
3.720 kelime · ~19 dk okuma
Türk tipi başkanlık sistemine bakan dayanmıyor. Hatırlayın, Trend Topik'in birlikte olduğumuz ilk bölümünde Lütfü Elvan'ın istifası ya da moda ifadeyle söylersek görevden affını işlemiştik. Daha geçen ayda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün görevden affına tanık olduk. 4 Mart akşamı yayınlanan resmi gazeteyle bir görevden af daha geldi. Bu kez değişen koltuk, Tarım ve Orman Bakanlığı. İsim ise Bekir Pakdemirli.
Değişen koltuğun Tarım ve Orman Bakanlığı olması şaşırtıcı değil. Nitekim son birkaç bölümdür Rusya-Ukrayna savaşını işliyoruz. Bu savaşın gıda fiyatları üzerindeki etkilerine ilişkin haberleri görmüşsünüzdür mutlaka. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı küresel buğday piyasalarını da derinden sarstı sayın seyirciler. Buğday fiyatları son 13 yılın en yüksek seviyesini gördü. Uzmanlar bu artışın küresel enflasyonu tetikleyebileceğini belirtiyor. Ve Türkiye özellikle buğday ithalatı konusunda Rusya'ya bağımlı. Yani bakanlık koltuğunun yeni konuğu Vahit Kirişçi'yi zor günler bekliyor gibi görünüyor.
Ben Ozan Gündoğdu. Trend Toping 114. bölümünde Ukrayna Savaşı'nın Türkiye'ye etkileriyle Tarım ve Orman Bakanı'nın istifasını birlikte okuyacağız. Bize bu bölümde Dünya Gazetesi'nden tarım yazarı ve yeni çıkan yeni tarım düzeni kitabının sahibi Ali Ekber Yıldırım da eşlik edecek. Hazırsanız başlayalım.
Uzmanların yıllardır uyardığı, dahası ulusal bir güvenlik riskini vurguladığı tarım bugün iflasın eşiğine gelmiş durumda. Öncesinde Covid-19 pandemisi, daha sonra tam pandemi bitti derken Ukrayna ve Rusya arasında patlak veren savaş, yıllardır inatla sürdürülen plansızlıkla birleşince Türkiye tarımı uçurumun kenarına taşındı. Açlık tehlikesi 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana belki de ilk kez kapımızı bu kadar net çaldı. Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz ama gelin biraz daha yakından bakalım tabloya.
Bugün kentlerimiz 79 milyon yurttaşa ev sahipliği yapıyor. Buna karşın köylerde yaşayan yurttaş sayısı günden güne eriyor. Üstelik köydeki nüfusumuz oldukça yaşlı ve üretimin aktif olarak içinde değil. Yani çiftçi sayısı giderek azalıyor ve çiftçilerimiz yaşlanıyor. TÜİK verilerine göre 2002'de tarımda istihdam edilen kişi sayısı 7,5 milyondu.
2021'de bu sayının artması beklenirken bu sayı 5 milyona geriledi fakat kentte yaşayan ve çiftçinin ürettiğini tüketmek zorunda olan nüfusumuz aynı dönemde nereye çıktı? 45 milyondan 79 milyona çıktı. Bu kadar nüfusu bu kadar az çiftçiyle doyurmak da kolay değil. Üstelik teknolojik imkanlardan da faydalanmadan. Köyden kente göç 1970'lerden sonra hemen hemen tüm sanayileşmemiş ülkelerde yaşandı. Yani bu köyden kente göç meselesi Türkiye'ye özgü değil. Ama göç nedeniyle yok olan tarımın yerine yeni sistemler getirildi. Peki ya Türkiye'de? Türkiye kente göç karşısında bir tarım sistemi inşa etti mi?
Sözün özü Türkiye'de bildiğimiz anlamda tarım bitti. Bildiğimiz anlamda tarım bitti diyorum. Kentte göç eden çiftçinin yerine tarımsal üretim açığı kapatılmadı. Bunun yerine ithalat tercih edildi, gündelik politikalarla günü geçirir olduk.
Küçük çiftçiliğin üzerine kurulu ülke tarımı köyden göçle beraber tam olarak tükendi. Bir iflasa tanık oluyoruz yani şu anda. Çiftçiler Sendikası ya da kısa adıyla Çiftçi Sen Başkanı Ali Bülent Erdem yaşananları bir gıda krizi olarak yorumluyor. Kimilerine göre ileride gelecek, yarın gelecek, seneye gelecek denen gıda krizinin kendisini yaşadığımızı ben düşünüyorum.
