Podcast

141: 30. Onur Haftası ve Türkiye'de LGBTİ+ hareketi

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu yıl otuzuncusu düzenlenen Onur Haftası etkinlikleri yine yasaklarla gündemde. Beyoğlu ve Kadıköy valilikleri Onur Haftası etkinliklerini yasakladı. Bu bölümde, Onur Haftası'nın nereden-nasıl çıktığını ve iktidarın Türkiye'de LGBTİ+ harekete karşı yıllar içinde değişen tavrını mercek altına alıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.638 kelime · ~18 dk okuma

Haziran ayını geride bırakıyoruz. Fakat birçoğumuz için Haziran ayının son haftası günlerce, hatta aylarca bekleniyor, uğruna hazırlıklar yapılıyor ve öylece geçip gitmiyor. Toplumumuzun en ağır tecritine uğrayan, fakat bu tecriti suçları nedeniyle değil, varoluş özelliklerinden dolayı yaşayanların, yani LGBTI artı topluluğunun onur haftasının içinden geçiyoruz. Tren Topi'nin bu bölümünün konusu onur haftası olacak.

Sadece 2022 Onur Haftası'nda neler yaşandığını konuşmayacağız. Yeni başlayanlar için, nereden çıktı bu Onur Haftası sorusunu da cevaplayacağız. LGBTİ hareketini masaya yatıracağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Toplum tarafından yasaklanan, yaptırımlara bağlanan, eleştirilmesi dahi imkansız olan konuları tanımlamak için bir sözcüğümüz var. Nedir o sözcük? Tabu. Üzerine düşünmeden uyduğumuz, fakat düşündükten sonra say ne saçma şey aslında dediğimiz konular. Tabularımız.

Transkriptin tamamını oku

Tabularımızın listesini yapsak en başa yazılacak bir konuya giriyoruz. Cinsel yönelim. Tabu olan şey cinsel yönelim değil, yanlış anlaşılmasın. Mesela heteroseksüellik de bir cinsel yönelim fakat tabu olmak ne kelime, desteklenen bir norm biçimine gelmiş. Tabu olan, heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimler nedir onlar? Liste şöyle. Lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel. Baş harfleriyle anarsak LGBT.

Son yıllarda liste biraz daha kapsayıcı hale getirildi ve LGBT'nin sonuna intersex ve queer sözcüklerinin baş harfleri de eklendi. Biraz daha kapsayıcı hale getirmek için sonuna bir de artı işareti eklendi. Yeniden okuyalım. L-G-B-T-İ-Q artı. Bu zor bir isimlendirme. O yüzden bölüm boyunca LGBTI ya da eşcinseller diyeceğim. O yüzden kusura bakmayın. Bu isimlendirme yani LGBTI topluluğun evrensel adı.

Fakat her dilde cinsel yönelimi, hakim anlayışın dışında olanlar için çeşitli isimlendirmeler kullanılıyor. Türkiye'deki LGBTİ topluluğu da kendisine Lubunya adını veriyor. Bin yıllardır insanlığın var olduğu günden bu yana varlar. Tarihsel metinlerde onlardan sıkça bahsedildiğini görüyoruz. İnsanlığın bu zamana kadar kurduğu medeniyetlerin bir kısmında son derece sıradan karşılanmışlar.

Bir kısmında ise toplumdan sert şekilde dışlanmış, tecrit edilmişler. Fakat 20. yüzyıla gelindiğinde, hak mücadelesi başlığı altında artık bir LGBTI hareketinden bahseder hale gelmişiz. Sadece ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte bir hareketten bahsediyoruz. Hatta o kadar ki, Haziran ayının son haftası da Onur Haftası olarak kutlanıyor. İyi ama, eskiden yoktu, nereden bu çıktı bu Onur Haftası diyenler için, gelin bugün Türkiye'de sert yasaklara muhatap olan Onur Haftası'nın tarihine mini bir yolculuk yapalım.

Şimdi ben Onur Haftası diyorum ama aslında haftadan önce bir günden ve o güne adını veren bir yürüyüşten bahsediyoruz. Onur Yürüyüşü ya da İngilizce ifadesiyle Pride. Her yılın 28 Haziran günü dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ bireyler bir araya gelerek var olduklarını, kimliklerini savunduklarını, haklarının gasp edildiğini vurgulamak için Onur Yürüyüşü düzenliyor. Onur Yürüyüşü'nün yarım yüzyıllık bir tarihi var. Bunun için kadracımızı ilkin Amerika'ya döndürmemiz gerekiyor. New York'a.

