
2.128 kelime · ~11 dk okuma
İktidar belli ki 9 Eylül'de Tunç Süeyr'in yaptığı konuşmayla polemiği çok sevdi ve polemik bir hafta sürdürüldü. Hiç görmemiş olanınız var mı? Belki vardır diye kısa bir özet geçeyim. Tunç Süeyr'in, İzmir'in kurtuluş günü 9 Eylül'de yaptığı konuşma Ejda'da hakaret kabiliğinden değerlendirildi. Konuşmanın tepki çeken kısmını beraber dinleyelim. Değerli İzmirliler, 100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler, gaflet, delalet, ve hatta hıyanet içindeydi. Gençleri, kadınları, çocukları geleceği hiç düşünmediler. Sadece ve sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar.
Bu konuşmanın ardından Tuğsay'a dönük tuhaf bir linç başladı. Osmanlı'ya hakaret edilemez ön kabulüyle hareket edip, Soyer, Osmanlı'ya hakaret ettiği manipülasyonuyla devam eden tartışmalar, Vahdettin hain mi değil mi diye münakaşalarla sona erdi. Bu abuk tartışma sona ermiş görünüyor. Biz de kraliçenin ölümü üzerinden bir bölüm hazırlayalım diye düşünürken, meselenin monarşi parantezine alınabildiğini fark ettik. Bu tartışmayı iki bölüm olarak sunacağız sizlere. İlk bölümde ''Bizde monarşi neden böyle?'' diye soracağız. İkinci bölümde ise ''Onlarda monarşi neden öyle?'' sorusuna anayasa okususu Murat Sevinç ile cevap arayacağız. Fakat o bir sonraki bölümde. Bugünün konusu ise bizdeki monarşi.
O halde ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Açıkçası bu bölümden önce bir Vahdettin bölümü hazırlamalı mıyız diye düşünüp tartışmak gerekti. Çok belliydi ki, yapay bir gündemdi. Fakat sonra, Kraliçe Elizabeth'in de ölümü üzerine aynı hafta iki monark gündem olunca bize de Vahdettin'i ya da Elizabeth değil ama monarşiyi konuşmak farz oldu.
Şu soru da derdimizi gayet iyi açıklıyor sanırım. Bizde monarşi neden böyle? Onlarda monarşi neden öyle? Şimdi sanırım iki bölüme girişmeden önce bu soruyu açmalıyız. Onlar monarklarının düşük, kırpılmış yetkilerini tartışmıyor da biz neden monarklarımıza sürekli haksızlık yapıldığını dinliyoruz?
Onlar neden günlerce siyasetle etkilecek şekilde Kronwell mi haindi yoksa birinci Charles mı diye tartışmıyor mesela. Kelimelere, cümlelere duygu yüklediğimizin farkındayım. Bu nedenle yanlış anlaşılmasın. Onlarda monarşi neden güzel gidiyor, bizde neden kötü gidiyor diye sormuyorum. İki bölüme de başlamadan söylemek gerekir. Her nerede olursa olsun monarşiler kötüdür yani onlarda da kötü. Bir insan ya da bir aile sırf varoluşu nedeniyle haricalıklı güce ve paraya sahip olmamalıdır.
Fakat şunu da kabul edelim. Evcilleştirebildikleri monarkları var. İtaat etmek bir yana, itaat eden bir monark. Ama yine de monark. Hepimiz gibi gömülmüyor. Cenaze töreni için yüz milyonlarca sterlin harcanacağı söyleniyor. Üstelik bu parayı el birliğiyle harcıyoruz. Düşünün. Sadece Türkiye'den giden çiçekleri bir düşünün. Kraliçenin 19 Eylül'de gerçekleşecek cenaze töreni için hafta başından bu yana Türkiye'den Londra'ya 4 ton çiçek taşındı. Sevkiyatın 13 tona ulaşacağı belirtiliyor. Dünya Winsor Hanedanı'nın son monarkını uğurlarken biz de son monarkımızı tartışıyorduk. Vahdettin'i. Girişte dinlediniz. Tartışmanın çıkış noktası İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tutsuver'in konuşmasıydı. Ama gözlerden kaçan, biraz da fitili ateşleyen bir gelişme de
Önceki meclis başkanı AKP'li İsmail Kahraman'dan geldi. Kahraman, 28 Ağustos'ta Rize'de, 9 Eylül'de neyin kurtuluşunu yaşadık dedi. İlginç bir konuşmaydı bir dinleyelim. Ne oluyoruz? İstanbul'un kurtuluşu 6 Ekim. Kim demiş? İzmir'in kurtuluşu 9 Ekim. Kim demiş? Ne münasebet. Cihan Harbi bitti. Müsterdiğiler alacaklarının birkaç kat misli aldı ve öyle gittiler. Çekildiler. Kurşun sıkmadık diye.