Çünkü bir tarafta çiftçiler üretemez hale düşmüş durumdalar, topraklarını terk ediyorlar, gübre kullanmadan ekim yapmak zorunda kalıyorlar. ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ürünlerini ürettikleri noktadan itibaren pazara sürecekleri anda da dışarıdan ithalatla ürün fiyatları baskılanıyor ve giderek biz ııı çiftçiler topraklarından kopuyorlar veya toprakların da sözleşmeli üreticilikle şirketlere bağlanıyorlar. Bugün yaşadığımız aslında gıda krizini tam da kendisi sistemin kendisini devam ettiremediği bir durumdayız biz. Sistemin kendisini sürdüremediği bir durumdayız biz diyor çiftçisem başkanı Ali Bülent Erdem.
Bu tükenişi son çıkan Ukrayna-Rusya savaşıyla beraber katmerli biçimde yaşıyoruz. Bunu artık gözlüyoruz da. Özellikle buğday ve ayçiçek yağında gıda krizi artık görünür olmuş durumda. Diğer ürünlerde ise henüz tüketiciye yansımayan ama mutlaka yansıyacak olan depremler yaşanıyor. Tüketiciye yansımayan dedim ama belki düzeltmek gerekir bu ifadeyi. Yansıdı da belki biz görmüyoruz demek daha doğru olur. Çünkü bir kıtlık yok gibi görünüyor ama sahiden yok mu? Her şeyden önce artık gıdaya ulaşmak son derece maliyetli. Gıda enflasyonu TÜİK verilerine göre %65. Bu Şubat ayı için. Şubat ayının zam şampiyonu olan karnabahara sadece bir ay içinde %88 zam gelmiş.
Marketlerdeki, pazardaki yeşilliklerin durumunu görüyorsunuzdur. Maydanoz 5 liranın üzerinde, dereotu 10 liraya yaklaşmış durumda. Şubatta en çok zam gelen ilk 10 ürünün tümü gıda ürünleri. Fakat bu da kriz anlamımıza yetmiyor. Yani daha ötesi de var işin. Şu açıdan bakalım bir de mesela. Şöyle kokulu bir domates yemeği ne kadar oldu? Ya da genç dinleyicilerimiz içinde kokulu domatesin anlamını bilen var mı?
Yediğimiz tavuklara güvenen kaldı mı? Gezen tavuk yumurtası diye bir şey var artık. Peki ya gezmeyen tavukların yumurtaları? Sorunun bam teli de burada. Kıtlık yok gibi görünüyor ama aslında sağlıklı gıda kıttığı yaşanmıyor mu? Çiftçi Sen Başkanı Ali Bülent Erdem sorunu en temelinden ele alıyor ve kar odaklı şirketlerle çiftçilerin baş başa bırakıldığını
Devletin ise bu vahşi düzende aradan çekildiğini söylüyor. Şimdi bir taraftan ürün fiyatları uluslararası serbest piyasada belirleniyor. Yani bunun anlamı şu, küresel şirketler fiyatları belirliyorlar. Diğer taraftan devletin aradan çekildiği, şirketlerle çiftçilerin baş başa kaldığı bir süreci yaşıyoruz biz.
Bu süreç içerisinde aslında çiftçiler topraklarından korktukça tarım şirketleşiyor ve endüstriyel tarımın teknikleri, kimyasal gübreleri, kimyasal ilaçları, endüstriyel hayvancılığı çünkü bitkisel yöretim ve hayvansal yöretim bir bölümden koparılmış halde meralara otlakları görmeden yaşayan bir alana sıkıştırılmış hayvancılıkla ortaya çıkan gıdalar, çeşitlilik azalmış durumda, genetik çeşitlilik, gıdalar aslında herkesi kaygıya bir kuşkuya düşürüyor. Acaba biz tükettiğimiz gıdalarla aynı zamanda kendi sağlığımızı bozuyor muyuz diye korkuyorum. Herkes, tüketiciler. Çiftçi sen başkana haksız mı? Hangi biz yediğimiz gıdaya güveniyoruz? İşte sırf bu mesele yüzünden tüm dünyada bir kavram olarak gıda güvenliği ya da İngilizce ifadesiyle food safety adında bir fenomen oluşmuş durumda. Ali Bülent Erdem gıda güvenliğini şöyle tanımlıyor.
