
2.642 kelime · ~13 dk okuma
Siyaseti takip edenler çok uzun zamandır görmedikleri bir tabloyla karşılaştılar. Siyaset gündeminde aynı anda iki konu trend topik oldu. Bunlardan ilki Ümit Özdağ'ın Süleyman Soylu'yu Düello'ya davet etmesiyle sonuçlanan tartışma. Diğeri ise Ekrem İmamoğlu'nun Karadeniz gezisi ve bu gezide içinde Nagihan Alçı'nın da bulunduğu bir fotoğraf.
Aktörlerden biri kazanan pozisyonda. Bu aktörün adı Ümit Özdağ. Onun için popüleritesinin zirvesindedir demek yanlış olmaz. İmamoğlu ise ışıltısını bir fotoğrafla kaybetmeye başladı. Fakat bu iki konuyu tek potada eriten bir bağlam var elbette. Bu bağlamın adı ideoloji.
Bu bölümde ideolojinin basit bir lideri nasıl parlatabildiğini, ideolojisizliğin ise parıldayan bir lideri nasıl söndürebildiğini konuşuyoruz. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. Öncelikle konuları özetleyelim ve Ümit Özdağ ile başlayalım. Bildiğiniz üzere Ümit Özdağ ve Zafer Partisi'nin siyasetteki birinci önceliği sığınmacılar. Tren Topi'nin önceki bölümlerinde de iki kez bu konuyu ele almıştık. Hiç takip etmeyeniniz var mı bilmiyorum ama Ümit Bey'in sığınmacı konusundaki tavrı özetle şu cümlede vücut buluyor. Zafer Partisi iktidarında tüm sığınmacılar gidecek, gerekirse zorla.
Türk milletine söz veriyoruz. Nedir o? Bir sene içerisinde, 365. günün 24. saatinde Türkiye'deki bütün Suriyeliler, son Suriyeli Türkiye'yi terk etmiş olacak diyoruz.
Zorla. Gerekirse evet. İlk duyulduğunda ideolojisiz, politikasız, salpopulist bir dil gibi görünebilir. Mesela akla bolu belediye başkanı Tanju Özcan gelebilir. Ama hayır, öyle değil. Ümit Bey bu söylemin altını bir ideolojiyle dolduruyor. Kemalistim ya da Atatürkçüyüm demiyor. İdeolojisini Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçiliği olarak adlandırıyor. Burası bir pergelin merkezi tutan sivri ucu gibi.
Buradan hareketle pergeli döndürüyor ve üç temel sorun alanı tespit ediyor. Bunlar, sığınmacı meselesinin neden olduğu milli birlik krizi, tek adam rejiminin neden olduğu devlet krizi ve ekonomik kriz. Bu üç kriz içinde öncelik verdiği konu ise sığınmacıların neden olduğu milli birlik krizi. Bu sorun çözülmeden diğer sorunların çözülemeyeceğini söylüyor. Çünkü sığınmacıların göç hareketlerine iradesi olan bir elin stratejik olarak yönlendirdiği görüşünde.
Buna stratejik göç mühendisliği diyor. Zaten bu isimde bir kitabı da bulunuyor. Göç hareketlerinin temel hedefinin Türk vatanında Türklük bilincinin bitirilmesi, Türk vatanının Türklerin elinden gitmesi olarak tarif ediyor. Özellikle güney sınırında sığınmacıların toplanmasını Türk vatanının sınırlarına tehdit ettiğini söylüyor.
Sınırın güneyinde kurulan Kürt Devleti'nin de tehdidi derinleştirdiğini vurguluyor. Tüm Türkleri de bu sorun etrafında bir araya toplamayı, bu soruna ilişkin bir mücadele ortaya koymayı hedefliyor. Bunları da alelade biri olarak söylemiyor. 27 Mayıs 1960 darbesinde Alparslan Türkeş Kliği ile birlikte hareket eden Muzaffer Özdağ'ın oğlu olarak söylüyor.
Ülkücülük doktrinine en vakıf isimlerden biri. Hem babası hem kendisi MHP'nin yakından tanıdığı, uzun yıllar MHP'de siyaset yapmış bir isim Özdağ. Sığmacı gündemini bu zamana kadar Demokrat Parti lideri Gültekin Uysal ya da Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan da benzer biçimde ele aldı. Ama Özdağ'ın farkı bu meseleye ideolojik bir içerik kazandırması oldu. Tarihsel referanslarda vererek. Şöyle ki iki tarihsel blog tarif ediyor Özdağ. Bunlardan biri İttihat ve Terakki çizgisi ki Özdağ bu çizgiyi sahipleniyor.
