
5.674 kelime · ~28 dk okuma
Trendspor'dan herkese merhabalar. Süperligin yeni bir lideri var Galatasaray. Evinde İstanbul Sporu yenerek lider oldu. Trabzonspor Fenerbahçe maçını da konuşacağız. Beşiktaş'ı da konuşacağız. Aynı zamanda bu programın editörlüğünü yapan Hunt'la birlikte NBA'yi de konuşacağız. Uzun zamandır NBA'ye değinmemiştik. Ve bunları değerlendirmeye çalışacağız. Vakit kaybetmeden başlayalım.
Öncelikle 15. haftaya kısa bir özet geçeyim. Galatasaray galibiyetiyle birlikte ligin yeni lideri oldu. Fenerbahçe, Trabzonspor deplasmanında kaybetti. Beşiktaş, Gaziantep deplasmanında kazanamadı ve yukarılara doğru tırmanma yolunda önemli bir fırsatı tepmiş oldu. Adana Demirspor ve Başakşehir kazanarak yollarına devam ettiler. Galatasaray 30 puanla lider, Fenerbahçe 29 puanla ikinci. Adana Demirspor ve Başakşehir 27 şer puanla üçüncü sırayı paylaşıyorlar.
Trabzonspor bu galibiyetle 26 puanda ve 5. sırada kendisine yer buldu. Birden liderin 4 puan gerisine gelmiş oldu. İlk 5'ten sonra bir maç fazlasıyla Konya Sporu geliyor. Onlar da kendi sahalarında Alanya Sporu yenemediler.
Beşiktaş da kazanamadı. Bu hafta belki de ilk 5'in belirlenmeye başladığı hafta olarak öne çıkmış olabilir. Lig sonunda kopuş haftası olarak dünya okul basından hemen sonraki bu hafta ilk 5 adına belki de söylenebilir. Çünkü Konya spor maç fazlasıyla biraz geride kaldı kazanamadığı Beşiktaş yaklaşma fırsatını İlerleyen haftalarda ben Adana Demir Sporu'nun da biraz düşebileceğini düşünüyorum. Bu hafta da kazandılar, bol pozisyona girdiler. Karagümrülü kendi sahalarında 2-1 yendiler ama savunmaları biraz sıkıntılı ve çok pozisyon veriyorlar. Uzun vadede bunun yüzünden biraz geride kalabileceklerini düşünüyorum ve bu haftadan bakınca
Şampiyonluk yarışı Galatasaray-Fenerbahçe-Başakşehir ve Trabzonspor arasında geçecek gibi gözüküyor ama daha tabi transfer sezonu gelecek daha çok sular akacak ama bu hafta itibariyle böyle bir perspektif gözüküyor diyelim ve yeni lider Galatasaray'ın maçıyla ayrıntılı analizlerimize geçelim. Galatasaray İstanbul Sporu yendi ve 30 puanla lider oldu dedik. Şimdi ilk 10 dakika oyuna girmekte yine bir zorlanan bir Galatasaray gördük. Bu biraz Beşiktaş derbisini de hatırlattı bana. Galatasaray'ın çoğu maçında bu yaşanıyor. Galatasaray topu alıp oyun kurmaya çalıştığı zaman bunu yapmakta biraz zorlanıyor. Ama 10. dakikadan sonra oyun biraz akmaya başladığı zaman oyuncu kalitesi farkıyla Galatasaray yine kendisini göstermeye başladı.
İstanbul sporunda fiziksel olarak oldukça çabalayan, can havliyle oynayan bir takım olduğunu söylemek lazım. Onlar da Fatih Tekke yönetiminde 4. lig maçlarına çıktılar ve 4'ünü de kaybetmiş oldular. Sadece 8 puanları var, 18'in sırada bulunuyorlar, düşme potasındalar. Ümraniye ile birlikte dipte yer alıyorlar. Tabii düşme potasında oldukları için de yüzde yüzleriyle oynuyorlar. Yani özveri konusunda hiçbir problem yok. Futbolcu kalitesi olarak bir sorun var ama her şeyini verme konusunda bir problem yok. İlk 10 dakikadan sonra da Galatasaray kalitesiyle öne çıkmaya başladı ve bu kaliteye duran topları da eklediler. Bu hafta itibariyle ilk korner gollerini atan ve kornerleri çok etkili kullanan, kaçan goller, direkten dönenler vesaire hep duran toplardan etkili olan bir Galatasaray gördük.
Ama İstanbul Spor'da zaten duran toplarda problemli bir takımdı. Bu haftaya kadar zaten 9 golle, Karagümrük'le birlikte en çok duran top goli yiyen takımdı onlar ve bu haftayla birlikte 11. duran top gollerini yemiş oldular. Galatasaray taraftarın coşkusuyla birlikte o coşkulu oyunu birleştirdi ve 40. dakikaya kadar 2-0'u buldu. Hatta 3-4-5'e de gidebilirdi o 40. dakikaya kadar olan dönem. O arada iki topun direkten döndüğünü, Gomis'in karşı karşıya bir tane gol kaçırdığını falan da söylemek lazım. İlk yarının son 5 dakikasında ise Galatasaray'ın biraz yorulduğunu gördük ve İstanbul Spor ilk yarının son dakikasında net bir pozisyon bulabildi. İlk yarı Galatasaray için oldukça iyi geçti. İlk yarı bittiğinde Mertens'in nihayet hak ettiği asistleri yapabildiğini gördük. Duran topları çok iyi kullandı.
Ben hep söylüyordum geçtiğimiz haftalarda da Mertens çok pozisyon yaratıyor, çok pozisyon üretiyor ama takım arkadaşları atamadığı için asist tanesinde yeterli rakamı göremiyorduk. Bugün neyse ki iki asist yaptı, o en azından üretiminin karşılığını almış oldu diyebiliriz. Gomis gol pozisyonlarında her zaman doğru yerdeydi, kaçırdığında da attığında da hep gol sezisini, tecrübesini göstermiş oldu. Galatasaray'ın coşkulu ve baskılı oyununa fizik kapasiteleri sayesinde çok yardımcı oluyorlar. Çok etkili oynadılar bence ilk kere de. Onlara Rashica ve Kazımcan da yardımcı oldu, iyi ayak uydurdu. Belki Misio ve Boy kadar üst düzeyde değillerdi ama o takımın oyununa, bu baskılı oyununa onların da oyun yapısı iyi adapte oldu.