Şimdi böylesi bir durumda gıdadan korkar hale gelmemiz nedeniyle gıda güvenliği kavramı ortaya çıkıyor. Geçmişte böyle bir kavram yok aslında. Çünkü biz bütün bir üretim süreçlerini takip edebildiğimiz, nasıl üretildiğini bildiğimiz, kendi yemek kültürümüze uygun yerel tohumlarla üretilmiş ürünleri tükettiğimiz için neyi tükettiğimizi bildiğimizden gıda güvenliği kavramıyla hiçbir riskimiz yoktu. Ama bu kaygının büyümesiyle beraber gıda güvenliği kavramı ortaya çıkıyor.
Gıdaköy Güvenliği bir gıdanın tarladan çıktıktan sonra bizim önümüze gelinceye kadarki süreç içerisinde Üzerindeki ilaç kalıntı miktarlarını, ki bunlar kodekslerle belirleniyor her ülke için ayrı miktarlarda, içinde fiziksel kalıntı olup olmaması, hijyeni koşullarda önümüze gelip gelmemesi gibi kıslaslar var. O kıslaslara uygun ürünlerin bize ulaşmasına da gıda güvenliği diyoruz. Yani gıda güvenliği kavramı aslında teknik bir kavram. Sizce bizler gıda güvenliğine sahip miyiz?
Bu soru aklımızın bir kenarında dursun, buraya geri geleceğiz. Şimdi biraz affını isteyen Tarım Bakanı Pakdemirli'ye bakalım. Tarımda yaşanan iflasın son 4 yılına damga vurmuş bir isimdi Bekir Pakdemirli. 1973 doğumlu. Yani 49 yaşında genç sayılabilecek bir siyasetçi. Babası Ekrem Pakdemirli. ANAP'tan 4 dönem Manisa milletvekili olmuş bir isim. Artı aynı zamanda Maliye Bakanlığı da yapmış bir isim. Yani Bekir Pakdemirli için tarımın içinde değil ama siyasetin içinde büyümüş bir tarım bakanıydı denebilir.
Kendisinin eğitimi de işletme üzerine, yani tarım üzerine bir tahsili yok. Önce Bilkent'te lisans, sonra Başkent'te yüksek lisans, sonra ise babasının memleketi Manisa Celal Bayar'da doktora. Hepsi işletme eğitimi. Kendisinin tarımla olan tek ilgisi, McGain Foods şirketinin Orta Doğu danışmanı olması. Bilmeyenler için McGain bir patates tekeli, uluslararası bir patates şirketi. Yani Bekir Bey'in tarım ile kurduğu bağ, çiftçiyle değil, uluslararası bir gıda şirketiyle ilgili. Bu arada kendisi sadece bakanlık da yapmıyordu. Türk Selim ve Albaraka Türk'ün de yönetim kurulu üyesiydi aynı zamanda Bekir Pakdemirli. Dünya gazetesinin tarım yazarı ve deneyimli gazeteci Ali Ekber Yıldırım ise Trendtopia yaptığı açıklamada Pakdemirli'nin cumhuriyet döneminin en başarısız tarım bakanlığından birisi olduğunu söylüyor. Ali Ekber Bey'e, Bekir Pakdemirli'ye kaç puan verirsiniz diye sorduk, şöyle cevap verdi.
Not vermeyeyim çünkü. Not vermem için bir çalışma olması lazım. Ya şunlar şunlar da çok iyi yaptı demem lazım. Böyle çok fazla şey yok açıkçası. Mesela bir elektrikli traktör projesi vardı. Bunu iyi bir çalışma diye söylenebilir. Mazotlu şeyi bu kadar konuşuyoruz.
Gerçi elektrik fiyatları da yüksek ama orada da mesela yani defalarca işte bunun seri üretimine geçiyoruz. Tarlaya girecek şöyle olacak. Dört yıl geçti. Biz o traktörü bir türlü tarlada göremedik açıkçası. Hani teknolojiye çok meraklıyım, çok mutlu alanda çalışıyorum dedi ama mesela Dijital Tarım Pazar diye bir proje, bir uygulama getirdi.
İşte üreticiler dijital tarım pazarında alışveriş yapacak. O da yürümedi mesela. Orada da istenen başarı o burada. Sonuçta son 25-30 yılın dediğiniz ama ben herhalde Cumhuriyet tarihinin en başarısız bakanlarından, en başarısız dönemlerinden biri diye düşünüyorum.