İsmail Kahraman'ın bu sözleri medyada çokça tartışıldı. Fakat Kahraman'ın ne demeye çalıştığı derinlikli biçimde ele alınamadı. Kahraman bu konuşmayı hangi bağlamda yapmıştı? İsmail Kahraman'ın konuştuğu etkinlik Valilik tarafından, Rize Valiliği tarafından organize edilmişti. Etkinlikte Rize'nin, Fethi'nin 561. yılı kutlanıyor. Dikkat edin, kurtuluşunun değil Fethi'nin.
Kahraman da burada diyor ki... Aslında İslamcıları daha yakından takip edenler için yeni bir tartışma değil bu. İslamcılar 1960'lı yıllardan bu yana kurtuluş günlerinin kutlanmaması gerektiğini söyler durur. Kutlanacak ne var derler. Bu ezikliktir derler. Onlara göre asıl kutlanması gereken fetihlerdir. 82 yaşındaki İsmail Kahraman da 1960'lardan bu yana gelen siyasal İslamcı geleneğin en önemli isimlerinden biri.
Şimdi oturup bunu tartışacak değilim. Fetihler mi kutlanacak şey kurtuluşlar mı? Hala isteyen istediğini kutlar. Ama dikkat buyurun lütfen. İsmail Kahraman'ın etkinliği yani Rize'nin, Fethi'nin 561. yılı kutlamalarında eski meclis başkanı sıfatıyla İsmail Kahraman konuşuyor. Ve bu konuşma valilik himayesinde yapılıyor. Öte yandan İzmir'in kurtuluşunun 100. yılında
hükümet herhangi bir kutlama düzenlemiyor. Kutlamalar İzmir Büyükşehir Belediyesi imayesinde yapılıyor. Yani devletin de aslında İsmail Kahraman tartışmasında nereden yana olduğu biraz belli, Kahraman'a destek veriyor. Tabii İzmir'de görkemli bir kutlama yapılması da iktidara yakın troller tarafından bir de hedef gösteriliyor. Daha önce açın kombileri çıkışıyla meşhur olan AKP'li troll Abdurrahman Uzun, bana ne 9 Eylül'den demiş ve şöyle devam etti. Mesela bir Konyalı için niye önemli olsun 9 Eylül? Bir Yozgatlı için, bir Diyarbakır için niye bir önemli? Yani birileri çok affedersin bir taraflarından yeni bir milat, yeni bir kahramanlık destanı mı oluşturmaya çalışıyor? Şimdi böyle kerameti kendinden menkul tipleri neden ciddiye alalım diyebilirsiniz ama bu tipler işte yüz binlerce insan tarafından dinleniyor. Yani kahramanın bu fikrine iktidar da belli ki destek veriyor. Nereden biliyoruz? Hem yarattığı atmosfer içinde yetişen bu troller bu tip propaganda videoları çekiyorlar hem de valilikler kurtuluş günlerini değil, fetih günlerini kutluyorlar.
İşte burada milliyetçilik bir paradigmaya kavuşuyor. Nasıl mı? Açıklayayım. Hiçbir bebek milliyetçi doğmaz. Takdir edersiniz. Dolayısıyla milliyetçilik derken varoluşsal bir duygudan çok sonradan öğrendiğimiz bir fikirden bahsediyoruz.