Arkadan Abdülkerim de çok iyi destek verdi. Zaten Abdülkerim ve Misio birçok pozisyonda İstanbul sporlu oyuncular sırtı dönük pas almaya çıktığında yani sırtı dönük işte Santrfur veya merkez orta sahaları sırtı dönük topu alıp bir duvar yapacaklar ve yüzü dönük olan İstanbul sporlu oyuncu da savunma arkasına top atacak. İşte o sırtı dönük pas almaya çıkan oyunculara Galatasaray'ın kazandığı toplarla da iyi pozisyonlar buldu. Aslında son pas atılabilse onlar sayesinde goller de bulabilirlerdi. İkinci yarıya Galatasaray yine iyi başladı ama biraz rehavetli başladı ve 55'e kadar olan bölümde 1-2 tane net pozisyon var. Bu pozisyonlar son vuruşu yeterince
Azimli yapmayan, yeterince inanarak yapmamak yüzünden heba edildi. Hem Gomis'in hem Kerem'in böyle ekstra çalım denemeleri nedeniyle tamamlanamayan pozisyonlar gördük. Net pozisyonlar gördük bu arada. 65-70'e kadar da Galatasaray için her şey güllük gülistanlıktı. Hatta biraz fazla güllük gülistanlık oldu.
Taraftar da havaya girdi, telefon ışıkları, yerine sevemem şarkısı, Mertense özel tezahürat vs. derken takımı da oyundan düşürdü bu durum. Taraftar da zaten kazandık bitti zannetti. Ve o dakikalarda da sakatlıklar geldi, oyuncu değişiklikleri geldi. Aslında bu Dünya Kupası'ndan sonra gördüğümüz maçın sonuna eklenen sürelerin artmasıyla artık futbol 90 dakika değil 100 dakika civarı sürüyor.
O yüzden 60'da falan bir maçın bitme ihtimali yok. Hele 3. golü bulamadıysanız. Hem taraftarın hem futbolcuların bu konuda biraz kötü bir sınav verdiğini söylemek lazım. Sonra sakatlıklar geldi. Kazım Can ve Mistio sakatlandı ve yerlerine Patrik Fananot ile Berkan girdi. İlk değişiklikler. Ve taraftarlar, sosyal medyada baktım bu değişikliklere bağlıyor biraz. Geçen seneden kalan bazı kötü hatıralar nedeniyle Berkan girdi, Patik Fanon girdi işte böyle oldu. Bunların olduğu yerde mutlu olmak zor gibi işte yorumlar okudum birkaç tane ama. Bence esas problem sakatlanan oyuncular, Misio ve Kazımcan yerine giren Patrik Van Anold ve Berkan değildi. Yani bunlar daha defansif rollerle girdi. Bence esas ön taraftaki değişim Galatasaray'ı çok geri çekti. Hem ön tarafta top tutamadı Galatasaray hem ön taraftaki oyuncuların kontra koşulları olmadığı için kontra ataklar yapamadılar, geniş alanları değerlendiremediler. Şimdi ne olmuştu onu hatırlayalım. Yorgun Gomis çıktı ve yerine
Daha da en az onun kadar ya da yorgun olan Mertens geçti. Mertens bir gizli 9 oldu ve Mertens'in arkasına da Mata geçti ki Mata zaten sonradan girse bile yorgun giriyor. Yani fizik kalitesi çok aşağıda ve Mertens ve Mata Galatasaray'ı biraz eksik oynatıyorlar ön alanda. Yani fiziksel durumlarından dolayı top tutmak veya savunma arkasına koşu atmak gibi bir durumları yok. Mertens belki maç başında olsa ilk 30 dakika olsa yapabilir o koşulları ama ilk 60 dakika çok yorulduktan sonra son 30 dakika sahte 9 oynayacak falan bir mecali kalmamıştı zaten.
Sağ kanatta Rashica var. Fizik üstünlüğü olan ve koşu atabilen bir oyuncu. Onun yerine de Yusuf Demir girdi. Bu oyuncu değişikliği çok hatalıydı bence. Bunu basın toplantısında Okan Hoca şu şekilde değerlendirdi. Şöyle tabii ki Rashica 3 gün önce de bir 90 dakika oynadı. Artık yorulmuştu. 4 gün sonra bir maçımız daha var.
2-0 iken biraz da dört gün sonraki maçı düşündüm açıkçası. Çünkü o maça da oyuncularımızı bir şekilde freş halde nasıl çıkartabiliriz? Gomis yoruldu, onu net bir şekilde gördük. Reşika da onu gördük. Giren oyuncularımız da demin söylediğim gibi yani diri topa sahip olan genç Yusuf aynı şekilde. Yani oyun içerisinde de iyi şeyler denedi. Evet, Sivas spor maçını düşünerek Raşise'yi aldım diyor ama bence onu yaptığına pişman olmuştur. Çünkü Yusuf girdikten sonra o da öyle savunma arkasına kurşu atabilen bir oyuncu değil. Hatta Yusuf girdikten sonra İstanbul Spor Solbek ilk defa Galatasaray'ın rakip yaralanına gidebildi. Çünkü Raşise savunma olarak da çok iyi kontrol ediyor bek oyuncusunu. Solda da Kerem, o da çok yorulmuştu. O aslında savunma arkası koşu atabilen bir oyuncu ama o da yoruldu yani son 30 dakikada. Ve ileri dörtlü böylece küçük ebatlı fiziksel olarak uzun mesafe kat edemeyen, kontra atakları kovalayamayan ve yorgunluktan topta tutamayan bir hücum dörtlüsü oldu. Yani uzun vursanız hava topuna çıkamaz veya kontrayı kovalayamaz. Topla birlikte 30-40 metre gitmekte zorlanır. Bu tip ön alan oyuncuları kaldı Galatasaray'da. Bilhassa Raşis'e çıktıktan sonra en azından onun gibi bir kanat oyuncusu olan Barış Alper Yılmaz çok çok daha doğru bir tercih olurdu. Hem kontra atakları kovalardı hem baskıyı daha sert yapabilirdi fizik kalitesinden dolayı. Bu değişiklikler hatalı olunca Galatasaray maçın sonunu getiremedi. Çok sıkıntılı geçti maç sonu.
