Podcast

169: Türk Pasaportuna Avrupa Vizesi Yok

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının son dönemdeki Schengen Vizesi başvuruları reddediliyor. Red oranı 2014'ten bu yana %300 artmış durumda. Bu bölümde, bu sorunun nedenini arıyoruz. 2016'da vize muafiyetini konuştuğumuz süreçten, nasıl oldu da bu noktaya geldik?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.591 kelime · ~18 dk okuma

Türkiye Cumhuriyeti pasaportu sahipleri son aylarda Avrupa ve Amerika'ya seyahat vizesi almakta güçlük yaşıyor. Randevu tarihleri aylar sürüyor. Reddedilme oranları önceki yıllara göre yaklaşık %360 durumda. Her 5 kişiden birinin vize başvurusu reddediliyor.

Seyahat ajentaları turlarını iptal etmek zorunda kalıyor bazen. Öğrencilerinin yarısının Schengen başvurusu kabul edilmiyor. En son gazeteci Ruhşen Çakır, YouTube yayınında kendisinin ve ailesinin Schengen vizesi başvurusunun reddedildiğini paylaştı. Normal Schengen vizelerinde de sorunlar çıkmaya başladı. Bugün itibariyle bakıldığı zaman insanlar paralarını yatırıyorlar ve hiç gerekçesiz şekilde vizeleri reddediliyor. Ki bunlardan birisi de benim. Fransa üzerinden yaptığım başvuru elimde kaldı. Ben ve eşim ve oğlum için yaptığımız başvuru. Tren Topik'in bu bölümünde vize krizini konuşuyoruz.

Türkiye vatandaşlarının vizeleri neden reddediliyor? Hani bir zamanlar vize muafiyetini konuşuyorduk, nasıl oldu da bu duruma geldik? Bir de bu bölümde bir monosumuz var. Say biz kendimizi Avrupalı sayardık 200-300 yıldır. Artık nereliyiz? Orta Doğu, Asya? Lafı daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Pandemiyle beraber ülkeler vize başvurularına daha çok dikkat eder hale geldi. Hatırlarsınız pandemide bir süre uçuşlar bile askıya alınmıştı. Fakat pandemiyle başlayan bu alışkanlık söz konusu Türkiye pasaportu olunca devam ediyor. Vatandaşlar işleri için bile Avrupa'ya gitmekte zorlanıyor. Show Haber'den Tuğba Södekoğlu'nun haberiyle başlayalım.

Schengen vizesine başvurup da red cevabı alanların sayısı her geçen gün artıyor. Öyle ki bu oran son 3 yılda tam 4 katına çıktı. Rusya'dan dahi daha fazla red cevabı alıyor Türkiye'ye. 4 Evel'le Türkçe eden Elmas Topçu da konuyla ilgili Almanya Dışişleri Bakanlığı'na ulaşmış, bakanlığın verileri de red sayısındaki artışı doğruluyor. Dilerseniz bunları sizinle hızlıca paylaşayım. Şöyle, 2014'te Türkiye'deki tüm Alman temsilciliklerinin vize bölümleri 197 bin 79 vize başvurusunu değerlendirmiş. 197 bin başvuru. Bunlardan 184 bin 599'u kabul edilmiş. Yani büyük oranda kabul var. Sadece 11 bin 639'u reddedilmiş. Oransal olarak baktığımızda her 100 başvurudan 6'sının reddedildiğini görüyoruz. Hangi tarihte? 2014'te.

Fakat ardından yıllar geçiyor. Pandemi ile birlikte vize başvurularında bir azalma oluyor. Ama buna karşılık red oranlarında sert bir artış var. 2021 yılında 128.890 başvurudan 103.478'i kabul edilmiş. Yani 24.494'ü red edilmiş. Red oranı 2014'e göre artarak %19'a çıkmış.

2001'i pandemi yılı olduğu için özel kabul edelim. Peki ya 2022? 2022'nin ilk yarısında da durum farklı değil. Yani bütün dünyada durum değişti ama Türkiye'de değişmiyor. Hatta ret oranları 2021'e göre daha da artmış. Başvuru sayısı şimdiden 121.944'ü bulmuş. Bunlardan yalnızca 96.062'si kabul edilmiş. 25.211'i reddedilmiş. Yani her 100 vize başvurusundan 21'i reddedilmiş Almanya'ya.