Cumhuriyet tarihinin tarım alanında en başarısız dönemlerinden birini böylece geride bıraktık. Fakat belki gelen vahit kirişçi giden Bekir Pakdemirli'yi aratır bugüne kadar buna alışkındık. Ama şunu da ekleyelim. Sorumluluk Salt Bekir Pakdemirli'nin mi? Onun yerine bir başka isim olsa durum farklı mı olurdu? Bu sorular da muallak. Çünkü şurası açık.
Adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen yeni sistemde güç tek elde toplanmış durumda. Bu nedenle koltuk değişimleri etkili bir sonuç doğurmuyor. Son 3,5 yılda tam 7 bakan koltuğundan oldu. 8 kere koltuk değişti. Çünkü Hazine ve Maliye Bakanlığı'nda hatırlarsanız 2 kere koltuk değişmişti. Daha Adalet Bakanı gideli 1 ay, Maliye Bakanı gideli 3 ay oldu. Öyle düşünün. Ama koltuk değişimleri tıkanmanın önünü açmıyor. Çünkü sistemik bir arıza var.
Tüm bu iflas süreci Pakdemirli döneminde de yaşanmadı üstelik. Yani uzunca bir süredir devam eden plansız, günübirlik politikaların sonucuydu bu yaşadıklarımız. Tarım yazarı Aleykber Yıldırım, Ukrayna Savaşı ile birlikte bardağın son damlasının taştığını söylüyor ve bizleri düşünmeye sevk ediyor. Bu dönemde ithalatçı değil de ihracatçı olsaydık çok ciddi avantaj sağlardık diyor. Gelin beraber dinleyelim.
Yani burada tabii sadece savaşa bağlamak doğru değil. Evet savaş çok etkili oldu ama zaten yıllardır bu yanlış politikalar sonucunda Türkiye üretim yapmak yerine ithalatı daha fazla tercih eden bir politika sürdürüyor. Dolayısıyla zaten eğer biz ithalata dayalı bir politika uygulamasaydık savaş çıksa bile bizim üretimimiz olsaydı bunları konuşmuyor olacaktık. Tam tersine böyle bir dönemde biz buğday ihraç ederek, ayçiçeği ihraç ederek, işte yağ ihraç ederek daha fazla döviz geliri elde edebilirdik. Yani bugün üretici ülkeler nasıl bunun bir fırsat gibi değerlendiriyorsa
bunu biz de değerlendirebilirdik. Bizim tarım potansiyelimiz buna ııı çok uygun ama hep yapılan yanlışların üzerine bir de savaşla çıkınca eee şimdi Ayçiçeği'nde mesela Türkiye kendi ihtiyacının yüzde altmış dördünü üretiyor. Bu Tarım Bakanlığı'nın verisi hani belki daha da düşüktür. Alekber Yıldırım, tarım ihracatçısı ülkelerin bu süreçten hiç değilse tarımsal üretim anlamında kazançlı çıktığını vurguluyor.
Sadece ülkeler bazında değil, şirketler bazında da durum bu. Dünya hububat ticaretinin %75'i sadece 4 şirketin elinde bulunuyor. Bu şirketler ABCD ya da ABCD grubu olarak arılıyor. İsimleri şöyle. ADM, Bunch, Kargil, Louis Dreyfus. Bunlara ABCD grubu denmesinin nedeni isimlerin baş harfleri. Hububat bu dört şirketin elinde. Milyar dolarlık şirketler bunlar. Fakat şu var. 25 Şubat itibariyle yani savaşın patlak verdiği gün bu dört şirketin hisseleri bir gecede yüzde 8 ile 10 arasında değer kazandı. Buğdayı elinde tutan güçler savaştan nemalanıyor yani. Peki bizde buğdaya ilişkin son durum ne? Ali Ekber Yıldırım'dan dinleyelim.
Rusya'daki savaş, işte bizim hani dışa bağımlılığı, tek pazara bağımlılığının ne kadar büyük sıkıntı yarattığını gösteriyor. Orada şu anda artık son bir haftadır, bakıyorum buğday fiyatları günlük yüzde 6, yüzde 7, bazen yüzde 9 oranda artıyor. Yani bu fiyat ne kadar devam edecek? Bizim için en azından Haziran'a kadar biz dışarıdan ithalat yapmak zorundayız. Çünkü Haziran'da yeni dönemin hasadı başlayacak.
