Podcast

103 - Farklılık ile Delilik Arasında: Sanatçı Olmak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deli mi yoksa farklı mı? Daha çok sanatçılar özelinde tartışılan bir durum bu. Peki ya bu ikilemi hangi çizgi ayırıyor? Yeni 111 Hz bölümünde bunun üzerine odaklanıyoruz. Salvador Dali, Pablo Picasso ve Vincent Van Gogh gibi önemli sanatçıların hikayelerinden ilhamla farklı olmak üzerine düşünüyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: İpek Turgay Tan

Ses Tasarımı: Batuhan Kösegil

Yapımcı: Podbee Media




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.512 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Of, amma kalabalık burası. Yani bazı ressamların adı bile böyle salonları doldurmaya yetiyor. Yetiyor yetmesine de herkes aynı şeyleri anlıyor mu acaba? Çok merak ediyorum. Ya da anlaması gerekiyor mu? Mesela Van Gogh deyince herkes onun önemli bir ressam olduğunu bilir. Ama neden önemlidir? Ya da bir başka isim. Deli dahi Dali. Yani Salvador Dali. Bir başka isim. Picasso.

İşte sanat tarihinin böyle farklılıklarıyla öne çıkan bu isimlerinden onların yaptıkları resimler dışında ne öğrenebiliriz? Bunun için illa sanat galerilerine ya da işte müzelere filan gitmeye gerek olmayabilir. Örneğin ben Van Gogh hakkında en ilginç şeyleri nereden öğrendim biliyor musunuz? Televizyondaki bir bilimkurgu dizisinden. Evet, Doctor Who'dan.

Transkriptin tamamını oku

Bilmeyenler için kendisi TARDIS adlı uzay aracıyla böyle zamanda ve mekanda yolculuk yapabiliyor. Ve işte tam da bu özelliği sayesinde dizinin bir bölümünde Vincent Van Gogh'la karşılaşıyor. Ve işte o bölüm bana Van Gogh'u ve eserlerini daha derinlemesini anlama fırsatı sunmuştu. Ve aynı şeyi size de deneyimletebilmek için bu podcast'ı bir TARDIS'e dönüştürmek istiyorum. Yani sık sık yaptığım gibi sizi zamanda ve mekanda bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Bu arada yakında kelimenin gerçek anlamıyla bir TARDIS'im de olacak ve üstelik görüntüleriyle beraber sizinle YouTube kanalımdan paylaşılacağıma mı? Burada, şu anda en azından hayalimizde, kulaklarımızda özel bir yere gittiğimizi düşünelim.

Şu anda sizlerle birlikte Van Gogh Müzesindeyiz. Ve tam olarak şu an bakmayı en sevdiğim tablolardan birinin karşısındayım. E muhtemelen tahmin ediyorsunuzdur hangi tablonun önünde durduğumu. Ama ben bu tabloyu görmekte biraz zorlanıyorum. Çok kalabalık burası. E herkes bu muazzam eseri görmek için gelmiş. Pardon biraz kenara evet ben de şuradan kafamı uzatabilir miyim? Peki teşekkür ederim.

Neyse şimdi daha net görebiliyorum. Yıldızlı Gece. Bu meşhur tablonun günümüzde belki de onlarca, yüzlerce hatta binlerce başka sanat eserlerine ilham oluşunu, farklı mecralara uyarlanışını gördük. Peki neydi bu yıldızların adeta bakarken hareket ettiği tablonun başarısının sırrı? Ve neydi bu tabloyu ve Van Gogh'u farklı ve özel kılan? Farklı, farklılıkları neydi? Bu özel tabloya bakarken şimdi gelin geçmişe gidelim birlikte.

Van Gogh'u şu an, şimdiki yüzyılda bu kadar özel ve değerli biri olarak anıyoruz. Aslında birçoğunuz biliyorsunuzdur, Van Gogh yaşarken değeri pek bilinmeyen, toplum tarafından eserleri pek de kabul görmeyen bir sanatçıydı. Bir nevi toplum içerisinde görülmüyordu. İnançları, düşünceleri toplumun o dönemki anlayışıyla tam olarak örtüşmüyordu.