Burada Stonewall Inn adındaki bir bara gidelim. Takvim yaprakları 28 Haziran 1969'u gösteriyor. 14 yılını geride bırakan Vietnam Savaşı, gençlik kesimlerinde artık öfkeyle karşılanıyor. Hemen hepsi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra doğan, Bugünlerde adına Baby Boomer kuşağı denilen 20'li yaşlarındaki genç insanlar dünyanın her yerinde ebeveynleriyle çatışma halindeler. Ebeveynlerin tabu olarak gördüğü tüm konular 60'lı yılların sonunda genç kesimler tarafından sorgulanmaya başlamış. İkinci Dünya Savaşını çıkaran üst kuşağı inat her türlü savaşa karşılar. Sadece Amerika'da değil, dünyanın her yanında büyük bir fenomene dönüşmüş durumdalar. 68 kuşağı olarak anılıyorlar.

Amerika'nın büyük kentlerinde içkili mekanları dolduran bu gençler, dilediklerince eğleniyorlar. Dönemin ruhu bu, özgürlük. Başka bir dünya mümkün ifadesi bu kuşağın sloganlarından en popüleri. İşte bu gençlerin doldurduğu eğlence mekanlarından biri de Stonewall Inn.

Hem ucuz hem de eşcinselleri de kabul eden ve sayısı hızla artan mekanlardan biri. Fakat Amerikan polisi bu aykırı gençlik gruplarının bir araya gelip eğlenmesinden rahatsız. Barlar sık sık polis tacizine uğruyor. Rutin uygulama şu şekilde. Önce polis bara girip herkesi sıraya diziyor ve kimlik kontrolü yapıyor. Ardından uzun saçlı ya da kadınsı erkekleri tuvalete götürüp cinsel organlarını kontrol ediyor. Eğer bir erkek kadın kılığına girmişse

ya da polis bu erkeği FM'ne bulmuşsa bu kişi tutuklanıyor. Fakat o gün rutin uygulama biraz daha sertleşiyor. Tuvalete götürülmek istenen eşcinseller ayak diriyor. Tırnak içinde suçsuz olduğunu düşünen heteroseksüeller de serbest bırakılıyor ama Stonewallin'in kapısının önünde içerideki arkadaşlarını bekliyorlar.

Derken kalabalık büyüyor. Herkes içerideki onur kırıcı muameleden son derece rahatsız. Üstelik 68 kuşağı gençliğinden bahsediyoruz. Biraz isyankarız yani. Kapının önünde toplanan kalabalık We Shall Overcome şarkısını söylemeye başlıyor.

Bu şarkı dönemin gençlik kuşağının marşı gibi. We shall overcome. Türkçe anlamıyla üstesinden geleceğiz. Kalbimin derinliklerinde hissediyorum. Bir gün üstesinden geleceğiz. Bu kuşakla bu günlerde boomer diye dalga geçilmesini ben içime sindiremeyenlerdenim. Neyse konumuza geri dönelim. Stonewall Inn'in önünde bekleyen kalabalık anbean artmaya başlıyor. İçeridekilere dayak atıldığının duyulması ile birlikte mekana çöp tenekeleri, tuğlalar, şişeler fırlatılmaya başlıyor. LGBTİ hareketinin önde gelen isimlerinden Sylvia Rivera da orada o anlardaki duygularını yıllar sonra bir dergiye şöyle anlatmış.

Bu kadar sene bize bokmuşuz gibi davranmadınız mı? Şimdi sıra bizde. Hayatımın en harika anlarından. Stonewall İğ'in önünde 28 Haziran 1969'da başlayan olaylar günlerce sürüyor.

Bir yıl sonra ise tarihin ilk onur yürüyüşü 28 Haziran 1970'te New York, San Francisco ve Los Angeles'ta eş zamanlı olarak düzenleniyor. Ardından 28 Haziran gününe Avrupalı eşcinseller de dahil oluyor. Fakat Türkiye'ye ulaşması için biraz daha zamana ihtiyaç var. LGBTİ hareketini Stonewall ayaklanmasından önce ve sonra olarak okumak yanlış olmaz. Hareketin tarihinde çok önemli bir kilometre taşına dönüşüyor bu ayaklanma. Fakat LGBTİ hareketi için her şeyin yolunda gittiğini söylemek de doğru olmaz.

Takvim yaprakları biraz ileri saralım, 1982 yılına geliyoruz. Kabus gibi bir yıl. Eşcinsel bir hava yolu çalışanı olan Gideon Douglas, gizemli bir hastalığa yakalanıyor. Benzer semptomlar Amerika'daki diğer eşcinsellerde de görülmeye başlayınca, Amerikan basını hastalığı, eşcinsel kanseri olarak tanıtmaya başlıyor. Amerika'nın radikal Hristiyan grupları, Tanrı'nın eşcinselleri telef etmek üzere böyle bir hastalığı gönderdiğini söylüyor.