2014'teki red oranının %6 olduğunu hatırlayalım. Yani 2014 yılında Schengen'e başvuran 20 kişiden yaklaşık 1'i red cevabı alırken 2022 yılında her 5 başvurunun 1'i reddediliyor. Schengen vizesi bedava değil. Başvuru ücreti 80 euro. Güncel kurula 1400 lira gibi bir tutara denk geliyor.

Üstelik bu ücret başvuru reddedilse bile kişiye geri ödenmiyor. Verilere göre son 5 yılda reddedilen vize başvurularında yaptıkları harcamalar nedeniyle Türk vatandaşlarının kaybettiği miktar toplam 26 milyon avroya ulaşmış durumda. Tek sorun red oranının yükselmesi de değil. Başvuru süreleri de uzuyor. Önceden birkaç hafta süren vize değerlendirme süreçleri şimdi ayları buluyor. Tablo bu. O halde soralım. Neden? Neden Türkiye'den Avrupa'ya turist vizeleri dahil ediliyor? Bu sorunun cevabını aramadan önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun aynı soruya cevabını dinleyelim. 23 Ağustos'ta katıldığı bir televizyon programında bu tutumun planlı ve kasıtlı olduğunu ve Batı'nın seçimlerden önce AKP iktidarını yıpratma çabası içinde olduğunu söylüyor Çavuşoğlu.

Maalesef ABD ve bazı Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği üyesi olmayan Batı ülkeleri vatandaşlarımıza randevu süresini 1 yıl sonra 1 yıl sonra 1 yıl 6 ay 7 ay 8 ay aynı şekilde red oranını da yükselttiler. Şimdi bu planlı ve kasıtlı. Vatandaşımız bunu görüyor. En son Alman Dışişleri Bakanı'yla İstanbul'da yaptığımız görüşmede büyükelçileri de oradaydı. Ona da söyledik. New York'ta Bill Lincoln'la büyükelçi Flake de oradaydı. Ona da söyledik. Yani biz burada kasıt görüyoruz. Halkımız da böyle görüyor. Yani seçim öncesi AK Parti iktidarını zorda bırakmak için yapılan adımlar olarak değerlendiriyoruz. Önümüzdeki günlerde şimdi birçoğu tatilde. Eylül başında bu batı ülkelerin büyükelçilerini bakanlığa arkadaşlarımız çağıracaklar, gerekli uyarları yapacaklar. Eğer bundan sonra da düzelmezse bu sefer biz de karşı tedbirler alacağız, kısıtlayıcı tedbirler. Onlar nasıl kısıtlayıcı tedbirleri alıyorlar? Mütekabiliyet, karşılıklılık. Mesela belgesi yetersizse, istenilen şartları yerine getirmediyse, Bunu reddedebilirsiniz, doğal biz de reddediyoruz. Ama yani her türlü imkanı var, her türlü imkanı olmasına rağmen reddedildiğini de görüyoruz. Orada da bir objektiflik yok. Bu kadar uzun süreli randevu vermeleri ve her türlü belgesi olmasına rağmen, imkanların olmasına rağmen yani gittikten sonra döneceğinin garantisi olmasına rağmen reddettikleri de oluyor. Yani burada kasıt olduğunu düşünüyoruz.

Çavuşoğlu'nun meseleyi SALT uluslararası siyaset bağlamında yorumladığı ve AKP'yi bu tabloda mağdur pozisyona tuttuğu ortada. Kendisi Schengen vizesinin AB tarafından siyasi bir silah olarak kullanıldığını öne sürüyor. Ama öte yandan Çavuşoğlu'nun tabiriyle Batı, AKP karşısında her zaman böyle bir tutunma aldı. Burada biraz düşünüp hafıza tazelemekte yarar var. Yıl 2013. O yıllarda AKP hükümetinin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'ydu. Suriye'deki savaştan kaçan mağdurlara Türkiye'nin kapısını açması, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında ılıman bir siyasi atmosfer yaratmıştı hatırlarsınız. Türkiye'nin eli, Avrupa Birliği karşısında bu süreçte güçlenmişti. Böyle bir atmosfer içinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye ile AB arasında tam vize muafiyeti için diyaloğu başlatma kararı aldıklarını söylemiş ve müjdeyi vermişti. Türk vatandaşları, en geç 3,5 yıla AB ülkelerine vize şartı aranmadan seyahat edebilecekti. Bugün büyük bir mutlulukla ifade ediyorum ki tarih boyu Avrupa'nın parçası olmuş olan ve gelecek vizyonu itibariyle de kendisini Avrupa'nın parçası olarak addeden Türk halkı

Bundan sonra en geç 3,5 yıl içinde ancak eğer istediğimiz süreçler tamamlanırsa daha da erken bir dönemde de bu tamamlanabilir. Tam vize muafiyeti imkanına kavuşacaktır. Aralık 2013'te Türkiye-AB Geri Kabul Antlaşması ve vize serbestlisi diyaloğu mütabakat metni imzalandı. Metin, Türkiye'nin önüne bir yol haritası koyuyordu.