Yeni dönemde de ürünün ne kadar olacağı o konuda da ciddi endişeler var. Çünkü gübre fiyatı çok yüksekti, mazot çok yüksekti. dolayısıyla bu fiyatların nerede duracağını şu an kestirmek çok zor. Toprak mahsulleri ofisi 6000 TL'den aldığı buğdayı 2700 TL'ye un ve makarna sanayisine satıyor. Hazine bunun için ciddi bir zarara katlanıyor. Bunu da büyük ölçüde ekmeğe zam gelmemesi adına yapıyor. Peki güzel. İyi de gelecek sezonda ne olacak? Yani buğdayda ilk hasat başladığı zaman
Ne kadara alacak çiftçiden buğdayı, toprak mahsulleri ofisi? Bu sorular cevapsız. Sanayiceye ne kadara satılacak? Bu sorular da cevapsız. Ama Türkiye de cevapsız. Dünyanın geri kalanında işler bu kadar amatör ilerlemiyor. Dünyanın en büyük 6. buğday ihracatçısı Avustralya'da buğday fiyatları önemli gündemlerden biri.
The Sydney Morning'den Jessica Yan'ın haberine göre, 27 Şubat'ta yazıldı bu haber, Avustralya Tarım Bakanlığı ülkedeki buğda üreticilerine fiyatların kısa süre içinde %50 oranında artacağını duyurdu. Yani, çiftçileri bilgilendirdi Avustralya Tarım Bakanlığı ve buna ilişkin hazırlık yapmaya başladı. Sadece Avustralya Tarım Bakanlığı değil, bir diğer önde gelen tahıl üreticisi, ABD'de de Tarım Bakanı Tom Vilsack, krize ilişkin buğda çiftçilerini destekleyeceklerini, krizin küresel etkilerini azaltmak için üretimi arttıracaklarını duyurdu. Altıncı zerim, bu ülkeler buğda ihraçatçısı. Bizim ise ithalatçı olduğumuz için çok daha dikkatli ve temkinli ilerlememiz gerekir. Peki öyle mi oluyor? Özellikle Aç İçey ve Buğda Üretisi'ne dönük bakanlıktan bir açıklama ya da tedbir paketi geldi mi? Biz en azından duymadık. Peki siz duydunuz mu Ali Ekber Yıldırım diye? Kendisine sorduk, şu cevabı aldık.
Buğdayla ilgili, ayçiçeğiyle ilgili şu ana kadar herhangi bir açıklama yok. Buğdayda şu yapılabilir, şu anda ekilmiş alanlara hani uygun fiyatta gübre olursa gübre kullanımı baharlık gübre kullanımı olursa verim biraz daha arttırılabilir ama hani Doğu Anadolu'nun bir bölümü hariç birçok yerde artık isteseniz de buğday ekimi bu sene yapmanız pek mümkün değil. Böyle bir kriz yaşanıyor. Tarım Bakanlığından tek bir açıklama yok. Tarım Bakanlığı koltuk değiştirmekle meşgul. Uygun fiyata gübre olursa diyor Ali Ekber Bey, belki buğday eker. Buğday ekemeyecek ama diyor. Neden? Çünkü son bir yılda gübre fiyatlarına %200'ün üzerine artış yaşanmış durumda. Çiftçi yeterli gübre kullanmıyor. Kullansa zarara giriyor.
Durum böyle olunca rekolite yani verimlilik düşüyor. Mazot deseniz 20 TL olmuş durumda. Ziraat mühendisi ve buğday üreticisi Faik Toy'un bana verdiği verilere göre bir dönüm buğday ekimi ve hasadı için traktöre 8 litre mazot koymak gerekiyor. Geçimlik bir buğday üretimi için en az 200 dönüm araziye ihtiyaç var. Bu da buğday üretiminde sadece mazot maliyetinin 200 dönüm için 32 bin liraya yükselmesi demek. Geçen yıl bu rakam 10 bin lira düzeyindeydi.
hala gübre maliyetleri daha fazla. Tabloyu çiftçiler üreticiler için düşünebiliyor musunuz? Yani inanılmaz şekilde artan bir maliyet sorunuyla karşı karşıya çiftçi. Peki bu soru sadece onların mı sorunu? Yani yaşamak için gıda tüketmek zorunda olan bizler çiftçilere muhtaç değil miyiz? Mazota gelen zam otomobil sahiplerini belki toplu taşımaya yönlendirir ama
Çiftçi üretemezse biz kentliler aç kalırız. Tüm bunların üzerine şimdi bir de akut bir krizimiz var. O da Ukrayna-Rusya savaşı. Fiilen ne yaşanıyor? Mesela Ayçiçek yağında son 2-3 hafta içinde fiyatlar sert şekilde yükseldi. Ayçiçek yağı kuyruklara oluşmuş durumda görmüşsünüzdür. Zam beklentileri nedeniyle 70'ci yıllarda gördüğümüz türden bir stokçuluk davranışı ortlamış durumda.