LGBTİ bireyler zaten yeterince toplumsal baskı altındayken, bir de bulaşıcı olduğu bilinen gizemli bir hastalıkla mücadele etmeye başlıyorlar. 1984 yılında Dugas, bu hastalık nedeniyle ABD'de ölen ilk kişi oluyor. Hastalığın adı ise, doğru tahmin ettiniz, AIDS. Tüm LGBTİ topluluğu bu hastalık nedeniyle hasta damgası yemeye başlıyor. Sosyolog Tim Edwards, AIDS'in LGBTİ topluluğuna bakış açısını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor.

AIDS, cinsellikle ölümü, eşcinsellikle rastgele cinsel ilişki kurmayı, damardan uyuşturucu kullanmakla ırksal etnik farklılaşmayı akraba kılıyor. Edwards'ın ifadesi bu şekilde. 80'li yıllarda eşcinselliğin psikolojik bir hastalık olduğu, AIDS'in de bu psikolojik hastalığın fizyolojik bir sonucu olduğu fikri yaygınlık kazanıyor. AIDS bulaşıcı biliyorsunuz. Kimse bir eşcinsel komşusu olmasını AIDS bulaşacağı için istememeye başlıyor.

LGBTI topluluğuna ağır tecrit uygulanıyor. Fakat bunun sonucu olarak LGBTI topluluğunun birbiriyle kurduğu bağ da güçleniyor. Topluluk içinde dayanışma artıyor. Üstelik kültür-sanat dünyasında da çok sayıda eşcinsel var. Bu dönemde LGBTI hareketinin lokomotiflerinden biri de böylece sanatçılar oluyor. Onlardan biri, AIDS nedeniyle hayatını kaybeden efsanevi İngiliz rock grubu Queen'in solisti Freddie Mercury.

Elbette onlarca kırılma yaşanıyor LGBT hareketinin tarihinde ama 60'ların sonundaki Stonewall ayaklanması ve genel olarak 80'lere damga vuran AIDS krizi hareketin bugününe etkileyen önemli dinamikler. Peki şimdi Türkiye'ye gelelim. Türkiye'de durum ne? Şimdi henüz cep telefonunun bile olmadığı yıllarda, Avrupa ve Amerika'daki hareketin Türkiye'yi aynı hızda etkilemesi mümkün değil tahmin edersiniz. Ama Türkiye'deki eşitseller de dünyadan tümüyle habersiz değil. Mesela bu sefer Türkiye'nin 68 kuşağından önemli bir şair, arkadaş zekayı Özger, 60'lı yıllarda yazdığı Merhaba canım şiirini şöyle bitiriyor.

Ve bir gün hiç anlamayacaksınız. Güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum düşüverecek ellerinizden. Ellerinizden ve bir gün elbette Zeki Müren'i seveceksiniz. Zeki Müren'i seviniz.

Arkadaş Zekai Özger aynı zamanda Türkiye devrici gençlik hareketinin de bir parçasıdır ve maalesef 1973 yılında henüz 25 yaşında bir polis baskınında başına aldığı darbeler sonucu hayata gözlerini yumar. Eşcinseldir arkadaş Zekai Özger. Ondan geriye bugün LGBTİ hareketini sıkça kullandığı Zeki Müren'i seviniz şiiri kalır. Zeki Müren.

Sadece Türkiye'nin değil, Türkiye LGBTİ topluluğunun da paşasıdır o. Ona her şey serbesttir. Bu zorlu coğrafyada öyle bir özgürlük anı yaratabilmiştir kendisine. Hem LGBTİ topluluğu Zeki Müren'i, hem de Zeki Müren LGBTİ topluluğunu bağrına basar. Hikayemize 1969 yılında New York'ta Stonewall Inn'de başladık. Oradan İstanbul Talimhane'ye gidelim.

Mekanın adı 14. Bir gay kulübü burası. Biraz pahalı. O yüzden üst gelir grubundan eşcinsellerin uğrak mekanı. Kulüp Zeki Müren'in parasıyla açılmış. Bu nedenle de kulüpte Zeki Müren'e özel bir de koltuk bulunurmuş. Polis de paşanın yani Zeki Müren'in imtiyazlı olduğu bu kulübe daha nazik davranırmış.