Türkiye'nin karşılaması gereken 72 kriter vardı. Türkiye bu 72 kriteri yerine getirirse vatandaşlar Avrupa'ya vize şartı aranmadan seyahat edebilecekti. 2014'te Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimini kazandı. Boşalan başbakanlık koltuğuna ise vize muafiyet sürecinin baş mimarı Davutoğlu oturdu. Davutoğlu, AB temsilcileriyle yaptığı ortak basın aşamasında 11 ay sonra vizesiz seyahat başlayabilir diyordu.

vizesiz seyahat. sadece 7 yıl önce konuştuğumuz konuya bak. ekonomi, enerji ve siyasal alanda üst düzey diyalog mekanizmaları kuruyoruz ve bu zirveleri yılda 2 kere tekrar etmeye de karar verdik. bunun yanında bahsettiğiniz gibi vize muafiyeti konusunda da önümüzde çok açık bir takvim var. bu da mart ayında ilk rapor, haziran ayında türkiye'nin geri kabul anlaşmasıyla birlikte uygulamaya başlaması, takriben ekim ayında da vize muafiyetinin devreye girmesi.

Bunun için bizim yapacaklarımız da var, Avrupa Birliği'nin yapacakları da var. Ümit ederim ki 2016 yılı Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine bir dönüm noktası olacaktır. Düşünün 2016 yılında Türkiye Cumhuriyeti pasaportunuzla AB ülkelerine rahatça girebilme ve Avrupa'da serbest dolaşma ihtimalinden söz ediyoruz. Bugün absürt bir hayal gibi görünüyor bu. Açıkçası o günde bu olasılığın düşük olduğu tartışılmıştı ama yine de olur mu be dedirtiyordu. Ama diyelim oldu. Türkiye Cumhuriyeti pasaportun elde edeceği gücü bir düşünün. Peki bu neden olmadı? Türkiye 2016 yılına kadar AB'nin sunduğu 72 kriterin 66'sını yerine getirdi.

Geriye sadece 6 kriter kalmıştı. Ama Financial Times'ın o yıllarda attığı iddiaya göre, AB ile yürütülen süreçte Erdoğan'a danışılmaması, Ve sürece dair tüm krediyi Davutoğlu'nun toplayacak olması Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı rahatsız etmişti. Gazeteci Zeynel Yüle ve Ruşen Çakır da konu hakkında 2016'da bir medyaskop yayınında şunları söylemiş. Burada ön plana çıkan şeylerden bir tanesi ki ben onu görmeye başladım. Ahmet Davutoğlu'nun vize anlaşmalarını yaptıktan sonra ve de bir sonuca yavaş yavaş ulaşmaya başladıktan sonra bir sonucun geliyor olması ama

sanki vize muafiyetinin gerçekleşmesinin farsasını da 22 Mayıs'ta uzaklaşacak olan Davutoğlu'nun toplayacak olması biraz rahatsız etti sanki Cumhurbaşkanı'nın. Yani o zaman şunu söyleyeyim, geçen olaydan sonra yani Davutoğlu'nun çekilmesinden sonra Bekir Ardır'ı burada konuk ettiğimizde daha bu terörle mücadele esası meselesi çok gündemde değildi Türkiye'de. O elinde notlardan dedi ki, bence Davutoğlu'nun gitmesinin en önemli nedenlerinden birisi Ortada bir çift başlılık vardı. Davutoğlu ve Erdoğan. Böyle bir çift başlık resmediliyordu.

Kim bilir belki de Türkiye vatandaşlarının vize serbestlisi kazanması olasılığı da beraberinde kurban edilerek bu ihtimaller kesildi ve bu çift başlılık bitirildi. Ahmet Davutoğlu pelikan dosyasıyla şiddetlenen süreçte Mayıs 2016'da istifaya zorlandı. Şimdi bu hikayeyi anlatmamın bir sebebi var. Çok değil, bundan 6-7 yıl önce konuşuluyordu vize muafiyet. 2016 yılında Avrupa'ya vizesiz gidecektik.

