
3.864 kelime · ~19 dk okuma
Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, ya da Rusya'nın Ukrayna'ya işgal girişimi demek belki daha doğru, karmaşık bir hal aldı. Batı'nın ekonomik yaptırımları bir yanda, Rusya'nın askeri olarak başarısızlığı diğer yanda. Ne olacak? Bu kriz bizi nasıl bir dünyaya taşıyacak? Bu sorular belirsizliğini koruyor.
Uluslararası ilişkiler de tıpkı ekonomi gibi herkesin üzerinde konuştuğu bir kakafoniye dönüşmüş durumda. Her üç kişiden beşi uluslararası ilişkiler uzmanı gibi konuşuyor, herkesin bir fikri var. Fakat meselenin temelindeki teorik tartışmaya hakim olmadan bu karmaşık durumu çözebilmek zor görünüyor. Bu nedenle Trend Topik'in 115. bölümünde sizlerle bu kakafoniden çıkmaya çalışacağız. Bu savaşın teorik zemininde ufak bir gezintiye çıkacağız.
Bu bölümde bizlere ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünden Mehmet Salih Tatlı eşlik edecek. Ben Ozan Gündoğdu hadi başlayalım. İnsan doğası gereği sanırım kendisini bir tarafa yakın hissetmek zorunda hissediyor. Son savaşta da benzer bir eğilim görüyoruz. Türkiye'nin yeni dünya düzenindeki pozisyonu ne olmalı sorusuna kararlı cevaplar alıyoruz. Kimsenin soruları yok, herkesin cevapları var. Mesela bir taraf Türkiye'nin batı dünyasının bir parçası olması gerektiğini savunuyor. Diğer taraf Avrasyacı bir perspektifle yaklaşıyor meseleye, Rusya ve Çin'e daha yakın. Bir başka taraf var, ne ABD ne Rusya tam bağımsız Türkiye çizgisini savunuyor. Ama NATO'dan çıkmalıyız diyenler de var, Rusya'ya dönük yaptırımlara biz de katılmalıyız diyenler de var. Peki bu uluslararası ilişkiler uzmanları nasıl tartışıyor meseleyi? Yani bu kadar teorik birikim analize nasıl faydalı oluyor?
Bugün sizlerle bu sorunun yanıtını aramak istedik. Savaşın sıcak haber akışından biraz uzaklaşalım ve bu savaş bağlamında uluslararası ilişkiler literatürüne biraz dalalım. Kavramlar setimizi biraz genişletelim. Geniş bir perspektiften bakmaya çalışalım meseleye. Yanımda aynı zamanda yakın dostum, ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünden Mehmet Salih Tatlı bulunuyor. Hoş geldin Salih. Merhaba Ozan Bey, hoş bulduk.
Şimdi Salih, bir tarafta ABD'nin polisliğini yaptığı hegemonik düzen, diğer tarafta başını Rusya ve Çin'in çektiği aktörler var. Çatışmanın temelinde, teorik anlamda nasıl bir düzen var? Öncelikle şuna bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Şimdi ABD hegemonyasına, Çin'in aksisine bugünkü Rus başkaldırısı daha güvenlikçi ve realist bir perspektifle açıklanabilir. Bu da aslında bizi Soğuk Savaş'ın tozlu raflarında kaldığını düşündüğümüz ama hala geçerliğini koruyan bir dizi kavramı yeniden düşünmeye, yeniden kurgulamaya itiyor.
Rusya ve Çin ABD hegemoniyasından rahatsız gibi görünüyor olsa da bu aktörlerin kaygılarını ayıran temel kavramlar esasında jeopolitik ve ekonomi politik. Şimdi bu iki kavramı andın, buradan araya gireyim, buradan açmaya başlayalım. Cümle içinde çok sık kullanırız. Daha nedir bu jeopolitik? Yani bunu uluslararası ilişkiler bağlamında soruyorum elbette.
Tabi jeopolitik kısaca coğrafyanın bir siyasi aktör için diğer aktörlerle olan karmaşık ilişkilerinde sağladığı avantajlar ve dezavantajlar bütündür. Biraz daha gençletecek olursak şunu diyebiliriz, bir siyasi aktörün etrafına baktığında karşılaştığı yer şekillerinin ya da yeraltı zenginliğinin kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullanması gerektiğini inceleyen yorumudur. Tabii sadece çıkarlar değil, stratejiler, varolusal paradigmalar da bu perspektifin içinde yer alır. Jeopolitik kavram her ne kadar modern bir kavram gibi görünse de, uygulanışı insanlık tarihi kadar eskidir diyebiliriz. Bir kavram daha söyledin, realist teori. Nedir bu realist teori?