Fakat sıkı durum henüz kriz kapıyı yeni çalmış gibi görünüyor. Ali Ekber Yıldırım'ın aktardıklarına göre daha kötü günler kapıda. Türkiye bu kadar dışa bağımlı olunca işte Rusya'daki bu savaşla birlikte Azak denizinde Rusya'nın kontrolüne geçti. Oradaki gemi trafiğine izin vermediği için orada şu anda 22 tane Türkiye'ye yağ getirecek, ham yağ getirecek gemi bekliyor.
beklediği için de en son Bitkisel Yağ Sanayicileri Derneği Ticaret Bakanlığı'na bir yazı yazdı. Ben zaten o yazıyı paylaştım ağırlıklı olarak. Diyor ki elimizdeki stok, raflardaki ürün de dahil en fazla Mart sonu Nisan ortasına kadar yetecek. Bu nedenle de bir an önce bu sorunun çözülmesi lazım diye söylediler, yazdılar. E şimdi bu çözülmezse Türkiye'de ciddi bir yağ krizi var zaten. Bu daha da büyüyecek. Yine Cumhurbaşkanlığı kararıyla 4 Mart'ta resmi gazetede yayınlandı. İşte susam yağı, palm yağı, kanola, soya hepsinde gümrük vergisi sporlandı. Ama bunu getirmek işte diyelim ki Arjantin'den, Brezilya'dan yağ getireceksiniz, ham yağ getireceksiniz.
Onun orada tedarik edilip gemilere yüklenmesi, Türkiye'ye gelmesi, işlenmesi 100 gün sonra ancak rafa girebiliyor. Yani bütün her şey normal giderse. Bu süreçte o zaman ciddi bir sıkıntı var. Yani Rusya'dan gemi ya gelecek ya gelecek o noktaya geldik.
Umarım ki oradaki sıkıntı bir an önce çözülür. Bu arada tabii fiyatlarda da ciddi bir artış oldu. Mesela Ayçiçek yağı bir hafta önce, savaştan önce bin dört yüz dolar seviyesindeydi tonu. Şu anda iki bin üç yüz dolar. E şimdi iki bin üç yüz dolar hani yağ gelecek ama ucuz da gelmeyecek. Onu da bilmemiz lazım. Ayçiçek yağı gelmezse palm yağına, susam yağına talim edeceğiz gibi görünüyor. Çünkü yeterli stoğumuz yok, en azından Mart ayının sonuna kadar yetecek gibi görünüyor. Yağ gelirse de son dere zamlı gelecek. İş tüketimimizin %64'ünü karşılayabildiğimizi söylüyor Ali Ekber Yıldırım. 4 milyon insanın işsiz olduğu memlekette, tarım toprakları boşta beklerken bu tabloda sorumluluk size kime ait?
Bu soru burada dursun ama bir sorumluluk var muhakkak. Bu ciddi bir kriz bir kıtlık endişesi yaratıyor. Kıtlık olur ya da olmaz. Ancak en başta da dediğimiz gibi sağlıklı gıdaya ilişkin zaten bir kıtlık var. Gıda güvenliğimiz yok. Yediğimiz ürünlerin kaynağını bilemiyoruz. Bu konuya ilişkin Ali Ekber Yıldırım'ın da bizlere uyarıları var. Tarım yazarı genetiği değiştirilmiş sağlıksız ürünlerin bu dönemde iç piyasaya sunulabilme riski olduğunu söylüyor. Buradaki kötü ihtimal şu. Özellikle yem sanayicileri biliyorsun
yem amaçlı olarak genetiği değiştirilmiş soya, mısır getiriyorlar. Eee oradan bir küspe bir atık bir şey çıkıyor. Oradan yağ kullanmak. O yağ da genetiği değiştirilmiş ürünün yağı. Zaten şu anda bu tartışılıyor. Yani genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili düzenleme yapılsın da Türkiye bu ülkelerden rahatlıkla şey getirsin, ham madde getirsin diye şu anda bu konuşuluyor. Avrupa Birliği de bunu konuşuyor. Eee şimdi kala kala işte eee
Brezilya ve şeye Arjantin'e bağlı bir yapı oluştu. Eee orada da bu sene kuraklık var. Orada da üretimde ciddi bir düşüş var ama oradan getireceğiniz ürün genetiği değiştirilmiş Mısır veya genetiği değiştirilmiş Soya olacak. Eee o zaman EDO'yla ilgili yasal düzenleme yapmamız gerekiyor. Eee bunun sağlık boyutu var. Bunun işte diğer boyutları var.