O halde bugün yaşanan vize krizi, Çavuşoğlu'nun deyimiyle Batı'nın seçimlerden önce AKP'yi yıpratma çabası olarak ifade edilebilir mi? Ya da hadi öyle diyelim tek neden bu mu? 6 yıl içinde Batı'nın AKP'ye ve Türkiye'ye karşı 180 derece değişen tutumunda AKP'nin ve Türkiye'nin zaman içinde geldiği halin hiç mi payı yok? Yorum sizin. Ama diyelim ki Çavuşoğlu haklı. O halde daha önce de aynı seçimler nedeniyle Avrupa Birliği AKP'ye destek veriyordu. Anlamı çıkmaz mı buradan? Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nikola Meyer Landrut, Schengen vizesiyle ilgili konunun AB için siyasi bir mesele olmadığını söylüyor.

Buna inanmak güç. Red oranlarının arttığı rakamlarla ortada. Ama bunun siyasi bir mesele olduğunu söylemek, Çavuşoğlu'nun dediği gibi seçim öncesi AKP'yi yıpratmak istiyorlar demekle aynı şey değil. Bunun altını çizmek gerekir. Evet mesele siyasi ama mesele daha çok demografik kaygılarda temelleniyor. Şöyle açıklayalım. Türkiye Schengen vizesi için en çok başvuru yapan ülkeler arasında dünyada ilk 3'e giriyor.

Ve başvuru sayısı pandemi sonrası büyük tırmanışa geçmiş durumda. Az önce paylaştığım verileri bir hatırlatayım. 2014 yılında Türkiye'deki tüm Alman temsilciliklerinin vize bölümleri 197 bin vize başvurusunu değerlendirdi demiştik. Dikkatinizi çekiyorum. Bu sadece Almanya üzerinden yapılan Schengen başvurularının sayısı.

2022'nin ilk yarısında ise sadece Almanya'ya yapılan başvuru sayısı daha şimdiden 122 bini bulmuş durumda. Başvurular bu yoğunlukla devam ederse 2014 yılını geride bırakacak gibi görünüyoruz. Yani çok ciddi bir talep var. Şimdi burada bir durup düşünmek gerekir. Bu talep neyin nesi? 2014 yılında yıllık ortalama euro kuru 2.9 TL bandındaydı. Bugün ise 1 euro güncel kurla 18 lira ediyor. 2014 yılında bir Türkiye vatandaşının kenardaki birikimiyle seyahate çıkması bugünkü kurla oranla kabul ederseniz ki çok daha rahattı.

Bugün ise Avrupa'ya seyahate çıkmak pek çok kişi için hayal durumuna geldi. Buna rağmen Schengen vize başvurularında inanılmaz bir artış var. Bunu nasıl yorumlamak gerekir? Belki de Türkiye'nin bozulan ekonomisi insanların yurt dışına çıkmamasını değil, çıkmasını beraberinde getiriyordur. Ama bu kez geçici olarak değil, kalıcı olarak. Ne demek istediğimi şöyle açıklayayım. AB konsoloslukları tarafından vize red gerekçeleri arasında en üst sıradaki gerekçe ne biliyor musunuz? Kişinin ülkesine döneceğine dair inanç oluşmaması.

Bakın çok ağır bir şeyden bahsediyor. Bu kişi ülkesine dönmeyecek, kaçmak üzere, iltica etmek üzere Avrupa'ya geliyor diye şüpheleniyoruz diyor Avrupa. Bu nedenle alınmış bir vize reddi, kişinin ülkesindeki sıkı bağlarını yeterince ispatlayamaması, çalışıyorsa iş bağlantılarını, çalışmıyorsa da ülkesiyle olan vazgeçemeyeceği bağlarını ispat edememiş olmasından kaynaklanıyor. Yani AB ülkeleri şengen alıp Avrupa'ya giden Türk vatandaşlarının Türkiye'ye dönmeyeceğinden şüphe ediyorlar. Daha açık konuşalım, bizim mülteci olacağımızdan, başlarına bela olacağımızdan korkuyorlar. Açıkçası bana kalırsa oldukça onur kırıcı bir tabloyla karşı karşıyayız. Peki neden? Burada bölüme kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Durumun birinci nedeni ekonomi. Daha geçtiğimiz trend ekonomi bölümünde konuştuk. Türkiye'de ücretli kesimin mülk sahibi olması artık imkansızlaştı. Mülkten kastım da böyle servet gibi düşünmeyin. Böyle insani şeylerden bahsediyorum. Yani bir ev, bir araba sahibi olmak gibi şeyler. Bu tip bir şey bile, yani bir evi bir araba sahibi olmak bile Türkiye'de bir ömür çalışmakla mümkün. Hatta belki o bile mümkün değil. CHP İstanbul Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi AB Uyum Komisyonu üyesi Sibel Özdemir de red oranlarındaki artışı Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik koşullarla değerlendiriyor.

