Podcast

132: MÜSİAD başkanının açıklamaları, Kaftancıoğlu olayı ve SADAT baskını

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Önce MÜSİAD başkanının sığınmacılar ve işsizlikle ilgili açıklamaları, ardından Canan Kaftancıoğlu'nun cezasının onanması ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun SADAT'a çıkarma yapması, bu hafta siyaset gündemini belirleyen olaylar oldu. 132. bölümde, bu üç konuyu dikinden kesen bir eksen çevresinde konuşuyoruz: Laiklik.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.885 kelime · ~14 dk okuma

Bu hafta siyasetin gündemi oldukça yoğun. Hatırlayın, geçtiğimiz haftalarda düzensiz göçmenler konusu gündemi domine ediyordu. Tüm bu gündemin üzerine Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği ya da kısa adıyla MÜSİAD'ın genel başkanı Mahmut Asmalı'nın ekonomik krize ilişkin açıklamaları gündeme düştü. Asmalı'ya işsizlik oranlarındaki yükselmesi olunca, MÜSİAD başkanı, maalesef Türkiye'de iş beğenmeme gibi bir durum var ifade edeni kullanarak, işsizliği sorun olmaktan çıkardı. Asmalı ayrıca, asgari ücretin büyük kentler dışındaki Anadolu kentlerinde makul seviyede olduğunu da söyledi. Bunlara geleceğiz. Bir yandan bunlar yaşanırken, diğer yandan da Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın müsiyada ilişkin övgü dolu sözlerini de dinledik bu hafta. Ama tek gündem maddesi bu değil.

İktidar cephesinde durum buyken muhalefet cephesi de hareketli. İmamoğlu'nun Karadeniz gezisinin yankıları devam ederken CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'na siyasi yasak kararı gündeme hareketlendirdi. Hemen ertesi günü ise Kılıçdaroğlu Sadat'ın önüne giderek çarpıcı açıklamalar yaptı. tüm bunları tam orta yerinden kesen bir eksen var. Önceki Tren Topik bölümünde ayrı gibi görünen iki konuyu ideoloji meselesi ekseninde değerlendirmiştik. Bu bölümde ise gündeme dair tüm bu haber akışını layıklık bağlamında ele alacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım.

Her ayın onunda olduğu gibi bu 10 Mayıs'ta da 2 ay öncesine ilişkin işsizlik verileri TÜİK tarafından yayınlandı. İşsizlik oranı %10.7'den %11.5'e yükseldi. Verilere göre Mart ayı itibariyle 3 milyon 894 bin kişi son 4 hafta içinde iş aradı ama bulamadı. Düşünün, üstelik enflasyonun %70'e dayandığı bu ortamda bir de işsizliğin artması tedirginlik yaratıyor.

Transkriptin tamamını oku

Müsiat Başkanı Mahmut Asmalı'dan da gündeme düşen çarpıcı bir açıklama geldi. Asmalı, verilerin açıklandığı gün Bülünbölge bağlandığı, klasikleşen iş beğenmiyorlar çıkışını yaptı ve sözlerine şöyle devam etti. Herkese iş var. Bizim birçok üyemiz, birçok sanayicimiz vasıflı vasıfsız eleman aradıklarını söylüyorlar. Maalesef Türkiye'de iş beğenmeme gibi bir sorun var. Dolayısıyla artık insanlarımız emek yoğun işlerde çalışmak istemiyor.

Oysa asgari ücret İstanbul Ankara gibi büyük şehirlerde özellikle kira fiyatları ve diğer maliyetlerden dolayı belki Çok cazip olmayabilir ama Anadolu'nun birçok yerlerinde Dolayısıyla hala Asgari ücret noktasında çalışanların Kira derdinin maliyetlerinin az olmasından dolayı biraz daha rahat yaşayabileceğini düşünerek Buradaki işlerin de tercih edilmediğini görüyoruz. Türkiye'de sanayi çarklarımızın bu kadar iyi işlediği, üretimimizin bu kadar arttığı, ihracatımızın bu kadar geliştiği böyle bir ortamda işsizliğin biraz daha geri gelmesi gerektiğini düşünüyoruz. Asgari ücretin de büyük kentler dışında makul seviyede olduğunu ima ediyor Mahmut Bey. Üstelik iktidarın ekonomi politikalarını da destekliyor, başarılı buluyorlar. Gözde'ye bildiğim kadarıyla MÜSİAD bu konuda özel bir yerde konumlanıyor. Başka kimse desteklemiyor çünkü hâlâ hazırdaki ekonomi yönetimini. Zaten Tayyip Erdoğan da MÜSİAD'ın 9 Mayıs'ta gerçekleşen 32. Yıldönüm etkinliğinde kurumu öve öve bitiremiyor.