Diğeri ise hürriyet ve itilaf çizgisi. AKP ve HDP'yi de buraya konumlandırıyor. CHP'nin de son yıllarda buraya kaydığını söylüyor. Böylece an itibariyle AKP iktidarı tarafından ağır baskı altındaki HDP'yi AKP ile aynı potaya sokabiliyor. CHP'nin de bu bağlamda gerçek muhalefet olmadığını söyleyebiliyor. Sistem partisi diyor.
Bunları yaparken bir tarihsel süzgeçten geçirerek sözüne dayanak kazandırıyor. 1921 anayasasını sahipleniyorlar diyor, biz ise 1924 anayasasına yaslanıyoruz diye de ekliyor. AKP ve HDP için onlar kurtuluşa sahip çıkar ama kuruluşa sahip çıkmaz diyor. CHP'nin de bu çizgiye yaklaştığını söylüyor ve onu sarı muhalefet olarak değerlendiriyor. HDP'nin kapatılmasını, HDP'li siyasetçilere de terörist muamelesi yapılmasını öneriyor.
Bir yandan bunu derken, benzer bir dil kullanan Süleyman Soylu'ya da ideolojisi sayesinde sataşabiliyor. Elbette geniş halk kesimleriyle iletişimini bu derinlikli tartışmayla kurmuyor. Halkla kurduğu iletişiminde bu ideolojik referansla çelişmeyecek politik söylemler geliştiriyor. Zafer Turizm'le yollayacağız sığınmacıları diyor mesela.
nasıl göndereceksiniz sorusuna kare oluyla diye cevap veriyor. Ya bunlar işin iletişimi, PR'ü. Buralara çok takılmamak lazım. Arka planda ise ideolojik bir referans bulunuyor. Zaten başta da söylediğimiz gibi, odaklandığımız kısım da burası oldu bizim. Ümit Özdağ portresinin daha detaylı analizini başka bir bölüme bırakalım ve sıcak gündeme odaklanalım. Özdağ'ın sığınmacı gündemi üzerinden parlayan yıldızı iktidarın da dikkatini çekmiş durumda. Belli ki sadece dikkatini değil, öfkesini de çekmiş durumda.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, TGRT yayınında Özdağ'ın adı önüne geldiğinde sinirden adeta gözü dönüyor. Spiker, Soylu'ya Özdağ'ın bir tweetini okumak istiyor ve Soylu'dan siyasi tarihimizde benzerine az rastlayacağımız tonda tepkiyle karşılaşıyor. Ümit Özdağ'dan bahsettik programın özellikle başında kendisinden bir cevap var. Hiç hiç hiç, muhatabım değil. Hiç kabul etmem. En azından bir cümle. Hiç adam yerine koymam, hayır. Sayın Bakan, kendisi iddiaları reddediyor. Hayır, kabul etmem. Bunu söylerseniz toplantıyı terk ederim. Ben bu adamı adam yerine ve insan yerine koymam. Bu hayvandan aşağı bir adamdır. Eser-i Safir'indir. Bu kadar basit. Adam yerine koymam. Ne? Kendisi adam yerine girmeye çalışıyor. Soros çocuğudur ve operasyon çocuğudur. Bu kadar açık.
Esfer-i Safir'in yani cehennemin en dibindeki çukura atılacak olan, hayvandan daha aşağı değerdeki insanlar için kullanılan Kur'ani bir terim. Zaten bu şekilde de söylüyor, hayvandan da aşağıdır diyor. Bu ağır hakaretlerin üzerine Ümit Özdağ birkaç saat sonra partisinin genel merkezinde sert bir açıklama yapıyor ve Soylu'yu düello'ya davet ediyor. yani düello demiyor tabi ama bir dinleyelim. buradan bütün zafer partililere de soylunun bu soysuz açıklamasına hakaretle cevap vermelerini istemiyorum. bu ağır hakarete sükunetle cevap veriyorum. Ancak burada soylunun yapmış olduğu hakaret benim sadece şahsımla ilgili değil, çok daha ağır ve doğrudan Soros çocuğu, operasyon çocuğu diyerek ailevi bir boyutu kapışıyor.
