir radikal sağ koalisyon var ve bu koalisyonun da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu. O noktada SS ifadesi kendisini belli ediyor. Biraz seçimlere odakla konuşalım. 4 hafta kadar zaman kaldı. Öncelikle nasıl gözlüyorsunuz vaziyeti?
Şimdi herkesin içindeki benzer duyguyu ben de hissediyorum açıkçası. Bazen sorguluyorum bunu da hatta düşünürken. Türkiye'de şu an ben bir seçim havası hissedemiyorum. Yani Türkiye'ye tarihinin en kritik seçimlerinden birisi, tamam mı, devam mı seçimi olduğuna dair çok büyük büyük cümleler kullandığımız bir seçimde açıkçası daha önceki seçimlere nazaran daha hafif bir hava hissediyorum. Büyük büyük mitingler görmüyorum, büyük büyük sloganlar görmüyorum, büyük büyük propagandalar da görmüyorum.
Bu rahatlık açıkçası biraz beni ürkütüyor. Çünkü özellikle altılı masa diye aslında kodladığımız muhalefet cephesinin hala çok önemli raporları, çok önemli çalışmaları, çok önemli komisyonları olmasına rağmen seçmen nezdinde akılda kalıcı slogan anlamında sana söz Ben öteye şu an geçebildiğini göremiyorum açıkçası. Yani duygusal olarak çok doğru bir şey. Umut vaat etmesi çok doğru bir şey. İşin garibi, aslında benim eleştirdiğim nokta şu, aslında çok önemli çalışmaları var. Çok önemli bir vaatleri var ama onları hala iletişim diline, propaganda diline, seçim sloganı diline maalesef aksettiremediler. O açıkçası önemli bir eksiklik diye görüyorum. Bekir Ağardır, hikayesi yok bu işin diyor. Yani hikayesini halka anlatamadılar diyor. Sen ne dersin? Ya hikayesini anlatamadılardan daha öte bir sorun var bence. Çünkü burada seçim diyoruz ama bence ortada bir seçim falan yok. Şöyle ortada seçim falan yok. Bir kere seçim olabilmesi için, adı üstünde seçim, bir tercih olabilmesi gerekir. Yani insanın kuşkusuz, en doğal haliyle bile insan yönlendirmeleri açıktır. Ama bu yönlendirmelerin içerisinde kendi tercihleriyle bir yol bulabilir. Bak, burada Recep Tayyip Erdoğan tuttu. Bütün sistemi, seçim sistemini... Ya bu iş bana kazandırmıyor diyerek bir kere değiştirdi. İttifak sistemi getirdi başkanlık rejimiyle birlikte. Yok ya bu da benim hoşuma gitmedi dedi. Geçen yıl 2022 Nisanında bütün sistemi baştan değiştirdi. Yani bir futbol oyun oynuyorsunuz, seçim yapacaksınız. Çizgiler değişti, kaleler değişti, değiştirdi. Yetmiyor. Elinde müthiş bir
Medya aygıtı var. Düşünün ki TRT'yi açıyorsunuz, o. Ve muhalefetin ilanları yayınlanmıyor. Miting yapma özgürlüğü doğru dürüst yok. Yani gidiyor muhalefet lideri. Öte yandan da gerçekten öyle bir baskı sistemi var ki insanlar rahatça konuşamıyorlar. Rahatça kendilerini ifade edemiyor. Bu şartlarda ben bir seçim, gerçekten o anlamda bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Öte yandan da
Şöyle bir sorunla karşı karşıyayız bence. Barış da, eminim sen de, yolda yürürken kolundan çeviriyorlardır ve ne olacak diyorlardır. Ben Türkiye tarihinin en seçim gibi olmayan seçimine doğru gittiğimizi düşünüyorum. Kavramsız olarak çok karmaşık görünebilir ama. Sonuçta şunu diyemiyorum. Bak, şu parti kazanır, bu parti kazanır, şu olur, bu olur diyemiyorum. Şunu görüyorum, toplum artık değiştirmek istiyor bazı şeyleri. Yani toplumdaki değişim isteği yüzde 60'ları bulmuş durumda.
Ama öte yandan şunu da görüyorum, bu değişim isteğinin kendisi sandıktan çıkmayabilir. Ben bütün bu fotoğraflara baktığımda Türkiye tarihi adına bir seçim mi var yoksa başka bir kırılma noktasına doğru gidiyoruz ve onun adına seçim mi konmuş siyasal sistemimizde artık oturduğu için emin değilim. yurt dışından nasıl görülüyor diye şöyle bir baktım. Sonuçta Erdoğan 21 yıldır iktidarda ve tanınmış bir figür. Mesela Bloomberg'ta Bobby Goş, dünyanın en önemli olayıdır Türkiye seçimi demiş 2023 yılı için. Mesela bu çok iddialı bir ifade işte. Time'dan Ayn Bremen diyor ki küresel risklerin 10 tanesini listelemiş ve bunlardan bir tanesi Türkiye seçimleri demiş.