Sadece ekonomi ve siyasette değil, mazlum ve mağdurlarla dayanışmada da müsiat hep öncü bir rol üstlenmiştir. Sizler veren elin alan elden üstün olduğu inancıyla ülkemizin sınırlarını aşan yardımlar yaptınız. Kazancınızı çalışanlarınız yanında ihtiyaç sahipleriyle de paylaşarak iç dünyasına örnek oldunuz. Dürüstlüğünüz ve güvenilirliğinizle dünyanın bir ucunda milletimizi en güzel şekilde temsil ettiniz. İşte Suriye'nin kuzeyinde olduğu gibi biriket evlerde

600-650 biriket evin orada inşa edilmesi sizin attığınız bu güzel adımlardan bir tanesidir. Tabi bu rakamı daha da yükseltebilirseniz bizleri çok daha mutlu edersiniz. Hedef en az 100 bin biriket evi orada inşa etmek. Helalinden kazanma hassasiyetinizle asırlara sahiri ahilik geleneğimizi sizler ihya ettiniz.

Daha pek çok örneğini sayabileceğimiz bu erdemli tavırlarınızdan dolayı her birinizi tebrik ediyorum. Bu kadar övgüye Mazhar ne iş yapıyor olabilir Müsriyat? Buraya geleceğiz. Ama önce bir de Süleyman Soylu'ya kulak verelim. İçişleri Bakanı Soylu da sığınmacılar gündemi üzerinden yaptığı yorumda 1 milyon sığınmacının geri gönderilmesine en çok iş insanlarının karşı çıktığını TGRT yayınında daha birkaç gün önce şöyle dile getirdi.

Zaten Tayyip Erdoğan da MÜSİAD'ın 32. kuruluş yılı etkinliğinde sığınmacı meselesine ilişkin söylemini yine değiştirmişti. Bu kez onlar kovacak biz kovmayacağız demişti. Bunca veri akışını nasıl analiz etmek gerek? Tüm bunlar ne anlama geliyor? Doğrusu, tümüyle katıldığım bir yorumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Analizin sahibi, gazeteci Murat Yetkin, YouTube kanalında meseleyi şöyle yorumlamış. Erdoğan ne demek istiyor biliyor musunuz? Adeta. Adeta, müsriyat hitabında diyor ki, madem işinize yarayan sığınmacılar kalsın istiyorsunuz, bizim maliyet, üretim maliyetini düşürmek işte, onları kayıtsız belki de çalıştırmak istiyorsunuz, o zaman işinize yaramayanların

Masrafında siz üstlenirsiniz. Hem de ben de böylece muhalefetin baskısından kurtulurum. İşe yaramayanları göndermiş olurum. İşe yarayanları da siz tutarsınız. Ama işe yaramayanların Suriye'ye gönderilmesinin masrafını da siz üstlenirsiniz. Dinlediniz. Murat Bey'in analizine aynen hak veriyorum. Veriyorum da kim bu müsiat? Kısaca bir ondan bahsedelim.

Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği. Biz genelde kısa adıyla söylüyoruz MÜSİAD. Genelde Müslüman Sanayici ve İş Adamları Derneği diyesi geliyor insanın. Zaten bu imadan da gayet mutlular. Zira İslami sermaye olarak adlandırılıyorlar. Bunu da çoğu kabul ediyor. İdeolojik bir bakış açıları var. MÜSİAD'ın kurcusu Erol Yarar 12 Mayıs 2012'de Gaziantep Şubesi'nin açılışında şöyle konuşuyor. Biz, MÜSİAD'ı Allah'ın rızasını kazanmak için

Allah'ın rızasını kazandıracak faaliyetler gerçekleştirmek için kurduk. Bu dünyanın servetinin Müslümanların elinde bulunması ve yoksulun zengin olması için çalışıyoruz. Dünyanın serveti ehil ellerde olmadığı için eline geçiren insanlığa zulmediyor. Dünya servetinin Müslümanların eline geçmesi insanlığın kurtuluşudur. Bu İstanbul'un fethinden daha önemlidir.

