Podcast

217: Teknoloji & Ekonomi Serisi: Sanayi 3.0

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Akbank Mobil'in destekleriyle hazırlanan Teknoloji & Ekonomi serisinin üçüncü bölümünde artık postmodern yıllardayız. II. Dünya Savaşı'yla başlayan dönem, üçüncü sanayi devrimine nasıl zemin hazırladı? Fordizm neden çöktü? Post-fordizm nedir? Bilgisayarlar ve otomasyonlar üretim sürecini nasıl değiştirdi?
Bu podcast Akbank Mobil hakkında reklam içerir.
İşletmenizin finansal işlemlerini tek bir ekrandan takip edebileceğiniz yepyeni bir deneyim Akbank Mobil’de sizleri bekliyor. Finansal işlemlerinizin takibini KOBİ’lere özel geliştirilen Akbank Mobil teknolojisine bırakın, siz işinize bakın. Akbank Mobil'i indirmek için tıklayın.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.353 kelime · ~17 dk okuma

COBI'lere özel akıllı finans çözümleri sunan Akbank, Trend Ekonomi'nin teknoloji ve ekonomi serisinin üçüncü bölümünü sunar. Akbank'ın sponsorluğunda hazırladığımız teknoloji ve ekonomi serisinin üçüncü bölümüne hoş geldiniz. Üçüncü bölümde konumuz üçüncü sanayi devrimi. Bu mini dizide amacımız teknolojiye bakış açımızı değiştirmek. Bugünkü ekonomik ilişkileri anlamak için ekonomi tarihini teknoloji tarihiyle paralellik içinde okumak. İlk bölümde James Watt'ın buhar makinesinin hayatımıza getirdiği yenilikleri incelemiş ve sizlerle Manchester'a gitmiştik.

İkinci bölümde ise adresimiz Detroit'ti ve sizlerle elektriği ve üretim bandı teknolojisini incelemiştik. Sanayi hayatımıza tekstille girmiş, otomobille başka bir çağa atlamıştık. Derken 20. yüzyılda ilerlemeye başladık ve dünya savaşlarını yaşadık. Artık savunma sanayi diye bir başlık açmak gerektiğini vurgulamıştık.

Araştırma-geliştirme faaliyetlerine ayrılan milyarlarca dolar, biraz da ülkelerin ulusal güvenlik stratejilerinin gereğiydi. Bu bölümde 1945'ten, yani 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllara uzanıyoruz. Artık modern zamanları geride bırakıp, postmodern zamanlara doğru yol alıyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısındayız ve sanayileşmenin kalbi açık ara farkla artık ABD'de atmakta.

Transkriptin tamamını oku

Dünya, Britain Woods adı verilen küresel bir para sistemine entegre olmuş durumda. Uluslararası ticaret, insanlık tarihinde hiç olmadığı boyutlara ulaşmaya başlamış, işçi sınıfının yaşam standartları ise 100 yıl öncesiyle kıyaslanmayacak kadar iyi, hatta bugünden de iyi. Artık meslekler çeşitleniyor. Kardan pay alan, fakat sermayedar olmayan yöneticilerle karşılaşıyoruz. Dünya da gözünü artık uzaya dikmeye başlamış. Nereden nereye? Girişi daha fazla uzatmayalım, ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Bir önceki bölümün sonunu İkinci Dünya Savaşı'na gelmeden kapatmıştık. Bu bölüme ise tam da kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bunun birkaç nedeni var. İlki insanlık tarihinin bugüne dek gördüğü en büyük kitlesel savaşın yani İkinci Dünya Savaşı'nın İkinci Sanayi Devrimi'yle ya da Fordizm'le olan ilişkisi. Fordizm, İkinci Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynadı. Özellikle de savunma sanayinde.

Bu yöntem sayesinde ülkeler savaşın gerektirdiği silah, cephanelik ve diğer savaş malzemelerini daha hızlı üretebildiler. Savaş nedeniyle savunma sanayinde talep vardı ve Fordist üretim mantığı da bu talebi karşılayacak arzı sağlayabiliyordu. Bir de İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra gerçek anlamda bir başka dünyaya uyanmıştık. Dünya artık çift kutuplu hale gelmiş, batıda refah devleti dönemi başlamış, insanlık gözünü artık uzaya dikmişti.