Biz bunu hissedemiyoruz Türkiye'den. Yani 26 gün kaldı ve fakat bu tablonun çok da farkında değiliz. Hani muhakkak bu işi böyle gözleyenler tedirgin. Değişimin ne anlama geldiğini idrak edebiliyorlar. Fakat geniş halk kesimlerinde bu duygu geçmiş değil. Basit seçim vaatlerinin konuşulması bana hala tuhaf geliyor açıkçası. Ya da bu vaatlerin popülerleşmesi. Bir de sevgili Ozan, çok yorulduk. Yani 21 yıldır yaşadıklarımıza baktığınızda hani daha ne olabilirin gerçekten karşılığı çok az kaldı. Ben şeyi hatırlıyorum, yani gazeteciliğe ilk başladığım zamanlarda... Ben 2004'te gazeteciliğe başladım. 2007'de Oda TV'de çalışırken şu ergenekon operasyonları falan yapıldığında normalde bir teğmenin gözaltına alınması Hürriyet Gazetesi'nin manşetine çıkıyordu. Şimdi geçtim, bir orgeneralin tutuklanmasının haber değeri yok. Şimdi bu alışmışlık bir gazeteci için, kamuoyu için aslında çok kötü bir şey, çok tehlikeli. Şimdi bu kadar fazlasıyla azımsama, bu kadar fazlasıyla reflekslerin kaybolması belki de bizim doğru tepki vermemizi de engelleyen bir şey haline gelmiş durumda.
Bunun dışında şöyle bir şey var, ya hani hissedemiyoruz dedin ya, aslında Türkiye sanki 100 yıl önce, 1923'te kendi yerini haritada yeniden seçti. Şöyle bir şey var, bir modernleşme çizgisini Doğu toplumlarında ortaya koymak çok zordu, Atatürk bunu yaptı. Hem de bir işgali sonlandırıp yaptı ve haritadaki yerini yüzü batıya dönük, sırtı doğuya yaslanmış şekilde bir yer tarif etti. Şimdi 100 yıl sonra bir seçime gidiyoruz. Toplum bugüne kadar hep yönettiği partileri seçti ama bu sefer sadece parti seçmeyecek. Şimdi mesela düşünün ki sandığa gidiyoruz ama biz mesela Hizbullah cinayetlerini de tartışıyoruz 90'lı yıllarda. Biz sandığa gidiyoruz, kadınların mesela özgürce eğitim alma hakkının olup olmadığını da tartışıyoruz sandığa giderken. Biz sandığa gidiyoruz, aslında bir türlü medyada yaşama, gazetecilik yapma bunları da tartışıyoruz. Şimdi bunlar normalde seçimle karar verilebilecek şeyler değil. Kusura bakma, %99.9.999'da bir kadının... İstese dahi eğitim hakkını, oy hakkını, çalışma hakkını elinden alamaz. Ama biz bunu seçimin içinde tartışıyoruz. Ya da bunu seçim konusu yapmamak gerekir. Yapmamak gerekir. Öyle bir şey ki sandığa giderken cinayetlerle, anayasal haklarla, işte bireysel haklarla, ifade özgürlüğüyle bezenmiş... ...aslında Türkiye'nin ve Türk toplumunun yerini yeniden tarif edecek bir seçime zorlanıyoruz. Haliyle buradan baktığımda ben bu iş gerçekten dışarıdan bakıldığı gibi birazcık çok tarihi bir dönüm noktasında Türkiye yeniden kendi yerini tarif edecek ve biz belki sandıkta bu işi oy verme şu parti bu parti kazandı diyeceğiz ama bundan sonraki talihimizi belki de yeniden yazmanın başlangıcını yapacağız. Yani aslında dışarıdan gözleyenler daha doğru gözlüyorlar. Biz böyle bu denizin içindeki balıklar olarak denizin pek farkında değiliz gibi bir durumla karşı karşıyayız.
Sizin başınıza geliyor mu bilmiyorum. Ben kendi kafamda çok tartıyorum bu işi. Bir seçim var ve biz gazeteciyiz. Bizden beklenen tarafsız olmamız gerektiği.