İstanbul Spor'un attığı golde maç boyu çok iyi oynasa da Abdülkerim'in gereksiz bir faal yaptığını da söylemek lazım. Golden sonra bir İstanbul Spor şansı daha doğdu ve onu da karşı karşıya pozisyonda Okan çok iyi çıkardı. Tabi burada Galatasaray'ın biraz şanssız da olduğunu söylemek lazım yani doğru düzgün kale isabetli şut yoktu. Gol oldu, golden sonra İstanbul sporlu oyuncunun şutu Abdülkerim'e çarptı. Arapası gibi oldu ve karşı karşıya pozisyon oldu. Yani aslında İstanbul sporunda çok bir şey ürettiğini söyleyemeyiz. Yani o 2-2 biten Alanya spor maçı gibi de değildi tam olarak. Biraz Galatasaray şanssızdı da. Bir şekilde kazandı Galatasaray ama kazanırken biraz da gerildi tabi. Hepsinden öte Torreira'nın sarı kart görmüş olması, son derece gereksiz bir sarı kart görmüş olması ve Sivas spor maçında cezalı duruma düşmesi de Galatasaray adına geleceğe yönelik önlem alınması gereken bir sinyal. Şöyle tabii ki sarı kart sınırında olduğu için dört sarı kartta cezalı duruma düştüğü için bu anlamda benim sinirlenmemin nedeni daha önce bir tane de aynı sarı karttan görmüştü kolay bir şekilde kart gördü yani hakemin diğer taraftan çıkartmak istemesi onun ille ortadan çıkacağım demesi kart gördü ve cezalı duruma düştü buna sinirlendim tabii ki bazen takımlar oyuncular plan yapar işte bu maç kartı göreyim bu tür bir şeyimiz de onunla ilgili bir şeyimiz de yok
Galatasaray'da çok önemli yıldızlar var. Mertens gibi, Icardi gibi, Toreira gibi. Hatta bence ligin en iyi 6 numarası Toreira kalite olarak. Ligin en iyi 8 numarası Oliveira kalite olarak diyorum. Tabi performans olarak Crespo'yu yazarız ama kalite olarak Oliveira deriz. Ligin en iyi 10 numarası Mertens. Ligin en iyi 9 numarası Icardi. Aslında omurgası iskeleti en kaliteli takım Galatasaray.
Ama unutmayalım ki 2014'te de böyleydi. Schneider'i, Drogba'sı olan Galatasaray oyuncu kalitesi olarak çok öndeydi ama Nisan ayında Fenerbahçe şampiyonu olmuştu. Çünkü her zaman kalite kendisinden beklenen performansı veremeyebilir. Eğer bir aidiyet hissetmezse, eğer o yarışta hırsını gösteremezse yarıştan kopulabilir. O dönemki Galatasaray'da çok net hatırlıyorum, Drogba deplasman maçlarında offside'dan çıkmıyordu, yürüyordu adeta.
Çünkü motive değildi, çok kazanmış bir karakterdi ve bir önceki senede zaten Galatasaray şampiyon olmuştu ve o sene yeterli hırsı gösterememişti Galatasaray ve gelecek haftalarda da yani en zor deplasmanlardan biriydi ligde Sivas spor deplasmanı ve bu kadar ucuz bir şekilde en önemli orta sahayın üstünün, bence en önemli orta sahayın üstünün cezalı duruma düşmemesi gerekiyordu. Galatasaray'ın bu konuya özellikle dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelecek haftalarda bence Galatasaray'ın şampiyonluk yolundaki en büyük rakibi biraz da bu. Yani kalite olarak büyük bir avantaj Galatasaray adına bu isimler. Ama ne kadar isteyecekler, ne kadar istemeyecekler o konuya Galatasaray yönetiminin, teknik heyetinin özen göstermesi lazım. Yani hiç değilse kaptan Muslera'nın vatandaşı Torreira'yla özel bir konuşma yapması gerekiyor bence.
Genel olarak Galatasaray'la ilgili iyi şeyleri de eksikleri de net gösteren bir maç oldu. Bu açıdan aslında pozitif bir durum var. Yani geriden oyun kurmadaki problemi, topa basıp set oyunu oynamaktaki problemi, skoru tutmak konusundaki problemi yaşayan bir Galatasaray görüyoruz. Hatta Okan Hoca Matay'ı bu yüzden aldığını söyledi basın toplantısında.
Orada Mertensi'yi daha önde kullanmak istedim. Hareketliliğinden ve özellikle oyunu yönetmesinden dolayı iyi gününde olduğu için. Mata'yı daha çok topa sahip olmak için onun arkasına soktum. Bu anlamda taktiksel bir tercih olduğu için Halis Seferovici bugün değerlendirmedik. Mata gibi Yusuf gibi oyuncuları alıp topu biraz daha tutmak istediğinden bahsediyor. Ama bu da öyle 1-2 oyuncu alarak olmuyor açıkçası. O konuda Galatasaray'in biraz daha belki antrenman maçlarında, belki hazırlık maçlarında kendisi çalışmalı ve bu işi biraz geliştirmeli diye düşünüyorum. Bu 2-1'lik İstanbul spor maçı biraz 2-2 biten Alanya spor maçına da benzerdi. Bu tip maçları Galatasaray'in koparması gerekiyor. Maçları koparmakla ilgili de problemleri devam ediyor.
Ama baskılı ve coşkulu oyunda gelişen bir Galatasaray'da görüyoruz. Bunu bu kez duran topları geliştirerek daha da güçlendirdiler. O da Galatasaray açısından önemli bir gelişimdi pozitif anlamda. Sadece negatifleri söylemeyelim. Sasha Boy'un yükselen performansı ve bu performansını zenginleştirmesi de önemliydi. Bilhassa teknik işleri yapmakta zorlanan bir Boy'u görüyorduk. Zaten fizik kalitesi tartışmasızdı ama
Bazen paslarda ortalarda falan eksik kalan bir boy görüyorduk ama bu hafta pas ve orta gibi konularda da güzel işler yaptı Saşaboy. O açısından da Galatasaraylılar için sevindiriciydi. Mertens kalitesinden yana bir şüphemiz olan bir oyuncu değildi belki hiçbir zaman Türk futbol severi için ama Yeterli gol ve asist katkısını yapamadığı yönünde eleştiriliyordu. Bu maç belki kendisini artık resmen kanıtlamış olduğu maçı oynamış olabilir. İki asist yaptı. Maç da iyilerdendi. Fredrik Misio'da bir oynuyordu bir oynamıyordu. Kendisiyle ilgili bazı soru işaretleri vardı. Hatta geçtiğimiz hafta bir haber gördüm. Misio'nun gönderileceğine dair Türk basında çıkan bir haberdi. Bu maçtaki performansından sonra takım için aslında ne kadar önemli bir oyuncu olabileceğini de göstermiş oldu bence.
