Podcast

211: EYT Düzenlemesi İktidarın Verdiği Bir "Sus Payı" Mı?

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yıllardır bir çözüm bekleyen EYT'liler için müjde yeni yıldan 3 gün önce 28 Aralık'ta geldi. Peki yıllardır düzenlemeye sıcak bakmayan Erdoğan, neden seçimlerden 6 ay önce bu aksiyonu aldı? Konunun içinden geçtiğimiz sert iklimle yakın bağlantıları var.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.330 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Geride bıraktığımız 2022 yılı enflasyon adına uzun yıllar hatırlanacak. Bir yılda enflasyon hızındaki artış 60 puan. Bunu daha önce bu topraklarda hiç görmedik. Ekim ayı enflasyonun %85.5 ile son 22 yılın rekorunu kırdı ve Kasım'da 1 puan düştü. 2023 ise seçim yılı. Uzun zamandır gergin biçimde beklediğimiz o yıl, işte bu yıl. Bir yanda ekonomi, diğer yanda politika. Böylece ekonominin ve politikanın aynı anda temel gündem olduğu bir yıla doğru giriyoruz. Ekonomiyi politik bağlamıyla ele almak bu nedenle şart hale geliyor. Bu bölümde de bunu yapacağız. Emeklilikte yaşa takılanlar ya da daha popüler ifadeyle EYT sorunu çözüme kavuşmuş görünüyor. Fakat EYT sorununun çözüme kavuştuğu gün Gezi davasındaki cezalara İstinaf Mahkemesi onay verdi. İmamoğlu'na terör soruşturması açılması için Süleyman Soylu çağrıda bulundu.

Bu görüntüden ne anlamalıyız? Önümüzdeki 4-5 ay bizi nasıl bir süreç bekliyor? EYT ve İmamoğlu birbirinden tümüyle bağımsız gibi görünebilir. Biz de gerçekten birbirinden ayrı şeyler mi bunlar diye soracak ve cevap arayacağız. Girişi uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Uzun baskı dönemleri toplumların zihninde derin izler bırakıyor. Baskı dönemini geride bıraktıktan sonra da o toplum eski özelliklerinden bir kısmını kaybetmiş oluyor. Eğer toplum faşizme karşı mücadele etmemişse, çürüyor, yozlaşıyor. Alman toplumu mesela. Utançla anıyorlar 1930'lu-40'lu yılları. Faşist baskı dönemlerinde toplumların kaybettiği özellikler genellikle eşitliğe, özgürlüğe ilişkin oluyor. Yani insani özelliklerini kaybediyorlar.

Transkriptin tamamını oku

Bu baskı ortamında yetişen genç jenerasyon ise hayata tutulurken daha bencil özellikler gösteriyor. Tarihimizde bunun en tipik örneğini 1980'li yıllarda yaşadık. 12 Eylül darbesinden sonraki 3 yılda yaşanan toplumsal değişimi sosyologlar yıllarca gözledi. Konu üzerine tezler yazıldı.

Ağır faşist baskının bir sonucu olarak bireyselleşme, içe kapanma, topluma ilişkin olana duyarsızlaşma has safhaya çıkmıştı. 1980'li yıllarda yetişen genç jenerasyonun hayata ilişkin ümitleri azalmış, bencilleşmiş, apolitikleşmişti. Böyle anlarda o toplumu gözleyen sanatçıların bizlere katkısı çok büyük oluyor. Bu dönemlerde sanatçılar yıldızlaşıyor. Ferran Şensoy da 1980'li yılların başında toplumdaki değişimi teşhir etmek için son derece çarpıcı bir deney imza atmıştı. İçinden tramvay geçen şarkı oyunundan önce nazi üniforması giyen oyuncular seyircilere kimlik kontrolü yapmış,

seyircilerden hiçbiri bu kontrolü itiraz etmemişti. Nazi üniforması giren oyuncular, ''Kimlikler bitti'' diyor, vatandaşlar da hiç ses etmeden kimliklerini çıkarıyordu. Kimlikler bitti. Kimlik bitti.