Realist teori bir uluslararası ilişkiler yaklaşımdır diyebiliriz. En dominant yaklaşımlardan biridir hatta. Fiziksel gücün uluslararası düzlemde temel belirleyici olduğunu iddia eden bir bakış açısıdır. Yani devletler arası ilişkilerin normlardan, etik değerlerden bağımsız olduğunu savunur. Realist yaklaşım böyle düşünüyor. Biz de bu perspektiften jeopolitiği, devletlerin güvenlik stratejilerini inşasında önemli bir yer teşkil eden bir unsur olarak ele almaya çalışıyoruz.
Şimdi bu haliyle Rusya realist gibi duruyor. Değil mi? Doğru. O halde silah teknolojisindeki yerlemeler jeopolitik olarak son derece belirleyici. Çünkü bütün dünya artık yeni teknolojik silahlar için son derece küçük. Yanılıyor muyum? Kesinlikle doğru. İşte az önce bahsettiğimiz bu ilk insana kadar dayanıyor tezi burada vücut buluyor aslında. İşte avcı toplayıcının geliştirdiği metal silahlar onu daha düz ovaya inmeye alan hakimiyeti.
sağlamaya doğru gitti. Şimdi silah teknolojisinin ilerlemesinin bugünkü krize etkisini de şöyle yorumlayabiliriz. Günümüzde artık kıtalar arası balistik füzeler gibi sofistike sistemler var. Uzay rotasını kullanıyorlar ve çok ufak satmalarla dünyanın her noktasındaki hedeflerine ulaşabiliyorlar. Örneğin Rus donanması Akdeniz'e inmeden Akdeniz'de bir operasyon yürütebiliyor mu? Bunu soralım.
Yani pek tabi bugünkü teknoloji ile bu yapılabiliyor. Hatta hatırlarsanız 2015 yılında Rusya Hazar denizindeki savaş gemilerinden ateşlenen bir dizi tüzeyle Suriye'deki iş telafilerini vurduğuna dair bir video yayınlamıştı. Epey de ilgi çekmişti bu video. Dünya bu anlattığım bağlamda silah teknolojisi açısından çok daha küçük bir küreye dönüşmüş durumda değil mi?
Dünyanın her yerini, dünyadaki konumum ne olursa olsun vurabileceğim bir teknoloji varsa coğrafi olarak dezavantajlı olabilir miyim? Ya da coğrafi dezavantajım o kadar da önemli olmasa gerek bu durumda. Kesinlikle öyle. Yani teknolojik gelişmeyle birlikte önemi azalan bir kavram aslında coğrafi'nin realist yorumu.
Şimdi öte yandan tarihin kırılma anlarında yaygın birçok kavramın belli aktörler açısından anlamsızlaştığı ya da en azından öneminin azaldığını görüyoruz. Şimdi Jeopolitik de bundan nasibini aldı dönem dönem. Bu kırılma anlarından en önemlisi 1970'lerde Mutual Assured Distraction adı verilen bir konsept. Yani karşılıklı kesin yıkım konsepti. Bu konsept Soğuk Savaş'ın iki süper gücü tarafından kabul edildi.
Buna kısaca M.A.D. de deniliyor. M.A.D. konsepti Amerika ve Sovyetler Birliği'nin olası bir çatışma anında birbirlerini yok edebilecek güce ulaştığını ve kazananın olmayacağını bir dehşet dengesini aslında tanımlıyor. Şimdi biraz bu M.A.D. yani Karşılıklı Kesin Yıkım'ın jeopolitiği nasıl etkilediğine bakalım istersen.
Jeopolitik neydi? Az önce söyledik. Coğrafyanın aktörler arasındaki ilişkilerde sağladığı avantajlar ve dezavantajlar bütünüydü. Peki dünya üstünde bugün herhangi bir noktayı yaklaşık tahminen 18 dakika içinde yerle bir edecek gücünüz var. Bu durum güvenlik kaygısıyla sınırlarınızı genişletmenin anlamını azaltmaz mı? Ya da tampon devletler, işte buffer zonelar oluşturmanızın gerekliliğini azaltmaz mı?