Fakat olamıyorum. Olamıyorum derken tarafsızlığı farklı tarif ediyorum artık. Yani faşizm ve demokrasi arasında tarafsız kalmak gibi bir sorumluluğumun olmadığını varsayıyorum. Özellikle sen de çok vurguluyorsun gazeteci tarafsızlığı işini. Terkoğlu'na çok şahit oldum. Ne diyeceksiniz? Şimdi burada bayağı pozisyon sahibi insanlar o haline geldik. Şimdi ben açık söyleyeyim. Ben mesele şöyle bakıyorum. Tarafsız gazetecilik kavramını ben hatalı bulan birisiyim. Her gazetecinin bir tarafı vardır. Her gazetecinin bir siyasal düşüncesi olmasının yanı sıra insan haklarından taraftır, çağdaşlaşmaktan taraftır, aydınlanmadan taraftır vs. O ayrı bir mesele. Bütün olay ne biliyor musun? Objektif olabilmekte. Yani bir tarafın olmasına rağmen gerektiğinde tarafının bir şekilde etmenlerinde, bileşenlerinde eleştirebilmek. Yani objektif olabilmek ya da karşıda konumlandırdığın cepheyi de doğru analiz edebilmek, onu kamuoyuna doğru aksettirebilmek. Yani benim bir tarafım var. Benim tarafım olmak,
ben gazetecilik yaparken objektif olmaya çalışıyorum. Ancak burada, işte o 21 yıldır yorgunuz dedim ya, neler neler yaşadık dedim ya, toplumun maalesef hem psikolojisi hem sosyolojisi bozulmuş durumda. Gazetecilere olmaması gereken sorumluluklar yükleniyor ve hatta bir avuç gazeteciye bunlar yükleniyor. Başınıza geliyor değil mi? Tabii çok geliyor. Bu memleketi siz kurtaracaksınız. Maalesef o kadar bence sosyolojimiz bozuldu ki, 20 yıl boyunca Adalet ve Kalkınma Partisi'nin her türlü rantını yiyen,
her türlü ekmeğinden faydalanan, her türlü onu öven insanlar son birkaç ayda iki Erdoğan eleştirisi yaptığında seninle eşitlenebiliyor. Sen o güne kadar 20 yıl boyunca neler yapmasının bir önemi haline gelmiyor. Bu bir halkın, kamuoyunun maalesef bence sosyolojik bir sorunu. Daha doğrusu AKP'nin getirdiği en önemli sorunlardan birisi bana kalırsa. O anlamda çabuk vezir ilan ediyoruz, çabuk rezil ilan edebiliyoruz. Gibi gibi çoğaltabilirim. Bizim kodlarımıza da dönmemiz gerekiyor. Bizim gazetecilerin de kendi mesleğini tekrar tartması gerektiğini düşünüyorum. Ve ben meslektaşlarımın açık söyleyeyim, tembel olduğuna inanan birisiyim. Yani Türkiye'de işsiz gazeteci, yazmaya yeri olmayan gazeteci kavramının çok da sağlıklı olamadığını düşünen birisiyim. Şu an geldiğimiz noktada evet maddi karşılığını bulmak çok zor olabilir ama bir gazeteci eğer isterse Türkiye'de yüzlerce haber var, yüzlerce patlatılacak dosya var, ilgilenecek çok çok önemli konular var. İlla bir televizyon kanalında, illa bir gazetede, illa bir internet haber sitesinde yazmasına gerek yok. Herkesten daha fazla ilgi görebileceği gerçekten haberler var.
Biz yetişemiyoruz. Yani ne Barış yetişebiliyor, ne ben yetişebiliyorum. Ben bu işin çözümünü şöyle buldum. Ben bir tarafım. Ama bir partiden, hatta ben futbol takımı bile tuttuğum takım bile söylememeye çalışıyorum. Çünkü Türkiye'de... Ama çok dikkat ediyorsun. Bütün tarafların ne kadar keskin olduğunu gördüğüm için ama ben bir değerler sistemi içinde tarafım. Yani layıklıkta mesela tarafım, net. Kadın haklarında tarafım. Cumhuriyet, emek meselesinde tarafım.
Ben tarihsel olarak bile bir meseleyi yorumlarken mesela işte doğaüstü olaylara dayanarak yorumlayanlarla... ...akla ve bilime dayanarak yorumlayanlar arasında hayır bir tarafım. Anayasayı savunma konusunda ve karşı olma tarafım. Yani belirli değerler sisteminde taraf olabiliriz. Gazetecilik zaten hani bir tür aydın faaliyeti olarak gazetecilik. Haber aktarmanın dışında aydın faaliyet olarak gazetecilik budur. Ama ben şöyle bir sorunu görüyorum bizim yaşadığımız şahada. Bu taraf olmak, çok özür dilerim, bu taraf olmak aktivizmi ne kadar içeriyor?
Aktivizm şöyle içeriyor, eğer bir siyasi partinin aktivizmini yapmıyorsanız, bir fikrin aktivizmini yapıyorsanız... Mesela gidiyoruz bazen Barış'la, bazı davalarda mağdurların yanında duruyoruz. Bazen işte bazı hikayelerin peşinden koşuyoruz ve onu topluma haber aktarmak olarak değil, çığlık attırmak olarak hissettiriyoruz. Bu kitabın içerisinde de var.