Şarkılar bile değişmişti. Arabesk, yoksul mahallelerin yeni trendi haline gelmiş, Türkçe pop'a da artık arabesk tınılar eklenmeye başlamıştı. Ardından gelen iktidarlar döneminde suça eğilim arttı. Bürokraside yolsuzluk büyük bir soruna dönüştü. O kadar ki Turgut Özal bile bu eğilimi arkasına almak adına, benim memurum işini bilir diyecekti. 12 Eylül'ün baskı ortamı toplumsal normları değiştirmişti. Çünkü 12 Eylül'e susmak zorunda bırakılan toplumumuz, 12 Eylül'ün günahlarına da ortak olduğunu biliyordu. Suç ortağıydı. Faşist baskıyla yıllarca yüzleşmediğimiz için bu suç ortaklığı toplumumuzda derin izler bıraktı. Sadece birkaç yıl içinde eskiden doğru dediğimiz şeye yanlış demeye başlamıştık. 1970'li yıllarda yaşayan bir genç, Polat Alemdar gibi bir karakteri rol modeli olarak kabul edemez, Polat'ı en azından bu kadar benimseyemezdi. Acımasızlaşmış, bencilleşmiştik.

Dayanışma ve empati duygularımızı yitirmiştik. 1970'li yıllarda halk kesimlerinin rol modeli Yaşar Usta, 1990'lara 2000'lere gelindiğinde artık demode ve film kahramanıydı. Sen, büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır.

Ben büyüğüm. Ben Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin anlıyor musun? Bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok.

Faşizm yozlaştırıyor, lümpenleştiriyor. Geniş ve yoksul halk kesimleri faşizme karşı mücadele etmedikleri sürece faşistlerin suç ortağı haline geliyorlar. Çünkü faşist baskı dönemlerinde toplumlar faşizmin günahına ortak ediliyor. Herkes suçu da suçluyu da biliyor ama ses çıkarmıyor. Cezaevlerindeki işkencelerden herkesin haberi var da konuşmak zor geliyor ve sessiz kalınıyor.

Fakat mahcup bir sessizlik değil bu. Bir mahcubiyet içerisinde değiller. Tam tersi, meşru bir suskunluk. Faşizm üzerine derinlikli analizleriyle bilinen Antonio Gramsci'nin ifadesiyle, zor rıza üretiyor. Yani toplumlar üzerine uzun süreli uygulanan baskı, bir süre sonra kendiliğinden rızaya dönüşüyor. Yani toplum değişiyor. Zora gerek kalmadan, toplum daha önce onay vermediği bir şeye onay verir hale geliyor. Ayıp saymıyor artık. Baksanıza, sokağa çıkıp bir bassançlaması yapabiliyor musunuz? İran'da Mahsamini'nin öldürülmesinden sonra başlayan protestolara destek için bir araya gelen kadınlara bile polis müdahale ediyor. Türkiye'de Erdoğan'ı protesto etmeye geçtim. İran'a bile ses çıkarılamıyor.

Dışarıda şeriat propagandası yapanları, nefret giyişi düzenleyenleri, tırmızı halılayla karşılayan Ankara Emriyeti, kadınların öldürdüğü... Emekçi kesimleri hiç söylemiyorum. Aralık ayında Bekaert işçileri anayasalaklarını kullanarak grev kararı aldılar ve grevleri Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından milli güvenlik gerekçe gösterilerek yasaklandı. Merak edenler için söyleyelim, bu fabrika araba lastiğinin içindeki telleri üretiyor. Greve gittiklerinde milli güvenliğimiz akamete uğruyormuş yani. Erdoğan da zaten grevi bir tehdit olarak kavruyor. Grev tehdidi diyor. İşçi ve patron arasında hiç değilse tarafsız kalması gereken cumhurbaşkanı açık açık patrondan yana konumlanıyor. Grev tehdidi diyor. Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz.

Soruyorum, iş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, bir aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde 15 sene önce Türkiye'de olağanüstü hal vardı. Ama bütün fabrikalar hep grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine. Şimdi grev tehdidi olan yere biz o halden istifade ile anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki, hayır. Burada greve müsaade etmiyoruz çünkü iş dünyamızı sarsamasın. Bunun için kullanıyoruz biz o hali.

Tabii fotoğraf oldukça net. Bu konuşmayı 2017'de yapmıştı. Yolsuzluğu ele alalım mesela. Sizce duyarsızlaşmadık mı? Gözümüzün önünde milyonlarca dolar yolsuzluk yapıldıktan sonra çalıyor ama çalışıyor diyen bir topluma dönüştürülmedik mi? Yani sözün özü, faşist baskı dönemleri toplumları da suça ortak ediyor. Dün 12 Eylül'ün suçlarına ortak edildik ve yozlaştık.

Bugün de özellikle 2016'dan bu yana hukuksuzluğun suç ortağı haline getiriliyoruz. Söz konusu bu suç ortaklığı ise bizi biz yapan değerleri yok ediyor. Fanatikleşiyoruz. Bir ulus olmaktan çok ortak değerleri olmayan bir topluluğa, bir kitleye, yığınlara dönüşüyoruz. Güven. Güven çok önemli bir şey.