Bu soruların cevabı sıklıkla soruluyor özellikle 1970'lerden sonra. Şimdi nükleer kapasiteniz bütün bu güvenlik kaygılarınızda yeterince caydırıcı bir unsur olarak duruyorken, atıyorum işte Angola'daki hükümetin Marksist ya da Liberal oluşuyor, size nasıl bir askeri tehlike yaratabilir? Bu işte 70'lerin popüler sorularından. Bu arada bütün bu anlattıklarım sadece iki nükleer güç olan ABD ve Sovyet Rusya arasındaki ilişkiler için geçerli. Yoksa başta jeopolitik olmak üzere kullandığımız bütün kavramlar farklı iki aktör arasında çok farklı öneme hala haiz olabilir. Anladım yani ABD ve Sovyetler ya da ABD ve Rusya'yı ele aldığımız zaman jeopolitik önemini kaybediyor silah teknolojisine gelişme yüzünden ama
Geri kalan uluslararası ilişkiler bağlamında Cevapolitik önemini koruyor. Bu aşamada artık ABD ve Sovyetler açısından karşılıklı olarak daha fazla silahlanmanın anlamı da kalmıyor sanırım. Tabi tabi kesinlikle. Hatta bu aşamada bazı komik olaylar da yaşanıyor. Bunlardan biri işte Kennedy ile Brezhnev arasında yaşanıyor. Bunu kısaca anlatmak isterim. Kennedy bir mülakatında Sovyetleri iki kez yok edebilecek nükleer güce ulaştıklarını
Deklare ediyor. Bunun üzerine Brezilya'da soruyorlar, ya böyle bir açıklama var diye. Brezilya'da biraz alaycı bir biçimde, ya biz İSAB'de bir kez yok edecek müşteriyiz diye cevaplıyor bunu. Aslında bir şeye nokta koymuş yani. Ha bir kez yok etmişsiniz, ha iki kez yok etmişsiniz. İki ülkenin de bu gücü ulaştığı aşamada artık
cihapolitik anlamını kaybetmiş. Tabii tabii tam bir dehşet dengesi. Tam da bu doğrultuda aslında 1970'lerde başlayan bir dizi nükleer silahsızlanma gayreti görüyoruz. 1970'lerde ABD ile Sovyetler arasında askeri anlamda da yumuşaman ilk MRL'ini görüyoruz bu anlamda. Bu aslında NATO'nun yani Batı'nın işine geliyor. Çünkü Batı soğuk savaş süresince refah da üretebiliyor.
kitle desteği yüksek, ekonomik ve finansal kurumlarla yapsal reformlarını tamamlamış Sovyetlere baktığımızda ise iç meselelerle meşgul olduğunu Amerika'nın neoliberal bir küresel düzen inşasını hızlandırıyor Sovyetlerin bu iç meselelerle meşgul oluşuyor. Kısaca fiziksel güce dayanan realist bir kurguda eşit güçlü olduğu Sovyetlerin neoliberal ekonomik bir düzende kolayca alt edebileceğini de öngörüyor ABD. Bu amaçla da başta komünist Çin olmak üzere, ki burada 70'lerde Kissinger'ın Pekin'e yaptığı sürpriz bir ziyaret var, incelenebilir bu. Başta komünist Çin olmak üzere bir dizi aktörün kapitalist ekonomiye entegrasyonun da önünü açıyor Amerika. Ve artık dominant anlayışın, uluslararası ilişkilerdeki dominant anlayışın coğrafya politik, nükleer kapasite ya da askeri güç olmadığı yeni bir şafağına uyanıyoruz bu olayların neticesinde.
Burası çok önemli sanırım. Çünkü sen böyle diyorsun ama jeopolitiğin öneminin azaldığı, yerine ekonomik politiğin önem kazandığı bir çağdan bahsediyorsun sanırım. Fakat bir yandan da Rusya'nın jeopolitik bir gerekçeyle Ukrayna'yı işgal etmesi var. Evet, haklısın. Oraya gelmeden önce şunu söylemem lazım. 1970'lerin dehşet dengesi içinde geçen zorunlu barış hali, 80'lerde iki aktörün ekonomik, kültürel ya da ideolojik değer ihracına yerini bırakıyor.
Burada da Batı'nın eli daha güçlüyor. Az önce de dediğimiz gibi. Neden? Çünkü Batı'nın insan hakları, demokrasi, serbest piyasa, özgürlük gibi kavramlar üzerine inşa ettiği bir küresel düzen projesi var. Sovyetlerin benzer bir iddiası ya da projesi o tarihi itibariyle artık yok.
1980'lerin de böyle devam ettiğini görüyoruz. Küresel ekonomiye entegre olmaya çabalayan Çin güçleniyor bir yandan, kapalı ekonomi eksenindeki Doğu blokunun da yavaş yavaş çöklüğünün 89'la da tamamen çöklüğüne şahit oluyoruz. Şimdi realist argümanlar büyük bir yara alıyor vaziyet böyle olunca. Bilirsiniz işte Fukuyama falan tarihin sonu geldi diyor. İşte liberalizm insanlığın ulaşabileceği nihai düzendir gibi bir iddiada bulunuyor.
şova dönüştürüyor işi ve diyor ki işte liberalizm daha sınıfsız bir toplum yarattı, komünizme nazaran. Yani yetki olarak da bir üstünlük taslıyor aslında, tam bir zafer söyleminde bulunuyor. Yani dehşet dengesi dediğim barış ikliminin önemli bir sonucu, Cevapoliti'nin önemini yitirmesine neden oluyor. Bunun yerine ekonomik, kültürel ve ideolojik değer ihracı önem kazanıyor. Doğru anladım sanırım.