Bir önceki bölümün sonunda 1929 büyük buhranından insanlığın aldığı dersi anlatarak bitirdik. Piyasaların serbest bırakıldığında optimum seviyede dengeye geleceğine olan inancı sarsan bu büyük krizin nedenini anlamak bile yıllar sürecekti. Krize ilişkin en esaslı değerlendirme de İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes tarafından yapıldı. Para, faiz ve istihdamın genel teorisini yazdığında takvimler 1936 yılını gösteriyordu.

Keynes, insanlığın teknoloji sayesinde geldiği durumu artık tespit etmek gerekir diyordu. Artık üretme kapasitemiz o kadar çoktu ki bu üretimi tüketememe olasılığımız vardı. Başka bir ifadeyle daha önce kabul gören say kanunu ya da her arz kendi talebini yaratır, ne kadar üretirsen o kadar satarsın yaklaşımını çöpe atmak gerekiyordu. Peki ya tüketim talebi üretimden aşağı ise ne yapacaktık?

Bu durumda devreye maliye politikaları girecek, devlet bir ekonomik aktör olarak duruma müdahale edecekti. Vergileri kısıp, kamu harcamalarını arttıracak, böylece talebi tetikleyecekti. İşsizlik diyordu Keynes. Ne olursa olsun eksik talepten kaynaklanır. Devletin temel görevi adaleti ve güvenliği sağlayıp kenara çekilmek değildir. Devlet, tam istihdam ve fiyat istikrarını sağlamakla da mükelleftir. Keynes'le beraber devlete olan bakış açımız da değişecekti. Sosyal devlet ya da refah devleti denilen şey 1945'ten sonra böylece hayatımıza girecekti. Refah devletinin hayatımıza girmesinin tek nedeni Keynes değildi elbette. 1945'te insanlığın gördüğü en kanlı savaş bitmişti ama daha kanlı bir savaş olasılığı kapıdaydı. İnsanlık bu savaşa Soğuk Savaş adını verdi. Bir tarafta Sovyetler Birliği ve Doğu Bülüoğu, diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Bülüoğu. Bu saflaşmada taraflar hızla silah sanayilerini geliştiriyor ve nükleer güçleri nedeniyle taraflar arasında bir dehşet dengesi oluşuyordu. Propaganda savaşları ise kamuoyu yaratmanın en etkili yoluydu. Bugün pek çok tarihçi 1945'ten sonra Batı bloğunda refah devletinin gelişmesini Sovyetler Birliği'ne bağlar.

Zira ekonomik yoksunluk nedeniyle batıda sosyalist hareketler güçlenmiş, sendikalar içindeki sosyalist yayılım artmıştı. Öyle ya da böyle bu bölümde işlediğimiz zaman dilimine rengini veren tarihsel altyapı işte buydu. Bir tarafta ekonomi biliminde çok önemli bir viraj dönülmüş ve buna Keynesian dönem denilmiş. Diğer tarafta soğuk savaş nedeniyle dünya çift kutuplu bir forma bürünmüş.

Bununla da yetinilmemiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında 6 yıl boyunca savaşa girsin ya da girmesin hemen tüm dünya, savunmalarını geliştirmek için sanayi altyapılarını yenilemiş ve teknolojiye daha önce hiç olmadığı kadar fazla yatırım yapmışlar. Çığır atlayan bir dönem. Şimdi ise Ottu profesörlerinden Erkan Erdil'in savaş yıllarına dair sözlerine kulak verelim. Tabii burada teknoloji üretmek bir güç haline gelmeye başlıyor. Belki de 20. yüzyıl bu anlamda teknoloji üretmenin bir politik güç haline gelmesinin önemli dönüm noktalarından bu ikiz savaş arası. Ve Amerika'daki kitlesel üretim ve tüketime de gene yanıt Almanya'dan geliyor, Almanya'nın toparlanmasıyla birlikte. işte Hitler'in yaptığı bu sanayi görüşümü, orada da ciddi kitlesel üretim yapılması, işte savaş sanayine özellikle yönelik kitlesel üretim yapılması, ondan sonra işte bir takım altyapı çalışmalarıyla yeni istihdamın yaratılması. Çünkü siz teknolojiyi üretiyorsanız bir biçimde bunun tüketilmesini de sağlamanız gerekir. ve o geliri de bir şekilde büyük kitlelere elde ettirebilmeniz lazım. Belki bu iki savaş arasında özellikle Almanya örneği bunu iyi başarıyor. Tabii çok otokratik ve despotik yollarla yapıyor. Erkan hocanın dediklerini vurgulayalım. Artık teknolojik gelişim bir ulusal güvenlik meselesi olarak kavranmaya başlıyor ve insanlık daha önce hiç olmadığı ölçekte teknolojiye yatırım yapıyor.