Böyle söylüyor müsiyadın kurcusu Erol Yarar. Dünya servetinin Müslümanların eline geçmesi için uğraşıyor uğraşmasını hatta bu yine Müslümanların ucuz emeği üzerinden zenginleşerek oluyor. Şimdi size bir doktora tezinden bahsetmek istiyorum. İlginç bir çalışma. 2010 yılına uzanıyor. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden akademisyen Yasin Durak imzalı bir çalışma bu. Yasin Durak Konya'daki organize sanayi bölgelerine gidiyor ve burada

gerek işçilerle, gerek işverenlerle bir dizi görüşme yapıyor. Çalışma rejimini gözlüyor ve bunu Emeğin Tevekkülü adlı kitabında okuyucuyla buluşturuyor. Araştırdığı temel konu, dini örgütlenmelerin veya dini değerlerin çalışma rejiminde nasıl bir sonuç doğurduğu üzerine. Merak edenler için kitap iletişim yayınlarından çıktı. Kitabın yazarı Yasin Duru'ya bu bölüm için sermayenin dini imanı olur mu diye sorduk. Cevabı ilginçti. Sermayenin değil ama diye başladı. Kendisine bir kulak verelim.

Şunu söylemek kesinlikle önemli, emek denetiminde kullandığı çeşitli kalıpların ve sömürü ilişkisini kurduğu biçimin emeği örgütleme biçiminin dini imanı olabilir. Yani emekle kurduğu ilişkide sermayedarların dindar karakteristiği, Gayet belirleyici olabilir. Sömürünün şekillenişinde, rıza üretiminde, emek denetiminde hatta işçi bulmada ya da işçi çıkarmada bu gibi hatta iş kazalarına karşı durumlarda güvencesiz çalıştırmada Tüm bunlar da mesela hukuki bir düzenek kurmak yerine gayet kültürel ve dini düzeneklere başvuruyor olabilir. Dolayısıyla özellikle 20 yıl öncesine kadar hatta 30 yıl öncesine kadar pek bahsedilmeyecek ölçüde Türkiye'de emek denetiminde bu türden kalıplar öne çıktığından beri evet sermayenin dininden, imanından bahsedebiliyoruz. Son derece kritik bir analiz yapıyor Yasin Durak. Son 20-30 yıldır diyor çalışma rejiminde işçi üzerindeki hukuki denetim zayıflıyor, bunun yerine kültürel denetim ağırlık kazanıyor. Burada kültürel denetimden kasıt aslında dini bir altyapısı olan kültürel bir denetim. Yani sigorta, sendika gibi formal kurumlar tasfiye edilirken günah-haram dairesi içinde çözülüyor işler.

Patron da işçi de belki aynı cemaatin, tarikatın üyesi oluyor ya da sadece Müslümanlık üst başlığında işçi ve işveren arasındaki ilişkiyi dini değerler denetliyor. Yani günün sonunda işçinin geleceği, işçinin hakkı, hukuku, işverenin dini vicdanına kalmış oluyor. Sigorta yok, sendika zaten yok. Peki ücretler? Ücretler de son derece düşük. Verilen maaşlar sadaka kabiliğinden veriliyor. Hele ki sığınmacı işçilerden sonra.

İyi de koskoca iş insanları akraba eş dost ilişkileriyle mi çalışıyor diye sorabilirsiniz. MÜSİAD'ın TÜSİAD'dan farkı da burada. TÜSİAD az sayıda çok büyük ölçekli işletmelerden oluşurken MÜSİAD çok sayıda küçük ve orta büyüklükteki işletmelerden yani KOBİ'lerden oluşuyor. Büyük ölçekli işletmeleri informal kültürel denetimle mesela dini çerçevede yönetmek mümkün değil. Bu nedenle büyük ölçülü üretim üstlerinde işler daha formal ilerliyor. Fakat KOBİ'lerdeki üretim yine büyük ölçüde ucuz ve esnek emeğe dayanıyor. Üstelik

hayatta kalabilmeleri için iktidar desteğine çok daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Bu kobiler bir araya geldiklerinde bir ideolojiye de yaslanıyorlar. Bu ideoloji hem aşağıdan yukarı hem de yukarıdan aşağı örgütleniyor. Açıkça İslamcılar. Sebepsiz değil, ideoloji onlara ucuz emeği getiriyor. Elbette saf kötülük çerçevesinden değerlendirmiyorlar meseleyi. Gerçekten ucuza, 3-5 kuruşa çalıştırdıkları işçilerine onlara ekmek veriyoruz gözüyle bakıyorlar.