Bazen onun bir yaşayanı oluyoruz. Ama tekrar söylüyorum, buradan bir siyasi beklenti, bir kazanılan galibiyette bir pay sahibi olma beklentimiz yok. Ama şöyle bir soruna karşı karşıyayız. İkimiz de bunu değiştirmeye çalışıyoruzdur. Erdoğan öyle bir siyasal varoluş yarattı ki, sadece kendi taraftarlarını değil, karşılıklarını da belirledi ve bana sorarsanız biraz zehirledi. Ne demek zehirledi? Şöyle, size artık şey olarak bakıyorlar. Bazı sözleri söylememeniz gerektiğini düşünüyorlar. Bazı şeyleri, en çok duyduğum şeylerden bir tanesi, şimdi sırası değil. Değil mi? Bazı eleştirileri ertelemeniz gerektiğini düşünüyorlar. Bazı konuları konuşmaktan şimdilik vazgeçmeniz gerektiğini düşünüyorlar. O noktada aktivizmi sordum işte. İşte ben o noktada şöyle bir şey yapıyorum. Mümkün olduğu kadar ertelemiyorum, söylüyorum. Mesela şimdi liste tartışmaları var Türkiye'de. Dönüp size sorduklarına ben o konuda tam tersine şu tarihin bu dönemde bunu söylemem gerekiyordu rahatlığıyla söyleyeceğim dedim ve söyledim. Barış da söyledi. Evet. Buyurun, söyleyin. Liste meselesi mi? Saadullah Ergin meselesi mi? Değil mi? Liste işinin bütün yükü eski Adalet Bakanı Saadullah Ergin'e yıkılmış durumda. Tabii, şimdi mesela Barış'ta ben de Halk TV'de program yorumculuğu yapan insanlarız. Türkiye'de Saadullah Ergin'i herhalde en iyi tanıyan gazetecilerden ikisiyiz. Çünkü Saadullah Ergin Adalet Bakanı'yken Barış'ta ben de 19 ay Silivri cezaevinde tutukluyduk.
Yani ben o küçücük hücremde gazeteciyim diye haykırırken, gazetecilik yaparken içeri sokulduğumu, sırf bu nedenle hapse atıldığımı anlatırken, canlı yayında Sadullah Ergin'in bizim gazeteci değil, terörist olduğumuzu, hatta tecavüzcü olduğumuzu, hatta katil olduğumuzu vs. bunları anlatıyordu dünyaya. Gerçekten böyle. Yani Avrupa Birliği'nden ya da gazetecilik örgütlerinden insanlar niye bu kadar gazeteci içeride diye sorduklarında ne gazetecisi efendim onlar şöyle şöyle diye anlatıyordu. Hani Sadullah Ergin diyor ya ben o dönemde konuşmadım şimdi sessizliğimi bozuyorum. Yok hayır çok güzel konuştu. Şimdi hal böyleyken bizim bakış açımız şu. Ben yarın eğer biz temiz bir ülke kurmak istiyorsak dünün kirli insanlarıyla bunu yapmamamız gerektiğine inanıyorum. Ben altılı masa mantığını anlıyorum. İttifak mantığını anlayabiliyorum. Ama Sadullah Ergin'den bir gram öz eleştiri alamıyorsam, onun lideri olan Ali Babacan, benim hapse atıldığım dönemi... Beni boş verin ya, ne benim ne Terko'nun önemi yok. O dönem insanlar hayatlarını kaybetti Silivri Cezaevi'nde. İnsanların hayatları çürüdü. O insanların hapse atılmasını demokratikleşme kelimesi altında eğer kategorilendiriyorsa, ben burada çok ciddi bir sorun, hatta Okunpazarı sahip çıkma görürüm. Eğer ben bugün bunlara itiraz yükseltmezsem, yarın bütün tarihimi aslında boşa heba etmişim gibi hissederim. Aydın sorumluluğu dedi Barış Terkoğlu, çok doğru. Aydın sorumluluğu o zor zamanlarda gerekirse rüzgara karşı yürümektir yalnız başına. Bir de şu, daha samimi oldum. Sizce muhalefet, muhalefet diyerek ne demek istediğim anlaşılıyor herhalde, şöyle bir vizyon mu koyuyor? Diyelim ki 20 yaşındaki bir çocuğun önüne, sen bedeli ne olursa olsun özgürlük için, adalet için, emek için mücadele et ve bütün her şeyi gözle ya da şöyle bir vizyon mu koyuyor? Önce git iktidar partisinin saflarına yazıl, bir süre orada bir şeyler yap. Sonra bir 3-4 sene, 5 sene vakit geçir. Sonra de ki, ya işte burada bazı şeyler eskisi gibi gitmiyor de, eleştiri yap. Çok daha kolay bir yükseliş