Fakat eserlerinin kıymeti ölümünden sonra nihayet anlaşılabildi. Ve bunun sebebi yaşarken farklı bir tarza sahip oluşundan ve diğer insanlardan farklı hissetmesinden kaynaklı olabilirdi elbette. Aynı zamanda ailesinin gözünde kendisinden önce ölen abisi Vincent'ın adının lanetini taşıdığını düşünüyordu Van Gogh. Evet Vincent Van Gogh'a kendisi doğmadan tam bir yıl önce bebekken ölen abinin adı verilmiştir. Ve aynı isminin verilmesinin onun üzerinde derin bir psikolojik etki yaratmış olabileceği ve dolayısıyla sanatını da etkilemiş olabileceği de öne sürülür. Yani ailesinde bile farklı bir yerde konumlanmıştır sanki. Oysa o

Yaşamı boyunca yüzlerce resim yapmış, şiirler, edebi cümlelerle satırları doldurmuş, özenli mektuplar yazan biriydi. Yani Van Gogh gerçekten bir sanatçıydı. Bu yüzden ona sadece ressam demek biraz ayıp olur. Fakat bu kadar ünlü ve sevilen bir sanatçının tahmin edildiği gibi ışıltılı, zengin bir hayatı yoktu. O dönemler için zaten sanatçılar bugünden bakıldığı gibi öyle değer görmüyorlardı.

Muhtemelen de buydu duygularını ve gördüklerini resmetmek isteyişinin sebebi. Van Gogh duygularını hem özellikle kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda hem de daha sonra başladığı resimlerde anlatıyordu. Ve bu mektupların arasına eskizler de çizmeye başladı. Gördüklerini sadece kelimelerle ifade etmek onun için yeterli değildi. Aralara çizimler de ekledi bir süre sonra.

Van Gogh işte tam bu zamanlarda sadece etrafındakileri, yaptığı gözlemleri değil, kendi otoportresini de mektuplarına eklemeye başladı. Aslında kendini nasıl gördüğünü resmedip anlatmak istiyordu. Meşhur yıldızlı gece tablosuysa bu yıllardan çok sonra ortaya çıkacaktı. Şimdi gözlerinizi kapatın ve hayal edin lütfen. Kendinizi Van Gogh'un yerine de koyabilirsiniz. Onun durduğu, baktığı yerden bakabilirsiniz bu tabloya. Dilerseniz gözlerinizi kapatmadan tablonun resmine bakarak da kulak verebilirsiniz bana.

Van Gogh, 1889 yılında yaşadığı bazı ruh sağlığı problemleri nedeniyle bir akıl hastanesindeydi. Ve işte buradayken resim yapmaya başladı. Kafasındaki düşünceleri, hayalindeki yaşamı böylece ifade edebiliyordu. Yıldızlı geceyi de sabaha karşı böyle bir gece yarısı resmetmişti. Küçücük odasından dışarıdaki dünyaya, sonra gökyüzüne ve daha sonra da

o köye baktı. Resimdeki ikonik görüntüyü oluşturmak için palet kullanmadan doğrudan tuvale boya uygulama yöntemiyle çalışmaya başladı. Bu yaklaşım tablodaki kalın çizgilerin, canlı renklerin kaynağıydı. Ve aynı zamanda Van Gogh'un farklı oluşunun da bir sonucu oldu. Çünkü o kendine has bir tarz ve teknik bulmuştu bu sayede.

Fakat ne kendisi ne de başkaları onun farklılığına pek de olumlu yaklaşmadı. Kendisi yaptığı resim hakkında pek de iyi hissetmiyordu. Hatta daha sonra kardeşi Tio'ya yazdığı bir mektupta resim hakkında aynen şunları yazmıştı. Tüm bu yığınlarda buğday tarlası, meyve bahçesi, dağlar, mavi tepelerdeki zeytinlikler ve taş ocağının girişi dışında hiçbir şeyin yeterince iyi olmadığını düşünüyorum. Geri kalanlar eksik olduğunu hissettiriyor." Van Gogh kardeşine eserini bu şekilde ifade etse de farkında olmadan ortaya bir başyapıt çıkarmıştı. Yıldızlı Gece teması Van Gogh'un o anki duygularının bir yansıması gibiydi.