Burada tabi dile getirmemiz gereken önemli konu, bu red sebeplerinin arkasında maalesef vize başvurusu yaptığımız ülkelerin vatandaşlarımızın geri dönmeyeceği noktasında kaygı duymaları, ülkemizin yaşamış olduğu ekonomik sıkıntılar, vatandaşlarımızın geleceklerine dair duyduğu kaygılar, nedeniyle vize başvuruları yaptığı Bu durum Avrupa ülkelerini özellikle gençler ama tüm çalışan kesimler için ekonomik anlamda bir cazibe merkezi haline getiriyor. Gençler iyi üniversiteleri, artık yurt dışına açılan kapının ilk basamağı olarak görür hale geliyor. Bir de tabii Türkiye'de nitelikli eğitimin de önünün kapanması bunda etkili. Kabul edelim, üniversite sayısı son 20 yılda 3 katına çıktı ama Bu üniversitelerin hiçbiri Edirne'den çıktıktan sonra tanınan bilinen üniversiteler değil. Odtü, İttü ve Boğaziçi'ni iftar ederdik. Son yıllarda bu üniversiteler de sıralamadaki yerlerini kaybettiler. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Lale Akarun BBC Türkçe'ye verdiği röportajda şunları söylüyor. Eskiden sadece yüksek lisansı ya da doktora yapmak amacıyla giderlerdi. Şu anda öyle değil. Çalışmak için de gidiyorlar. Bu yeni bir şey. Geçen sene mezunlarımızın yarısından çoğu yurt dışına gitti. Hatta kendi aldıkları eğitimin altında işlere razı olarak gidiyorlar. Yani burada yaşamak istemiyorlar.

Bizim bölüme üniversite sınavının ilk 400'ünden öğrenciler geliyor ve burada çok iyi bir eğitim de alıyorlar. Biz böyle insanları tepsinin üstünde yurt dışına ikram ediyoruz ve arkalarından da giderlerse gitsinler, biz öyle ki insanları istemiyoruz zaten, bunların hepsi şöyle böyle diye konuşuyoruz. İnsanlar değer verilmediği yerde kalmazlar, çok büyük bir kayıp bu. Ottu Kimya Mühendisliğinden mezun olup 6 yıl Türkiye'de çalıştıktan sonra Almanya'ya göç etmiş olan Aytuğ Turan neden bu kararı aldığını anlatıyordu öçe belli.

Gelecek kaygıları yaşamak, ailemle alakalı. Yani ileride kendi ailemi kurduğum zaman, ya ben bu kadar emek çaba verdim ama ekonomiye bakıyorum, kazandığım paraya bakıyorum, bu buna yeterli değil ve bu kazandığım paralar ileride bir çocuğum olduğunda onu hangi okula yazdırmak zorundayım, ona ne kadar para ödemek zorundayım. Bunlar hep benim hayatta beklentilerim ve isteklerim. Dolayısıyla bu isteklerimi bu mevcut durumla, Türkiye'deki mevcut durumla karşılayamayacağımı anlamaya başladım. Bu konu

Avrupa'da yayın yapıp Türkçe yayın yapan basın kuruluşlarının ilgisini daha fazla çekiyor. O yüzden bu alanlarda biraz daha fazla kaynak var. Ancak işin bir de bir başka boyutu var. Avrupa'ya ilticanın tek nedeni ekonomik mi? Ekonomik değil sadece.

Bu arzuyu besleyen siyasal ve toplumsal kaygılar da var. Örneğin hayatını rahatça yaşayamadığından şikayetçi olan bir genç bir amcanın verdiği, çıkar telefonunu göster tepkisiyle karşılaşabiliyor. Ya da günden güne artan kadın cinayetleri ve İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması, konser yasakları, kadınların hayatlarında güvende hissetmemelerine ve Avrupa'da bir hayat aramasına neden olabiliyor. Profesör Lala Karun bu durumu şöyle özetliyor.