Bu tarihten itibaren teknolojide geri kalan bir ülke, güvenliğinden de endişe etmek zorunda. Birinci sanayi devriminin enerji kaynağı buhardı. Ford'un fabrikası ise elektrikle çalışıyordu. Elektrik ise petrol ve kömür ile üretiliyordu. Peki, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra devasa boyutlarda büyüyen sanayinin çarkları hangi enerjiyle döndürülecekti?

Bu soruya ABD etik olarak çok tartışılan bir cevap verdi. İnsanlığın gelecek yıllardaki enerjisi Enola Gay adlı bir uçak tarafından Hiroshima'ya taşınıyordu. Atom bombası. Aynı zamanda nükleer döneminde kapısını araladı. Sadece bomba yapmak için değil elbette, elektrik üretmek için de dünyanın dört bir yanına nükleer santraller inşa edilmeye başlayacaktı. İki Dünya Savaşı tarafları, teknolojik üstünlüğün savaşın kaderini etkileyebilecek güce sahip olduğunu biliyordu. Savaş sırasında birçok ülke, savunma sanayine üretim yapmak için endüstriyel robotları, otomatik makine takımlarını ve endüstriyel kontrol sistemlerini hızla geliştirdi ve yaygınlaştırdı.

Bu, 3. Sanayi Devrimi'nin otomatikleştirme ve robotlaştırma trendlerinin temelinin atılması anlamına geliyordu. Yalnız bunlar da değil. 3. Sanayi Devrimi'nin alameti farikası olan bilgisayarların temeli de yine savaş sırasında atıldı. The Imitation Gaming filmini izlemiş olanlarınız hatırlayacaktır. İlk ilkisel bilgisayar Alan Turing'in, Almanların şifreleme teknolojisi olan Enigma'nın kodunu kırmak amacıyla icat edilmişti. Neden bir makine yapıyorsunuz? Oldukça teknik, anlamazsınız zaten.

Ne demişler? Her şerde bir hayır vardır. Tarihin en kanlı savaşının sulandığı sayılı topraklardan biri teknoloji ve bilimdi. Nazilerin ölümcül bir silah üretebilmek için roket teknolojisinin temellerini atması daha sonra uzaya gidebilmemizi sağlayacaktı. Soğuk savaşın en sembolik mücadelelerinden uzay yarışının tohumları bu dönemde atılacaktı. Ve elbette uzay yarışı başlı başına teknoloji ve bilim için yepyeni bir iğme sağlayacaktı.

Ve tabii çok önemli bir şey burada gene savunma sanayi üzerinden bakarsak, soğuk savaşın varlığı. Soğuk savaş özellikle Sovyet'in sistemlere ciddi bir takım zararlar verirken, Batı'da farklı bir biçimde savunma sanayi üzerinden bu askeri sanayi kompleksin kurulmasıyla birlikte, ki çok önemli bir iktisat politikasıdır bence ve teknoloji anlamında da kili kullanımdan dolayı pek çok yansıması olmuştur. Bir dönüşüm sağlıyor. Yani şu anda belki çok böyle basitçe kullandığımız teknolojilerin tebeliği işte uzay yarışmak diyor. Örneğin teflon tava meselesi ya da işte cep telefonlarını kullandığımız ekranı döndürdüğümüzde ki o ekranın dönmesi onun bir ismi vardı şimdi hatırlayamadım. Vesaire bu savaş teknolojilerinden, savunma teknolojilerinden