İsmail Kahraman da bir tür milliyetçi paradigma inşa ediyor. Hadi oradan milliyetçilik böyle mi olur diyebilirsiniz. Halbuki böyle de olabilir. Onun milliyetçiliğinde esaretten kurtulmak yerine yayılmacı bir tavrın öne çıktığını gözlüyoruz. Atatürkçü bakış açısında bu dünya zenginliğimizi korumamız gereken bir yer vurgusu hakim. Fakat İsmail Kahraman'ın baktığı yerden dünya ele geçirilmesi gereken zenginlikle dolu bir yer vurgusu var.
İnsanın aklına nazilerin de coşkuyla söylediği Deutschland, Deutschland, über alles marşı geliyor. Almanya, Almanya, her şeyin üstünde. Her ikisi de milliyetçilik. Ama gördüğünüz gibi aynı değil. Birinde elde olanı koruma, diğerinde ele geçirme vurgusu hakim. Birinde barış için savaşılıyor, diğerinde fetih için. Birinde ulusun diğer uluslarla eşitlik iddiası var, diğerinde ulusun üstünlük iddiası. Her ikisi de iktidar olduğunda türlü tarihsel acılar yaşanıyor.
Fakat fetih için savaşmayı kutlayan bir milliyetçilik, faşizme çok daha hızlı dönüşebiliyor. Alman milliyetçiliğinde ya da genel olarak emperyalist ulusların milliyetçiliğinde olduğu gibi. Bu tip bir farklılaşma din-devlet ilişkilerine ve monarklara bakış açılarının da ayrışmasına neden oluyor. Çünkü farklı bir tarih okumasıyla tarihin tüm monarklarına kutsiyet atfedilebiliyor. Bu duruma siyasetçiler post-emperyal sendrom adını veriyorlar. Geçmişte imparatorluk bakiyesi olan ulusların başına gelebilecek bir hastalık gibi düşünülebilir. Türkiye post-emperyal bir devlet. Yani bir imparatorluğun üzerine bina edilmiş bir devlet.
Bu devletler, postemperyal devlet egosu olarak adlandırabileceğimiz, kendini daha ziyade dış politika alanında açık eden bir ego ve duyguya sahipler. Bu egoya, devletin ve ulusun kimlik imsası için yer yer atıf yapılabilir. Fakat bu ego, lüzumundan fazla şiştiğinde, bireysel hakların tasfiyesi de gündeme gelebiliyor. Faşizm buradan hortluyor. Burada bölüme kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
İmparatorlukların sayısı da o kadar çok değil. İşte İtalya'da Roma İmparatorluğu, Almanya'da Germen İmparatorluğu, Fransa'da Akeza, İspanya ve Rusya'da belki sayılabilir. Dikkat ederseniz hemen tüm imparatorlukların bitişi sert devrimlerle gerçekleşmiş. Karşı devrimci süreçlerde faşizm yükselmiş. Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini, İspanya'da Franco bu imparatorluk bakiyesini arkasına alarak güçlerini tahkim etmiş.
Bu hikaye 20. yüzyıla da kalmamış. 21. yüzyıla da taşınmış. Rusya'nın durumu ortada. E tabii Türkiye'nin de. Tunç Soyer'in 9 Eylül çıkışına tepi gösterenlerden biri de Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuş. Sen Osmanlı'ya hakaret edebilecek hadde ne zaman ulaştın? Ve haddis. Bunun babası da aynıydı, kendisi de aynı. Tunç Soyer, Osmanlı'ya hakaret etmedi konusu Vahdettin'di.
Ve fakat velev ki hakaret etmiş olsun. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuştu demiş olsun. Nitekim Atatürk nutukta tam da böyle diyor. Ne olurdu? Muhtemelen kıyamet kopardı. Varmak istediğim nokta tam da burası. Kimse Vahdettin meselesini ele alırken halk egemenliğinden bahsetmiyor.