imkanı sunuyor sana. Evet. Çok daha kolay bir yükseliş imkanı sunuyor. Yani diyelim ki ben eğer bugün işte bu iki kere hapse girdik, bir sürü yasak. Bugün Barış'a anlattım gelirken dört tane dava kağıdı geldi kapıyı açtım buraya gelmeden önce. Bütün bunların yerine gidip hükümet medyasında çalışıp beş sene, on sene iktidarı onu bunu övüp sonra ya burada işler yolunda gitmiyor deyip muhalefete geçseydim. Kıymete de binerdi. Daha kıymetli olurdu bazı şeyler gibi geliyor bana. Ben o listelere baktığımda işte bu vizyonu görüyorum. İşte ben şu olması gerektiğini düşünüyordum. Türkiye'nin önünde üç yol var. Bir eskisi gibi devam etmek, bir yeni bir hikaye yazmak, üçüncüsü de eskiyi bir şekilde restore ederek sürdürmek. Ben üçüncü yola doğru gittiğimizi düşünüyorum açık söyleyeyim. Bir restorasyon. Bir restorasyon, belki restorasyonun bile biraz gerisinde düşeceğiz. Çünkü restorasyon bile iddialı bir laf. Çünkü öyle ki Türkiye'nin önüne dizilmiş iki yola baktığımda 2023 AKP'siyle sanki 2010 yılında AKP, tarihi başka türlü yazmak mümkün değil ama dönüp bir karar verseydi, ya biz oturup muhalefetle bir koalisyon kuralım, yeniden birlikte olalım deseydi bundan 13 sene önce, sanki muhalefette bugün yaratılmış olan o fotoğraf ortaya çıkacakmış gibi oluyordu.
Haksızlık etmek istemem ama en nihayetinde dönüp baktığımda muhalefetin parçalarına... ...o yıllar çok iyiydi diyor çeşitli evreleri. Adalet Bakanı işte Sağdolu her gün örneğini verdi Barış, öyle diyor. Ekonomisti öyle diyor, çok iyi ekonomiydi diyor. Ki o yıllar özelleştirmelerin olduğu, bir sürü emekçinin sokağa atıldığı dönemlerinde onu savunuyor falan. Bu açıdan ben yeni bir hikaye yazmanın bundan daha önemli olduğunu düşünen biri olarak önemsiyorum. Bu iktidarın değişmesini, bu baskı rejiminin son bulmasını önemsiyorum ama... ...boş hayalede kapılmak istemiyorum.
Bu yeni hikaye meselesinde bana kalırsa önümüzdeki en temel engel Türkiye muhafazakar siyaseti. Öz eleştiri verme işinde gerçekten çok geriden geliyorlar. Çok muhafazakarlar. Çok muhafazakarlar bu konuda. Yani mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu noktada çok özgüvenli bir çıkış yaptı. Bu helalleşme çıkışı kendisine de zarar veriyor. Yani orada tabanıyla da bir mücadele içine giriyor.
Keza Selahattin Demirtaş'ın buna benzer çıkışları oluyor. Milliyetçi cephede çeşitli açıklamalar var. Gerçi onlar da pek öz eleştiri vermiyorlar. Ama özellikle Babacan ve Davutoğlu'nda bu beklenti çok yoğundu. Madem böyle bir pozisyon sahibisiniz, o zaman kuyruğu biraz indirmeniz gerekmez mi? Yani bu aşamaya gelene kadar bir yerde hata yapmış olamaz mısınız? Her şey mi kusursuzdu?
Depremdeki şey gibi. O dil devam ediyor. Yani o dili tüm parçalarıyla özdeşleştirmişler. Depremde kusursuzuz, mükemmeliz. Tayyip Erdoğan bu ülkenin başına gelmiş en güzel şeydir. Daha önce her şey çok kötüydü ve o ülkemize güneş gibi doğdu. Hiçbir hata ona atfedilemez. Bu aynı durum.
bütün bu siyasete bir şekilde değmiş herkes için geçerli. Mesela şunu da duymak açıkçası beni yaralıyor. Bu helalleşme çıkışını ben destekliyorum, o projeyi destekliyorum en azından. Bir hikayenin başı için güzel bir başlangıç adımı ama bunun bütün toplumsal kesimlerden ve diğer siyasi öznelerden de gelmesi lazım ki oturup konuşalım. Şimdi şunu deyince de hiç özeleştirivermeyince sonra da CHP genel başkanına iyi bak helalleşiyor deyince de biraz da kanıma dokunuyor kardeşim. Siz de bu işe biraz başlamanız gerekmez mi diyorum. Toplumsal çürümenin belki de biraz da şeyi o.