Evet, Batı kendi sahasında daha rahat top çevirmeye başlıyor diyebiliriz bu noktadan sonra. Küreselleşmenin de imbelendiği 1990'lar, teknolojik gelişmeler, anlık haberleşme imkanları ve medyanın da yaygınlaşması ile bilindiği üzere ekonomik ve kültürel olarak Batı'nın kesin zaferiyle sonuçlanıyor. Zaten askeri olarak 1970'lerde sona ermiş bu yarış, ideolojik olarak da son buluyor. Yeni düzenli DNA'sında artık asker ya da ideoloji göremiyoruz, ekonominin olduğunu tesis ediyoruz.
Şimdi baştan beri en azından ABD, Rusya tarihselliğinde jeopolitiğin önemini kaybettiğini ama ekonomi politiğinin önem kazandığını vurguluyorsun. Nedir bu ekonomi politik? Biraz onu açar mısın? Ekonomi politik, siyasi aktörlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiyi domine eden faktörün ekonomi olduğu iddiasıdır. Bu konsept, fiziksel güç kapasitesi, demografik yapı, yeraltı-yerüstü avantajlarının önemsiz kılmaz ama devletlerin de insanlar gibi ortak menfaate eğilimli olduğu iddiasıyla dünyayı yorumlar, temelinde uluslararası ilişkilerin idealist yorumundan alır.
Jeopolitik realist bir çerçeve, ekonomik politik idealist bir çerçeve diyebiliyor muyuz peki? Tam diyemiyoruz. Ekonomik politiğin de Marksist yorumu var aslında, devletçi yorumu var. Yani bir dizi eleştirel yorumu da barındırıyor ekonomik politik. Ama bugün hakim olan, liberal, serbest piyasacı bir ekonomik politik kurgusu var küresel olarak. Biz de bunun üzerinden küresel güç ilişkilerini yorumlamaya çalışıyoruz. Peki nedir bu idealist yorumun ayırt edici özelliği? Biraz açsana.
Tabii yani insan doğasını realist yorumun aksine çatışmacı değil uzlaşmacı olduğunu iddia ediyor bu yorum, idealist ekonomi politik yorumu. Bu çerçevede de ulusların özellikle ekonomik anlamda ortak fayda kurabileceklerini, bu şekilde rejimlere yöneleceklerini varsayıyor. Aynı zamanda bir manipülasyon aracı olarak da karşımıza çıkıyor. Örneğin şimdi Avrupa Bütünleşmesi gibi savaş önleyici başarılı uygulamaları olmakla beraber Sömürgecilik ve emperyalizm gibi eleştiren uygulamaları da ortaya çıkıyor ekonomi politiğin. Kısaca ekonomik olarak güç merkezleri ve bu güç merkezlerinin menfaatine göre şekillenen bölgesel ve küresel ekonomik rejimler olduğu iddiasında. Tabi küresel ekonomi politiğin farklı yorumları var az önce de bahsettiğimiz. Egemen küresel politiğin batının inşa ettiği liberal ekonomik düzen olduğunu ve başat aktörlerinin rejim yanlışı ülkeler.
ve daha önemlisi çok uluslu şirketler olduğunu biliyoruz. Yani şöyle karikatürüze edebiliriz aslında, şimdi jeopolitiğin dert ettiği bir kara parçası vardı. Bunun yerine artık çok uluslu bir şirketin bölge ofisi benzer bir avantaj ya da dezavantaj sağlayabiliyor. Hatta bugün artık çok uluslu şirketler birçok devletten ekonomik olarak da daha güçlü, demografik olarak da daha güçlü ve daha kalabalık. Örneğin Amazon'un küresel ağının çalışan sayısı Birleşmiş Milletler'de oy hakkı bulunan bazı ülkelerden daha fazla.
Haliyle bu güçlü ilişkiler, çıkar gruplarını da beraberinde doğuruyor ve hükümetler artık esas baskıyı komşu ülkelerin tankından, tüfeğinden, co-politik avantajından, dezavantajından değil, bu çıkar gruplarından algılamaya başlıyor. Rusya örneğinde bu çıkar grupları Rusya ana karası ya da çevresinde bulunan ülkelerdeki tekelleşmiş oligarklarken, liberal ekonomilerde küresel düzeyde at koşturabilen çok uluslu şirketler olabiliyor. Peki bu değişen bu düzeni Rusya-ABD ilişkilerine odaklandığımızda nasıl bir süzgeçten geçerek okumalıyız? Yani biraz daha basit ifade ediyorum. Bugün bu anlattıklarını nasıl kullanmalıyız analize şekillendirirken? Öncelikle şunu her daim aklımızda tutmamız lazım. Fiziksel güç ve jeopolitikçi uluslararası ilişkiler yorumu Rusya'yı ABD'ye eşitliyor aslında. Çünkü karşılıklı kesin yıkıma dönüşebilecek bir dehşet dengesi var askeri anlamda.