Türkiye'de maaşlar çok düşük. Onun için yüksek teknoloji üretemiyoruz. Yüksek teknoloji üretemediğimiz için katma değerli ürünler üretemiyoruz. Onun için de maaşlar çok düşük. Bir fasit daire diye görüyorum bunu. Ama ben öyle yazınca insanlar, hayır biz maaş için değil burada yaşayamıyoruz.

Kendimizi özgür hissetmiyoruz, boğuluyor gibi hissediyoruz. Özellikle genç kadınlar burada hayatlarından endişe ediyorlar. O çok ciddi bir sorun. Bir de ifade özgürlüğünün olmaması gençleri çok rahatsız ediyor.

Bu durumu özetleyen iki röportajı sizle paylaşayım. Her iki röportajda Almanya'ya göç etmiş iki Türk'ün söyleşilerine alıntı. İlki bir mühendis, ikincisi ise bir doktor. Sorunun yalnızca ekonomik olmadığını, toplumsal sürümenin de insanları göçe zorladığına dair somut örnekler sunmaları bakımından bence bu iki röportaj da değerli. Benim hayatımda belirli bir noktaya kadar başarılı olan her zaman terfisini alır, daha üst pozisyona gelirdi. Yani yaptıkların, kabiliyetlerin, bilgi birikiminle bir yere gelirdi. Şimdi ise olay tamamen kimseni daha çok seviyor, kimseni daha fazla tutuyor ya dönmüş durumda. Ve bundan birçok, sırf ben değil benim birçok arkadaşım da aynı şekilde muzdarip olduğu için

Herkes aslında adam tutuculuk sistemiyle artık baş etmekten yoruldu. Kaybettiğimiz bir hastanın yakınına kötü haberi vermek için gittiğimde o hasta yakınının elini tutup beraber üzülebiliyorum. O hastaya o haberi vermek için 3 tane güvenlik görevlisiyle gitmem gerekmiyor. Bunu verdi Almanya bana. Gazeteci Esen Duvar'ın bu hafta Gazete Oksijen'de çıkan umudun adı Blue Card. Haberi de durumu özetler cinsten. Şimdi bu haberin bir sesi yok ama doğrudan gazeteden okuyayım size.

AB'nin nitelikli çalışanlara yönelik Blue Card uygulamasına Türkiye'den başvurular 6 yılda 90 kat arttı. 2016'dan bu yana yapılan başvuruların sayısı 80.099'u buldu. Bu yılki başvuruların ise 50.000'e ulaşması bekleniyor. Önceki yıllarda talepler doktor ve mühendislerle sınırlı iken son dönemlerde farklı meslek grupları da dahil olmuş.

4.280 hemşire, 3.200 doktor, 1.280 fizyoterapist ve 1.115 yaşlı bakım personelinin yarı sıra, 1.700 kuaför, 1.591 aşçı ve 671 diş hekimi Almanya için sırada. Ya bu, bu çok büyük bir kriz değil mi? Bütün bu göç dalgasının kişinin ülkesine döneceğine dair inanç oluşmaması gerekçesiyle pek çok vize talebinin reddedilmesini de beraberinde getirmesi şaşırtıcı değil. Ama aynı oranda da acıklı. Bununla birlikte bir nedenin daha olduğuna sürülebilir. Nedir o? Kurumların yıpranması. Spesifik olarak da pasaport kurumunun.

Hatırlarsanız bundan yaklaşık bir yıl kadar önce bir gri pasaport skandalı ortaya çıkmıştı. Belediyeler tarafından hizmet pasaportu tahsis edilerek çevre bilincini geliştirme progresi adı altında Avrupa'ya gönderilen kişilerin neredeyse hiçbiri geri dönmemişti. Ama bu kişiler gri pasaportluydu. Yani devletin benim görevlimdir dediği kişilerdi.

Ortada devletin sağladığı imkanlarla gerçekleştirilen bir insan kaçakçılığı vardı. Olay üzerine AKP yönetimindeki başta Malatya Yeşilyurt Belediyesi olmak üzere pek çok belediye hakkında soruşturma başlatılmıştı. Peki ne oldu o belediyelere? İçişleri Bakanlığı'nın verdiği soruşturma İzze Danıştay'dan döndü. Malatya Yeşilyurt Belediyesi'nin organizasyonuyla hizmet damgalı pasaport kullanarak Almanya'ya giden 45 kişiden 43'ünün dönmemesi nedeniyle başlatılan soruşturmada Danıştay, belediye başkanı ve

3 belediye yöneticisi hakkındaki soruşturma izini kaldırdı. Belediyelere hiçbir şey olmadı. O süreçte gri pasaportunu alansa Üsküdar'ı çoktan geçti. Ama tek sorun gri pasaportuyla yapılan bu insan kaçakçılığı değil. Bu devede kulak. Almanya Federal Göç ve Uyum Meclisleri Birliği Başkanı Avukat Mehmet Kılıç'a göre yeşil pasaportların sayısının artışı da pasaport kurumuna duyulan güvenin sarsılmasını beraberinde getirdi. Red oranlarının artışını şöyle değerlendiriyor Mehmet Kılıç.