Kazımcan da iyi bir maç oynuyordu ama sakatlandı ve Abdülkerim de özgüven olarak artık Galatasaray oyuncusu olmayı sindirmiş gibi gözüküyor. Rahat ve net bir oyun oynadı. Bunlar da Galatasaray adına önemli kazanımlardı ama yedekten girenlerle ilgili de sıkıntılar olduğunu söylemek lazım. Örneğin Torreira'nın net bir 6 numara alternatifinin olmaması, Gomis'in ikinci devrede yine bitmiş olması ve tek devrelik bir santır forunu olması, Icardi'nin sakat olması, Seferov için kazanılamıyor olması bunlar da çözülmesi gereken, acil çözülmesi gereken problemlerdi Galatasaray adına. Galatasaray her ne olursa olsun lider olmayı başardı. Tebrik ediyoruz kendilerini.
Beşiktaş'a geçelim. Beşiktaş'ta da yedeklerle ilgili bir sorun var ama bu sorun daha çok yedeklerin asları kesmesiyle alakalıydı. Önemli bir fırsat doğdu Trabzonspor'un Fenerbahçe'yi yenmesiyle. Beşiktaş'ta kazansaydı Gaziantep deplasmanında liderle arasındaki puan farkını 5'e indirme fırsatı yakalamış olacaklardı.
ve lig belki de yeniden başlayacaktı ama Gaziantep deplasmanında kazanamadı Beşiktaş. Beşiktaş ilk on birine baktığımız zaman Necip Uysal'ın, Atiba Haçinsı'nın, Valentin'in ve hatta Solbek'te Umut Meraş'ın yedeklerin geri döndüğünü görüyoruz. Yani Beşiktaş'ın Dünya Kupası'ndan sonra çıktığı kadronun oyuncu kalitesi Şenol Hoca'dan önceki kadronun oyuncu kalitesinin altındaydı. Yani aslında daha kaliteli oyuncular olmasına rağmen Beşiktaş'ın bu oyuncuları değil de daha belki de inanan oyuncuları tercih ettiğini görüyoruz. Toreira'nın sorumsuzluğunda olduğu gibi Enkudu'nun da sorumsuzluğunu gördük bu arada. Bir kırmızı kart pozisyonu vardı. Hakem sarı kart verdi ama bir çoklarına göre kırmızı kart olarak değerlendiriliyor pozisyon. Aslında o pozisyonda bence
bazı şeyleri gösteriyor, belli bir disiplin problemi olduğunu gösteriyor Beşiktaş'ta ve bu yeni transferler, özellikle bu yaz yapılan birçok yeni transferin Şenol Hoca'yı tanımadıklarını da biliyoruz ve Şenol Hoca'nın onlara dokunmakta biraz geç kaldığını da görüyoruz. Belki de Şenol Hoca'yı tanımadıkları için henüz ikna olmuş da görünmüyorlar. Aslında yani Redmond gibi, Masuako gibi, Mulaka gibi, Josef gibi Daha kaliteli olduğunu bildiğimiz, yani ilk 11'de forma giyen oyuncuların daha üstünde oyuncular olduğunu bildiğimiz oyuncular var. Ama bu oyuncular koca bir Dünya Kupası arası geçmiş olmasına rağmen, bir buçuk aylık bir ara geçmiş olmasına rağmen, Şenol Güneş tarafından ligin ilk haftasına, bu hafta ilk hafta diyebiliriz Dünya Kupası sonrası.
İlk haftaya hazırlanamadığını görüyoruz ve hemen hemen hepsi yedekti. Yani bu dünya kupası arasını Beşiktaş için iyi kullandı hiç diyemiyoruz maalesef. Ve bu oyuncuları ikna edene kadar iş işten geçmiş olma ihtimali de oldukça yüksek. Bu hafta itibariyle liderin 7 puan arkasına düşmüş oldular.
Tabii ben Gaziantep-Beşiktaş maçının ilk yarısını evde izledim. İkinci yarısında da Galatasaray maçına gittiğim için yolda biraz bakmaya çalıştım. O yüzden çok hakim değilim maça. Derin bir analiz yapamayacağım. Ama maçın Wegorst'un kafası ve Maksim'in şutları arasında geçtiğini, ortada geçtiğini söylemem lazım. Bence maçın hakkı beraberlikti ve öyle de bitti. Wegorst'un kafa şutları ve Maksim'in uzaktan şutları maçın anlık dikkat çeken sekanslarıydı. Ama Beşiktaş'ın genel kalite olarak
eksik kaldığını söylememiz lazım. Bölüme burada küçük bir ara verelim. Döndüğümüzde Trabzonspor Fenerbahçe maçıyla devam edeceğiz. Son olarak Trabzonspor Fenerbahçe maçına da geçelim. İlk yarı aslında Fenerbahçe'nin istediği gibi oynandı. Jorge Jesus ilk yarı bittiğinde eminim ki memnundur. Keyifli olan taraftır. Abdullah Avcı da biraz sıkıntılıdır ilk yarı bittiğinde. Hatta ilk yarıda bir tane Joshua Kinkin şutu da üst direkten dönmüştü ve gole yaklaşan tarafta o pozisyonda Fenerbahçe'ydi. Hatta Ferdin'in de bir tane bitiremediği ve Vitor Hugo'nun blokladığı net bir pozisyon daha vardı ilk yarıda.
Yine üçlü bir savunmayla çıkan büyük maçlara, zorlu maçlara hep üçlü savunmayı tercih ediyordu. Daha çok Jorge Jesus. Yine üçlü savunmayla çıkan bir Fenerbahçe vardı. İlk yarıda çok sarı kart çıktı ama bence eğer kaçırdığım bir pozisyon yoksa bütün sarı kartlar doğruydu. Ama ben Trabzonsporlu oyuncuların sorun yaşayabileceğini düşünüyordum. Çünkü daha sert oynayan, daha ikili mücadelelere giren oyuncuları sarı kart görmüştü Trabzonspor'un. Ama Crespo yaşadı bu sorunu ve çok amatör bir şekilde ikinci sarı kartı gördü.
Sezonun başında hatırlarsanız İsmail'e kızmıştık. Dinamo Kiev maçında gördüğü ikinci sarı kart nedeniyle. Ama çok daha tecrübeli olan Crespo'nun da benzer bir hatayı yapabildiğini gördük. Yani genç oyunculara o kadar da kızmamak lazım bence. Bunu kendi aramızda çok konuştuk. Özellikle İsmail'in şampiyonlar ligi elemesinde görmüş olduğu kırmızı karttan itibaren bu konuyu aramızda konuştuk. Fakat hala kontrol edemediğimiz bir durum bu. Bazen oyuncuların duygusal dengesini kaybetmesinden dolayı kaynaklanabiliyor bu kırmızı kartlar.
