
2.134 kelime · ~11 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz. Merhaba. ''Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' der Tolstoy. Çok etkilemişti bu söz beni zamanında. Neden şimdi bunu paylaştım peki diye sorarsan. Çünkü bugün biraz aileleri, daha doğrusu ailelerin, ebeveynlerin toksik, yani yıkıcı davranışlarını konuşmak istiyorum.
Bir ailede dünyaya geliyoruz biz ve bu aileyi seçemiyoruz. Bu aileyle ilişkimiz, bağımız yani bakım verenimizle kurduğumuz bağ öyle güçlü bir şey ki tüm dünyamızı şekillendiriyor. Çocukluk dönemi deneyimlerim benim temel algılarımı yani dolayısıyla da karakterimi oluşturuyor yani bir anlamda. Bunu ben neden böyleyim, değişebilir miyim bölümünde konuşmuştuk daha önce. Şöyle bir sorunun cevabı nedir mesela, onu düşünelim. Bugün ortaya çıkan insandan, bugün olduğum kişiden sorumlu olan nedir? Ben nasıl ben oldum? Belki birçok zarar verici davranış geliştirdim. Belki yüksek oranda kaygı duyan bir insanım. Bazı konularda çok savunmacıyım.
Başkalarının umursamadığı konularda çok tetikleniyor olabilirim. Değersiz hissediyorum. Anlaşılmadığımı düşünüyorum. Yani tüm bunların sorumlusu nedir? Bugün değiştirmek isteyeceğim işlevsiz davranışlarım, duygularım nasıl ortaya çıktı mesela? Bu soru işte tam da psikoloji biliminin ilk ortaya çıktığı yıllardan biri. Hakkında tartışılan en temel konulardan biri.
Genetik mi yoksa çevre mi beni ben yapan? Ve bunun tek bir cevabı da yok bu arada. Kesin olarak bir sebep veremeyiz çünkü bu aslında bir karışım. Kimyasal reaksiyon gibi düşün. Bir ana madde yani mizacımız, genetik yatkınlığımız başka bir maddeyle etkileşime giriyor. Bu da benim yaşadıklarım, duyduklarım, şahit olduklarım, maruz kaldıklarım. Buna etkileşime girince ortaya da bugün olduğum insan çıkıyor.
Hepimiz belirli eğilimlerle, bir mizaçla doğuyoruz dediğim gibi. Bunu da hastanede yeni doğmuş bebekler arasındaki farktan bile anlıyoruz. Kimi işte böyle sessiz sakin etrafına bakınıyor, kimi ortalığı yıkıyor ağlamaktan. Hatta aynı ailede yetişen çocuklar bile birbirinden çok farklı oluyor. Yani özümüzle birbirinden farklı olduğu için sadece ailedir bizi biz yapan diyemem. Aynı ailede yetişen iki çocuktan biri daha kırılgandır, daha çok ilgiye muhtaçtır mesela. İlgisiz ebeveynler onu daha çok yaralar o yüzden, daha çok iz bırakırlar üstünde.
Diğeri aynı oranda etkilenmeyebilir. Ama sonuçta mizacı ne olursa olsun, bir çocuğun en temel ihtiyacı sevgi, ilgi, onay, yani benliğinin kabul edilmesi, görülmesi, koşulsuz bir şekilde sevilmesi. Ve bildiğimiz bir şey var ki, bu sebeple ailenin, çocuğun gelişimi, geleceği üzerinde etkisi çok büyük. Mesela toksik bir aile kolaylıkla çocuğun sosyal, psikolojik, duygusal gelişimine kalıcı bir şekilde zarar verebilir. Biz artık bunu biliyoruz. Ve özellikle şimdi günümüzde en çok kabul edilen teorilerden biri bağlanma kurama. Bu da bununla ilgili zaten. Bağlanma nedir dersek? Bağlanma bir başka insanla kurulan duygusal bağ.