Yarın Zafer Partisi Genel Başkanı olmanın dışında Ümit Özdağ olarak tek başıma İçişleri Bakanlığı'nın önüne gideceğim. Tek başıma. Silahsız. Süleyman Soylu'ya buradan sesleniyorum. Süleyman, zerre kadar erkeklik onurum varsa saat 11'de beni kapının önünde bekle. ve Ankara'da birçok insanın peşine takmış olduğun operasyon çeteleri beni hiçbir zaman ürkütmedi. Seni yarın İçişleri Bakanlığının önünde bulacağım oğlum. O zaman göreceğiz kim Soroz'un çocuğu, kim operasyonun çocuğu. Saat 11'de erkeksen orada bekle.
Dinlediniz, Soylu'ya Süleyman diye hitap ediyor, oğlum diye sesleniyor. Erkeksen bekle diyor. Ve ertesi gün meclisten çıkıyor ve 100 metre ilerideki İçişleri Bakanlığı'na doğru yola koyuluyor. Elbette daha yola çıkmadan polis tarafından durduruluyor. Yürümesine izin verilmiyor ve orada aynı sertlikte şu açıklamayı yapıyor. Bu arkadaşlar Türk milletinin çocukları, senin bodyguardların değil. Bunların çoğu benim öğrenciyim. Sen don lastiği satarken ben akademide ders veriyordum adam. Ben geliyorum. Hadi kapının önüne çık. Süleyman kapının önüne gel. Korkak herif. Kapının önüne gel. Televizyona çıkıp küfretmek, benim aileme küfretmek senin haddine mi? Hadi gel bakayım oraya. Sen cumhuriyet tarihinin en büyük kriminalisin. Ve şimdi
Zafer Partisi'ne karşı bir komploya imza atıyorsun! 6-7 yılda nasıl Zafer Parti'nin görünen tiplerle olay çıkartacağını biliyorum senin! Geliyorum Süleyman bekle! Kazanan kim mi? Bu diyello da çok açık şekilde galip Ümit Özdağ. Soylu, TGRT yanında pot üstüne pot kırmıştı. Zaten eleştiri okların hedefindeydi. Özdağ ise Soylu'ya bitirici vuruşunu yaptı. Bu zamana kadar hep soldan gelen hamlelere antrenmanlı olan Süleyman Soylu, bu haliyle ilk kez sağdan bir kroşe yedi. Sağdan gelen darbelere alışkın olmayan Süleyman Soylu, deyim yerindeyse knockout oldu.
Gün boyu Süleyman Soylu'ya sahip çıkmaya çalıştı AKP. Hepsi ters tepti. Sahip çıkanlardan biri, ekonomik krizin sorumlarından sayılan Nurettin Nebati oldu mesela. Her ikisinin de aynı fotoğraf karesine girmesi, iktidardaki başarısızlığın sembolik bir resmine dönüştü. Ama Soylu'ya öyle bir isim sahip çıktı ki, Özdağ deyim yerindeyse kıpırdayamadı. O isim MHP lideri Devlet Bahçeli'ydi.
Bahçeli tepi göstereceği adres olarak Twitter'ı kullandı. Muhtemelen salı günkü grup konuşmasında da bu konuyu ele alacak. Uzun tweetleri burada okumayalım ama doğrudan Özdağ'a ele aldığı şu tweet'i sunalım. Şöyle diyor Bahçeli. İçişleri Bakanımızın ismi Süleyman Soylu'dur. Bakanlık önünde pespaye görüntüler eşliğinde magandalık yapanlar, anarşist yöntemlere mücacat edenler, ateşle oynayan provokatörlerdir. Türk milleti soylu duruşu da bilmekte, lekeli ve gölgeli müfterileri de görmektedir." Bu tweetin ardından gözler Ümit Özdağ'a döndü.
Özdağ'dan gelen ses koca bir sıfır oldu. Akşam Halk TV'ye bağlanan Özdağ, MHP lideri Bahçeli'nin tweetleri sorulsa da, Özdağ topu ustaca taca attı. Bahçeli'ye karşı bir eleştiri yöneltmedi ve daha çok, bizim tavrımız yıllardır bellidir türünde cevaplar verdi. Aslında her bir ifadeyle ilişkin saatlerce konuşulabilecek şeyler bunlar ama şimdilik geçelim. Türkiye siyasini yakından takip etmeyenler, bu sessizliğin nedenini anlamayabilir.