1990'lı yılların başında bu kulübün müdavimleri LGBTİ hareketinin ilk teorik tartışmalarını gerçekleştirmeye başlamış. O zamanlar ortada ne dernek var ne federasyon. İşte Zeki Müren'in müdavime olduğu bu 14 adlı barda sık sık toplanan eşcinseller 1993 yılında tüm dünyayla birlikte yürüyüş düzenlemek isterler. Adına henüz onur yürüyüşü denmez ancak tarihimize ilk onur yürüyüşü teşebbüsü olarak geçecektir. Yurt dışından eşcinsel milletvekilleri davet edilir, tişörtler bastırılır, duyurular yapılır. Elbette genel ahlaka aykırılık iddiasıyla yürüyüşün gerçekleşmesine o yıllarda izin verilmez. O günlerden bu yana LGBTİ hareketi, genel ahlak kimin ahlakı sloganını atıyormuş yürüyüşlerinde.

Bir soru şeklinde slogan atan tek toplumsal hareket LGBT'yi hareket edir diyebilirim. Genel ahlak kimin ahlakı? Bir soru şeklinde slogan atıyorlar. Bu arada bana ilginç gelen bir anekdot. 93'teki ilk onur yürüyüşü bugün bildiğimiz anlamda bir LGBT'yi etkinliği değil. Çünkü yürüyüşe translar davet edilmemiş. Büyük ölçüde gayler ve birkaç lezbiyen. Transların hareketi gayrimeşrulaştıracağı düşünülmüş.

Biz hikayemize devam edelim. 93'teki bu onur yürüyüşü teşebbüsü LGBTİ topluluğunda büyük heyecan yaratıyor ve 1994'te topluluk için son derece önemli bir gelişme yaşanıyor. Türkiye'deki LGBTİ topluluğunun ilk dergilerinden Kaos GL 20 Eylül 1994'te yayın hayatına başlıyor. Derginin ilk sayısı, sadece seksist değil, heteroseksist bir toplumda yaşıyoruz diyerek okuyucunun karşısına çıkıyor. Burada bir virgül koyalım, Türkiye LGBTİ hareketi ABD'deki gibi bir toplumsal hareketin içinden filizlenmiyor. büyük ölçüde entelektüel bir tavrın sonucu olarak doğuyor. Bu açıdan ilk dergi çalışmaları son derece kritik önemde oluyor. Kaos GL dergisini çıkaranlar kendi aralarında topladıkları paralarla sabah iş bilgisayarından gizli gizli hazırlıyorlar dergiyi. Yani ciddi imkansızlıklar içinde. Ancak büyük ses getiriyor Kaos GL. Ardından 1999'da yani 5 yıl sonra derginin kültür merkezi açılıyor.

2003 yılına gelindiğinde 10 yıl önce başarılamayan onur yürüyüşü bir kez daha deneniyor. Bu sefer başarılı olunuyor. Yani yürüyüş gerçekleşiyor da kaç kişiyle derseniz bazı kaynaklar 20 diyor, bazıları 30, en çok 40. Derken KAOS, Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği adıyla 15 Temmuz 2005'te ilk LGBTI derneği kuruluyor. Ancak Ankara valiliği, Medeni Kanun'un 56. maddesinde yer alan hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz hükmüne dayanarak savcılığa başvursa da savcılık dava açılmasına gerek duymuyor. İlk resmi dernek böylece hayatına devam ediyor.

Aslında LGBTİ topluluğuna ilişkin haklar geçmişte son derece meşru karşılanıyordu. Hatta şaşırabilirsiniz ama AKP'nin ilk kurulduğu günlerde Tayyip Erdoğan bile LGBTİ haklarından bahsediyordu. 2002'de katıldığı Genç Bakış programında bu soru da kendisine sorulmuştu. Bir defa eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde bir defa yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları

muameleleri defa insani bulmuyoruz. İslamcı gelenekten gelen Tayyip Erdoğan, o yıllarda demokrasiyle uyumlu olduğuna ilişkin bir imaj çiziyordu ya da onu kanıtlamaya çalışıyordu. Bu nedenle benzer çıkışlar yapıyordu. Aklından geçen belli ki bambaşkaydı ama bunu yıllar içinde anlayacaktık.

2003'ten itibaren onur yürüyüşleri, Haziran'ın son haftasında istikrarlı biçimde düzenlenmeye devam etti. Aradan geçen yıllar içinde, onur yürüyüşlerine katılım giderek arttı. 2003'te 30-40 kişiyle gerçekleşen yürüyüş, 2013 yılında tam 100 bin kişiyle gerçekleşti. Tabii, gezinin yarattığı atmosferin de bu kalabalıkta büyük etkisi oldu. Sonrasını aslında biliyorsunuz, 2013'ten itibaren tüm toplumsal hareketler baskı altına alınmaya başladı.