Bu teori der ki, bebeğin ona ilk bakım verenle yani bakım veren dediğim genelde anne oluyor ama dadı, baba, anneanne, babaanne, teyze herhangi bir yetişkin olabilir bu. Yani ağırlıklı olarak bebeğe bakım veren kimse o diyebilirim bakım verene. Bağlanma kuramı dediğimizde de bebeğin ona bakım verenden yakınlık, sıcaklık, ilgi bekleme eğilimini ve o kişi yanındayken kendini güvende hissetmesini kastediyoruz. Bu teoriye göre bizim hayatımız boyunca başka insanlarla kuracağımız ilişkinin niteliği ve onlardan beklentilerimiz, küçüklüğümüzde annemizle veya başka bir bakım veren varsa onunla kuracağımız bağlanma ilişkisiyle belirleniyor.
Mesela sevgi ilgi görmediğin bir evde büyüdüysen, sağlıklı bir sevginin, ilişkinin neye benzediğini bilmiyor olabilirsin. Sevgiye aç büyüdüysen, şimdi herkesi sevgiye boğmak istiyor olabilirsin. Şimdi hani love bombing denen durum bu aslında. Veya insanlara mesafeli durup kendini hiçbir ilişkiye açmıyor, yakınlaşmaya başlayınca da insanlardan hep kaçıyor olabilirsin. Kaçıngan bağlanma diyoruz buna da biz.
Bu arada bir sonraki bölümde bu bağlanma kuramını ve gelecek ilişkilerimizi konuşalım diyorum. O yüzden çok girmeyeceğim buna bu bölümde. Yani kısacası çocukluk dönemimiz tüm hayatımızı şekillendiriyor bir anlamda. Ve yıkıcı etkiler yalnızca ilgi, şefkat görmeden büyüdüğümüzde oluşmuyor. Belki sevgi, ilgi orada var ama farkında olunmasa da bize söylenen, direkt bize söylenmese de etrafta duyduğumuz şeylerden de oluşuyor dünyayı algılama şeklimiz.
Ve bunlar kötü niyetle yapılmasa bile bize zarar veren şeyler olabiliyorlar. Yani bazen bizim kültürümüzde sıkçı olduğu şekilde aslında iyi niyetli ebeveynlerin farkında olmadığı hatalarına maruz kalabiliyoruz. Bazen de tabii açık açık duygusal istismar kurbanı oluyoruz. Narsistik kişilik bozukluğu olan bir ebeveynin çocuğu olmak çok zor bir şey mesela. Orada büyük oranda duygusal istismar var.
Hayat boyu kalıcı izler bırakıyor bu durum. Bizden beklenilen o rijit kural ve çerçevelere, ideallere uymadığımız için cezalandırılabiliyoruz. Birey kabul edilmeyip görmezden gelinebiliyoruz. Yani toksik olarak adlandırabileceğimiz ebeveynlerin bize sayısız şekilde zararı var. Peki, şimdi o zaman şöyle sorayım. Ailelerimizin hangi davranışları, söylemleri bize zarar veriyor? Hani hangi söylemler bu toksik dedikleri? Hangi aileler başlı başına toksik? Her şey toksik deniyor günümüzde bu arada.
Ama ben toksi, zarar verici, çok yıkıcı etkisi olan, bizi zehirleyen anlamında kullanmak istiyorum burada. Yani şunu unutmayalım bu arada. Bir tane kötü gün, bir kötü an seni kötü bir ebeveyn yapmaz. Herkesin sınırlarının zorlandığı, kendini kötü hissettiği, fevri davrandığı anlar olabilir. Önemli olan aslında burada genel resim. Yani genel olarak nasıl bir ebeveyn olduğumuz veya işte ebeveynimizin nasıl bir ebeveyn olduğu. Peki, nedir toksik ebeveyn, toksik anne baba? Bunu konuşalım önce.
Toksik ebeveynler çocukları duygusal olarak istismar ederler. Eleştirirler, çok yüksek beklentileri, talepleri, gerçek dışı istekleri vardır. Çocukların özgüvenlerini yıkarlar yani. Toksik ebeveynlerin iyi ebeveynlerden en temel farkı çocuklarının gelişim üzerinde olumsuz etkisi olan davranış kalıplarına sahip olmaları aslında en özünde.