Duygularının karmaşıklığı onun farklılığını ifade etmesini sağlamıştı. Tabii Van Gogh bunun o zaman farkında değildi. Sanırım ilk önce farklılıklarımızı kabul etmek gerektiği konusunda bir örnekti Van Gogh. Tablodaki imgeler, semboller onun zihnindeki ölüm gibi, yaz gibi düşünceleri ifade ediyordu. Haliyle Van Gogh o dönemde yoğun bir melankoli altında olduğundan zihninden sürekli olarak ölüm düşüncelerinin geçtiğini zannediyoruz. Ayrıca mektuplardan da anladığımız gibi tek bir gerçekliğe odaklanmak yerine heyecan verici ve huzur veren bir bakış açısı geliştirmek istediğini de anlıyoruz.

Gerçek neydi peki? Bilebilir miyiz bunu? Van Gogh'un gerçekliğini, zihnini anlamaya çalışabilir miyiz acaba? Emin olduğumuz bir şey var ki o da farklı bir noktadan bakmak istiyordu hayata. Yıldızlı Gece adlı eseri de tam olarak onun bu arzusunun karşılığı gibi duruyordu. Bütün bir hayatı boyunca yalnızca bir resmini, evet bir resmini satabilen Van Gogh,

Yaşamına maalesef kendisi son verdi. Ama ölümünden yüz yıl sonra bile resimleri hala yaşıyor. Neyse, neyse. Biraz melankolik hissediyorsunuz şimdi değil mi?

Amacım bu değildi tabii ki ama sizlerle bu özel sanatçılara, farklılıklara birlikte bakalım istiyorum. Çünkü eminim aranızda kendini böyle biraz farklı hissedenler vardır. Ve duygularını anlamaya çalışanlar da. O halde sanatın da farklı yorumlarına biraz daha yakından bakabiliriz bence.

Sanat dediğimiz kavram aslında elbette hayal gücünün ve yaratıcılığın bir ifadesi ama birçok farklı eserin ve yorumun bizlere hitap etmesinin bazı sebepleri var. Eğer Van Gogh gördüklerini ve iç dünyasını eserlerine yansıtmasaydı muhtemelen bugün onu anlayamazdık. Onun yaşamı ve eserleri arasındaki bu güçlü bağ bizim onun iç dünyasını anlamamıza yardımcı oldu ve neredeyse eserlerine bakınca onunla benzer duyguları hissediyoruz. Empati kurabiliyoruz. Ve işte tam bu noktada kendimizi ifade etmek istediğimiz ya da etmek isteyip de zorlandığımız anlarda sanata başvurmak iyi gelebilir diye düşünüyorum.

Bölümün başında bahsettiğim Dr. Who'nun Doctor ve Vincent adlı bölümünde bir şekilde ona da zaman yolculuğu yaptırıp günümüzde eserlerinin ne kadar değer gördüğünü ona da göstermişlerdi. Ve ben tam da o zaman bu ressama ve eserlerine daha da bir farklı bakış açısıyla bakmaya başlamıştım. Eğer fırsatınız olur, imkanınız olursa o bölüme de göz atabilirsiniz. Ama ben şimdi Van Gogh'tan başka birinden daha bahsetmek istiyorum size. Yine kendini bambaşka bir tarzda ifade etmeyi seçmiş, gerçeği çok farklı bir şekilde hayal etmiş birinden. Salvador Dali'den.

Onun sürreyal eserleri belki de bir insanın hayal dünyasına ulaşabileceği en uç noktaları, hayal dünyamızın sınırsızlığını filan öğretti bizlere. Hayal gücümüze güvenmeyi, kendimize sınırlar koymamayı anlattı ve tabii ki gerçeğin tanımını sorgulamamıza sebep oldu. Nedir gerçek? Ya da düşler? Ya da bunlar birbirinden farklı mıdır gibi sorular.

Yani kısaca Dali, gerçek dünyanın ötesindeki gerçeklikleri sorgulattı bizi. İşte bu sanatçıların farklılıkları, eşsiz eserleri, kendilerine has stilleri, insanlar için farklılıkları nasıl yeteneklerimize dönüştürebileceğimizi öğretti bizlere, öyle değil mi? Dali ve Van Gogh arasındaki bağ, ikisinin de farklı oluşundan geliyordu aslında. Ama ikisinin de ilgili olduğu bir kişi daha var.

Ondan bahsetmeden geçemem. Belki biraz farklı perspektiflerden dünyaya bakmak desem aklınıza gelir hemen. Elbette Pablo Picasso'dan söz ediyorum şimdi de. Çünkü onun sanatı nesneleri farklı açılardan göstermeyi hedefledi.