2015'ten itibaren onur yürüyüşleri çeşitli bahanelerle yasaklanmaya başladı. İlk etapta gerekçe, Haziran ayının son haftasının Ramazan ayına denk gelmesiydi fakat sonra bahaneler çeşitlendi. 2018'den itibaren yerleşik hale gelen başkanlık sistemiyle birlikte, Siyaset kurumu bizzat LGBTİ topluluğu üzerinden nefret kampanyaları düzenlemeye başladı. Kampanyaların koçbaşı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu. Soylu sık sık LGBTİ topluluğuna hedef almaya başladı, aile kurumunu korumaktan bahsetti.

Dünyanın her yerinde erkeklerle erkekler evlensin, kadınlarla kadınlar evlensin. Ya siz evleneceksiniz, lütfahı gibi olacaksınız, aşık olacaksınız. Sineği gibi ediyorsunuz. Biz neymiş buna müsamaha...

Burada iki argüman bulunuyor. Biri dinsel, biri politik. Evvela dinsel argümana bakalım. Lüt kavmi. Eşcinsellere dönük nefret söylemenin meşruiyet zemini bu. Bilmeyenler için söyleyelim, yaygın dinsel inanışa göre eşcinselliğin meşru sayıldığı Lüt kavmini Tanrı helak etmiş.

Bu nedenle dindar Müslümanların önemli bir kısmı, eşcinsellere dönüp baskının gevşetilmesi halinde helak edilecek bir suç işlediğini düşünüyor. Eşcinsellerden bana ne, kimseye bir zararları yok, dilediklerince yaşasınlar dediğiniz zaman karşınıza Lut kavmi örnekleri seriliyor. Her Ramazan'da, her Cuma vaazında bu korkunun derinleştirildiğini düşünün. LGBTİ topluluğu üzerindeki dinsel baskının boyutu böylece daha net anlaşılıyor.

Bu günah nedeniyle herkesin helak edileceği düşünülüyor. Bir günah bile bir ümmetin, bir neslin felaketine, toptan imha edilmesine hüküm verdirebilirdi. Halbuki Lut kavminin günahı bir tane değil ki. Tonla günahları var. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Bir peygamber işlerinde kalmış ve onları düzeltmeye çalışıyor.

Gitti yerden kovuluyor. Hakaret ediyorlar. Sen deli misin diyorlar. Hadi git ahlaklı adam. Bize ahlaklı adam lazım değil. Bize bizim gibi erkekler getirsene diyorlar.

Şimdi nefret kampanyasındaki iki argümanının birinin dinsel olduğunu, diğerinin politik olduğunu söyledik. Dinsel olan aslında büyük ölçüde Lus kavmiyle şekilleniyor. Bir de şimdi politik baskıya bakalım. Dinsel baskıyla meşruiyet kazanan bu nefret söylemi giderek yaygınlaşıyor. Fakat sadece dinsel baskı değil, politik bağlamın da kurulması gerekiyor.

Burada politik bağlamı, batıdaki LGBT'yi hareketinin yaygınlığı oluşturuyor. Ne alaka diyeceksiniz? Çünkü böylece mesele kültür emperyalizmi bağlamında ele alınıyor ve LGBT'yi hareketi dış mihrakların maşası olarak yaftalanıyor. Hepimizi LGBT'ye yapacaklar denebiliyor mesela. Biz, la havle vela kuvvete, bir cinsiyetsizleştirilecekmişiz. LGBT olacakmışız.

Ya sen tövbe estağfurullah. Çok istiyorsan kendi yakınlarından ve kendi ailelerinden başka bir yer ya. Şimdi bunu size anlatmak bence utanç verici ama bir insan bir insana özenerek LGBT'yi olmaz. Bunu Süleyman Soylu da biliyor olabilir ya da biliyor da bunu dile getirmek istemiyor. LGBT'yi topluma dönük dinsel ve politik baskı arttıkça topluluk sahipsiz kalıyor. Yani savunanların sayısı giderek azalıyor.

cesaret edilemediğinden. Zira seçim ikliminde her siyasi hareketin %50'den bir fazla oy almak için yarıştığı bu ortamda kimse azınlık konumundaki LGBT'yi topluluğuna sahip çıkmaya cesaret edemiyor. Sahip çıkan politikacılar da basın veya medya tarafından hedef gösteriliyor. Böylece onur yürüyüşleri 2015'ten itibaren türlü bahanelerle yasaklanmaya başlıyor.