Çok şükür kurtulduk saltanattan denemiyor. Bir aileye bakmak zorunda kalmadık on yıllarda denemiyor. Varsa yoksa hain miydi değil miydi? Osmanlı'daki monarşi yönetme hakkını, egemenliğini nereden alıyordu? Bunu kimse sormuyor. Cumhuriyet halktan alıyor. Halkın iktidarına dayanıyor ve tam da bu noktada dünyevileşiyor. Halkın yönetme iddiasına saygı duyuyor. Klasik anlamda monarşilerde padişah veya kralın yönetme hakkını tanrıdan aldığına inanılır.
Bu Avrupa'daki monarşilerde de böyleydi, Osmanlı'da da böyleydi. İslamcı literatürde bu inanış, hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır sözünde gizlidir. Bu hâkimiyetin sahibi olan Allah, dünyada bir aileye, ki bu bizde yüzyıllar boyu Osmanoğullarıydı, yönetme hakkını devreder. Padişah, hele ki aynı zamanda halife olan Padişah, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir. Zaten, Sizden olan ulu emre itaat edin ayeti üzerinden politikleştirilen mesajla padişahın sözünden çıkılmaması da uhrevi bir emir haline getirilir. Oysa cumhuriyetin ilanıyla birlikte bu kutsal hakimiyet anlayışı devrilmiş, egemenlik de padişah ve sülalesinin tek elinden kurtarılmıştı. Sahi gerçekten de Allah mı veriyordu Osmanoğulların egemenliği?
Buna inananlar bugün de elbette vardır. Ancak bu anlayışın, Cumhuriyetin egemenlik kayıtsız şartsız milletindir felsefesiyle daha en temelden zıt olduğunu sanıyorum kabul edersiniz. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki hakimiyet milletindir ve millet 4 yılda bir yaptığı seçimlerle bu hakimiyeti birilerinin elinden alır, birilerinin eline devreder. Peki bugünkü aklımız olsaydı, Osmanoğullarının saltanatından kurtulabilir miydik?
Cumhuriyeti kurabilir miydik? Kimse kimseye şan olsun diye rica minnet üzerine iktidarını devretmiyor. Tüm insanlık tarihi bize bir şey gösteriyor. Egemenlik zorla alınıyor ve yine zorla korunuyor. Türkiye'de de saltanatın kaldırılması padişahın rızasıyla falan olmadı.
Saltanat zorla kaldırıldı ve çok şükür iyi ki de kaldırıldı. 1 Kasım 2022'de yani yaklaşık 1,5 ay sonra saltanatın kaldırılmasının 100. yılını kutlayacağız. Kutlayacağız diyorum çünkü bu kutlanmayı hak eden bir şey. Elbette bu siyasi iklimde hiçbir siyasi parti bunu kutlamaya tenezzül etmeyecektir ama biz burada tren topikten söyleyelim. İyi ki de kaldırılmış saltanat. Peki nasıl kalkmış? Kolay mı olmuş?
Bizde diğer tarihsel deneyimlere nazaran kansız bir geçiş yaşanmış. 1917'deki Ekim devriminde Rus hanedanı çocuklarıyla beraber öldürüldü. Keza 1789 Fransa devriminde tüm Fransa hanedanı Giotin'e gönderildi. Bugün monarşilerin hala yaşadığı İngiltere gibi yerlerde Halk meclisleri kendi monarklarına zorla sert sözleşmeler dayattılar ve monarklarını evcilleştirdiler. Çünkü monarşi tehlikelidir. Peki Türkiye'de nasıl oldu? Bundan tam 100 yıl önce Türkiye Lozan'a hazırlanmaktayken Lozan Komitesi hem padişaha hem de Ankara'daki meclis hükümetine davetiye gönderince saltanatın kaldırılması gündeme geliyor. Saltanatın meclis tarafından tanınmadığına ilişkin kanun teklifi meclise gelince bir grup vekil
Bu şeriata uygun değildir, padişah aynı zamanda halifedir diyerek konuyu şeria komisyonuna götürüyorlar. Tartışmalar uzuyor da uzuyor. Tartışmalar uzadıkça süreç akamete uğruyor. Komisyonun tartışarak bir yere varamadığı anlaşılınca Mustafa Kemal komisyon toplantısını basıyor, elini masaya vuruyor, komisyon üyelerini susturuyor ve şu konuşmayı yapıyor. Efendiler!