Fakat bir soruyla uzun uzadıya ele alabileceğimiz bir konuyu özetleyebiliriz sanırım. Ümit Özdağ tıpkı Süleyman Soylu'ya yaptığı gibi devlet Bahçeli'ye de hitap edebilir miydi sizce? Mesela MHP Genel Merkezi önüne gidip Bahçeli'yi Düello'ya çağırabilir miydi? Mesela çağırırsa ne olurdu? Bu soruya vereceğiniz cevaplar, MHP'nin bu rejim içinde doldurduğu boşluğa ilişkinde fikir verecektir. MHP, müesses nizamın 53 yıllık partisi ve belli dokunulmazlıkları olan bir parti. Yani bir MHP var, bir de derin MHP.
Devletle olan bağlantıları nedeniyle MHP kadrolarına bazı kanunsuz işler serbesttir. Nitekim kendisine Soylu ile Bahçeli arasındaki ilişki de soruldu ve özdane dedi biliyor musunuz? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli'nin kanatları arasına bir sarı civciv gibi saklanmıştı. Bahçeli, %6'lık 7'lik oy oranı olan bir partinin lideri olarak, emrinde 250 bin silahlı personeli bulunan İçişleri Bakanını kanatları altına alabilecek gücü nereden buluyor? Sadece Cumhur İttifakı'nın %50'den fazla oya kavuşmasını sağlayacak parti olduğu için mi bu güce kavuşuyor MHP? Hayır. MHP aynı zamanda tarihsel referansları, güvenlik bürokrasisi içindeki gücü, müesses nizamın koruyucusu kimliği ve hukuken imtiyazlı eylemleriyle de gücünü elinde tutuyor. Özdağ'da MHP liderine, soyluğu için kullandığı üstüpla konuşamıyor. Devlet, oğlum gibi seslenmiyor. Şimdi haftanın yıldızı parlayan ismini kenara bırakalım, yıldızı hafiften de olsa sönen bir isme geçelim isterseniz, yani Ekrem İmamoğlu'na.
İlgisiz gibi görebilirsiniz ama Özdağ'ın sırrı neyse İmamoğlu o sırrın yeterince farkında değil. Özdağ'ın sırrı neydi? İdeolojisiydi. O ideoloji Özdağ'ı tutarlı yapıyordu. Bu kelimenin altını çizelim. Tutarlı. Özdağ'ın ideolojisi Pergel'in sivri ucu gibi bir referans noktasından uzaklaşmamasını sağlıyordu. Bu ideolojiyi benimsemiyor olabilirsiniz, dürüst olayım. Ben de benimsemiyorum. Hatta bu ideolojiyi tehlikeli bulanlardanım.
Şunu da ekleyeyim. Özdağ'ın ideolojisinin bu şekilde popüler hale gelebilmesinde Cumhur İttifakı'nın yarattığı milliyetçi iklimin de etkisi var. Yani 10 yıl önce böyle olmazdı. Yani Özdağ aslında rüzgarı arkasına alıyor, bu haliyle mevcut siyasi rejimin atmosferinden de besleniyor. Bu atmosfer, Özdağ'ın parlaması için objektif, yani nesnel şartları sunuyor. Fakat günün sonunda subjektif şart ideoloji.
Çünkü ideoloji bir liderin olmazsa olmazıdır. İdeolojisi olan bir liderin karşısında, ideolojisi olmayan bir lider paramparça olabilir. İdeoloji parıldar, ışık saçar, tılsımlıdır, kitleleri büyüler. İdeolojisiz hiçbir lider yeterince heyecan veremez. Eklemem onu nasıl tanımlarsınız? Mesela, Özdağ'ı tanımlayabiliyorsunuz. Irkçı dersiniz, faşist dersiniz, Atatürk milliyetçisi dersiniz. Yanlış anlamayın, bu tanımların objektif veya subjektif olabilir. Yani olumlu veya olumsuz tanımlayabilirsiniz ama tanımlayabilirsiniz. Kendisi de Atatürk çizgisindeki Türk milliyetçisiyim diye tanımlıyor. Peki yeniden soralım. İmamoğlu'nu nasıl tanımlarsınız?
Demokrat, muhafazakar demokrat, sosyal demokrat, atatürkçü, kemalist, islamcı, milliyetçi... Hangisi? Liberal mi? Hangisi? Net bir cevap vermek güç. İdeolopsizdi İmamoğlu. Deniz Gezmiş'i de anıyordu, Turgut Özal'ı da, Alparslan Türkeş'i de, Necmettin Erbakan'ı da. Her birini övgü dolu sözlerle ele alabiliyor mesela. Hiçbirini eleştiren bir bakış açısı geliştirmiyor.