18 Haziran'da Medyaskop'a konuşan LGBTİ hareketinden S. Yılmaz, bu bahane bulma işine ilişkin şöyle konuşmuş. Dün İstanbul Üniversitesi'ndeki piknik de öyleydi mesela. Şeyi düşündüm, hatikaten Çanakkale'deki geçen birkaç gün önceki pratiği de engellediler ve her sene iki yıl önce bize dediler ki Ramazan'dı. Sonra dediler ki işte genel kamu ahlakı. Çanakkale için diyorlar ki burası bir şey şehri. İstanbul Üniversitesi için diyorlar ki kampüslerimiz her şey için bir kulup bulmaya çalışıyorlar.

Onlar için de zor oluyordur diye düşünüyorum her seferinde böyle bir kılık bahane üretiyor olmak. İyi de eskiden böyle bir derdimiz yoktu, nereden çıktı bu onur yürüyüşü diye soranlar için küçük bir özet yapmaya çalıştık bu bölümde. Fakat bir de kültür-emperyalizmi bağlamı var. Yani dinsel baskıya destek vermemekle birlikte hareketin batıdaki yaygınlığı üzerinden, emperyalizmin oyunu bunlar diyerek hareketi geçiştirenler var. Batıdaki LGBTİ topluluğu son yıllarda çok hızlı bir biçimde meşruiyet kazandı, doğru. Dikkat çekici bir durum bu hatta.

Bu haliyle batıyla Türkiye arasındaki makas giderek açılıyor. Peki batıdaki bu rüzgarın bir adı var mı? Evet var. Üçüncü dalga feminizm deniyor buna.

Bu kavramı ilk kez kullanan Mississippi doğumlu biseksüel ve siyah bir kadın olan Rebecca Walker. 1992'de yazdığı makalede feminizmi üç dalgaya ayırıyor Walker. Buna göre birinci dalga 1792'de Mary Wollstonecraft'ın Kadın Hakları'nın Savunulması adlı eserinin yayınlanmasıyla başladı. Birinci dalga feministlerin temel politika noktası, kadınların erkekler kadar insan olduğunu vurgulamak, mülk gibi muamele görmemesi gerektiğini söylemekti. Birçok ülkede kadınlar mal mülk edinemiyor, çalışamıyor, oy kullanamıyordu. Birinci dalga feministler, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar bu hakları için mücadele etti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise ikinci dalga feminist hareketten bahsediliyor.

Bu haliyle ikinci dalga feministler toplumsal cinsiyet kavramını ortaya attı. Toplumsal hayatta, kadına biçilen ikinci rollere karşı denişe dönüştü ikinci dalga feminizm. Fakat Rebecca Walker diyor ki, üçüncü dalga feminizm, eş cinselleri ve beyaz olmayan kadınları da kapsamaya çalışmaktadır. 1990'ların sonunda yükselen üçüncü dalga feminist hareket, 2000'lerin sonunda tüm dünyaya damga vurdu.

Burada 2000'li yıllarda gelişen pek çok faktör de etkili tabii. İnternet, sosyal medya, bununla beraber ortaya çıkan MeToo hareketi vs. Böylece Türkiye'de de yükselen kadın hareketi ile LGBT'yi topluluğu arasındaki mesafe kısaldı. Düşünün, 1993'te transların bile katılamadığı onur yürüyüşünde bugünlere geldik.

Bu üçüncü dalga feminizme ilişkin kadın hareketi içinde teorik tartışmalar dönüyor bu arada. Ben heteroseksüel bir erkek olarak bu tartışmaya girebilecek konumda değilim. Fakat şunu söylemekle yetinelim. Bu tartışmaların kökleri 1970'lere kadar uzanıyor. Kadın hareketi içinde LGBT'lerin yeri nedir sorusu yeni gibi görünen eski bir mesele yani.

Fakat hem kadın hem de LGBTİ hareketinin bugünlerde ortak bir talebi var. O da İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden imzalanması. Sözleşmeden çıkılmasına ilişkin dava Danıştay'da sürüyor. Bir hafta önce İzmir Baro Başkan Yardımcısı Avukat Perihan Çağrışımkaya denenen Danıştay'daki savunmasına bir kulak verelim.

Sormak istiyorum. Nedir bu aile kavramı? Kutsal aile kavramı? Nedir bu ahlak kavramı? Mesela Hande Kader, 23 yaşında trans bir kadındı. Yakılarak öldürüldü. Yakılarak. Gezede, ormanda bulundu. Faizleri hala bulmadı.