Bizzat konuştuğum muhafazakar kobi sahiplerinin birçoğunun bakışı bu şekilde. Sendikayı da İslam hukukunda yok diyerek geçiştiriyorlar. Peki sigorta niye yok diye soruyorsunuz? E zaten aynı kıbleye baş koyuyoruz sigortaya ne gerek var diyorlar. Üstelik din sayesinde işçiler de buna rıza gösterebiliyor. Sayıları milyonları bulan bu işçileri gündelik hayatta ya da sosyal medyada göremiyoruz. Kapalı devre bir sistemin içinde hapsedilmiş gibiler. Çok ağır tonda siyasi propagandaya maruz kalıyorlar.

Üstelik sigortalı, sendikalı işçilere göre de çok daha öfkeliler. Üstelik onlara da öfke besliyorlar. Yani sınıfın içinde de bir çatışma meydana geliyor. Daha fazla detay için Emeğin Tevekkülü kitabını öneririm. Konu hakkında uzun uzun konuşulur ancak ikidarın İslamcı yönetim anlayışının temelinde yatan sınıfsal konumlanışı anlamamız açısından müsiat ile kurduğu ilişki önemliydi. Açıkça

Müslüman patronlardan, hadi öyle diyelim, Müslüman patronların yanında ama Müslüman işçilerin karşısında. Burayı, yani İslamcılığın çalışma rejiminde nasıl vücut bulduğunu analiz etmeden laikliği de anlayamıyoruz. Halbuki laiklik, sadece anayasada yazdığı için değil, işçinin, emekçinin alın teri olduğu için anlamlı. Bu haliyle laiklik, aslında en çok emekçi sınıfların sahip çıkması gereken bir değer. Sanırım son yıllarda onun değerini daha çok anladık.

Muhalefet bütünlüklü bir ideolojik referans yaratabilmiş değil, değerli toplu tanımlayabileceğimiz bir davası yok. İktidar kanadında ise tam aksine ideolojik tahkimat son derece yoğun. MHP eski milletvekili Ahmet Çakar'ın, oyuncu Melih Sezen'e ilişkin Akit TV'de yaptığı şu konuşma, bu ideolojik tahkimatın gündelik dile nasıl yansıdığını gösteriyor. Bu konuşma da bu haftanın en önemli gündemlerinden biriydi, çok konuşuldu.

Melis Sezen'in dekoltesinin onun babası belki de dedesi yaşındaki beş erkek tarafından ekranlarda tartışılması herkesi irite etti. Şöyle düşünün, hürriyette Ahmet Hakan bile kanadı Ahmet Çakarı. Layıklık, toplum kesimlerinin önemli çoğunluğunun hassas noktası. Fakat buna karşın, layıklık henüz yalnızca hayat tarzı bağlamında el alınıyor. Halbuki, müsiyadın İslamcılığı, Laikliğin aslında muhafazakar, yoksul emekçiler için de ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Öte yandan, 13 Mayıs'ta Kılıçdaroğlu son derece önemli bir çıkış yaptı. Konunun laiklikle ilgisi var mıydı? Bakalım. Daha önce TÜİK'in, Milliyetim Bakanlığı'nın, Et ve Süt Kurumu'nun önüne giden Kemal Bey, bu sefer hepsinden farklı olarak SADAT'ın önüne gitti.

Ne farkı vardı öncekilerin? Öncekiler biraz da ekonomik bağlamlıydı. Bu sefer gündem biraz da adalet-demokrasi eksenindeydi. Önce Sadat önünde Kemal Bey'in yaptığı konuşmayı dinleyelim. Şunu herkesin çok iyi bilmesini isterim. Cumhuriyet Halk Partisi demokratik yollarla bu ülkede seçimin yapılması için her türlü çabayı gösterecektir. Sadat gibi kuruluşlar kim olursa olsun seçimi gölgeleyecek. Seçimin güvenliğini sarsacak.