Ama biz kime güveneceğiz? Şu andaki başımızdaki lidere güveneceğiz. Biz onu seçtik baba. Ülkenin yarısı da ona güvenmiyor, ekonomiyi batırdı diyor. Vatandaşın yarısı da onu sevmiyor. Kardeşim o güvenmeyenler Türk değil işte. Anladın mı? Ülkenin %50'si Türk değil mi yani şu anda? Ne Türk'ü?

Gelen ajanlar işte, oradan getirenler 3-5 tane çakal yani, anladın mı? Türklük ya da Müslümanlık ya da bir milletin üyesi olmak diyelim hadi, doğuştan elde ettiğiniz bir özellik değil, sizin kültürel bir formunuz değil, hak etmeniz gereken bir ayrıcalığa dönüşüyor. Hak etmeniz gerekiyor. Çeşitli şartları yerine getirmeniz gerekiyor. Türk olabilmek, ayrıcalıklı bir milletin üyesi olabilmek için gereken kriterler arasında en önemlisi de lidere itaat.

Erdoğan'a itaatin dışındaki sesenekler de hainlik söz konusu. Millete hainlik. Gören gözler için durum açık, görmeyen gözlere söyleyelim. Siyaset bilimciler, 21. yüzyılın başında hortlayan bu eğlime, neofaşizm adını veriyorlar. Buna karşılık değer yargıları da insani olmaktan çıkmaya başladı. Faşist baskı altında değerlerini kaybeden toplumsal yapı içten içe çürüyor ve bu çürüme yer yer irinini dışarı bırakıyor.

Bu hafta çok konuşulan konulardan biri de Tuzla Belediye Meclis Üyesi Türel Ağayol'un, Kılıçdaroğlu ve Akşener'in bir araya gelmesine ilişkin paylaştığı sosyal medya mesajıydı. Gelin haberi Zafer Arapgiliden dinleyelim. Türel Ağayol, Cumhuriyet Halk Partisi'nin paylaştığı o ahlatlı bel masasının fotoğrafının altına diyor ki, umarım bu geceki birliktelikten kaset çıkmaz. İma belli. Alçakça, aşağılık, namussuzca, şerefsizce bir ima var. Kaset, birliktelik bilmem ne.

Bir belediye meclis üyesi Kılıçdaroğlu ile Akşener'in bir araya gelmesini umarım bu geceki birliktelikten kaset çıkmaz diye yorumlayabiliyor. Yorum demeyelim hadi buna ya, çirkin bir şey işte. Alelade bir şey değil, yukarıdan aşağıya örgütlenen bir dil bu. Ne de olsa aynı milletin insanı değiliz. Gavur, ecnebi, artık ne derseniz. Mesela sürtük de diyebilirsiniz. Bunlar böyle. Bunlar Türk. Bunlar sürtük.

Her türlü hakareti en üst perdeden yiyoruz. Millet dışı, toplum dışı ilan ediliyoruz. Burada bölüme kısa bir ara verelim. Bir yere ayrılmayın, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Malum, gündemimiz hakaret. İmamoğlu davasıyla devam edelim o halde. Bu hafta İmamoğlu'nun aldığı cezanın gerekçeli kararı açıklandı. Biliyorsunuz, YSK üyelerine ahmak dediği için siyasetten men ve hafif cezası almıştı İmamoğlu. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçun, 17 Aralık'ta Habertürk.com.tr'de bir yazı yazmış ve yazıda, yerel mahkemenin kararı yürürlükteki hukuka uygunluğu açısından bakıldığında muhtemelen onaylanır demişti. Yani Yargıtay bu kararı onaylar diye doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamından bir dil kullanılmıştı. Bunu diyen kişi Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanı bakın. Yerel mahkemede gerekçeli kararını açıkladı ve gerekçeli kararda Yargıtay içtiği adına atıf yapılıyor.

Eee ne var bunda? Herhalde yapacak diyebilirsiniz. Şimdi dikkat edin. Gerekçeli kararı okuyunca anlıyoruz ki şu zamana dek ahmak sözünü hakaret olarak kabul eden tek bir yargıta iştihadı yokmuş. Yani ahmak dedi diye ceza alan ilk kişi Ekrem İmamoğlu olmuş. Peki nasıl ceza almış? Gazeteci İsmail Saymaz bu tuhaflığı Halk TV'de yorumlamış. Direkt diyor ahmak kelimesiyle ilgili literatürde yargıta kararı yok.