Yani deyim yerindeyse ne sağcıydı ne solcu, futbolcuydu futbolcu. Trabzon sporluydu, Karadenizliydi. Fikirleriyle, eylemlerinin politik içeriğiyle değil, kimliğiyle çıkıyordu kitlelerin karşısına. Ona sempati besleyenler de onun fikirlerini, eylemlerini değil, bu kimliğinin işe yarayacağını düşündüğü için sempati besliyordu. Karadenizli adam Erdoğan'dan oy çalabilir. Bak ülkücü gibi değil, Kürtlerden de oy alabilir. İmamoğlu'nun adı cümle içinde bu bağlamda el alınıyordu. Yani önemli olan ideolojisi değil, fikri değil, eylemi değil, kimliğiydi.
Nitekim bu durum İstanbul belediye seçimlerinde de bir avantaja dönüşmüştü. Herkesten oyalabilirdi. İyi de kimlik siyasetinin kalıplarından kurtulamıyoruz ki böyle. O yüzden belediye seçimlerinde işe yarayan bu tavır Cumhurbaşkanlığı aday adaylığı sürecinde yavaştan ters etki yaratmaya başladı. İmamoğlu bayramda çok tartışılacak bir Karadeniz gezisine çıktı. Bayramdan hemen önce CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun şu konuşmasından sonra. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz.
Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkum edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın, ya şimdi şu anda yolumdan çekilin. Açık bene söylüyorum.
Ya benimle yürüyün ya da yolumdan çekilin diyordu Kılıçdaroğlu. Bu konuşmada altılı masaya değil, partisine sesleniyordu. Bunu CHP içindeki kaynaklarla teyit ediyor. Adalet sürecine ilişkin bir çıkıştı Kemal Bey'in bu çıkışı. İşte bu çıkışın ardından İmamoğlu Karadeniz Turu'na çıkmıştı. Aslında başarılı bir geziydi. İktidarın İmamoğlu'na giriştiği sert taarruza karşı, işte Rize sokaklarında yürüyorum, Erdoğan'ın memleketinde miting yapabiliyorum diyordu İmamoğlu.
Kimileri Rize'deki kalabalığı küçümsedi ama o önemsiz bir konu. İmamoğlu'nun amacı Rize'de rahatça yürüyebilmekti. Yürüdü de. Ardından memleketi Trabzon'a gitti. İmamoğlu'na ilgi burada oldukça yoğundu. Ama...
Gezi'nin sonunda çektirdiği bir fotoğraf büyük olay oldu. Fotoğrafta İsmail Saymaz, Akif Bekir, Özlem Gürses, Ertuğrul Öztürk ve bir de Nagihan Alçı vardı. Nagihan Alçı'da film koptu. Muhalif kesimler için son derece sembolik bir isim Nagihan Alçı. Hafızalardaki yeri son derece olumsuz, adeta bir nefret objesi. İmamoğlu onu da Gezi'ye çağırmış, bu sayede muhafazakar kesimlere seslenmeye çalışmıştı.
Fakat bu fotoğraf ilk yayınlandığında sosyal medyada büyük tepki oluştu. Bunun ardından İBB sözcüsü Murat Ongun, Fox TV'den İsmail Küçükkaya açıklama yapıyor ve Küçükkaya bu açıklamayı izleyicilerine şöyle aktarıyor. Murat Ongar'a sordum, ne diyorsun tartışmalara? Abi dedi gezinin ilk bölümü çok iyiydi dedi, harika geçti dedi. Anlattı Artvin'de ne oldu, Fındıklı'da, Hoppa'da ne oldu, işte hepsini anlattı anlattı. Peki dedim bu fotoğrafa ilişkin tartışmalar, sana ve Ekrem Bey'e yönelik eleştiriler var. Abi dedi biz o tartışmaları önemsemiyoruz. medyanın kendi içindeki tartışmalar olarak görüyoruz, böyle değerlendiriyoruz. topu topu dedi, 200-300 kişinin kendi arasındaki yorumlarıdır, eleştirileridir. biz bunu çok da önemsemiyoruz, doğrusu dedi. biz twitter'a bakmıyoruz, dedi." Happy Topu, 200-300 kişinin tepkisi olarak yorumlanıyordu Nagihan Alçı meselesi.