Biz ailemizde sürekli bazı söylemleri duyarak, davranışları görerek büyüdükse bunları normalleştiriyoruz. Bazen dışarıdan birini hatırlatması gerekiyor bunların yanlış olduğunu o yüzden bize. En azından bana böyle olmuştu mesela. Yani senelerce duyduğum, bana söylenen şeyleri...
Aslında pedagojik olarak ne kadar yanlış olduğunu yıllar sonra yetişkinliğimde anladım. Hiçbir şekilde bu arada kötü niyet olmamasına rağmen, baktığım zaman bir çocuğa söylenmemesi gereken birçok şey var orada aslında. Çünkü çocuklar ebeveynleri tarafından kendilerine söylenen şeylerin doğruluğuna inanarak Onları mutlak doğruluk kabul ederek büyürler. Dediğim gibi birçoğumuzun başına gelmiştir böyle durumlar. Yani kalıcı etki bırakan birçok olumsuz söyleme maruz kalmışızdır. Biraz da Uçan'ın ruhu böyleydi bu arada. Yani şimdiki ebeveynler genel olarak çok daha bilinçli.
Bilgiye ulaşım daha kolay zaten. Daha çok farkındalık sahibiyiz birçok konuda. Peki o zaman nedir bu bize zarar verebilecek toksik davranış kalıpları ve söylemler mesela? İlk olarak fiziksel eleştiriler diyebilirim. Bu bir çocuğun boyu, kilosu, güzelliği, bedeniyle ilgili bazı kısımları eleştirmek üzerinden olabilir mesela.
İşte, şişmansın, zayıflan, yeterince güzel değilsin, senin saçların neden böyle, senin gözlerin güzel değil, bacakların kalın, neden bu kadar çok yiyorsun, ben senin yaşındayken 40 kiloydum gibi gibi negatif algı oluşacağın söylenme olabilir. Bir çocuğu fiziksel özellikleriyle eleştirmek hem onun özgüvenini yıkıyor, hem de böyle şeylere gereğinden fazla önem atfetmesine sebep oluyor. Çirkin dediğiniz bir çocuk, hayatı boyunca çirkin ve bundan kaynaklı ve değersiz olduğunu düşünerek büyüyecektir. Hele kız çocuklarla bu tarz eleştirileri çok yapıyoruz. Bizim kültürümüz gerçekten kilo takıntılı bir kültür bu arada. Herkes birbirini ilk gördüğünde kilosuyla ilgili yorum yapıyor. Ve kız çocukların üzerindeki bu baskı ciddi psikolojik bozukluklara sebep oluyor. Bunların en başlıcısı da zaten tahmin edersin ki yeme bozuklukları. Buna ek olarak ansiyete, depresyon çok daha ağırlıklı görülüyor böyle büyüyen çocuklarda.
Beden algısı bozukluğu, beden dismorfik bozukluğu gelişebiliyor. Ve tabii ki tüm bunlar özgüvensizliğe, öz saygı eksikliğine de sebep olduğu için diğer insanlarla ilişkilerimiz de baltalıyor. Bir ebeveynin başlıca görevi çocuğuna nasıl görünürse görünsün, ister toplumsal normlara veya ideallere uysun, ister uymasın, onun değerli olduğunu, kendini sevmesi gerektiğini öğretmek. Bunu hiçbir zaman unutmamak.
Gelelim bir diğer konuya, ikinci maddeye. Kıyaslama. Bunu da çok yapıyoruz. ''Ayşe'nin çocuğu çok uslu, sen niye böylesin?'' ''Akrabamızın kızı ne kadar güzel, ne kadar akıllı.'' ''Keşke onun gibi bir çocuğum olsaydı.'' gibi söylemler mesela. Bu neden kötü? Çünkü çocuklar başkalarıyla kıyaslandıklarında kendilerini o kişilerden daha değersiz, daha düşük konumda hissetmeye başlıyorlar. Bu da ileriki dönemde kaygı, depresyon, madde bağımlığı gibi birçok olumsuz sonuç doğurabiliyor.