Halide Buse Şeker ve arkadaşı Nil Fail polis tarafından önce kurşunlandı, sonra yaralı halde cinsel saldırıya maruz kaldılar, en son Halide Buse'yi öldüren Fail, ölü bedenine tekrar tecavüz etti. İki sokakta birer saat arayla tanık, önce iki trans kadınla birlikte oldu, Sonra 30'dan fazla bıçak darbesiyle her ikisinin de yaraladığı, hayatta kalmayı başaran kadınlar ağır travma okundular. Şimdi başta sorduğum soruyu tekrar sormak istiyorum. Nedir ahlak? Bir Fransız kadını yakarak öldüren kişilerin sokakta gezmesi mi ahlak? Ölü bedene tecavüz etmek ya da 30 yerinden bir insanı bıçaklaması mı ahlak? LGBT artı bireyleri toplumun her alanından dışlayıp

Onları seks işçiliğine mahkum edip, sonrasında da ücret kazarlığında öldürüp, yok benim erkekliğime laf etti, o yüzden öldürdüm demek ne ahlak mesela. Peki kutsal aileye gelelim. Nasıl, nerede bu kutsal aile? Mesela Pınar öldüğünde çocuğun 7 yaşındaydı, şu an 17 yaşında. Peki Pınar'ın annesiz büyüyen çocuğunun ailesi yok muydu?

Ferdane'nin, Fethiye'nin, Şuleşet'in, Azra Güneydal'ın, Kınar Gültekin'in, Emine Bulut'un ailesi kutsal değil miydi? Ya Emine kızının gözünün önünde ölmek istemiyorum diyor özrünüzü. O biricik kızın ailesi kutsal değil miydi? Asıl olan, kutsal olan, yaşamaklı, yaşatmaksız kutsal olan, ahlaksız olansa yurttaşları nefret söylemlerinde ötekileştirip ölümlerine sebebiyet vermek.

Kutsal olan yaşam hakkıdır diyor avukat Kayadelen. Çünkü hemen her gün LGBTİ bireyler yaşam ve ölüm arasında bir hayat kuruyor kendilerine. Nefret cinayetlerinin bir numaralı hedefi halindeler. Feminist hareket ile LGBTİ hareket arasındaki ilişkiye şu yüzden değindim. LGBTİ topluluğu her yıl belli kategorilerde alaycı bir ödül dağıtıyor. Ödülün adı hormonlu domates. Adına ödül diyorlar ama

Aslında LGBTİ topluluğunun öfkesini kazanan kişilere veya kurumlara veriliyor bu ödüller. Bu seneki hormonlu domates ödüllerine çok sayıda feminist de aday gösterildi. Bu 1-2 yıldır, 2-3 yıldır ya da gördüğümüz bir fenomen. Yani bir nevi aslında bir rekabet ya da rekabet demeyelim de teorik zeminde de olsa bir çatışma yaşanıyor.

Mesela 8 Mart yürüyüşüne erkeklerin gelmemesini savunan Kadınız Öfkeliyiz grubu, Hormonlu Domates'e aday gösterildi. Tartışma büyük ölçüde dar bir çevrede ve teorik düzeyde de olsa son derece çetin ilerliyor. Hormonlu Domates'in All-Star adayları ise 3 tane. Harry Potter'ın yazarı J.K. Rowling, Yeni Akit gazetesi ve Süleyman Soylu. Bana kalırsa kazanan açık ara farklı Süleyman Soylu olacaktır diyelim ve gelelim bugüne.

bu yıl 30'uncusu düzenlenen 2022 Onur Haftası'na. Onur Haftası komitesi bu yılın temasını direniş olarak duyurdu. Direniş teması Onur Haftası için ilk kez seçilmiyor. 2013'te Gezi Direnişi'nin hemen ardından gerçekleşen Onur Haftası'nın da teması yine direnişti. Bu yılki temanın yine direniş olmasının nedeni de burada yatıyor.

Onur Haftası Komitesi, temaya dair yaptıkları açıklamada Kavala ve Gezi davasının mahkum edilmesi ve Gezi direnişine karşı yürütülen karalama kampanyaları nedeniyle yine direniş temasına sahiplenmeye karar verdi. Elbette bu temanın seçilmesinde Onur yürüyüşlerinin 2015'den beri yasaklar ve polis baskısına uğramasının da payı büyük. 26 Haziran, yani yarın, Onur Yürüyüşü'nün gerçekleşmesi planlanıyor. Yürüyüşün yasaklanacağı, polis şiddetinin görüleceği, kimse için zor olmayan bir tahmin. Beyoğlu ve Kadıköy Kaymakamlıkları, Onur Haftası Şemsiyesi'nde düzenlenen paneller ve kapalı mekan etkinliklerine bile yasak getirdi. Kapalı mekan etkinlikleri de yasaklandı. Geçen seneki yasağın ardından, eylemcilerden birinin polise aykırışı o dönem viral olmuştu. Hatırlatarak devam edelim. Ben ekibim olduğunu bilemedim.