Herhangi bir şey olursa sorumlusu burasıdır ve saraydır. Bunu bütün Türkiye'ye, halkımıza açık ve net ifade ediyorum. Biz Cumhuriyet Halk Partisi'yiz. Biz Kuvayi Milliyeci'yiz. Biz sadatçılardan, öyle teftihçilerden korkacak kişiler değiliz. Korkanlar kapılarını açmayanlardır. Buraya geldik, kendilerinden bilgi almak istedik ama korkularından yuvalarına sığındılar. O yuva onları kurtarmaz.

Sadat'a yükleniyor Kılıçdaroğlu. İktidarın belki de en karanlık kurumlarından birine. Peki nedir bu Sadat? Başkanı kimdir, kurucusu kimdir? Cevaplayalım. Sadat'ın kurucusu Adnan Tanrıverdi. Kendisi eski bir general. Akit TV'ye 2020'nin ilk günlerinde şöyle bir demeç veriyor. Lütfen dikkatle dinleyin.

Bugün soruyoruz İslam Birliği olacak mı? Olacak. Nasıl olacak? Ne zaman olacak? Mehdi Hazretleri geldiği zaman olacak. Amenna ve sadakna. Mehdi Hazretleri ne zaman gelecek? Allah-u Teala bilir. Peki bizim bir işimiz yok mu? Ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte aslan bunu yapıyor. Yani bu ortamı hazırladıktan sonra inşallah İslam Birliği olacak. Konuşmasını dinlediğiniz Adnan Tanrıverdi, Sadat'ın kurucusu ve ortağı. Sadat ise askeri eğitim hizmetleri veren bir şirket, evet. Askeri eğitim hizmetleri veriyor. Yani bir grup insanı silahlı bir eğitime tabi tutuyor. Şirketin sitesinde suikasttan sabotaj eğitimlerine kadar türlü paketler mevcut. Arzu eden askeri birlikler Sadat'tan bu eğitim hizmetini alıyor. Adnan Tanrıverdi aynı zamanda 17 Ağustos 2016'dan yani 15 Temmuz'dan bir ay sonradan

2020 yılına kadar Cumhurbaşkanı'nın baş danışmanlığını yapıyor. Biraz önce dinlediğiniz Mehdiye hazırlık yapıyoruz açıklamasının gündem olmasının ardından görevinden istifa etti ancak Sadat ile iktidar arasındaki ilişki şaibeli olarak devam etti. Hatta bu konu Sedat Peker tarafından da ele alındı. Peker yayınladığı 8. videoda El Nusra'ya resmi bir kurum silah gönderemezdi.

Burada Sadat devreye girdi. Sadat aracılığıyla bölgede El-Kaide uzantılı El-Nusra'ya silah gönderildi, ben de şahidiyim diyor. Kıymetli kardeşlerim, MİT tırları yakalandıktan sonra benim kendi kafamda şöyle bir şey oluşmuştu. Biz oraya hem toplumun duygularını yükseltmek, hem de oradaki kardeşlerimize yardımcı olmak için bayılacak Türkmenlerine, diğerlerine nedir insansız hava aracı?

İşte kıyafetler. Ama çok fazla, sayıca bunlar oradaki tüm sabahçılara yetecek kadar. Telsizlerden tutun, çelik yeleklerden, onlar bunlar tırlarca. Bu projeyi düşündük, o milletvekili arkadaşımızla da konuştuk. O milletvekili arkadaşımız da düşünceyi aldı, iletmesi gereken yerleri iletti. Tamam, sonra dediler biz ek tırlar verelim. Bizim tırlar Sedat Peker yardım konvoyu diye değil mi?

Bütün hepsi, tüm ekipmanları yolluyoruz. Ama benim adıma giden diğer araçlar var. Onlar da başka yerdeki, işte Türkmenlere gidiyoruz diyebiliyoruz. Ama biz o araçların içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Bilmiyoruz dediğimi biliyoruz da silah var. Yani çocuk değiliz biz. Bu da normal. Ama bu MİT tarafından organize edilmiyor. Askeriye tarafından da organize edilmiyor. Bu SADAT tarafından organize ediliyor. O SADAT'ın içerisinde bir ekip tarafından. Ama benim adıma gidiyor.