Peki gelelim üçüncü maddeye. Senin için hayallerinden vazgeçtim, işimden vazgeçtim, hayatımdan vazgeçtim deyip çocuğun omuzlarına büyük bir manevi yük bırakmak. Ben mesela biraz böyle büyütüldüm ve asla kötü bir niyet olduğunu düşünmüyorum arkasından. Çok çok çok iyi kalpliydi benim annem ve beni çok severdi gerçekten.
Ama onun için kariyer yapmak, eğitim çok önemli konular olduğu için... ...ben doğduğumda babamın da baskısıyla kariyerini bırakmış olmak onu üzüyordu. Yani aslında böyle söylemlerin özünde ille çocuğa karşı suçlayıcı bir tavır yatmıyor. Hani seni o kadar seviyorum ki, benim için o kadar önemlisin ki... ...ben bu kadar önemli şeylerden vazgeçtim demeye de çalışabiliyor insanlar. Mesela annem ekonomist olarak kariyerinde yükselen bir kadındı ve bunu bıraktı. Yani çocuğu olsun diye bunu bırakması gerekmiş.
İçinde de hep bir üpte kaldı bu. Ama beni üzmek için değil de, benim onun için değerimi vurgulamak için söylediği bir şeydi bu onu. Ama bu söylemler tabii iyi niyetle bile olsa çocuk için kendini suçlayacağı bir alan oluşturabiliyor. Onun üzerine manevi bir yük yaratabiliyor. Annem hayallerini yaşayacaktı ama ben doğdum ve yapamadı diyebiliyor mesela. Yani benim yüzümden diye kendini suçlayabiliyor çocuk. Sonuçta kimse dünyadaki varlığının sevdiği bir insana zarar vermesini istemez. Hele de bir çocuk yani. Bu arada bunu ilişkilerde de yapıyoruz ve yine çok yanlış bir şey. Senin için saçımı süpürge ettim, senin için işimi bıraktım, onu yaptım, buraya gittim, çocuk büyüttüm gibi bir sürü şey söyleyebiliyoruz birbirimize kızdığımızda. Ama biz bir şey yapmayı seçiyorsak onun sorumluluğu bizde. Kim için yaptığımızı düşünürsek düşünelim.
Biz bir şeyi yapmaya karar verdiysek artık o noktadan itibaren senin için yaptım dememek gerekiyor buna. Çünkü demek ki o koşullar bize de iyi geliyormuş. Bize de lazım o dönem onu yapmak ki onu yapmayı seçmişiz. Peki, dördüncü maddeye gelirsek.
Yine işte böyle senin yüzünden bu evliliği bitirmedim, sen olmasan ayrılırdım gibi söylemlerde bu toksik konuşmaların bir türü. Mutsuz evliliklerde çok söylenen bir şey bu. Aslında ayrılıp ayrılmamak tamamen ebeveynin seçimi. Böyle bir şey yine çocuğun üstüne yıkılamaz. Bir annenin, babanın mutsuzluğu çocuğa mal edilemez.
Veya aynı şekilde işte evliliğimizin bitmesinin sebebi sensin gibi söylemler de çok suçlayıcı ve toksik. Bu söylemler tabi bize zarar veren ama bugüne kadar da birçok çocuğun duymuş olabileceği söylemler. Çünkü aslında o dönem kültürel olarak böyle şeyler daha kabul görüyordu. Yani daha çok ebeveyn bunları söylüyordu. O kadar farkındalıkları yoktu aslında birçok konuda daha önce dediğim gibi.
Mesela beşinci maddeye gelirsem şunu da çoğumuz biliyoruzdur. Yemeğini yemezsen küserim. Ödevini yapmazsan o yok, bu yok. Veya işte annenin istedikleri yerine gelmediğinde küsmüş gibi tavır almak, soğuk davranmak. Buna koşullu sevgi deniyor. Böyle sevgi alan çocuklar da kaygı hissedebiliyorlar o sevginin varlığına dair.