Bu tabii batılı ülkelerde özellikle de işte bir takım refah devleti politikalarıyla birlikte toplumsal refahın artmasını sağlıyor. Burada biraz duralım. İkinci Dünya Savaşı'ndaki teknolojik gelişmeler ve sanayi altyapısının hızla büyümesi, savaş sonrasında üretim ölçeğinde olağanüstü artış meydana getirmiş ve bu artış beraberinde yeni enerji kaynakları arayışını hızlandırmıştı. Nükleer enerji böyle bir atmosferde insanlığın hizmetine girdi ama iyi mi oldu, kötü mü oldu sorusunun çok uzun cevabı var. O yüzden burada yorumu size bırakıyorum. Öte yandan İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sanayileşmede görülen olağanüstü hızlanmanın tek nedenleri bunlar değildi. Dünya, ya da daha doğru ifadeyle Batı bloğu, daha önce hiç olmadığı kadar entegre hale gelebilmişti. Bu entegrasyonun temelinde de uluslararası para sistemi olan Britain Woods sisteminin kurulması yatıyordu. Ancak bu konuya girmeden önce bölüme kısa bir ara verelim, serinin destekçisi Akbank'ın bir mesajı olacak size, döndüğümüzde Britain Woods'la kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Serinin destekçisi Akbank Mobile'in size ve Kobiler'e bir mesajı var. Finansal işlemlerinizi yönetmenin en kolay yolu Akbank Mobile'de. Akbank Mobile'in kurumsal müşterileri için sunduğu işin için menüsü işletmenizin finansal işlemlerini tek bir ekranda topluyor. Akbank Mobile'e kurumsal müşteri bilgilerinizle giriş yapıp ana sayfada bulunan işin için menüsüne girerek bu ekrana erişebilirsiniz.

Nakit Akışı bölümünden gelir ve gider bazında işlemlerinizi geçmiş aylarla karşılaştırabilir, gelecek aylar için tahminlerinizi görebilirsiniz. Planlanmış İşlemler bölümünden gelecek işlemlerinizi görebilir, işlem onayını verebilir ya da yeni işlem ekleyebilirsiniz. Finansal işlemlerinizin takibini, COBİ'lere özel geliştirilen Akbank Mobile'e bırakın, siz işinize bakın. Savaştan önce uluslararası ticarette kullanılan bir standart yoktu. Standardın olmaması, ülkeler arası ticari ilişkileri yavaşlatıyor, sanayi sektörü büyük ölçüde iç pazara dayanıyordu. İthalat ve ihracat için dünyada geçer akçe olan bir para birimi yoktu. Ta ki Britain v.s.a kadar.

Sistem bir çeşit altın standardına dayanıyor. Amerikan Merkez Bankası FED, kendi para birimi olan doların altın karşılığı olduğunu güvence altına alıyor. Başka bir ifadeyle, FED'e ne kadar altın verirseniz onun karşılığı doları alabilir veya tam tersi, ne kadar dolar verirseniz onun karşılığı altın alabilirdiniz. Fakat diğer hiçbir ülkenin böyle bir yükümlülüğü yoktu. Peki diğer ülkelerin yükümlülüğü neydi? Onlar da paralarının dolar karşılığı olduğunu ilan ediyorlardı. Yani bütün para birimleri dolara, dolar ise altına bağlıydı. Yani mesela Türk lirasının, İngiliz sterlininin, Fransız frangının, Alman markı ya da İtalyan liretinin karşılığı Amerikan dolarıydı. Özetle dolar altına bağlı, diğer tüm para birimleri dolara bağlı.

Tahmin edeceğiniz üzere bu sistem, ABD'nin batı bülüğü içinde ekonomik anlamda hegemonya kurması anlamına geliyordu. Türkiye, Britain Wool Sistemi'ne girdiği 1946 yılında 1 dolar 1.47 TL'ydi. TL'nin değeri bugünkü gibi serbest piyasada belirlenmiyor, hükümet tarafından tespit ediliyordu. Nitekim 1947'de devalüasyon yapılmış ve 1 dolar 2.80 TL haline gelmiş ve bu 11 yıl bu seviyede kalmış.

Şimdi duyduğumuza inanamıyoruz ama öyleydi. 1947'den 1958'e kadar geçen süre boyunca 1 dolar 2.8 TL'ydi. Sabit döviz kuru uygulaması birçok sorun yaratsa da istikrar vaat ediyordu. Şimdi böyle anlatınca her şey harika gibi görünüyor değil mi?