Bu şu anlama gelmiyor, ahmakla ilgili dava açılmadığı anlamına gelmiyor. Muhakkak dava açılmıştır. Fakat ahmaka ceza vermemişler bugüne kadar. Direkt ahmak kelimesiyle ilgili literatürde yargıtan kararı bulunmasa da ahmakla eş anlamlı olan, bak ahmaka veremiyorum, sözlükten olmadığı halk dilinden ben bir eş anlam yaratırım.

Yani mahkeme diyor ki, ahmak diyor, geri zekalı anlamına gelmektedir. Bu zamana kadar ahmaktan hiç ceza çıkmamış olabilir ama geri zekalıdan çıktı. İmamoğlu da burada ahmak derken aslında geri zekalı demek istemektedir. Böylece İmamoğlu'na siyasi yasak kararı veriyorlar. Yorumu size bırakıyorum, ben hiçbir şey söylemeyeceğim.

Bu arada İmamoğlu'nu görevden alma ve siyaset dışı bırakma sadece mahkeme eliyle yürümüyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da İmamoğlu'nun terörle iltisaklı olduğuna ilişkin bir raporu savcılığa sundu. Eğer mahkeme raporu kabul edip soruşturma başlatırsa Süleyman Soylu'nun eline İmamoğlu'nu görevden alma ve yerine kayyum atama etkisi geçecek. Geçen bölümde bahsettiğimiz için bu bölümde detaylarına girmiyorum.

O halde kritik bir soru soralım. İktidar tabanı tüm bu hukuksuzlukları görmüyor mu ya? Olağanüstü bir medya propagansına maruz kalıyor ve aldatılıyorlar mı? Bu apaçık hukuksuzluk iktidar seçmeninin gözünden mi kaçıyor? Hepsine kocaman bir hayır cevabı vermek durumundayım. Her şeyin farkındalar. Aldatılıyor falan değiller. Mutlaka durumun farkında olmayan saf bir kitle olabilir ama iktidarın kararlı tabanının çoğu için bunu söylemek bence zor. Muhalif kamuoyundan çok duyduğum bir ifade, cahil kesim, hiç sevmiyorum bu ifadeyi, katılmıyorum da. Evet çok ağır bir propagandaya maruz kalıyor olabilir bu kitleler ama

Büyük çoğunluğu durumun farkında, iktidarın yaptıklarının hukuk dışı olduğunu, kamu vicdanına sığmadığını farkındalar. Zaten sorun da burada başlıyor. Benim toplumsal yozlaşma derken kastım da budur. Bu yozlaşma, iktidarın kararlı tabanı ile iktidar arasında bir ortaklığa neden oluyor. Bir tür suç ortaklığı. Faşizm ile kitle tabanı arasında kurulan bir ortaklık bu. Kendi aralarında zımnen imzalanan bir suç ortaklığı.

İktidarın çıkarı belli, onlar koltuklarını koruyacaklar. Peki ya kitle tabanının çıkarı ne? Yani bu sözleşmenin karşılıklı faydası ne? Onlar da bu sayede bir milletin ferdi olmanın ayrıcalıklarının tadına bakıyorlar. Bizler gibi sürtük çürük olmama ayrıcalığı bu. Bu harcalık sayesinde devlet katında imtiyaz talep edebiliyorlar. İktidar partisinin her mahalledeki temsilcisi, o mahallenin bürokraside yaşadığı sorunları çözüme kavuşturuyor. Hangi birinizin böyle harcalıkları var? Hangi biriniz, kamu ile ilgili bir sorununuzu iktidar partisine başvurarak çözüyorsunuz? Elbette sadece bu değil. Aynı zamanda bu suç ortaklığının maddi bir bedeli de olmalı.

İşte burada seçim şekerleri devreye giriyor. EYT düzenlemesi seçime 6 ay kala tamamlandı. Erdoğan açıkladı, yaş şartı olmadan tüm EYT'liler emekli edilecek. Böylece 2,5 milyon kişi bugün itibariyle emekli olma hakkı kazanacak. Emeklilik hakkının kullanılması hususunda herhangi bir yaş sınırı

Uygulanmayacaktır. Sözleşmeye uyulmadığında iktidar tabanı iktidarı terk ediyor. 20 yıllık iktidar deneyimi gören gözlere bir şey öğretti. Refah arttırıcı önlemleri, demokrasi azaltıcı saldırılar takip eder. EYT, 3600 ek gösterge, asgari ücret zammı vs. hepsi faşizme rıza üretmek için tabana dağıtılan sus payıdır.