Bu da gelecek yaşantımızdaki ilişkilerimizde kaygılı bağlanan bireyler olabilmemize yol açabiliyor. Bağlanma Kuramı'nda bunu detaylı konuşacağız zaten. Kaygılı bağlandığımızda nasıl oluyor, nasıl oluşuyor kaygılı bağlanmak gibi şeyleri anlatacağım. Şimdiye kadar bu saydığım beş madde birçoğumuzun yer başına gelmiştir dediğim gibi. Ama bir de tabii daha toksik boyutlarda söylemler var ki bunlar da toksik ebeveynler tarafından uygulanan duygusal istismarı içeriyor.
Mesela keşke hiç doğmasaydın, keşke hiç çocuk doğurmasaydın, sen bir hataydın, senin yüzünden mutsuzdum gibi uç boyutlardaki çok yaralayıcı varlığımızı, benliğimizi sorgulamamıza, dünyada kendimizi fazlalık gibi algılamamıza sebep olan söylemler. Mesela doğumda annesini kaybetmiş veya annesi intihar etmiş bir çocuğa annen senin yüzünden öldü demek. İnanması zor ama gerçekten böyle büyütülen çocuklar var dünyada. Ben de şahit oldum. Yani sürekli her şey için senin suçun, senin yüzünden demek tam anlamıyla toksik ebeveyn davranışıdır. Aptal mısın, anlamıyor musun gibi söylemlerle çocuğu yermek. ''Neden yapamıyorsun?'' ''Neden beceremiyorsun?'' ''Bir kere de doğru yapsan bu zor bir şey değil ki.'' gibi tenkit edici sözler söylemek. Bunların hepsi çocuğu yaralayan, kaygılandıran, üzen, zehirli söylemler. Ve insanda hayat boyu kalacak derin yaralar açıyorlar.
Buna ek olarak bu toksik ebeveynler kendi istekleri gerçekleşsin, çocukları sözlerinden çıkmasın, hep itaat etsin diye korku, suçluluk hissi yaratırlar, sık sık aşağılarlar çocuklarını. Onların da kendilerinden ayrı bir birey olduklarını kabul etmezler. İhmalkar ve duygusal olarak kopuk da olabilirler. Ve kendi istiyaçları her zaman çocuklarından önce gelir.
Bu saydıklarımdan biri ya da birkaçına sahip bir ailede büyüdüysek, yetersiz, değersiz, sevgiye layık olmayan, kaygılı, kaçıngan ilişkilerinde yaralı kişiler olmamız çok normal. Ama bu demek değil ki hayatımız boyunca böyle düşünmeye, bu düşüncelerin etkisi altında yaşamaya mahkumuz. Farkındalık en önemli şey. Her konunun sonu buna bağlanıyor en nihayetinde. Bizi etkileyen, o zihnimizin içinde bizi sürekli eleştiren yeren ses kime ait?
Anneme, babama, çevremdekilere, ilk arkadaşlarıma kime ait o sesler? Ne diyorlar bana? İşte ilk önce bunu fark edersem, bu seslerin aslında nereden, hangi dönemden, ne sebeple gelen inanışlar, yargılar olduklarını anlayabilirim. Üçüncü bir kişi gibi onları gözlemleyerek doğru olmadıklarının farkına varabilirim böylece. Peki, patikamızın sonuna gelmişken, ben kendi adıma diyebilirim ki hayatımın yetişkinlik döneminde bu konularda çıkarımlar yaptığım zaman içinde
Ve artık bir evliliğin yalnızca benim için sürmediğini ya da bir kariyerin yalnızca benim için bitmediğini bilecek kadar bir bilince erişti. Çünkü dünyaya bir çocuk getirmek, o çocuk dünyaya gelecekse ona bakmayı, işini bırakmayı seçmek, bir evlilik üstse de ona devam etmeyi tercih etmek, bir çocuğun omuzlarına yüklenecek bir sorumluluk değildir. Ebeveyni tamamen ve tamamen kendi seçimidir. Peki o zaman sana sorayım. Ya sen? Sen hiçbir şeyin farkına vardın mı? Neyin yükünü atmak isterdin omzundan? Bir sonraki patikada görüşene dek sana söylenenlerden, hissettirilenlerden bağımsız gerçekten kim olduğunun farkında olduğun, geçmişin yüklerinden kurtulduğun yeni güzel bir sayfa dilerim hayatında. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.