Bazen de hakemler Fenerbahçe oyuncularına kırmızı kartı kolay gösterebiliyorlar, şüpheli pozisyonlarda hemen kırmızı karta başvurabiliyorlar. Kırmızı kartların daha net, daha kesin pozisyonlarda verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bu durum teknik veya taktik bir durum değil. Belirtmiş olduğum gibi zaman zaman oyuncuların duygusal dengelerini koruyabilmeleriyle alakalı, baskı altında oynayabilmeleriyle alakalı, Aslında Jorge Jesus için de aynı hatanın tekrarı diyebiliriz. Jorge Jesus'tan tecrübeli de çok az adam var dünya futbolunda ama o da aynı hatayı Dinamo Kiev maçında yaptığı hatayı yapmış oldu. Yani bazen hatalar tekrar edilebiliyor demek ki. Crespo'nun esas problemi de bu arada ilk sarı karttı. Yani ikinci sarı kartın görülmesi anormal değil. Birçok oyuncu birbirinin ayağına bastığı için kart gördü bu maçta. Ama ilk sarı kart son derece lüzumsuz bir sarı karttı. Crespo'nun kırmızısından önce de
Trabzonspor ilk pozisyonunu yakalamıştı. Aslında Fenerbahçe'nin zayıf karnını Crespo atılmadan hemen önce bence bulmuşlardı. Trezege'yi kullanarak Bright Osai Samuel'i savunma üçlüsünden ayırıyorlar. Trezege ile birebir eşleştiği için, Trezege'ye yakın durmak istediği için Osai Samuel savunmadan ayrılıyor.
ve daha zayıf bir karın olan Serdar Gustavo arasına da toplar atmaya başlamışız Trabzonspor. İşte o Crespo'nun atılmadan önceki pozisyonu o bölgeden doğdu. İşte Trezeguen'in pası Viscia'nın şutunda Altay çok iyi çıkarmıştı o pozisyonu. Hatırlarsanız daha önce Başakşehir'in Fenerbahçe karşısında oynadığı maçta Emre Belazoğlu daha güçlü silahı olan Bertrand Traore üzerinden Fenerbahçe'nin sol tarafını işlemeye çalışmıştı ama Fenerbahçe'nin sol tarafında sol stoper oynayan Zalai var ve Zalai boyuna göre oldukça hızlı bir oyuncu ve o şekilde kaçmak isteyen oyunculara iyi yetişebiliyor ama Fenerbahçe'nin sağ tarafında ve merkezinde oynayan Gustavo ve Serdar ve tabii ki ağırlıklı olarak Gustavo Bu tip pozisyonlarda çok daha yavaş kalabiliyorlar ve Trezeguet, Raitosa'yı Samuel'i kendisine doğru çekerek savunma çizgisini bozduğu zaman Trabzonspor, Serdar ve Gustavo arasına topları atmaya başladı ki burası görüldüğü üzere Fenerbahçe'nin biraz daha zayıf karnı.
Ve ilk pozisyon Viscia'yla kaçtı ama ikinci de Maxi Gomez'i çok iyi kaçırdı Trabzonspor ve golü atmış oldular. Tabi aylardır Fenerbahçe'nin savunma çizgisi ip gibi dümdüz bir şekilde durabiliyor ve bu pozisyonda da durmuş olsalardı Maxi Gomez offside'e düşmüş olacaktı ama Osai Samuel Trezeguet'i biraz fazla takip ettiği için offside'ı bozuyordu orada. Trezeguet'e bence biraz Trabzonspor'da haksızlık edilen bir oyuncu. vakayemeden dolayı kimi getirseniz zaten hani yeterince sahiplenemeyebilirdi ama Trezeguen'in ben her maç elinden geleni yaptığını düşünüyorum ve çok eforlu oynuyor. Bence çok da etkili oynuyor ve bence bu maçında öne çıkan oyuncuydu, x-faktördü ve Fenerbahçe'yi bozan oyuncu oldu bence. Tabii aslında Fenerbahçe bu haftaya kadar ağırlıklı olarak sağ kanadında Ferdi'yi kullanıyordu. Ve Ferdi ile İrfan Can sağ kanatta çok iyi bir uyum yakalamışlardı geçtiğimiz haftalara kadar.
Bu uyumdan da vazgeçmiş oluyorsunuz Brighto-Sai Samuel'i sağa çektiğinizde. Ferdi sola geçiyor ve Ferdi-İrfan birlikteliğinden faydalanamamaya başlıyorsunuz. Bu da bence Fenerbahçe adına kötü bir durum oldu. Ben o yüzden devre arası transfer döneminde Georgesun ilk olarak sol back aldıracağını düşünüyorum ve Ferdi'yi de sağ back'e atacak diye düşünüyorum. Bu arada Dünya Kupası'nı çok iyi geçiren bir Fenerbahçe vardı. Tüm hazırlık maçlarında çok iyi oynadılar, galibiyetler aldılar. Ama bu mağlubiyet onlar adına oldukça moral bozan bir mağlubiyet oldu. Çünkü kendi oyunlarını da oynamadılar. Yani kendi oyunlarına güvenselerdi, bu hazırlık maçlarını ve Dünya Kupası arasını çok iyi geçirdikleri için ve çok formlu oldukları için belki kendi oyunlarıyla yenebilirlerdi Trabzon Sporu.
Ama daha böyle der bir oyun oynadılar, daha kısır bir oyun oynadılar. Oynatmamayı düşündüler. Ama bir kırmızı kart ki bence tartışılacak bir tarafı yok. Haklı bir kırmızı kart. Ve o kırmızı karttan sonra da iş birden Trabzonspor'a döndü. Belki o kırmızı kart olması yine istediğini alacaktı Fenerbahçe.
Ama belki de oynamayı tercih etseydi zaten oyun gücüyle birlikte kazanabilirdi de. Ama bunu tabii ki mağlubiyetten sonra söylemek kolay oluyor. Keşke böyle yapsaydı demek hep daha kolay oluyor. Trabzonspor açısından bakarsak Abdullah Avcı'nın 670 küsur gündür yaklaşık Trabzonspor'un başında derbi kaybetmediğini görüyoruz.