Bu sus payı, biraz önce bahsettiğim suç ortaklığının koşullarından biridir. Allah devletimize zeval vermesin denir, geçilir. Hukuksuzlukların hepsine bir sünger çekilir. Bunca yıl beklemişiz, bugün de böyle bekleriz. Hiç sıkıntı yok. Allah devletimize zeval vermesin. Diyelim doğru mu? Genç yaşta Allah bize bu günleri nasip et demek dileyeyim.

Şunu söylemenin hatalı olacağını farkındayım. EYT'liler haklarını aldı, şimdi de oylarını satacaklar. Hayır, elbette böyle bir şey söylemiyorum. Hatta EYT mücadelesine saygı da duyuyorum. Haklarını talep ettiler, kamuoyu oluşturdular, iktidarı sıkıştırdılar ve kazandılar. Fakat bu EYT'lilerin tarafından baktığımızda görünen tablo.

İktidar cephesinden bakıldığında ise eriyen oyları en azından durdurma amacı olduğu kesin. Sadece oy değil, seçim sürecinde girişilecek zorbalıklara da aynı zamanda bir sus payı var. Ruşen Çakır da konuyu kendi YouTube hesabında yorumlamış. Bunu yaptı diye 2.250.000 kişi ve onların yakınları Erdoğan'a oy mu verecek? Bugün bankada bir işim vardı, gittim. Orada bir görevli EYT'liydi ve benimle sürekli bu konuyu konuşuyordu. Çok da umutluydu ve bugün çok mutlu olduğunu gördüm. Ona sordum.

Dedi ki böyle bir şey yok. Biz hakkımızı aldık ve mücadele ettik. Sivil toplum lafını da kullandı. Bir sivil toplum hareketi gerçekleştirdik ve hakkımızı aldık. Bu bizim AKP'ye oy vereceğimiz, Erdoğan'a oy vereceğimiz anlamına gelmez dedi. olabilir. Kimileri de verebilir. Ama burada mesele şu. Erdoğan oy kaybediyor. Seçimin riskli olduğunu görüyor. Dolayısıyla oy kaybını durdurmak için ve kaybettiği oyların bazılarını geri alabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor.

Ruşen Çakır'ın son sözleri önemli. Erdoğan elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor. Bir Gün gazetesi de 30 Aralık günkü sayısında bütün tuşlara aynı anda bastı manşetini atmış. Manşet altı yazısında seçim avuçlarından bahsetmiş ama bir de Suriye meselesine değinmiş. Haberiniz var mı bilmiyorum ama 28 Aralık'ta Milli Savunma Bakanı Ulusi Akar ve MİT Müşteşarı Hakan Fidan

Rusya'ya giderek orada Rus ve Suriyeli mevkidaşlarıyla buluştu. İki ülke arasında normalleşme süreci başladı. Böylece 11 yıl aradan sonra iki ülke arasında bu düzeyde ilk temas sağlandı. Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı İlay Aksoy yaklaşık 3 yıl önce, 27 Şubat 2020'de Twitter hesabından, ''Rejim güçleri değil, Suriye ordusu demeliyiz. Suriye ile çözümün adresi diplomasiden geçiyor.'' deyince, AKP'li vatandaşlar İlay Hanım'a reaksiyon göstermişler. Onu PKK sempatisanı olmakla suçlamışlar, vatan haini diyen de olmuş. Fakat şimdi görüyoruz ki, iktidar da muhalefetin çizgisine gelmiş. Peki, tabanda tek bir reaksiyon var mı? Düne kadar ESA'da savaş ilan edilse ve TSK topyekün bir harekata sokulsa, binlerce askerimiz bu nedenle ölse buna alkış tutacak olan kitleler bugün diplomatik temasa da alkış tutabiliyor. Bu toplumsal yozlaşma hali bana kalırsa birkaç on yıl boyunca hatırlanacak. Bir amok koşusu gibi, bir cinnet hali. Önünde duranı ezip geçiyor, bir savaş hali gibi. Hangi düğmeye bassan artık durdurulamıyor. Bölüme Ferran Şensoy ile başlamıştık, onunla bitirelim.

1-2-3-4 savaş yüksek boktanlı gayet boktan bir şeydir bir düğmeye basarsın birden başlar katliam hangi düğmeye bassan artık durmaz katliam hangi akoru bassan artık bana fark etmez yaylalar yaylalar yaylalar Yaylalar yaylalar, böyle gidiyoruz işte. Bu delilik halini en yakın zamanda geride bırakmamızı dileğiyle bitirelim. Trend Topi, Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar akıl sağlığınıza mukayyet olun, hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)