En kötü senaryo şu anda bu. Altına çizelim, Ali Ekber Yıldırım'ın çizdiği tablo en kötü senaryo. Ancak olasılık da elinde. Yani mesele yalnızca yağ fiyatlarının öylece artması ya da kuyruklar değil, çok daha derin, sancılı bir krizle karşı karşıyayız.
Peki dünyada bunun durumu ne? Buğdayın durumu ne? En çok buğdayı kim üretiyor? Böyle sorduğumuz zaman muhtemelen az gelişmiş tarım ülkelerinden bahsedeceğiz zannedebilirsiniz. Baştan belirtelim, buğday üreticisi ülkelerin sanayileşmemiş, az gelişmiş ülkeler olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Dünyada en çok buğday ihracatı yapan 5 ülke sırasıyla şöyle.
Bir de Rusya var. Bir Rusya, iki ABD, üç Kanada, dört Fransa ve beş Ukrayna. Dikkat etmişsinizdir en çok buğday ihracatı yapan ilk beş ülkenin ikisi birbiriyle savaşıyor şu anda. O yüzden buğdayda zaten ciddi bir kriz var. Öte yandan
Bir diğer dikkat etmeniz gereken nokta Rusya, ABD, Kanada, Fransa, Almanya, Avustralya, Hollanda gibi ülkeler buğda ihraçatçısı konumunda. Yani gelişmemiş ülkeler buğda ihraç ediyor algısı yanlış. Peki buğda ithalatçılarına bakalım. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre 2020'de dünyada en çok buğda ithal eden ülkeler ilk 5 ülke en azından sırasıyla şöyle. 1 Mısır, 2 Türkiye, 3 Endonezya, 4 Çin, 5 Cezayir.
Gördüğünüz gibi buğdayı az gelişmiş ülkeler üretir ve satar algısı tümüyle hatalı. Tam tersine, sanayileşmiş ülkeler buğday ihraçatçısı, sanayileşememiş ülkeler buğday ithalatçısı. Burada sadece Çin'de özel bir durum var ama o da 2 milyara yakın nüfusundan kaynaklanıyor. Buna rağmen Çin, Türkiye'den daha az buğday ithal ediyor. Yani zannedilenin aksine buğdayı ihraç eden ülkeler gelişmiş ekonomilerden oluşuyor. Buna karşın eski bakan Bekir Pakdemirli ne diyor?
Pakdemirli, buğday ve saman ithalatına ilişkin 22 Aralık 2018'de Yeni Akit gazetesine konuşuyor ve şunları söylüyor. Bu saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum. Türkiye'de para var ki ithalat yapılıyor. Bizim iki tane görevimiz var. Bir üreticiyi korumak, ikincisi tüketiciyi korumak. Bu iki görevi dengede götürmek istiyoruz. Böyle diyor. Paramız var ki ithal ediyoruz. Bu stratejik üründe böylece kendi kendine yeterliyimizi kaybettik. Bu ürünün stratejik olmasının nedeni stoklanabilir olmasıydı. Buğdaydan bahsediyorum. Stoklanabilir ürünler üzerinden dünya ticareti akıyor. Ya sebze meyve üzerinden değil.
Türkiye stoklanması mümkün olmayan yaş sebze meyveyi üretiyor ve stoklamadan hemen satıyor. Ama stoklanabilir ürünler de dışa bağımlı. Peki stoklar ne durumda? olarak stok müessesesi çalışıyor. Yani Çin şu anda sanki önümüzdeki üç yılın beş yılın stonu yapar gibi çok ciddi ürün alımları yapıyor. Aslında fiyatları arttıran nedenlerden birisi de bu. Çünkü yarın ne olacağını kimse bilmiyor. Işte bir Rusya savaşı çıktı. Şimdi bizim yeterli miktarda stoğumuz olsaydı bunları yaşar mıydık? Yaşamazdık. Bizim yeterli üretimimiz olsaydı yaşamazdık bunları. Bizim stoğumuzun ne kadar olduğunu biliyor muyuz hocam?