Anladım. Yani jeopolitik anlamda Rusya ve ABD arasında çözülemez bir kilit var. Bunun zaten çözülemediğini 1970'li yıllar bize kanıtladı. Taraflar birbirine askeri anlamda saldıracak değil ama ekonomik politik anlamda üstünlük batıda sanırım.
Küresel ilişkilerini ekonomik üstünlüğü üzerinden kurgulamaya çalıştıklarında Rusya ve Amerika arasında müthiş asimetrik bir tablo ortaya çıkıyor. Açıkçası Batı bloğu ve Amerika bu alanda çok daha üstün. Sadece daha zengin değil bu arada. Hegemonik olarak da bir üstünlükleri var. Diğer ülkeleri ekonomik araçlarıyla domine de edebiliyorlar. Rusya'nın bu kapasitesi çok daha az.
Şimdi temel konumuza dönelim, Ukrayna meselesi. Bu anlattıklarına baktığımızda Rusya yerleşip küresel düzene başkaldırmış gibi görünüyor. Yani jeopolitik kurguyu 50 yıl sonra yeniden dünyanın önüne koydu. Rusya Ukrayna'yı neden işgal etti? Yeni bir küresel düzen yaratma iddiasında mı? Öncelikle işgal gecesi Putin yaptığı uzun konuşmanın satır aralarına bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Şimdi Putin işgali dört ana başlıkta gerekçelendirdi, hatırlıyoruz. Birinci gerekçe copolitik bağlamda NATO'nun genişlemesi ve bu genişleme sonucunda da Rusya'nın algıladığı tehdit algısıydı, güvenlik kaygılarıydı kısaca.
İkinci başlık tarihsel olarak Ukrayna diye bir devlet yoktur dedi. Ukrayna'nın Len tarafından icat edildiği iddiasını attı ortaya. Üçüncü başlıkta da işte Ukrayna halkının batıl çıkar grupları tarafından sömürüldüğü, fakirleştirildiği iddiası. Hatta bu başlıkta kendini bir kurtarıcı olarak Ukrayna halkına takdim etti.
Dördüncü başlıkta da Ukrayna'daki Rus azınlığının maruz kaldığı insan hakları ihlalleri. Şimdi ilk tezi olan ve Rusya'yı nükleer kapasitesi itibariyle gerçek bir küresel aktör haline sokabilecek kavrama, yani jeopolitik bağlama bakalım. 1970'lerde silahlanma yarışıyla iki süper gücün jeopolitiyi önemsizleştirdiğini hatırlamamız gerekiyor öncelikle. Batı'nın dezavantajlı olduğu ve 50 yıl önce kapanmış bir kurgunun Rusya'nın küresel güç olma arzusuyla yeniden açması bütün insanlık için bir açmaz. Kaldı ki üyeliği konusunda henüz resmi bir belge ya da ajanda olmasa da Rus tehdidi algılayan bir Ukrayna'nın NATO'ya girdiğini varsayalım. Bu şartlarda bile NATO'nun Rus sınırlarına yerleştireceği balistik füzeler şu an nerede olduğunu bilmediğimiz herhangi bir nükleer denizaltının saçtığı tehditten daha büyük bir tehdit saçmıyor.
Şimdi bu konuda örneğin Sovyetler Birliği'nin eski genel sekreteri Kuruşev zamanında şöyle bir laf ediyor Kuruşev, NATO'nun olası bir nükleer saldırısında Sovyet füzelerinin otomatik olarak düşman şehirlerinin tüm gücüyle vuracağını söylüyor Kuruşev. Biz buradan ne anlamalıyız? Burada kritik kelime otomatik olması. Dengeyi bir insanın inisiyatifine bırakmıyor yani karşılık verme ihtimalini ya da o dengenin kendisini. Tıpkı bir matematik denklemi gibi kurguluyor.
Anladım. Diyorsun ki zaten insani bir inisiyatif olmaktan çıkmış bir güvenlik doktrini var zaten. Böyle bir durumda NATO, velev ki Rusya'yı vurmak istese Ukrayna'ya zaten ihtiyacı yok. Dolayısıyla burada jeopolitik önem kaybediyor. Putin bir de senin dediğin gibi, Ukrayna diye bir şey yok diyor. Gerçekten de Ukrayna ile Rusya halkları büyük oranda birbirine benzeşmiş halklar. İkisi de Slav halkı zaten. Putin'in bu yorumu bir meşruiyet kaynağı olarak değerlendirilemez mi?
Evet, Putin'in ikinci tezi bu. Yani tarihsel olarak Ukrayna'nın Rus toprağı olduğu ve Lenin'in yanlış stratejileri nedeniyle Ukrayna'nın kaybedildiği iddiası. Yani çok alaycı olmak istemiyorum ama 2020'de tarihsel egemenlik iddialarıyla hiçbir işgali meşrulaştırmak mümkün değil. İngiltere bir zamanlar örneğin güneş batmayan bir imparatorlukken bugün yani bizim Karadeniz, işte Trabzon, Sinop hattı kadar bir toprak parçasına sahip.