Açılın, geçelim. Ben bir tanede niye yürüyemiyorum? Niye, niye? Hiçbirinizle kötü bir şey yapmıyorum. Niye bu? Benimkini toprağa aldın diyemiyorum ya. Niye? Çok basit bir şey ya. Şuradan çıkıp bizim yürümemiz çok basit bir şey. Hiçbirinize zarar vermiyorum. Kimseden bir şey istemiyorum. Kimseye bir şey yapmıyoruz. Neden? Sadece bu mu? Bunun için mi?

Söyleyecek çok şey var. Fakat artık finale gelelim. LGBT topluluğu ne istiyor? Son derece basit bir talepleri var. Yaşamak istiyorlar. Cinsel yönelimlerini gizlemeden yaşamak. Onları yalnızca İstanbul'un lüks semtlerinde göreceğini zannedenler fena halde yanılıyorlar. Onlar her yerdeler. Köydeler, kasabadalar. Komşumuz, akrabamız onlar. Son derece gerçek sorunları var.

Peki, bu sorunları görmek istemeyenler LGBT'yi toplumdan ne öneriyor? İlahiyatçı ve televizyoncu Nihat Hatipoğlu'na soru soran Neşe Hanım'ı ve Hatipoğlu'nun cevabını dinleyelim. İsmim Neşe. Borsa İnegöl'den geliyorum. Hoş geldiniz. Hoş bulduk. Doğuşta bayana olarak gelmişim hocam. Evet. Ama doğuşta erkek, şimdi kendimi görüyorum da bunu nasıl yapacağım? Erkek hissediyorum yani. Bunun tedavisi var mı?

Şöyle, doğuşta, yani doğuştan hanımefendi iseniz, kadın olarak yaratılmışsanız, bunu kendiniz zaten biliyorsunuz, bir jinekoloğa göründüğünüzde, kadın doktor size, evet sen kadınsın. Evet ama bayanlardan hoşlanıyorum hocam. E bir saniye. Bunu söylediğinde Beni dinleyin siz Siz kadın olmuş oluyorsunuz Tamam hanımefendi Kadınsınız Bundan sonraki aşama Sizin o cümlenizden dolayı sizi kınamıyoruz Biz sizi anlıyoruz tabi ki Sizi anlıyoruz Ama bu psikolojik bir olaydır. Bundan sonraki dönem kendinizi buna karşı daha disiplinli tutmanız ve duygularınıza hakim olmanız gerekir. Bazı duygular insana rağmen gelişebilir. Bazı duygular bir imtihan gereği olabilir. Onları aşarsan insan Allah'ın katında çok daha kıymetli, değerli, Allah katında sevabı bol olan bir insan olabilir. Bu senin bir imtihanın da olabilir hanım kızım. Bu senin bir imtihanın da olabilir. Onun için mücadele etmen gerekir.

Nefsine değil, inancına ve aklına teslim olman daha doğru olur. Bu nedenle de soracak bir şey varsa sorabilir, problem yok. Ama hocam, öyle bir şey var. Şimdi biri bana bayan diyor da, zoruma gidiyor ya. Neden ama? Biri bana şimdi bayan derken çok zoruma gidiyor. Anladım, anladım. Ama sen erkek değilsin, kadınsın yani size itibariyle. Sana bayan diyen, sana saygı duyduğun için söylüyor. Hanım görüntünüzden dolayı, hanım olarak yaratılmış olmanızdan dolayı.

Size dua edeceğiz inşallah. Peki hürmetler sunuyorum. Arkadaşlar bu tür sorular da olacak. Necdet'e hepimiz bu toplumun bir parçasıyız. Her türlü insanımız olabilir. Biz hepsini anlayışla karşılayacağız. Doğru olanı söyleyeceğiz. LGBTİ topluluğunun sorunlarını görmeyenler, onlara ne cevap verecekler diye sormuştuk. LGBTİ topluluğuna cevap bu mu olacak sahiden? Yaşadıklarına, hissettiklerine psikolojik bir sorun bu cevabını verip, nefsine hakim ol diyerek geçecek miyiz? Sadede gelelim. Tüm LGBTİ topluluğunun onur haftasını kutlarım. Poppy Media ile beraber hazırladığımız trend topiğin sonuna geldik. Bir sonraki bölüme kadar kimliğinizde gurur duyabildiğiniz günler dilerim.

Çeviri ve Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)