İşte işlem yapılmıyor, kayıt yapılmıyor, direkt geçiş yapılıyor. Ya bakıyorum böyle, şimdi Türkmenler her yerden videolarla teşekkür ediyorlar, aracı aldık aracı aldık. Ya bir iki tanesi böyle Arapça konuşuyorlar. Ya sonra bizim o Türkmen arkadaşlardan biri dedi ya bunlar El Nusra'cı dedi. Bizim diğer arkadaşlar da bana diyor ki, ya bu gidenler El Nusra'ya geliyor diyor. Evet, benim üzerimden gidiyor. Samimi yapıyorum.

Ama ben yollamadım. Sadatçılar yolladı. Müsyad'ın krize ilişkin yaptığı açıklamalardan tutun, oradan Melih Sezen'in dekoltesine, oradan Sadat'a kadar her yol bize siyasi İslam'ın bir rejim haline büründüğünü gösteriyor. Bu rejime de derli toplu bir karşı çıkış gerekiyor. Salt popülizm yetmiyor.

Sadece layıklık demek de yetmiyor elbette. Yoksul sınıfları kuşatan İslamcılık, bu sınıfların rızasını alarak hegemonyasını inşa ediyor. O halde muhalefetin bu yoksul sınıflara ulaşması gerekiyor. Burada da sınıf siyaseti önem kazanıyor.

Buraya kadar siyasal islamcılığın hem çalışma rejiminde hem hayat tarzında yarattığı tahribatı ele alan iki örnek sunduk sizlere. Biri müsiat ve iktidar arasındaki ilişkiydi. Diğeri ise Melis Sezen üzerinden kadın düşmanlığıydı. Bir de hepimizi tedirgin eden bir silahlı kontrgerilla örgütü Sadat'tan bahsettik. Başkanının Mehdi için hazırlık yaptığı, bunu yaparken de Cumhurbaşkanı'nın baş danışmanı olduğu bir örgütten bahsettik.

Fakat unuttuğumu zannetmeyin, şimdi belki de en önemli meseleye geliyoruz. Konumuz, konumuz adalet. Konunun öznesi, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu. Canan Kaftancıoğlu'nun 2011 ile 2014 yılları arasında attığı tweetler, 2019'da dava konusu haline geldi. 12 Mayıs'ta ise, en üst mahkeme konumundaki Yargıtay, Kaftancıoğlu'na verilen 4 yıl 9 aylık cezayı onayladı.

Henüz yargıtayın kararı Kaftancıoğlu'na tebliğ edilmedi ama CHP kaynaklarından öğrendiğimiz kadarıyla muhtemelen Canan Hanım hapse girecek ve ardından çıkacak yani bir günlük bir süreç yaşanacak. Girip çıkacak. Fakat bu ihtimal için muhtemelen dediğimizin altını çizelim. Her şey yargıtayın kararı tebliğ etmesinden sonra ortaya çıkacak. Fakat daha önemli bir diğer karar Kaftancıoğlu'na verilen siyaset yasağı oldu.

Çünkü 301. maddeden yani devleti aşağılamaktan da ceza verildi. Pek çok okçuya göre bu kararla birlikte Kaftancıoğlu milletvekili seçilemeyecek. Dernek, vakıf, siyasi parti gibi tüzel kişilerin üst yöneticiliğini yapamayacak. Öğrendiğimize göre İstanbul İl Başkanlığı'na devam etmesinde bir engel yok. Ancak seçimlerde milletvekili olabileceği şimdilik şüpheli. İşte bu kararın ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu sert bir tweet atarak partisini teyakkuza geçirdi.

Kılıçdaroğlu kararın ardından Twitter'dan, partimizin tüm milletvekilleri derhal İstanbul İl Başkanlığı binamıza doğru yola çıkın diye talimat verdi. Kendisi de birkaç saat sonra İstanbul İl Başkanlığı'nın önünde toplanan partililere şu konuşmayı yaptı. Yönetenlere, yönetene, Erdoğan'a sesleniyorum. Erdoğan, sen ikiyüzlüsün. Sen fırsatçısın. Sen bir zorba ve bir manipülatörsün. Ama zulmün, küstahlığın artık son buluyor. Söyleyeyim. Erdoğan, yaklaşan gök gürültüsünü duyuyor musun?