Osmanlı devletine baktığımızda yine Viyana kapılarından ta Yemen'e kadar 400 yıl hükmetmiş ve hükmettiği yerlerde de birçok Türk azınlığı gerisinde bırakıp çökmüş. Şimdi dünya düzeni tarihsel iddialarla başka ülkeleri ortadan kaldırmaya cevaz verdiği ölçüde mi adil olacak? Bu sorunun peşine mi düşmeliyiz yani? Şimdi Rusya için dezavantajlı bir söylem de bu aynı zamanda. Soru şuradan da kurgulanabilir. Yani Özbekistan ya da Tacikistan gibi yüzyıllardır İran egemenliğinde yaşamış kültürel olarak da göbekten bağlı, İran'a göbekten bağlı Müslüman Orta Asya Cumhuriyetleri'ni İran işgal ederse bu durumda Rusya açısından bir meşruiyet problemi yok mu?
Rusya bunda meşru görüyor mu? Ya da işte Türkiye'nin Azerbaycan'ı olmazsa hani işgali Rus cenanda nasıl karşılık buluyor? O meşruysa bu da meşru olmuyor mu? Şimdi modern uluslararası ilişkilerin sınırları 19. yüzyılın gerisine düşerek imparatorlukların tozu mazisinde aranmamalı diye düşünüyoruz. Zaten birçok uzman da Putin'in bu argümanını post-emperyal sendrom olarak da tarif edilen milliyetçi bir arzunu dışa vurma olarak yorumluyor sadece.
Sen de belirttin Putin Ukrayna'nın batı tarafından sömürüldüğünü de söylüyor. Bu anlamda ekonomik bir bakış açısı da kuruyor ama bu bakış açısı güçlü bir meşruiyet kaynağı mı? Evet, burada bir ekonomi-politik bakış açısından bahsedilebilir kesinlikle. Putin'in üçüncü tezi bu, Ukrayna'nın Batı eliyle fakirleştirildiği ya da kaynakların çalındığı iddiası. Şimdi Batı'nın sömürgeci geçmişi bu tezi kısmen doğruluyor ki uluslararası ilişkilerini ekonomi-politik üzerine kurgulayan ve bununla övünen bir Batı medeniyetinden ve onun kurduğu ekonomik küresel rejimden bahsediyoruz.
Şimdi geleneksel sol hareketlerin de aslında bu krizde en azından anti-Rusyacı olamayışın sebebi de Batı'nın emperyalist imajıyla özdeşleşmiş olması ve kısmen de haklı bu hareketler. Evet yani NATO'nun tarihi iç temiz değil. Doğru fakat bu söylem en azından Putin Rusya'sının sömürgeci bir devlet niteliği taşımadığını bize göstermiyor. Yani NATO ve Batı sömürgeci ise Rusya eşittir, anti-sömürgecidir diyemeyiz.
Şimdi Kırım'ın 2014'te ilhakı stratejik bir Rus hamlesi olmasının ötesinde örneğin şöyle tezere konu oldu. Yani yaşlanan Rus donanmasının modernizasyonunda bugün en fazla faydalandığı Sivas Topol Limanı'na erişim sağlamak ya da Karadeniz'de Kırım'ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunduğu iddia edilen yaklaşık 2 trilyon dolarlık bir doğal gaz rezervine erişim sağlamak olarak da değerlendirildi. Şimdi Rusya emperyalist değilse eğer bunu Ukrayna'yla paylaşması gerekiyor. Böyle bir şey olacağını düşünüyor muyuz? Düşünmüyoruz tabii ki. Ya da en azından bugünkü kriz itibariyle baktığımızda da Donbass bölgesinin Ukrayna'nın toplam ihracatının %20'sini ürettiğini biliyoruz. Şimdi Rusya etki alanında bulunan daha küçük aktörlerle bugüne kadar kurduğu ilişkiyi adalet temelinden okuyabilir miyiz? Bu konuda çok büyük bir soru işaretiyle karşılaşıyoruz.
Evet yani Putin aslında eski Sovyet coğrafyasında adalet temelli bir ilişki kurmaktan ziyade oraları kontrol etmek istiyor. Bu çok açık. Bu bahsettiği meseleye hiç odaklanılmıyor Türkiye medyasında. Gerçekten Rusya'nın Ukrayna'nın işgaliyle elde edeceği ekonomik avantajlar yokmuş gibi yapıyoruz. Karadeniz'deki doğal gaz rezervleri, münhasır ekonomik bölgenin genişletme arzusu, buralar hiç konuşulmuyor.