Sanayi altyapısı devasa hızla büyümüş. Yeni enerji kaynağı olan nükleer devreye girmiş. Ford'un geliştirdiği üretim bandı teknolojisiyle büyük ölçekli üretime başlanmış. Sanayi toplumu ve refah devleti oluşmuş. E nedir aksayan şey? Önce Fordist üretimde sorunlar çıkmaya başlıyor, sonra ise para sistemi bozuluyor. O halde gelin, bugünü anlamak için kritik bir kavşağa dönelim, Fordizm'in ölümünü konuşalım.

Fordis üretimin mantığını anlamak kolaydı. Üretimi basit, tekrarlardan oluşan parçalara ayır. Her biri öyle basit olsun ki yıllarca çıraklık yapmış vasıflı ustalara gerek kalmasın. Herkes herhangi bir işi hemen öğrenebilsin. Bir tekerleği bile bir kişi üretmesin. O bile elli görevden oluşsun. Her işçi gün boyunca basit bir iş yapıyordu. Bir civataya somun geçirmek ve onu sıkmak gibi basit işler. Her işçi devasa bir fabrikanın bir dişlisiydi. Mekanizma saat gibi işliyordu.

Gençken Ford'un fabrikasına çalışmış bir işçi, fabrika ortamını şöyle anlatıyor. Wyford'tan aklımda kalan tek şey, günde 5 dolar vermeye başlamasıydı. Wyford benim için adeta bir tanrıydı. Çünkü binlerce insanı belirli bir düzene sokuyordu. Hepsinin hareketini kontrol ediyordu. Sonra üretim hattı durmadan gidip geliyordu. Üç var diye çalışıyordu. Her vardiya tam 8 saatti. Sabah, öğleden sonra, gece. Benim için her şey saat mekanizmasına benziyordu. Onun bir parçası olduğum için gurur duyuyorum. O halde sormak lazım, madem saat gibi tıkır tıkır işliyordu, bugün neden Fordis değiliz? Anlatayım, üretim bandı ve seri üretimle üretim standartlaşmıştı.

Standartlaşmadan nasibini ürünler de aldı. Ürünün tasarımında yapılan bir değişiklik yeni bir bant açılmasına sebep olabiliyordu. Bu da maliyeti arttırıyordu. Bu yüzden Ford'un fabrikasından tek bir model araba çıkıyordu. Model T. Temel tasarımı üretime başlanan 1908'den sonlanan 1927'ye dek tam 19 yıl boyunca neredeyse aynı kalmıştı. 1925'e kadar siyah dışında renk seçeneği bile yoktu.

Henry Ford'un meşhur sözü durumu özetliyordu. Siyah olduğu sürece her renge sahip olabilirsiniz. Ford ismin temel şeyi Ford T modelidir biliyorsunuz. Yani yıllarca uzun süre satan araba modeli. Ama yani toplumsal bölüşüm aslında farklı menüler talep edilmesine yarar.

Yani olay sadece üretimden kaynaklanmıyor, tüketimden de kaynaklanıyor. Yıllarca aynı tip radyo, aynı tip televizyon, aynı tip arabayı tüketmekten yabancılaşan bir toplum da var. Tabii onun üretim yanı da o yabancılaşmak. Braverman'ın McDonald's Reaction deniliyor olay. Sürekli işte McDonald's'ta çalışan, tepsiye hamburgeri koyan, hep aynı işi yapan, gayet hayatından mutsuz, tükettiği de standartlaşmış bir yurttaştan bahsediyoruz.

Yani sadece üretimde değil, tüketimde de bir yabancılaşma var doğalda. Ve tabii 80'lere geldiğimizde bu esnek uzmanlaşma, hem yeni, özellikle Toyota kaynaklı, Japonya'nın o geleneksel kaizen, lean production vesaire gibi yöntemlerinin daha fazla konuşulmaya başladığını görüyoruz. Herkesin her işi yapabileceği, işte birbirinin yerine geçebileceği, işine yabancılaşmayacak. Ford'un model tesisi iyiydi, güzeldi ama her arz kendi talebini yaratmıyordu. Zaten tüketicilerin talebi de değişmeye başlamıştı. Yavaş yavaş farklı renkte, hatta farklı model araçlar islenmeye başlamıştı. Standartlaşmış ve banttan tek tip ürün çıkaran Fordist üretim anlayışı, iç ve dış pazardaki ani talep değişimlerini karşılayamayacak ve yavaş yavaş post-fordizm kavramı kapitalistlerin radarına girecekti. Ama her şeyi tüketici talepleriyle açıklamaya kalkarsak, hikayeyi eksik anlatmış oluruz. Post Fordist üretim, ürün çeşitliliğini ve tüketici talepleri karşısında esnekliği merkezine oturtuyordu. Aslında bu anlayış da bir zorunluluktan doğmuştu. Erkan Hoca'nın verdiği Toyota örneği bu konuda önemli. Ford'un fabrikası kitlesel üretime yaslanıyordu. Mantığı, aşırı iş bölümüne ve her şeyin bonkörce kullanılmasına yaslanıyordu. Üretim aletleri olabilecek en yüksek düzeyde tutulabildiği ve pahalı makineler uzun vadede tam kapasite kullanılabildiği sürece sorun yoktu.