Bu gürültü mahallelerini sığınmacalara sattığın insanlarımızın gürültüsüdür. Bu gürültü harç bıraktığın emeklilerimizin gürültüsüdür. Bu gürültü elektriğini kestiğin 4 milyon insanın karanlıktaki sesidir. Milyonların acısının sesidir bu. Kulaklarında çınlayan ses.

Kılıçdaroğlu beklendiği üzere sert konuştu. Ben de bizzat orada CHP il başkanlığındaydım. Kılıçdaroğlu doğru bir zamanlama ve doğru bir tonla yaptığı konuşmayla partisinin moral motivasyonunu topladı. Canan Kaftancıoğlu'na en üst perdeden sahip çıktı. Konuşmanın ardından partililerin duygu durumu değişmişti. Konuşmadan önceki duygu durumu son derece umutsuz, son derece mutsuzdu. Ancak konuşmadan sonra coşku giderek arttı. Bu haliyle konuşmayı CHP içinden değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Fakat sadece bu değil, iktidar sertlik yalnız tutumunu Gezi ve Kaftancıoğlu davalarında gösterdi.

CHP lideri de bu haliyle resti görmüş gibi duruyor. Hem Salat'ın önünde yaptığı konuşma hem de partisinin il başkanlığı önünde yaptığı konuşma böyle bir sürece hazırladığını gösteriyor partisine. iktidardan gelen taarruza karşı benzer güçte bir direnç merkezi oluşturmaya gayret gösteriyor Kılıçdaroğlu. Başarabilecek mi göreceğiz ama şunu vurgulayalım, önümüzdeki haftalar ve aylarda Kılıçdaroğlu'nu daha çok konuşacağız. Bu bölümün öngörüsü bu olsun. Kılıçdaroğlu bu zamana kadar çok sert eleştiriliyordu ancak bundan sonra çok daha fazla gündem belirleyecek, liderliğini tahkim edecek. Sonuna gelelim. İslamcılık hakim olduğu coğrafyalardan hiçbirinde demokratik bir deneyim inşa edemedi.

Son yıllarda İslamcılığın anti-demokratik karakterinden Türkiye'de nasibini aldı. Kaftancıoğlu pizza değil, yani herkesin sevdiği bir figür değil, bunu kabul edelim. Ama adil olalım. Bundan 8 ila 11 yıl önce atılan tweetler, 2-3 yıl önce dava konusu yapılıyorsa, O halde bu davalar neden iktidar mensuplarına açılmıyor diye sorsak yanlış mı yaparız sizce? Mesela Fetullahçılar hakkında övgü dolu ifadeler ya da çözüm sürecinde PKK veya Öcalan hakkındaki iltifat dolu tweetleri karıştırsak, iktidar kesiminde yargılanacak kimse mi bulamayız? Onlar yargılanmıyorsa, neden Canan Kaftancıoğlu'nun aktif siyasetin içinde değilken, kimse tarafından takip edilmezken, kendi kendine attığı tweetler bugün yargılama konusu yapılıyor?

2000'li yıllarda bir takım liberal aydınlar AKP'yi Batı tipi bir muhafazakar demokrat parti olarak algıladı. Yani Batı'daki Hristiyan demokrat partilere denk düşecek bir parti gibi düşündüler onu. Fakat gelinen noktada muhafazakar demokrat hayaller yerini otoriter bir yönetim anlayışına bırakmış durumda. 20 yılı aşkın iktidar koltuğunda geçirilen bu sürenin ortaya çıkardığı hakikat ise Türkiye İslamcılığının bir gelenek olarak, demokrasiyle varoluşsal bir çatışma içinde olduğu. Bu bölümde size sunduğumuz bu örnekler, rejimin ideolojik karakterini de ortaya koyuyor. Adalete duyulan özlem, gerçekten nefesimizi kesmeye başladı. Hepinize sabır dilerim. Tren Topi, Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, din ve devlet işlerini ayırdığınız günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)