Bu ifade Twitter'da kıyameti kopardı. Yüz binlerce insan 200-300 kişi olmadığını kanıtlamak adına İmamoğlu'na tepkiye adırdı. O kadar ki tepkiler artık bir lince dönüşmüştü. İmamoğlu bu tepkilerin ardından açıklama yapmak zorunda kaldı. Bir fotoğraf üzerinden kurban etmeye çalışan insanlar olabilir. Benimle aynı düşündüğünü, aynı şeylere inandığını söyleyen
Ne yazık ki anlık hırslarına yenilmiş insanlar olabilir. Ya da bir takımın renkleri üzerinden ayrıştırma gayreti içinde olanlar olabilir. Başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkında olmayanlar da olabilir bunların içerisinde. Farkında olup yapanlar da olabilir. Ama bu kardeşiniz için vız gelir tırıs gider. Hiç umurumda değil.
Vız gelir, tırıs gider. Öyle mi oldu? Tepki daha da büyüdü. Milyonlara parmak sallıyor gibi yorumlandı. Öfke biraz daha derinleşti. İmamoğlu ardından vız gelir, tırıs gider sözü için özür dilemek zorunda kaldı. Bir fotoğrafla linç edilen, yok sayılan, tabiri caizse kaptanlığını yaptığım gemiden inilen, ya da otobüsünden inilen artık yok sayılan oy vermem şunu yapmam denilen bir kişi durumuna düşünürse insanın kalbi kırılıyor, canı yanıyor birkaç cümlede yanlış laf kurabiliyorum. O yanlış kurduğum cümleler için özür diliyorum sadece onun altını çizeyim.
İmamoğlu ne olursa olsun hala çok sevilen bir figür. Bu tartışmayı da 10 güne unuturuz zaten ama ideolojisiz kaldığı sürece bu bataktan çıkması zor. Karadenizlilikle, Trabzonlulukla yürüdüğü yol herkesle diyalog kurması ancak bu diyaloğu bir referans ideolojiye yaslanmadan yapması savrulmasına neden oluyor. Günün sonunda Karadenizliliği de ayağına dolanıyor. Fenerbahçe Başkanı Ali Koç'un Fenerbahçe Kurultayında dün yaptığı şu konuşmaya kulak verelim. Şehrin belediye başkanı
Yüksek divan kurulu başkanımızı ziyarete gelir Bordo mavi kravatla Ya kime ne anlatıyorsunuz? Bir de utanmadan O kitabın içine yazanları bilmiyordum, eminim Sayın Başkan da bilmiyordu Bize ağır hakaretler ifade eden bir kitabı da Hediye olarak getirmeye Hassasist dizilini yapar İnşallah şu günler gelmez Fenerbahçelilerin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İmamoğlu'na Hangi şehrin belediye başkanı olduğunu hatırlatma günleri gelmez Ali Koç, Fenerbahçe başkanı olmasının yanı sıra Türkiye'nin en önemli sermaye grubunu da temsil ile konuşuyor. İmamoğlu'nu açıkça topa tutuyor. Asya'yı olarak değerlendirenler yanlış yaparlar. Ali Koç son derece önemli bir konuşma yapıyor.
İşte böyle. Bir tarafta ideolojik referansları kuvvetli, pergelin ucunu kağıda dikkatlice yerleştirmiş, buradan hareket ederek siyaset üreten bir isim Ümit Özdağ var. Diğer tarafta ideolojik referansı neredeyse olmayan, kimliği ve hitabetine güvenen İmamoğlu. Sizce haftanın galibi kim?
Çok daha uzun konuşmak mümkün ama altını çizmekte fayda var. Siyasette iki artı iki dört etmiyor. Bir araya gelmek yetmiyor. Bir bağlam yaratmak, bir siyasi referansa yaslanmak da gerekiyor. Buradan hareket ederek bir politik talepler bütününü savunmak gerekiyor. Herkes için siyaset yapılamıyor. Çatışma zemini gerekiyor. Altılı masa bir araya geliyor ancak bu bir aradalığı korumak için siyaset yapmaktan vazgeçiyor. Birbirlerine benziyorlar.
Muhalefet için elbette umut var. Hala anketlerde önde gidiyorlar. Çünkü memleketin durumu ortada. Çok kötü durumdayız. Ama ideolojisiz olmanın zorluğunu yaşıyorlar. Beraber olmalarını ideolojisiz olmaya şartlamış gibiler. Halbuki her bir parti kendi kulvarında siyaset yapıp yine de bir arada durabilirler. İşte o zaman birlik olmuş olurlar.
Diyelim ve artık bitirelim. Tren Topi, Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Geçmiş bayramınızı ayrıca kutlarım. Bir sonraki bölüme kadar başka bir dünya mümkün hayalinizi kaybetmeyin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.