Biraz felsefi bir şey olacak ama biz mağduru şöyle sanırız, mağduru yerde tekmelenen kişi sanırız. Oysa mağdur yerde tekmelenen kişi olması bile gerekmez. Kendisini mağdur olarak başkalarına kabul ettirebilen kişidir. Bak tekrar söylüyorum, tarihte ayakların altında ezilmiş, kaybolmuş, gitmiş o kadar çok insan var ki onlara mağdur denmiyor. Ama kalkıp yere yatmasa dahi... Kendi hikayesini gerekirse sopayla kabul ettirebilenlere mağdurluk deniyor. Ben bugün Türk sağının sorununun bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk sağı muktedir. Türk sağı hep iktidarın yanında veya iktidarın yakınında duruyor.
...asla o iktidardan vazgeçmiyor. O yüzden mesela bak, biz Göztepe'de yürürken Barış da biliyor... ...Gonca Kuruş'un kızlarıyla karşılaşıyoruz. Gonca Kuruş'un kızı şimdi bu Hüdapar meselesinden sonra yazıştım onunla... ..."Barış Bey, nefes alamıyorum." dedi. Gonca Kuruş nefes alamadan öldü. Bak, annesi nefes alamadan ölmüş, üstelik başörtülü ve Müslüman bir kadının kızı... ...23 sene sonra Radikal Sağ İttifak'a bakıp nefes alamıyorum diyor. Çok acayip. Bu 23 sene içerisinde neler olmuş? Biraz daha geriye gidin. Bu ülkede insanlar sadece başka mezhepten oldukları için yakıldılar otelde. Bu ülkede bazı aydınlar farklı inanca sahip oldukları için sırtlarından vuruldular, öldürüldüler. Bu ülkede ben hiç mesela oruç tuttuğu için dövülen, dayak yiyen bilmiyorum ama her yıl üniversitede oruç tutmadığı için dövülen gençlerin hikayelerini biliyorum. kapısına kırmızı çarpıyla atılan başka inançlardan insanları biliyorum. Ama buna rağmen onlar mağdur değiller. Buna rağmen işte bir mağduriyet hikayesini kazandığı iktidar sayesinde başkalarına kabul ettirebilmiş kişiler mağduriyet anlatabiliyorlar. O yüzden de onlar bu mağduriyeti aslında iktidar sayesinde kurabildikleri için hiç öz eleştiride yapmıyorlar. İşte onun için sevgili Ozan, biz gazetecilere çok önemli bir görev düşüyor. Bizim hafızayı kaybettirtmememiz gerekiyor.
toplumsal hafızayı, neler yaşadığımızı unutturmamamız gerekiyor. Çünkü asıl eğer biz çocuklarımıza daha aydınlık, daha huzurlu bir gelecek bırakacaksak, o geçmişin hatalarından, suçlarından doğru yüzleşebilirsek yapabiliriz. Bunun için de sürekli hatırlatmamız gerekiyor. Sürekli unutturmamamız gerekiyor. Öyle bir noktaya gelmeleri gerekiyor ki onlar öz eleştiri yapmak zorunda kalacaklar. Bakın, eğer iktidar değişirse, İktidar değişirse, bu ülkede savcılar ve hakimler de değişirse, biz gazetecilere düşen çok önemli görevler var. Bu 21 yıllık iktidarın suçlarının adil bir gelecekte, adil mahkemelerde, adil yargılama şeklinde bir şekilde hesabının sorulması gerekiyor.
Hesap sorulmaz. Ya nasıl olsa geçti derseniz tekrar dağda büyüyerek gelir ve biz gittikçe daha fazla zehirleniriz. Benim hiç şüphem yok. Benim hiç şüphem yok açık söyleyeyim. Ben yarın iktidar değiştiğinde Barış da ben de yarın öbür gün o yeni iktidarda yine kötü adamlar olacağız büyük ihtimalle. Bir yerden sonra sevilmemeye başlayacağız. Ya bu açıdan öyle bir şey ki bak samimi olalım. Hatırlıyor musun Antalya'ya gittiğimizde? FETÖ meselesini yıllardır yazıyoruz ama Antalya'da yürüyoruz Barış'la çıktık. Bir kadın durdurdu bizi hatırlıyorsun. Evet.
İki tane çocuğu var küçük, arkada bir adam bekliyor. Barış Bey dedi, kocam işte yıllarca hapis yattı. Ben bu iki çocuğa çok zor şartlar altına baktım ve FETÖ meselesinden yattı. Ben sizden benim hikayemi anlatın demiyorum ama bizi bu yollara gönderenler, bir iş adamının ismini söyledi, Antalyalı meşhur, şu an Cumhurbaşkanı'nın en yakınında. Yanında çalışan, tabiri caizse işçiler, işte emekçisi, bilmem nesi, belki o örgütün en aşağısında kalmış kesimler, yıllarca hapis yatmış.