Evet, şimdi dördüncü teze gelecek olursak aslında çok da üstünde durmak istemediğim bir konu ama... Hangi konuydu o? Ya bu neonazi yapılanmaları ve Rus azınlığa karşı sergilenen insan hakları ihlalleri konusu. Ama şimdi neonazi iddialarının gerçekliği yok diyemeyiz sanırım.
Doğru, yani bu konunun doğruluk payı kesinlikle var. Buna zannediyorum aklı başında hiç kimse de karşı çıkmıyor. Zaten insan hakları örgütleri de özellikle 2014 kışı 2015 baharında bu konuya dikkat çektiler. Buradaki Rus söyleminin ikna ediciliğini aslında üç faktör etkiliyor. Şimdi birincisi her şeyden önce insan haklarının korunması, az önce de bahsettiğimiz bu 1980'lerde işte realist yaklaşımın aşındığı, Amerikan hegemonyasının artık baskın olduğu küresel rejimin başlıca bireysel vaatlerinden biriydi insan hakları.
Şimdi Batı'nın bu konudaki karnesi pek tabii sorgulanmalı ama demek istediğim şey biraz daha farklı. Yani insan hakları deyince Rusya akıllarımıza gelmiyor. En azından bu değeri üretmiş ya da yaygınlaştırmış hatta bunun için başka bir ülkeyi işgale girişecek bir güç olarak Rusya hiçbir zaman aklımıza gelmiyor. İkincisi Rusya'nın insan hakları alanındaki kendi içindeki kötü karnesi zaten. Burayı uzun uzun açmıyorum ama yani gerçekten kötü bir karnesi olduğunu biliyoruz.
Şimdi üçüncü faktör Rusya'nın başta yakın zamandan herkesin şahit olduğu Donald Trump işte Macaristan'da Orban, Sırbistan'da Vucic olmak üzere batı dünyasındaki aşırı miliyetçi hükümetler ya da siyasi oluşumlarla kurduğu ilişki. Şimdi Yunanistan'da mesela örneğini görüyoruz. Altın Şafak ya da Almanya'da AFD'nin Avrupa Bütünleşmesi karşıtı ve açıktan ırkçı, açıktan mülteci düşmanı örgütlenmelerinden son derece keyif alıyor Putin. Bunu da biliyoruz.
Neonazi meselesinde Rus söyleminin ikna ediciliğini aşındıran dördüncü faktör ise şu, Rus azınlığı korumak için gerçekleştireceğiniz bir askeri müdahalenin operasyondan öteye gitmemesi gerekir. Yani ölçülü olması gerekir. Şimdi sahada nasıl bir gerçek görüyoruz? Rusya bir yıldırım harekatı düzenledi ve Ukrayna'ya üç taraftan işgale girişti ve Kiev'e dayandı, başkente dayandı. Şimdi insan hakları konusunda askeri müdahalelerde bugüne kadar görece daha meşhur örnekler var.
Buna bir örnek vermek gerekirse Saddam rejim mesela 90'larda yanı başımızda Kuzey Irak'taki Kürtlere yönelirken ABD bir müdahalede bulundu orada ve uçuşa yasak bölgeyi ilan etti. Şimdi baktığımız zaman ABD bütün Irak mı bunu uyguladı? Hayır 36. paralelin kuzeyini ve süreci de uluslararasılaştırdı. Ne yaptı? BM'yi yerleştirdiler oraya. Yani sorun meşruiyet kazandı ve ölçülük aldı.
Anladım. Yani sen deyince mesela Türkiye'nin Kıbrıs müdahalesi aklıma geldi. EOKA'cılara karşı. Aslında oradaki Türklere dönük bir saldırı vardı. Meşru gerekçe buydu. Ama buna karşı adanın tümünü işgal etmedi. Yani demeye çalıştığım şu, ölçülülük meselesine mümkün mertebe riayet etti. Fakat sen diyorsun ki, Neonazi iddiası üzerine Ukrayna'nın tümünü işgal etmek ölçülü değil.
Ölçülü değil, inandırıcılığını, kredibilitesini azaltan bir tez oldu Putin'in. Kıbrıs meselesinde de haklısın. Ölçülü ve sadece EOKA'cıların örgütlenmesini dağıtmaya yönelik bir operasyon olduğu varsayılıyor Türkiye'nin de hıyası olarak. Şimdi bir bütün olarak.