Çok iyi bir taktisyen olduğunu zaten herkes biliyor. Tekrar etmemize hiç gerek bile yok. Ve yine çok sabırlı, doğru taktik hamlelerle Fenerbahçe'yi alt etti. Hani nedir o taktik hamleler derseniz, işte o zayıf karnı buldu. Yani Fenerbahçe'nin savunmasının, öne çıkan savunmasının arkasına top atmayı herkes düşünüyordu zaten bunda. Düşünülmeyecek bir şey yok. Ama mesela Bertrand Traore üzerinden deneyen Başakşehir, Zalai'ye takılmıştı. Zalai'nin hızını geçememişti. Ama burada daha çok Trezegue ile Osai Samuel'i bozup, Diğer tarafı yani Gustavo ile Serdar arasını işleyen Trabzonspor, oradan yakaladığı pozisyonla kırdı Fenerbahçe'yi aslında. Ve Trabzonspor'a baktığımız zaman liderin de 4 puan arkasına gelmiş oldular, son şampiyon. Aslında çok zengin bir kadroya sahip olduklarını görüyoruz. Yani 6 numarası hem Gibamem var hem Siopis var. 8 numaralarda Hamşik var, Bakasetas oynuyor, Abdülkadir Ömür var, Bardi var. Hani sonradan girenler. Treseghesi, Viscas'ı geri döndü, Santrefour'da Maxi Gomez'i var, Umut Bozok girdi sonra. Umut Bozok çok gol kaçırdı bu arada ama Fenerbahçe savunması dörtlüğe döndükten sonra Umut Bozok delik deşik etti Fenerbahçe savunmasını. Sürekli savunma arkasına aralara kaçtı ve sürekli de pozisyon buldu. Müthiş sardı bu arada her seferinde. ve bana Arjantinli Lautaro Martínez'i hatırlattı. Lautaro Martínez biliyorsunuz Dünyalık basında defalarca kendisini boşa çıkarıp, defalarca çok iyi savunma arkasına kaçıp, defalarca gol kaçırmıştı. Özellikle finalde. Umut Bozok da aynı şekilde oldu. Çok iyi boşa çıkardı kendisini, her seferinde çok iyi sardı savunma arkasına. Ofsayta da düşmemeyi de başardı ama hepsinde de kaçırdı. Umut adına talihsizdi ama oyunu çok doğru oynadı bir yandan da. Bence
Trezegue çok iyi oynadı, maçın adamıydı ve Wisconin'da katılımıyla birlikte sezonun geri kalanında Geri dönen bir Trabzonspor, pekala görebiliriz diyelim ve Süper Lig'e noktamızı koyalım. Gelecek hafta tekrar Süper Lig'e bol bol değineceğiz. Ama uzun süredir değinmiyor olduğumuz NBA ile ilgili biraz Ant ile konuşacağız. Ant, Trendspor'un editörü. Kendisiyle daha önce Formula 1'i de konuşmuştuk. Futbol dışındaki sporları genellikle o araştırıyor, trend sporda. Futbolda ben araştırıyorum. Tabi bilmediğim sporlara genelde konuk alıyoruz ama Ant da diğer sporları iyi takip ediyor ve NBA'de bu hafta onu konuk almak istedim. Özellikle bu haftalarda Alperen'le ilgili çok haber okuyorum, dikkatimi çekiyor. Alperen'i de sormak istiyorum.
Evet, Ant'la birlikteyiz. Sezonun önemli bir bölümü geride kaldı. Neredeyse üçte biri geride kaldı. Ve beklentilerin altında kalan takımlar da var. Mesela son şampiyon Golden State Warriors gibi. Hem de performansıyla dikkat çeken takımlar da var. Onları soracağım. Önce son şampiyonla başlayalım. Çünkü birkaç ay önce programlarımızda oldukça yer vermiş bulunmaktaydık kendilerine. Kavgalar, gürültüler eksik olmuyordu. Nasıl gidiyorlar bu sene?
Ya onlarda şöyle bir problem var. Draymond Green ve Jordan Poole kavgasından aslında biraz da böyle şakayla karışık bahsettim de aslında takım içinde onu bir şekilde absorbe etmeyi başardılar. Orada bir problem olmadı. Ama şöyle bir sıkıntı var. Golden State Warriors'ın bu sezonki iç sahayla dış saha performansını yan yana getirdiğinizde hani Beşiktaş'ın siyahı beyazı kadar birbirinden ayrılıyorlar. Bu sezon iç sahada 12 galibiyet, 2 mağlubiyet gibi hani inanılmaz bir başarı. Yani tam bir şampiyon performansı. Ama dış sahaya geldiğinde, deplasmana geldiğinde 3 galibiyet, 16 mağlubiyet.
yani 20 maçın sadece 3'ünü kazanabilmiş. Bunun yanında bir de Klay Thompson 2 sezonluk bir sakatlığın üzerine yeni yeni form tutmaya çalışması lazım. Şampiyonluk kazanıldı vs. ama hala o eski Klay'ı izleyemiyoruz doğal olarak. Çok çok majör 2 sakatlık yaşadı. Draymond Green aslında bu sezonun başındaki olaydan düşündüğümüzde
biraz kulağını kendi kendine de çekmiş görünüyor. Çünkü saha içinde çok çok hırslı. Zaten Draymond Green'in saha dışındaki bu zor performanslarını tahammül edilebilir hale getiriyor sahadaki hırsı. Ama en büyük problemlerden biri işte bu dış saha performansına bir de Stephen Curry'in sakatlığı eklendi.
Kölide yaklaşık bir 10 gün önce Indiana Pacers deplasmanına gittiğinde Golden State. Bak yine bir deplasman. Bu takımın deplasman laneti de. Yani sen bir Galatasaraylısın buradan sevgili Galatasaray dinleyicilerimize de ufak bir sataşmak isterim. Ben bu arada Fener taraftarı da değilim de bir dönemki Fener deplasmana gelen Galatasaray gibi bir hale geldi Golden State.
Şaka bir yana orada çok talihsiz bir pozisyonda rakibinin topunu çalmaya çalışırken kolunu atıyor araya ve kolunu attığın kolu gidiyor. Sol kolu gidiyor. Tamam Stephen Curry sağ elini kullanan biri ama onun kadar milimetrik hesaplamalarla şut atan ve NBA tarihinin uzak ara belki de en büyük şutörünün böyle bir kol bilek sakatlığı yaşaması da elbette üzücü. Golden State bu sene ilk altıdan playoff'ı yapabilir mi? Çok sanmıyorum ama 7-10 arasına girip bir play-in mücadelesine dahil olacaktır. Ondan sonrasında ne olacağında? Sanıyorum sanki böyle bir Nisan ortasında, Nisan değil de All-Star arasından sonra yani Şubat sonu, Mart başı gibi çok daha berrak bir görüntüyle karşılaşacağız. Ya körünün de ne zaman döneceği henüz belli değil çünkü. Şampiyon olup play-off'a girmeyen çok takım var mı yakın dönemde NBA'de? Çok güzel bir soruyla geldin. Benim bu soruyu gelme ihtimaline karşı bir böyle düşündüğümde aklıma gelen bir cevap yoktu. Çok hızlı bir düşünelim. 2013, zaten 2010'ların ilk yarısı Dallas şampiyon girdi.