Bunun nedeni ne? Çünkü Türkiye'de güç sahipleri asla ama asla bu hikayenin öbür tarafına düşmüyor. Hep bu tarafında kalıyor. O işte FETÖ iktidarı olduğunda FETÖ'yle yan yana duruyor. FETÖ kaybettiğinde iktidarın tarafına geçiyor. Yarın emin ol, bu iktidar düşsün, başka bir yeni iktidar kursun, yine orada olacak. Yani o yüzden ben hikayenin hep bu tarafında kalmamızı bir seçime bağlıyorum.
Çünkü biz o insanın işte orada zavallı iki tane çocuğa bakmış ve aslında kendisini bu tarafın mağdur ettiğinin farkında ama hikayesini anlatamayan bir insan var karşımızda. Ama yukarıda baktığımızda suçları işleyenler ve işletenler hep yolunu sürdürmeye devam ettiriyor. Şundan tedirginim, yani o beni hem moralimi bozan şey. Sizde çok ciddi bir muhabirlik motivasyonu var. Yani yeni bir bilgiyi alıp onu kamuoyuna taşımak. O konuda sizden daha gencim. Motive olmakta zorlanıyorum. Neden biliyor musunuz? Bu halkın fazladan ne bilmeye ihtiyacı var sorusu benim sürekli kafamda döndürdüğüm bir soru. Hangi bilgi, hangi yeni bilgi bu halkın reaksiyon vermesine neden olacak? Güzel soru değil mi?
Dolayısıyla suya yazı yazmaya benzer mi acaba? Bu emeğe değiyor mu acaba diye de düşünüyorum. Belki şöyle yanıt verebilirim dediğin şey. Ben haber yazarken, köşe yazarken, televizyonda bir öyküyü anlatırken önce ben heyecanlanıyorum. Önce ben o şaşırma refleksimi açıkçası sürekli diri tutmaya çalışıyorum. Ben bunun gerçekten bilinmesi gerektiğine inandığım öyküleri yazmayı tabii ki daha çok seviyorum. Ama bir de belki de hani bütün işte 18-19 yıldır gazetecilik yapıyorum. Bütün gazetecilik yaşamımı ya öyle değilse sorusunu sormakla geçti. Ya öyle değilse. Ya aslında bize gösterilenin perde arkası başka bir şey varsa. Sürekli o şüpheyle geçti. Bir de hani rüzgarın o sörf tahtasına bir şekilde binmektense rüzgara karşı yürümeyi hep ben de Barış Terkoğlu'da çok tercih ettik açıkçası. Yani mesela 15 Temmuz darbe girişimi olunca bizim yıllardır yazdığımız
Haberlerde, Sızıntı ve Mahrem kitabında yazdıklarımızın benzerlerini iktidar medyası yıllarca yazmaya başladılar. Yani bizim dediklerimizi tekrar yazmaya başladılar. Biz de aynı rüzgar sörfüne kapılıp yazabilirdik yine öyle bir şey ama bu sefer şunu dedik. Tamam, okey, bizim dediklerimize geldiniz. Peki, bundan sonra ne yapacaksınız? O adamlardan boşalan koltukları kime yerleştireceksin? Sorusunu sormaya başlayınca işte Metahsas kitabı çıktı.
Bizim mesela metahassas kitabı, FETÖ'den boşalan koltukları oturtulan tarikatlara esas alan bir şeydir. Normalde o zamanlar biz FETÖ'yle ilgili çok daha büyük kitaplar yazabilirdik. Çok da kolay bir kitap da yazabilirdik. Ama hayır, yine farklı bir derdinin aslında peşine düştük. Onun için metahassas çıktı. Yani özetle ki muhabirlik, evet, bu mesleğin en has hali. Onu da yitirmemek gerektiğine inanıyorum. Bilmiyorum. Ne anlatırsak anlatalım.
insanların kafasını açıp o ansiklopedileri de yerleştirsek toplumun hiçbir zaman bilmesi gerektiğini, bildiğini düşünemeyeceğiz. Bu çok açık bir şey. Çünkü öncesinde insanlar bilgiden önce başka seçimler yapıyorlar ve onlar hayatlarını belirliyor. Ben o yüzden hani bu meselenin şunu bilseler olacak, bitecek diye düşünmüyorum. Eminim senin de başına geliyordur. İnsanlar diyor ki bu toplum sizin yazdıklarınızı bir okusa neler olur.