Biraz toparlamamız gerekirse bir bütün olarak bu Ukrayna-Rusya savaşını anlamaya çalıştığımızda şöyle bir sonuç anlam kazanmaya başlıyor. Ruslar eşit süper güç statüsündeyken 1970'lere kadar bundan vazgeçiyorlar ve yeni ekonomik modelde bölgesel güç bile olmakta zorlandığı ve gün geçtikçe ekonomik mevzi kaybettikleri bir pozisyona düşüyorlar ve bunu bugün itibariyle tersine çevirmek istiyorlar gibi görünüyor. Bugün itibariyle Rus tezlerinin küresel anlamda ciddi bir meşruiyet oluşturamadığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Aksine bütün dünyada müthiş bir korku yaratıyor. Rusya'nın Ukrayna'ya girmesiyle Çin'in de Tayvan konusunda agresifleşeceği tahmin edilirken bunun da böyle gerçekleşmediğini görüyoruz. Ayrıca batının dağınık görüntüsü nedeniyle bir fikir birliğine varamayacağı düşünülüyordu. Bu konuda da tam tersi oldu. Batı hiç olmadığı kadar kolektif davranabildi. Çin ise dediğim gibi Rusya'nın bu hamlesini Tayvan konusunda yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Çünkü krizin küresel bir tehdide dönüşebileceğini tahmin ediyoruz. Peki nasıl sonuçlandı bu savaş? Yani dünya düzeni nasıl değişecek bu anlamda?
Bu konuda 1990'lı yıllarda yıkılman eşiğine gelmiş bir Rusya'dan, 2000'li yıllardan itibaren Putin döneminde yeniden ayağa kalktığını görüyoruz Rusya'nın. En azından bölgesel bir güce dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Ekonomisi 1 trilyon doların üzerine çıkmış bir Rusya, bölgesel anlamda da söz sahibi olabilecek pozisyona gelmiş. Bunun örneklerini de Suriye, Libya ya da Kazakistan'da görüyoruz. Şu an Rusya bütün bu ekonomik ve siyasi kazanımlarını, 90'dan beri kazandığı bütün siyasi kazanımlarını pamuk ipliğine bağlamış gibi görünüyor bu Ukrayna müdahalesiyle. Ukrayna krizini nasıl devam ettireceği, daha önemlisi nasıl aşacağı Rusya'nın da Putin'de kaderini belirleyecek.
Görünen şu, Rusya'nın yıldırım harekatı sekteye uğradı. Şimdi Ukrayna bir direniş örgütlemeye de hazırlanıyor. Bir yandan ciddi bir direniş örgütleyeceği de aşikar. Bu da savaşın hem zaman hem de kaynak olarak Rusya'yı zorlayacak bir çıkmaza düşüreceğini gösteriyor.
Yine biraz teorisine girersek, 90'larda Huntington ya da Fukuyama'nın başın çektiği, çatışmaların niteliğinin değişeceği, artık devletler arası savaşların olmayacağı tezinde iyice yaralandığını görüyoruz. Bu durumda bizi jeopolitiğin ve askeri gücün yeniden egemen olacağı bir sürecin başlangıcında olduğumuzu da aslında söyleyebiliriz. Rusya'nın arzusu bu. Özellikle Batı'nın askeri harcamalarını arttıracağı da ortada. Şimdi Avrupa'nın temel kaygısının bütünleşmek, ekonomik entegrasyondan ziyade güvenlik olacağını da öngörebiliriz önümüzdeki süreçte. Yeni dönemin DNA'sını artık büyük ölçüde güvenlik politikaları oluşturacak gibi görünüyor. Bu da Rusya'nın istediği şey aslında. Çünkü kendini küresel siyasette Batı ile eşitleyebildiği senaryo bu. Fiziksel güç. E o halde çok da kaybetmek sayılmaz Rusya.
İlginç, çok ilginç değil mi? Kısa vadede öyle görünüyor ama hatta Putin'in bunun ayrıcalığının keyfini de sürebileceğini düşünüyorum kısa bir süre. Fakat uzun vadede tıpkı Sovyetlerden tecrübe ettiğimiz gibi bir tabloyla karşılaşmamız muhtemel. Rusya'nın küresel süper güç olma iddiasını şu anki ekonomik zayıflığıyla sürdürebilmesi pek de mümkün değil. Uzun vadede de ya izole bir Rusya ya da rejim değişiklikleriyle çalkalanan bir Rusya ile karşılaşacağımızı tahmin edebiliriz.
Evet, bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya çalkalanıyor. Fakat bu çalkantı yeni bir dünya düzenine, yeni bir paradigmaya kapı aralıyor. Türkiye tıpkı 1945'teki gibi, 1980'deki gibi, 2001'deki gibi yeni bir yol ayrımında. Bir karar sürecinde. Bu zamana kadar tarihsel olarak hep Batı bloğuyla hareket etti Türkiye. Bundan sonra nasıl hareket edeceğini de zaman gösterecek.
115. bölümün böyle sonuna geldik. Bu bölümde uluslararası ilişkilerdeki temel teorik tartışmaları Ukrayna-Rusya savaşı ekserinde yorumlamaya çalıştık. Desteği için Mehmet Salih Tatlı'ya teşekkür ederim. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar ekonominizin yüzünüzü güldürdüğü günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.