Bu ölçek ekonomisinin mantığıydı. Birim maliyetler çok düşük tutulup, kârlar azami düzeye çıkarılabiliyordu. Ne kadar çok üretirsen, o kadar çok satıyordun. Ancak 1937'de kurulan Toyota için durum farklıydı. Ford gibi envanter fazlasını elinde tutabilecek büyük hangarlara, veya kitlesiz üretim yapabilecek sermaye sahip değildi. Toyota, eğer piyasaya tutunabilmek istiyorsa üretim maliyetlerini düşürmeliydi. Bu da hata, stok, işçilik, geliştirme süreci, üretim alanı, fire, müşteri memnuniyetsizliği gibi sorunların önüne geçmeyi gerektiriyordu.

Japonlar bunun için, müşteri taleplerini dikkate alan ve bunlara hızla uyum sağlayabilen esnek bir üretim modeli geliştirdiler. İhtiyaç duyulan zamanda, yalnızca ihtiyaç duyulan miktarda üretim yapmayı merkeze aldılar. Bunu şöyle anlatayım. Fordist bir fabrikanın tek derdi, daha fazla üretmekti.

Bunun için depolarında yüzlerce ara malzemesi topluyordu. Mesela bir arabayı üretebilmek için gereken malzemeler, motor, tekerlek, kasa gibi parçalar, Ford depolarında üretim sürecine girene dek öylece yatıyordu. Oysa Toyota, 100 araç üretecekse 100 tekerlek, 100 motor ve 100 kasa siparişi veriyordu. Böylece envanter fazlasını, depolama sorununu ortadan kaldırarak çözüyorlardı.

Bu da daha küçük ölçekli ama ürün çeşitliliğini arttırabilen, maliyetleri düşüren ve tüketici taleplerine göre esneyebilen bir üretimi beraberinde getiriyordu. Ford'un 19 yıl boyunca neredeyse değişmeyen tasarımlı, yerinde sayan model tesisine karşılık farklı ürünleri daha kısa periyotlarla piyasaya sürebiliyorlardı. Post-Fordist üretim 1970'lere dek batılı üreticiler tarafından pek ilgi görmedi. Ta ki 1973'te başlayan petrol krizine dek. Ekim ayı, Arap-İsrail savaşını getirdi. 8 Ekim'de Mısır ve Suriye, İsrail'e karşı saldırıya geçerken, İsrail 16 Ekim'de Süveyş kanalına ulaşıyor, 11 Arap ülkesi, İsrail'i işgal altındaki topraklardan çıkmaya zorlamak amacıyla ilk kez petrol silahına başvuruyordu.

İsrail'in Mısır ve Suriye'ye karşı yürüttüğü Yom Kippur Savaşı'nda, ABD'nin İsrail ordusuna destek çıkmasının ardından Arap ülkeleri ABD'ye karşı bir petrol ambargosu kararı aldı. ABD'nin ağır sanayisi petrole bağımlıydı ve petrolün varil fiyatı 3 dolardan 12 dolara fırlamıştı. Petrol fiyatlarındaki hızlı artış, üretim maliyetlerini arttırınca üreticiler çözümü maliyetleri düşürmekte buldular. Gözler Japonya'ya çevrildi.

Bu da, dünya ekonomisinde üretimin daha esnek ve ölçeklenebilir hale gelmesine yol açtı. Artık üretebildiğin kadar üret mantığı bitmişti. Fabrikalar partiler halinde üretim yapıyordu. Üretim esnekleştiği için artık model değişimlerindeki maliyet de azalmıştı. Bu sayede ürün yelpazesi arttı ve bir marka farklı tüketici gruplarını hedefleyen ürünler üretmeye başladı.