Bakıp da görebildiğimize inandığımız şeyin bambaşka bir gerçeğe dönüşebileceği fikrini aşıladı. Ama bu sayede farklı düşünenlerin kendilerini iyi hissetmesini de sağladı. Çünkü bakış açımızı değiştirmek cesaret gerektirirce o zaman. Evet, Picasso. Picasso deyince şimdi ve ya da onun resimlerini görenler belki de

birazcık da önyargılı olabiliyorlar. Ya işte bir şey bunu bizim yeğen de çizer falan gibi yorumlar yapabiliyorlar ama aslında Picasso'nun o onu meşhur eden eserleri yani son dönem eserleri ilk dönem eserlerinden oldukça farklı. İlk dönemlerinde bildiğimiz o klasik resime dair yüzlerce değil binlerce eserde aynı zamanda vermiş ama daha sonra işte o farklı bakış açısına geçmeyi bilerek, isteyerek gerçekleştirmiş. Picasso'nun resimlerinde de sadece teknik değil, melankoli ve hüzün de ön plandadır arkadaşlar. Mesela tuvallerinde sirk dünyasını resmederken aslında dışarıdan bakılınca eğlenceli bulabileceğimiz bir hikayenin ardında hüzün de barınabileceğini bize anlatır.

Peki, şimdi durup dururken böyle farklı, hatta böyle deli mi yoksa dahi mi denilen, hayatta olmadıkları şu dönemde değerleri daha iyi anlaşılan bu sanatçılardan neden bahsediyorum size? Çünkü çok popüler olan bu sanatçılar sahip oldukları üne ve başarıya öylesine ulaşmadılar. Peki onları buluşturan şey neydi? Benzer resimler yapmamalarına rağmen onların arasında kurabileceğimiz bu bağı ne olabilir? Farklı olmaları değil mi? Farklı bakış açıları, farklı düşünmeleri, farklı görmeleri. Türk Edebiyatı'ndan Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu hale başka bir kelimeyi uygun görmüşlerdi. Başkalık. Peki bu farklılık ya da başkalık bir delilik hali miydi yoksa dahilik mi?

Neden bütün dahilerin zihninde bir gariplik ya da bir farklılık olduğu varsayılır? Hiç düşündünüz mü bunu? Bence bunu çok kısa anlardan, kendi ağızlarından çıkan ifadelerinden de anlayabiliriz. Ama önce kısa bir ara verelim çünkü benim de farklı hislerim üzerine biraz düşünmem gerekiyor. Her zaman böyle sanatçıları sonuçta konuşamıyoruz değil mi? Evet, nerede kalmıştık? Ah evet, delilik ve dahilik arasındaki o ince bulanık çizgi. Sanatçının deli olup olmamasının ortaya çıkan eserler bakımından bir önemi var mıdır? Bu delilikler duygularını ifade etmelerini sağlayan etkenler olabilir mi?

Bu fikri savunan binlerce insan var ve her zaman da olacak. Ancak biliyoruz ki bu sanatçılar genellikle toplumda dışlanan, görülmeyen, farklı bulunan kişiler oldular. Mesela Van Gogh'un yaşamı boyunca yalnızca bir resim satabildiğini söylemiştim. Akıl Hastanesi'nde yüzlerce resim yaptığını da ve kulağını anlık bir delirme sonucu kestiği de bilinir.

Bu hikayeye birazdan geleceğiz ama öncelikle bu sanatçıları daha iyi anlayabilmek için geçmişte bir araya geldikleri bir yere gidelim şimdi. İşte geldik. 1926'ya. Sanatın kalbinin attığı o şehre. Yani Paris'e. Bu üç sanatçının delilik ve dehalık tartışmalarının sürdüğü yere gelmişken ben de size neden burada olduğumuzu anlatayım.

Dali ve Picasso'nun yolları da burada kesişmişti. O zamanlar kimi başka sanatçılar ve sanat çevresinden insanlar tarafından sürekli deli olmakla suçlanıyorlardı. İki farklı akımın öncüsü olan bu ressamlar Paris'te bir süre birlikte zaman geçirdiler çünkü Dali, Picasso'ya büyük bir hayranlık duyuyordu. Onların Van Gogh'la ortak noktası da bu şehirdi. Zira Vincent'ın da Paris'e gidişi kır hayatından sıkılması üzerine gerçekleşmişti.