Artık Türkiye'den belediye başkanları gelip Avrupa'da sığınma başvurusunda bulunmak zorunda bırakıldılar. İnsanlar Türkiye'den kaçar oldular. İslamcılar bir yağmaya giriştiler ve insanları hayat hakkı tanımıyorlar. Bu nedenle kaçışlar çoğaldı. Türkiye'den başvurulara yapıp Almanya'ya gelip, Avrupa'ya gelip dönmeyenlerin oranı da arttı.

Sahte belgeler arttı. Türkiye'de para karşılığı, Türk pasaportu verilmesi arttı. Ta zamanında zaten yeşil pasaportlardaki sayı artışı Almanya'yı rahatsız ediyordu. Ben bunu hatırlıyorum. Bir buçuk milyon deniyordu. Şimdi kaç oldu bilemiyorum. Yani Türkiye'deki İslamcılar bütün kurumları yağma ederek, bakın pasaport kurumunu dahi yağma ederek bir miras yedi tarzıyla Türkiye'yi bitirdiler. Yeşil pasaportu

Türkiye'den gelen sahte belgelerin artışı söz konusu. Euro yatırım yapıp kendisi 4 karası 20 tane çocuğuna vatandaşlık alabiliyor insanlar. Bu biliniyor Avrupa'da artık. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Avrupa Birliği'ndeki ülkeler zaten sıkı olan ellerini kapatma noktasına geldiler. Burada mağduriyeti yaşayan gene vatandaşlar. İslamcılar büyük bir yağmaya girişti diyor Mehmet Kılıç. Pasaport kurumunu yağmaladılar. Para karşılığı vizeden muaf pasaport sayısı arttı ve insanlar artık Türkiye'den kaçar hale geldi diyor. Yağma hem kurumsal hem ekonomik. Son yıllarda geldiğimiz nokta hem Türk pasaportunu hem de Türk lirasını pul haline getirdi.

Biz artık pasaportumuz ve liramız pul haline geldiği için Avrupa'ya gidemiyoruz belki ama Avrupa milletlerinin çoğuna vize muafiyeti tanımaktan da geri durmuyoruz. Bulgaristan getireceği döviz nedeniyle ya çarşı pazar alışverişi nedeniyle dövizde de bir şey değil ama getireceği bu döviz nedeniyle vize muafiyeti tanınan son ülkelerden. Döviz getirsinler ya, işin özü. Gelsinler işte buraya vizesiz gelsinler, biraz leva bırakıp gitsinler yani. Şimdi bizim kendi milli paramız pul olduğu için Bulgaristan'ın parası bile çok kıymetli yani. Gidiyorsunuz Doğu Karadeniz'de, Gürcüler gelse de biraz döviz bıraksa diye insanlar bekliyor. Trakya'ya gidiyorsunuz, Bulgarlar gelse de biraz döviz bıraksa diye bekliyor.

Ben en son Edirne ziyaretinde bir restorandaki garson. Başkanım eskiden bulgalar geldiğinde bize bahşiş bırakır dedi leva. Yani kağıttan daha değersizdir. Biz yırtıp çöpe atardık dedi. Değeri yoktu dedi. Şimdi bahşiş bırakınca sağ olsunlar bayağı para ediyor Türk lirasına çeviriyor dedi.

çok üzüldüm yani yani koskoca Türkiye değil mi yani mukayese ettiğiniz ülke yani hiçbir ülkeyi küçümseyememiz ama en azından ekonik bir ülke olarak nüfus olarak yani Bulgaristan diyoruz Gürcistan diyoruz yani Türkiye'nin merkezleri güçlü olması lazım yani çok üzülüyoruz şimdi bana kalırsa tüm bu anlattıklarımız daha derin bir meseleyi de masamıza koyuyor Türkiye, Osmanlı'ya da uzanan bir gelenek halinde son 200 yıldır yüzünü batıya dönmüş bir ülke. Osmanlı padişahları biliyorsunuz kendisinin olmayan topraklara adım atmazdı. 18. yüzyılla beraber sanayi devriminin de etkisiyle Avrupa benzersiz bir hızla gelişmeye başladı.