Yani hiç öyle olmayacak. Hiç o noktaya gelmeyeceğiz. Mesela kitabın tanıtımında şey demişsin sen, değiştirmek için yazıyorum. Evet. Abi neyi değiştiriyor? Çok şey değiştiriyor. Şunu değiştiriyor. Ama şu, ben açık söyleyeyim. İnsana niye işte yaptın dediklerinde hep böyle çok büyük hikayeler anlatıyorlar. Halkım için, milletim için işte. Hayır, ben gerçekten önce bütün insanın seçimlerinin bireysel, başka fazla ferdiyetçi olabilir ama bireysel olduğunu düşünüyorum. Ben gerçekten böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum ya. Başka bir dünyada yaşamak istiyorum. Ve bunun için bunu değiştirmek gerektiğini düşünüyorum. Ve yaptığım işi şöyle görüyorum. Ya şu üstümdeki gömleği bir mağazadına aldım. Şu an üstüme giydim. Çok bana... Logosu görünürse dalga geçer. Hayır yani çok bana benim üstümde. Ama gidip baktığımda vitrinde böyle durmuyordu biliyor musun Ozan? Vitrinde o ışıkların altında sanki başka bir ilişki sistemi vardı. Ben bugün yaşadığımız düzenini böyle görüyorum. Bir vitrin kuruluyor, bir iktidarı kastediyorum.
O vitrinin önüne bir güç ilişkisi kuruluyor. İşte muhabirlik burada başlıyor. Alıyorsun bir hikaye. Küçücük bir taş çünkü hikaye. Bazen işte burada olduğu gibi bir kız çocuğunun hikayesi olabiliyor. Bazen bir mafyanın büyükseliş öyküsü olabiliyor. Bazen mesela bir yolsuzluk hikayesi olabiliyor. bir taş o. Alıyorsun o küçücük taşı koca vitrine atıyorsun, minicik bir çatlak oluyor ve emin ol o çatlak oradan genişliğe de büyüyüp o vitrine yerle bir ediyor. Sonra üstünde göründüğü haliyle vitrinde göründüğü haliye eşitleniyor. Ben o vitrini kırmak olarak yani kırılacak ilk taşı ilk çakıl taşına atmak olarak görüyorum yaptığımız işi. Ve emin ol, o muhabirlikler olmasaydı, sadece bizim için söylemiyorum size, herkesin yaptığı muhabirlikler olmasaydı, dünün iktidarları bugün yerle bir olmazdı. Bugünün iktidarda yarın yere düşüp baktığımızda, nasıl bu noktaya geldi diye sorduğumuzda, o atılan çakıl taşlarını göreceğiz ayaklarının dibinde. Şu tuhaf duygudayım.
Leonard Cohen'in şarkısıysa yani herkes biliyor geminin su aldığını, herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini. Bence Türkiye'nin 2023 Türkiye'sini çok net resmediyor. Sorun da burada. Herkes biliyor. Problem orada zaten. Mesela Sedat Peker'e herkes inanıyor. Neler anlattı adam, neler anlattı yani. Ve herkes inanıyor. Zaten sorun da burada. İnandıktan sonra pozisyonu değiştirmemesi.
Depremde ne olduğunu emin olun herkes biliyor. Herkes biliyor. Devlet nerede diye sorana parmak kaldıran o dayı da biliyor. O her yerdedir devlet falan diyen de biliyor. Tel tel döküldüğümüzde herkes farkında. Fakat bu farkındalık hali zaten 2023 seçimini anlamlı kılıyor. Buna rağmen değiştirmemek orada başka bir biat var, başka bir tabiiyet var yani. Bağlılık var. O zaten hepimizi tedirgin eden, herhalde konca kuruşun hızını da nefes alamıyorum dedirten o.
Söyleşenin ilk bölümünü burada bitirelim istiyoruz. Çünkü buradan itibaren artık kitapları SS hakkında konuşarak devam ediyoruz. Konu bütünlüğünü sağlamak adına bu kısım ikinci bölüme kalsın. Önümüzdeki günlerde Söyleşi'nin ikinci bölümünü de eğleneceğiz. Elbette öncelikle kitap ve Süleyman Soylu hakkında konuşacağız ikinci bölümde. Kitabı nasıl yazdıklarını ve SS'deki çok ses getiren başlıkları yazarların ağzından dinleyeceğiz. Ama SS'de de sınırlı kalmayacağız tabii ki. Aynı zamanda kitaptan yola çıkarak Türkiye'de 2023 seçimlerinin ne kadar kritik olduğunu, siyasi düzenin nasıl yozlaştığını da konuşacağız.
Hatta biraz önden spoiler verecek olursam, epey büyük iddialarda bulundu her iki konuğumda. Alışılmışın dışında bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. O yüzden takipte kalın, ikinci bölümden de keyif alacağınıza inanıyorum. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sizin de barış dolu günleriniz olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.