Herhalde yok ya. 21. yüzyılda olmamış olabilir böyle bir durum. Çünkü düşünüyorum Toronto Raptors desek, Toronto Kawhi gitti ama bir şekilde playoff'a kapak atmışlardı. Yanlış hatırlamıyorsam. Ya Toronto kaçırdı ya da onlar da girdiyse son 20-25 yılda yoktur büyük ihtimalle.
İlginç bir durum o zaman. Boston, Milwaukee ve Brooklyn dikkat çekiyor Doğu'da anladığım kadarıyla. Batı'da da dengeli bir sezon şimdiye kadar. Sezonun bu bölümüne kadar olan dönemde oyun kalitesi olarak veya başka açılardan şampiyonluğa yakın gördüğün öne çıkan takımlar hangiler oldu?
NBA'in henüz Aralık sonunda, hatta Christmas zamanında şu takımın şampiyonlukta daha ciddi bir adayı demek genellikle basketbol yorumcularına ya da bu sporla ilgili insanlara bu cümleyi de niye kurdun dedirtir ama geçen sezonki Boston'ın final yürüyüşü, önceki sene Milwaukee'nin şampiyonluğunu düşündüğümüzde Batıya geldiğimizde de sürekli üstüne koyarak ilerleyen bir Memphis var. Phoenixer ne kadar birçok problemle boğuşsa da çok güçlü bir çekirdek. New Orleans Pelicans garip bir patlayıcılığa sahip. Ya da en basiti Denver Nuggets'ın Nikola Jokic gerçeği var ve Nikola Jokic'in yanında Cemal Murray'si, sağlıklı kalabilse Michael Porter'ı, Aaron Gordon'ı vs. Bunlar iyi takımlar. Ama şu var,
Bunların hiç birimsel bir dönem hatırlarsın belki sen de. Golden State sezona başladığında, bu sezon Golden State yılının en büyük şampiyonluk adayı derdik. İkinci sıraya Clearlant'ı yazardık. Bu 2019 işte, Kawai'nin Toronto'yla şampiyonluğundan sonra böyle bir durum kalmadı. Aslında MB'nin bence en çekici tarafını da bu getiriyor ve bu yüzden de kesin şu takım öne çıkar diyemiyorum. Ama Batı konferansından ziyade ben bu sene şampiyonlukta Doğu konferansının
daha güçlü adaylara sahip olduğu kanaatindeyim. Yani Boston, Milwaukee, Brooklyn... Aslında Brooklyn'de çok o ihtimal yok. Brooklyn bir anomali olarak şu an tekrar ritim tuttu ama Boston ya da Milwaukee'nin yanına yaklaşabilecek takım görmek biraz zor. Bu iki takımdan Doğu'da kim öne çıkarsa sanıyorum yüzüğün de sahibi o olacak.
Peki bu ara NBA'yi deyince en çok gözüme çarpan isim tabii ki Alperen. En çok haberini okuduğum isim Alperen. Performansı gerçekten mutlu ediyor. Hem performansını soracağım Alperen'in hem de bu kariyer ne tarafa doğru gidebilir, ne kadar büyüyebilir onu merak ediyorum. Onu da sormak istiyorum.
Alperen'in potansiyeliyle ilgili şu tabiri kullanmak istiyorum. İngilizce'deki en sevdiğim tabirlerden biridir hatta bu. Alperen de gerçekten sky is the limit. Yani bunun bir sınırı yok. Nereye kadar çıkabilirse oraya kadar çıkabilecek bir performansı var. Ben çoğu kişinin aksine yok içe benzetme yorumları için hala bir tık erken olduğu kanaatindeyim. Çünkü Alperen bir tek Türkiye pasaportuna sahip, bizden çıkan ve milli takımda yıllarca izlemeyi umduğumuz bir basketbolcu olduğu için değil.
Basketbolu seven insanlara 2020'ler, 2030'ler basketbolunun prototip oyuncularından biri olduğu için de heyecan veriyor. Şimdi böyle bir yerden düşündüğümde Al Pelin'i ben yok içten çok Sabonis'e benzetiyorum. Sabonis'in kariyerini, daha sonra baba Sabonis değil, oğlan Sabonis, Domantas için söylüyorum. Domantas NBA Oklahoma site geldiğinde hiçbir performansı yoktu ve zaten Victor Oladipo takasıyla hop, Indiana'ya gönderilmişti ama orada kendine rol buldu.
Alper'in de aslında Houston'da olması ve buradan performansına bağlayacağım. Onun için hem bir şans hem bir şanssızlık. Şanssızlık tarafından başlayacağım. Houston şu an ligin en zayıf 2-3 takımından biri işte Detroit ve Charlotte'da sayarsak. Ve Tankink yani ligin dibine demir atıp işte Viktor Van Banyama ya da atıyorum Scoot Henderson gibi bu sene 2023 draftı çok potansiyel bir draft olduğu için oradan genç potansiyel ve bir franchise oyuncusu bulmak isteyecekler.
Alperen bu noktada kontrolü eline alma şansına sahip. Çünkü takımın bir galibiyet beklentisi yok. Ama bu galibiyet beklentisine sahip olmaması aslında Alperen'in biraz mücadeleciliğini ve winner güdüsü edinmesine de onun karşısına engel olarak çıkabilir. Ki bu benim aslında Alperen'in kariyeriyle ilgili en büyük şüphem. Alperen çok büyük bir potansiyel ama çok büyük bir potansiyel olmakla kazanan bir oyuncu olmak arasında dağlar kadar fark olduğunu bir tek basketboldan değil futboldan da biliyoruz Sinan, seni de çok iyi bildiğin gibi.
O yüzden Alperen... Ben biraz daha Domantas Sabonis'e benzetiyorum basketbolunu. Kazanan bir takımın parçası olabilir ya da kazanabilecek bir basketbol mentalitesine gelirse ve İngilizcesini biraz daha geliştirirse... Hani bir buçuk senedir hala İngilizcede ciddi sıkıntıları var. Alperen'den çok umutluyum.
Yalnız gelecek sezon Van Banyama ile birlikte oynarlarsa da çok şey olabilir. İzlemesi keyifli bir şey olabilir diye düşünüyorum. Bu arada Van Banyama gelirse Van Banyama'nın yanında Alperen rol alamaz. İlk 5'i de kalamaz. Problem biraz orada başlıyor. Alperen ile Van Banyama 5 numara oynayacak. Belki Van Banyama uzun 4 de oynatılabilir ama oraya geldiğinde de işte senin...