Osmanlı, aradaki farkı uzun süre idrak edemedi. Görmemişlerdi ki Avrupa'yı. Düşünün, ilk gören 19. yüzyılda Abdülaziz oldu. Ve aradaki farkı görünce gözlerine inanamamıştı. Osmanoğulları bu tarihten itibaren, yani büyük ölçüde 2. Mahmud'la beraber başlar da, Abdülaziz'den itibaren batılı bir yaşam tarzını benimsedi.

Ülke için değil, kendileri için. Abdülaziz'den sonra tahta oturan 2. Abdülhamid ile Tayyip Erdoğan'ı şöyle karşılaştırıyor Zülfü Levaneli T24'te. Abdülhamid'in eğitimi, zevkleri, gönlü batıda Avrupalı. Enteresan bir şekilde Avrupa anlaşmaya çalışan, kendi zevkleri, şahsi hayatı Avrupalı olan bir insan. Elinde bir silah olarak hilafeti kullanmaya çalışıyor.

Yani halife olarak ben diyor işte Hindistan'a kadar falan nüfuzum olur. Fakat halifeliği bir silah olarak kullanıyor. Yani siyaseti İslami, şahsiyeti Avrupayi. Ama Tayyip Bey'in öyle değil. Tayyip Bey'in şahsiyeti Araplaşmak ve İslam'da değil sadece yani Arap kültürünün içinde yaşanmasını istiyor. Abdülhamit onun istemiyor. Abdülhamit'in Araplarla arası yok zaten. 19. yüzyıldan itibaren Osmanoğulları ailesi batılı bir yaşam sürmeye başlamıştı fakat ellerinde tuttukları hilafet koltuğunun siyaset gücünü de korumaya çalıştılar. Buna karşın devlet idaresinde de batıyla arayı kapamak devlet ahalinin temel amaçlarından biri oldu. Ki zaten cumhuriyetin de amacı buydu.

Yüzünü batıya dönmek, batılı değerler setini referans almak, batının sömürgesi olmayı istemek değil. Sanırım bunun en güzel örneğini Mustafa Kemal Atatürk oluşturuyor. Türkiye ya da tarihsel anlamda Türkler, tarihteki başarılarını rasyonelliklerine borçlu. Hayal aleminde yaşamadığımız dönemlerde büyük başarıları elde eden bir ulusuz biz. Cumhuriyetle birlikte de eşitlik fikrini benimsedik. Peki hala batılı mıyız? Artık kendimizi batılı sayıyor muyuz? Eğer batılı saymıyorsak nereliyiz? Orta Doğulu muyuz? Orta Doğuluysak bununla gurur mu duymalıyız? Ya da Asyalı mıyız? Asyalıysak Asya'nın değerler seti ne? Nereyi referans alıyoruz?

Yani derdin basit bir coğrafya sorusuna cevap aramak değil. Bu dünyada yaşayıp giderken hangi değerler setini referans alacağız? Mesele politik bir aradalıklar da değil. AB'ye üye olmayabiliriz, NATO'dan çıkabiliriz. Mesele çok daha sosyal ve kültürel. Nereliyiz biz? Belli ki batıya karşı batılı olma iddiasında değiliz artık.

Bu sorular bana kalırsa basit cevaplara sahip değil ama takdir edersiniz ki önemli. Konumuzla da ilgisiz değil. Çünkü geçmişte de çok zengin bir ülke değildik ama gençlerimiz ülkeyi terk etmeye de bu kadar meraklı değildi. Çünkü İstanbul'da yaşamakla Avrupa'nın herhangi bir kentinde yaşamak arasında çok büyük fark görmüyorduk. İstanbul'u da bir Avrupa kenti sayıyorduk.

Fakat işler değişiyor. Artık kendi ülkemizi bir Orta Doğu ülkesi olarak algılamaya başladık. Avrupa'ya gitmek böylece bambaşka bir bölgeden, bambaşka bir kültürden ayrılmak anlamını taşıyor bizler için. Zor zamanlardan geçiyoruz. Gelecek belirsizliklerle dolu.

Bir ülke kimliğini kaybediyor. Bunu ilk kez yaşıyoruz. Artık bitirelim. Tren topuyu POBBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar yurtsever heyecanlarınız solmasın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)