İçinde bulunduğumuz şartlara rağmen satsatayla, mugalatayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle, zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bir fiil kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Artık söz konusu olan millete hakimiyetini, saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir.
Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekten ibarettir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi böyle görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır. Fakat ihtimal... ...bazı kafalar... ...kesilecektir.
1 Kasım 1922'de saltanat böylece kaldırılıyor. Osmanoğulları bu olaydan sonra Türkiye'den sürüldü. Aksi de mümkün değildi. Padişah'ın Türkiye'de yaşadığı bir düzende Cumhuriyet yaşayabilir miydi? Karşı devrimci güçler bugün bile Vahdettin'e toz kondurmazken, Bu memlekette cumhuriyeti yaşatabilir miydik? Dolayısıyla hain miydi değil miydi bunları geçelim. Tarihçiler arzu ettikleri objektif kriterlerle hüküm versinler. Nitekim hepsi Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı boyunca en azından aciz içinde olduğu konusunda enfikir. Ama günümüzün konusu bu değil. Çok şükür kurtulduk saltanattan diyebilmemiz gerekir. Bizde faşizmin yükseldiği damar cumhuriyet karşıtlığına teşnedir. 1919-23 sürecinin önemi yitip giderse
bu topraklardaki halk egemenliği fikri de silikleşir. Bu haliyle siyasal İslam, faşizmin bu topraklara özgü yorumu olarak doğdu ve bugünlere geldi, bunu vurgulamak gerekir. İslamcılık sağcı ya da solcu değildi diye yorumlar bugün suya düştü. Bugünden bakıldığında apaçık görülüyor ki, Türkiye'deki İslamcılık, milliyetçiliği de farklı biçimde yorumlayarak aşırı sağcı bir ideoloji olarak doğdu. Buna karşı,
Cumhuriyet de halkın çocuğuydu. Onu eleştirebilmek, eksiğini gediğini tespit etmek de bize düşer. Cumhuriyeti eleştirmek, halk egemenliğini eleştirmeye dönüşmemeli ama. Sınırımız burası olmalı. Halk egemenliği olsa da olur, olmasa da olur demeye başladığımız an, çok tehlikeli bir girdava sürüklenebiliriz. Sanırım bugünlerde sürüklendiğimiz yerin farkındasınızdır.
Bu noktada cumhuriyeti halk egemenliği bağlamıyla ele aldığımızda sonuna kadar sahiplenmek gerekir. Tarihsel deneyim ise elbette eleştirilebilir, yanlışlar ortaya konabilir. Fakat sürecin sonunda asla faşizme kapı aralanmamalıdır. Bu noktada lafı bir sözüstü adına bırakalım, yani Can Yücel'e. Can Yücel'in dediği gibi, sünnet değil, farzdır cumhuriyet. Finali de Haldun Ergenç'in sesinden Can Yücel'in bu şiiriyle yapalım.
Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da. Televizyonda gösterdiler geçen gün. Gelenek edilmiş köy halkı. Ben kendimi bildim bileli bu böyledir diyor muhtar. 29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarına. Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi. Kirvesi tutmuş kolundan. Yatırdılar bir kamp yatağına.
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi, elinde bıçağıyla. Çocuk kaldırdı başını bağırdı, yaşasın Cumhuriyet diye. Bunun üzerine de ekran karardı. Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun, sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de düştüğü bir tarihsel yanılgı.
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet. Sünnet değil, farzdır cumhuriyet. Yaşasın cumhuriyet. Bir sonraki bölümde anayasa hukuku ve tarih alanında bana da hocalık yapmış olan Murat Sevinç ile İngiltere'de monarşinin nasıl hala var olabildiğini konuşacağız. Bu bölümde konuştuğumuz veya konuşamadığımız bazı konuları da kendisine sorma şansımız olacak. Örneğin, İslamcıların savunduğu gibi saltanatın kaldırılmadığı hibrit bir Türk devrimi mümkün müydü?
bu sorulardan biri olacak diyelim ve finale gelelim. Trend Topiği Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar halk egemenliğinin değerini bildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.