O topu kimle yönlendireceğin önemli. Alperen uzun top yönlendirici olmak isteyebilir. Ama Ben Bayama da zaten uzun top yönlendirici olabilecek bir oyuncu. Aynı zamanda shooter ve aynı zamanda atletik. İşte bu tür noktaları düşündüğümde az önceki cümlelerim biraz oradan geliyor. Evet Alperen çok büyük bir şans basketbol için. Ama o şansın bir kıymete dönüşmesi için içinde bulunduğu yapının da ona olanak sağlaması gerekiyor. Benim izlediğim dönemden, yani Shaquille ve Kobe'li Lakers'lar, Iverson'la Philadelphia'lılar döneminden sonra çok izleyemiyorum. O dönemden sonra bu 5 numaraların oyun şekli baya değişmiş gibi gözüküyor. Yani ben Banyama'yı izledim biraz. Üçlük falan atıyor inanılmaz bir çocuk. Ağzım açık kaldı izlerken. Hani Alperen için de benzer şeyler söyleniyor. Hatta Jokic için de benzer şeyler söyleniyor. Bu açıdan herhalde o 2020'lerin, 2030'ların basketboluna da uygun deme nedeni o yüzden herhalde anladığım.
Bence o çok yetenekli. Belki garip bir şey diyebilirim. Ama bence onun için biraz daha oynanmaları gerekiyor. Çünkü bazen biraz daha kaliteli görünüyorlar. Onların hepsi 3'ler. Bu adam yetenekli. O balı geçebilir, toplayabilir. Rengi arasında bir toku var. Oyuncuyla oynarken farklı hareketler görebilirsiniz.
Ya orada şöyle, tam tarihi hatırlayamıyorum. Bu yüzden başta senden sonra dinleyicilerden özür dilemekle birlikte. Kasım ayının ortalarında back to back yani iki akşam üst üste Houston ve Denver birbiriyle maç oynadı. Ve burada Jokic direkt ilk beş olan Alperen'le eşleşiyor. Ve Alperen'in performansını Jokic gördüğünde şöyle bir şey söylüyor. Hani Houston zaten kaybeden bir takım ve kaybetmenin daha kötüsü kazanmayı talep etmeyen bir takım. Jokic de orada şunu söylüyor.
Ben Houston'un koçunu yerinde olsam Alperen'i daha fazla sahada tutup, Alperen'in daha fazla oyunu ve topu yönlendirmesine izin verirdim diyor. Buradan da şunu görebiliriz. Alperen'i biz bir tek aynı milletten geldiğimiz ya da Türkiye pasaportuna sahip olduğu için ayrı bir yerden görmüyoruz. Alperen gerçekten ayrı bir yerden oynuyor. Ben çok fazla Houston maçı izleyemiyorum. Bunun sebebi Türkiye saatte 5-6'da oynanıyor olması. Ama en azından çoğu yazıyı Houston kaynaklı bloklardan okuduğumda herkes çok umutlu Alperen'den ve bu değişim de onun en büyük etkilerinden biri. İşte biraz daha şut atmayı, üçlük atmayı öğrenmesi gerekiyor vs. vs. ama bu seviyelerdeki oyuncular için zaten bunlar çok gelişmesi olası noktalar.
Şimdi Huston demişken bir de Harden'ın eski takımı Huston'a döneceğine dair bir takım duyumlar mı diyeyim, haberler mi ortaya atılıyor. Sezon sonu sözleşmesi bitiyor anladığım kadarıyla. Harden dönerse o da tabii Alperen'in geleceği için bir şey değil mi? Yani o da sonuçta bir forma rekabeti tekrar doğacak orada da. Ya Harden'da şöyle bir durum var, o bu arada söylentiyi ben bir ufak özetlemiş olayım dinleyicilerimize de. Bu Adrian Wojnarowski isimli NBA'in bence yani işte birkaç tane NBA'in çok önemli gazetecisi var. Ve Wojmont diye bir tabir vardır. O bir haberi yazıyorsa o haber doğrudur. Oyuncuların geleceği veya takım bilgileriyle ilgili. O işte sezon sonunda James Harden'ın Philadelphia'daki kontratı bitiyor, Maximum'u istiyor ama Philadelphia bunu vermek istemiyor ve falan filan dedikten sonra Harden'ı kendi kurmayların ya da kendi arkadaşlarının ekibine
O zaman ben de Philadelphia'dan ayrılır, Houston'a giderim gibi bir cümle kuruyormuş. Yani en azından söylentiler bu yönde. Ama bu gerçekleşirse Alper'in için bir iyi, bir de kötü yönü var. Şöyle, iyi yönle kötü yön aynı anda gerçekleşecek gibi değil bence. İyi yön şurada James Harden ligin uzak ara. En iyi ikili oyun kuran Guard ve top onun elindeyken uzunların beslenmeme şansı yok.
çok üst düzey skor oranlarına çıkabilir. Ancak burada şöyle bir problemle karşılaşıyoruz. Az önce Jokic'in söylediği bir noktayı sen de bana pas atmıştın. Jokic'in söylediği o Huston'un Alperen'e daha fazla pas vermesi, onun daha fazla oyuna hükmetmesini, Huston'un saha içindeki beyni olma şansı Alperen eğer Harden Huston'a dönerse elinden alınır. Çünkü Harden'ın bulunduğu yerde o top Alperen'e çok verilmez. Burada da Alperen Jokic'imsi ya da Sabon isimsi bir oyuncu olmaktansa
biraz daha bitirici bir role gider. O bitirici rolündeki performanslar... İnan çok da bir fikir sahibi değilim. Belki bu seneki EuroBasket bir tık bize fikir verebilir ama o EuroBasket'te de işte takım çok üst düzey oyunculardan kurulu olmadı ve biraz yetenek konusunda problemli olduğu için Alperen Derlor'dan da bir çıkarım yapamıyorum. Çünkü Alperen bandırma tek sütten itibaren kariyeri boyunca o topu yönlendiren oyuncu oldu. Biraz riskli bir nokta. Kötü olmaz ama ne kadar iyi olur tartışılır.
Hüston için de Alperen için de gelecek sezon ilginç geçecek gibi gözüküyor. Bir yandan Van Banyana olabilir, bir yandan Harden olabilir. Alperen'in geleceği nasıl şekillenecek merak konusu diyelim. Ağzına sağlık Ant. Çok teşekkür ederim beni burada ağırladığın için. Ne demek biz teşekkür ederiz. NBA'yi de konuştuk. Bu bölümün de sonuna gelmiş olduk. Dinlediğiniz için çok teşekkürler. Gelecek hafta Trenspor'da görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.