Yağda biliyoruz şu anda. Çünkü yağ sanayicileri açıkladı. Ama buğdayda ne kadar olduğunu açıkçası çok fazla bilmiyorum. Işte bakanlığın yaptığı en şey açıklama. Kimse merak etmesin. Yeterli stoğumuz var. Telaşa kapılmayın. Asılsız haberlere inanmayın. Ya stoğumuz varsa koyun o zaman insanlar niye yağ kuyruğuna giriyor? Niye üç litre, iki litre yağ alacağım diye marketlere saldırıyor adeta. Yani bu tamamen kamuoyuna bir algı şeyi sunmak. Yani yeterli stoğumuz var. Yeterli stoğumuz yok ki ha bire ithalat yapıyoruz. Ha bire ithalat ihaleleri açıyoruz. Yani burada bir sıkıntı var o zaman. Stoğumuz varsa bunu niye kullanmıyoruz? Niye değerlendirmiyoruz şu anda? Bundan daha kötü günler, daha kötü şey mi bekliyoruz yani? Savaş muhtamı artık. Açılışı Çiftçi Sengenel Başkanı Ali Bülent Erdem'le yapmıştık. Ne diyordu Berdem? Yıllarca ha geldi ha gelecek denen gıda krizi artık geldi. Böyle diyordu. Bu yaşadıklarımız henüz krizin ilk aşamaları gibi görünüyor. Türkiye nitelik açısından eşsiz bir krize doğru yol almış görünüyor. Bu seferki krizin adı gıda krizi. Aç mı kalacağız? Belki bir kısmımız. Kıtlık mı olacak? Belki yaşadığımız şeyi kıtlık diye yorumlamayacağız.
Ancak artık sağlıklı beslenemeyeceğiz. Gıda güvenliğimiz yok edilmiş durumda. Üstelik ulaştığımız sağlıksız gıdalara da çok daha fazla bedel ödemek zorunda kalacağız. Ne için? Üretimden koparıldığımız, kente ucuz iş gücü olarak sürüldüğümüz için. Tütün, buğday, pamuk, ağaç çiçeği, zeytin gibi en kritik tarım ürünlerinde ithalatı tercih ettiğimiz için. Ali Ekber Yıldırım'la Zoom üzerinden sohbet ettik. Kapanışta kendisine uzun yıllardır Türkiye tarımını yazmış biri olarak sizin gördüğünüzü iktidardakiler görmüyor mu diye sordum. Ali Ekber Bey'in cevabı üzerine düşünmeye değer bence.
Yani ben eskiden çok iyi niyette derdim ki ya bakanlar da hani sonuçta bir şey yapmaya çalışıyor falan ama bunları yaşadıkça ya burada bir cahillik de yok, bir şey de yok, bir tercih var. Hani ithalatlı desteklemeye yönelik bir tercih var. Hani ihanet belki çok ağır bir söz olur ama bir tercih yapılıyor. Bir, ikincisi üretimi planlamak, üretimi düşünmek, üretim yapmak bu biraz daha uzun bir süreci kapsıyor. Yani tutarlılığı kapsıyor.
Burada günübirlik yani işte bugün buğday mı fiyat mı yükseldi? İthal eder düşürürüz kardeşim. Böyle bir yaklaşım var, bir sığılık var. İşte o ithalatı yapanlara para kazandırmak var belki. Şey yok yani
Doğru olanı, uzun vadeli, orta vadeli olan üretimi planlamak ve üretimi arttırmak. Yağ kuyrukları basitçe ele alınabilecek bir mesele değil. Market denetimlerini arttırıp çözebileceğimiz bir şey de değil. Marketler zincirin son arkası. Günahsızlar mı? Değil elbette ama asıl sorunun çok daha derinde olduğunu umarım anlatabilmişizdir.
İşte uçurumun bu kadar eşiğine gelmiş tarımın 10 Temmuz 2018'de başına gelmişti Bekir Pakdemirli. Pilot olduğu için Ulaştırma Bakanlığı bekliyordu, kendisine de sürpriz olmuştu. Görevden alınması da belki de sürpriz oldu. Çünkü 4 Mart'ta AKP, il başkanlığının etkinliğine katılacaktı Binali Yıldırım'la beraber. Kısmet olmadı, göreve veda etti. Yani sahipsiz bizim çiftçimiz.
Bu şekilde gündelik politikalarla yönetiliyor ve ciddi bir krizin eşiğindeyiz. Bunu uyarmak için yaptık bölümü. Böylece 114. bölümü daha fazla uzatmadan bitirelim. Zor günler bizleri bekliyor. Karnınız tok, sırtınızın pek olduğu günler dilerim. Tren Topi pod bir medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.