Bu mantık, pazar araştırmaları, tüketici talepleri, müşteri memnuniyeti gibi kavramları pazarlamanın bir parçası haline getirdi. Pazardan edinilen verilerin ve bilginin ekonomide önemi artmıştı. Ve tam bu dönemde bu verileri işleyebilecek, bilgiyi merkeze alan teknolojiler de üretim sürecine dahil olmuştu. Bilgiyi sayan bir teknoloji. Bilgi sayarlar.

Filmalarda bu dönüşüm 70'lerde başlıyor aslında. Benim çok sevdiğim bir film vardır, ismini hatırlayamayacağım şimdiden ama Richard Pryor oynar. Burada bir muhasebecinin 70'lerin ikinci yarısında, 78-79'da, bilgisayarla muhasebe yaparak nasıl işine, muhasebe işine yabancılaştığını, o eski hesap makinesiyle yaptığı işteki keyfi almadığını anlatan bir Bollywood filmidir. Benim çok hoşuma gider çünkü 80'lerde bunu çok daha fazla, 80'ler ve sonrasında çok daha fazla yaşamaya başladık.

Çoğumuz eve gittiğimizde bilgisayar görmek istemiyoruz bazen açıkçası. Ama tabii bu bir dönüşüm, bilgi iletişim teknolojileri genel amaçlı bir teknoloji ve artık pek çok şeye, 80'lerden başlayarak sektöre girdi olmaya başlıyor. Tabii bu neyi kolaylaştırıyor? Bilgi akışlarını. Özellikle bu büyük poligopolistik yapılarda bilgi akışlarını, hem departmanlar arası hem departmanların içindeki bilgi akışlarını kolaylaştırıyor.

Ve tabii bir takım bizim örtük bilginin de kodifiye hale gelmesini sağlıyor. Veri tabanlarında sağlanarak tutulmasıyla birlikte. Yani eskiden bir kişiye gömülü, sadece o kişinin bildiği bir iş, kamusal hale geliyor o firmanın içinde. Herkes tarafına ulaşılabilir bir veriye ve malumata dönüşüyor. Tabii burada mesele, siz bu bilgi yönetimini nasıl yapıyorsunuz? Yani bu veriyi, enformasyonu, malumatı nasıl bilgiye çeviriyorsunuz?

Burada çok önemli başka bir dönüşüm oluyor. Özellikle bizim literatürde bilgi yoğun tabanlı firmaların ortaya çıkmasına neden oluyor 80'ler 90'larda. Nedir bunlar? Danışmanlık firmaları. Çünkü o malumatı analiz ederek bilgiye ve kullanılabilir kodifiye bir bilgiye çeviren firmalar ortaya çıkmaya başlıyor.

Tabii 80'lerdeki temel sorun işte bizim bu yetenek bazlı, yetenek taraflı teknik değişim dediğimiz mesele. İşte skill-wise technical change diye literatürde, İngilizce literatürde anlatılır. Şimdi siz bilgisayar kullanmayı bilmeyen insanların önüne bilgisayar koymaya başlıyorsunuz işyerlere. Ve tabii bu ciddi sorunlar yaratmaya başlıyor bir süre sonra. Bunu kullanmayı öğretmeniz gerekiyor. İşte hizmetçi eğitimler vesaireler. Şimdi burada bir araya gireyim. İkinci sanayi devrimi dönemindeki elektrik kullanımının üzerine elektronik ve bilgi teknolojilerin eklenmesiyle dijital çağ başlamış oldu. Bilgisayarların gelişmesiyle üretim süreçlerini bilgisayarlarla kontrol etmeye ve denetlemeye başladık. Üretimin çoğunu CNC tezgahları gibi bilgisayar kontrolündeki aletler gerçekleştirmeye başlamıştı. İşçinin kas gücünün yerini makineler alıyordu. Böylece kas gücü önemini yitiriyor, karşılığında ise bilgi önem kazanıyordu.

Burada Erkan Hoca'nın dile getirdiği kodifiye bilgi ve örtük bilgi ayrımı önemli. Bilgi, üretim sürecinde her zaman önemli oldu. Bir ürünü nasıl üreteceksiniz? Hangi teknolojileri kullanacaksınız? Önceden o işin ehlinin bildiği ve örtük olan tüm bu bilgiler, bilgisayarların ve veri tabanlarının ortaya çıkmasıyla kodifiye hale geldiler, diyor Erkan Hoca. İki bilgi arasındaki ayrımı ise şöyle yapıyor. Örtük bilgi kabaca know-how dediğimiz, yani bir işi yapma bilgisi.

Örneğin işte teorik olarak bisiklet nasıl kullanacağınızı bilirsiniz. Ama bunu uygulamada ancak sürerek öğrenirsiniz. İşte ne zaman düşmeyeceksiniz, nasıl sağa şey yapacaksınız. Ehliyet ya da araba en şeyi ehliyet kurslarıdır örneğin. Ehliyet kurslarında iki tane bilgi vardır. Bir trafik kuralları, kodifiye bilgi. Bir de işte bir sürücü hocasından ders atabilirsiniz. Arabayı size nasıl kullanacağını söylediniz.

Şimdi bunu firmalara taşıdığımızda iş yapma biçimleri, yani her firmanın kendine özgü iş yapma biçimleri vardır ve buradaki bilginin hepsi kodifiye edilemez. Ve sadece o firma için anlamlıdır. İşte çok marksist bir kavrama doğru bizi bu götürür. Kullanım değeri ve değişim değeri. Şimdi örtük bilginin kullanım değeri çok yüksek. Ama değişim değeri piyasada olmayabilir. Nasıl değiştirebilirsiniz? İşte en önemli örneği CEO'ların transferi. Aslında o transfer ücretleri o CEO'nun örtük bilgisi için verilen paradır piyasada. Ve bazen ne yaparsanız yapın bir miktar o örtük bilgi kalır. Transfer edilemez bir şeyler. Ya da anlamı olmaz. Yani Toyota'da iş yapma biçiminin işte Mercedes'te bir anlamı olmaz.

Yani farklı iş yapmak için verilir bunlar. Kodifiye etmenin en önemli şeyi tabii teknolojik açıdan baktığımızda patentlerdir. Patent bilgisidir örneğin. Bir riyal kodifikasyonda işte yayınlardır, akademide yaptığımız yayınlardır. Ya da işte standart yönergeleri hazırlarsınız. Bundan da gene 80'lerin 90'ların trendleri olduğunu söylemek Bu

dönemde, yani İkinci Dünya Savaşı'ndan başlayıp, kişisel bilgisayarların evlerimize girdiği 1980'lere kadar bugünkü hayatımızın vücut bulmaya başladığını gördük. Yolcu uçakları bu dönemde hayatımıza girdi. İşverenler dünyayı daha rahat gezebildiler. Uluslararası ticaret bu dönemde standartlaştı. Batı bluğu bu dönemde birbirine entegre oldu. Beyaz yakalılar bu dönemde kentleri kapladı. Meslekler bu dönemde çoğaldı. Mühendisler bu dönemde departmanlaşmaya başladı. Parasız eğitim ve sağlık bu dönemde yaygınlaştı. Artık devletten sadece adalet ve güvenlik değil, refah da istiyorduk. Sanayi sektörü, aynı üründen çok miktarda üretmenin yolunu bulmuştu. Çok üreten çok kazanıyordu ama artık devir, müşterisine sesenek sunabilenin kazandığı devirdi. Burada çok uzaklardan bir aktör, Japonya, hayatımıza girecekti. Teknoloji ülkesi. Kişisel bilgisayarların, robotların, elektrikli ev aletlerinin ana vatanı desek çok mu olur? Yorumu size bırakayım ama artık çoğumuzun gözleriyle gördüğü 90'lara geliyoruz.

İnternet sadece hayatımızı değil, sanayileşmeyi de etkileyecekti. Fakat siz bu hikayeyi bir sonraki bölüme dinleyeceksiniz. Akbank'ın sponsor olduğu teknoloji ve ekonomi serisini PodB Media'yla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sahip olduğunuz ürünlerin kıymetini bildiğiniz günler dilerim. Hoşça kalın.

COBI'lere özel akıllı finans çözümleri sunan Akbank, Trend Ekonomi'nin Teknoloji ve Ekonomi serisinin 3. bölümünü sundu.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)