Kırdan o kadar sıkılmıştı ki bir gün trene atlayıp Paris'in yolunu tuttu Van Gogh. Sanatla, sergilerle haşır neşir olmak istiyordu. Gördüğü empresyonist eserlerden çokça etkilendi. Ona göre bu eserler daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. İspanyol ressam Salvador Dali de Van Gogh gibi yalnızca resim yapan bir sanatçı değildi. O, fotoğrafçılıkla, heykel gibi başka alanlarda da üreten biriydi.

Dali'nin deli olarak görülmesi oldukça yaygındı bu arada. Çünkü o rüyalarında gördüklerini kalkıp resmederdi. Hatta bu bölümü uyumadan dinleyim bölümümüzde sizlere Dali'nin üretebilmek için nasıl bir uyku tekniği denediğini de anlatmıştım. Hatırlayanınız vardır belki.

Dali'nin sanatı, rüya gibi unsurları, sıra dışılığı ve orijinalliği ile dikkat çekiyordu. Eserlerinde gördüğümüz tuhaf sahneler ve rüya benzeri ingeler, onun düşsel dünyasının muhteşem bir yansımasıydı. Düşlerini resmetmesi, onun delilik damgası yemesine sebep oldu, lakin Dali'nin bununla ilgili pek bir sıkıntısı yoktu açıkçası. Peki neydi bu sanatçılara deli denmesinin sebebi?

Ya onlar kendilerini nasıl görüyordu? Deli olduklarını düşünüyorlar mıydı gerçekten? Bildiğimiz üzere Dali'nin deli olmakla hiçbir sorunu yoktu. Hatta deli ile kendisi arasındaki farkın delinin kendisini akıllı sanması olduğunu ama kendisinin deli olduğunu farkında olduğunu söyleyerek kendini ifade etmişti.

Ve sanırım Dali'nin bu ifadesi, deli değil, aksine deha olduğunun göstergesiydi. Ve şunu da eklemeliyim ki, sürrealist çalışmalarıyla kimi kimselerin eleştirilerine ve delilik sorgulamalarına maruz kalsa da Dali'nin başarısı tartışılmazdı. Çünkü o, farklılığını kendi istediği gibi ifade etmekten çekinmemişti. Peki ya bir deli olarak nitelendirilmiş Van Gogh'un hali neydi?

ruhsal bir takım sorunları olduğu bilinen bir gerçekti. Mesela adeta resim yapmaya doymayıp boya tüplerinden de boya yiyordu. Bu yüzden boya zehirlenmesi yaşadı ve bunun da beyninde bir takım sorunlara yol açtığı iddia ediliyordu. Fakat Van Gogh'un deliliği resmettiklerinden ya da boya yemesinden değil meşhur kulak kesme hikayesinden geliyordu. Van Gogh'un delirip kulağının tamamını kestiği iddia edilse de aslında durum öyle değil arkadaşlar.

Van Gogh, peşinden ayrılmadığı Ressampoy Gauguin'la girdiği bir sanat tartışmasında sinirlenip... Kulağının yalnızca bir bölümünü kesti. Elbette bu durum onun için hayatında dönüm noktalarından biri oldu. Ve en başında anlattığım hayatının akıl hastanesi dönemi işte bu olaydan sonra gerçekleşti. İyi ki de olmuş desek pek de haksız olmayız sanırım. Çünkü Van Gogh eserlerinin yüzlercesini orada resmetti. Yani delirişi onun dehasını ortaya çıkartmasına sebep oldu. Kulağını kestikten sonra sevdiği kadına hediye etti o kestiği kısmı.

Sevdiği kadınsa bu durumu pek de mutlu karşılamadı çünkü Van Gogh'un sevgisini ifade etme biçimi karşısındaki kadına göre biraz farklıydı. Tamam, biraz değil, baya bir farklıydı. Oh, kulak parçası hediye etmek mi? Van Gogh'un duygusal bir sebebi vardı bunu yapmak için. O an duygularını ifade edebilmesinin tek yolu bu çıldırış anıydı demek ki. E bazen bize de böyle olmaz mı?

Kendimizi ifade edemeyip de böyle tıkandığımız, zorlandığımıza ne yapacağımızı bilemediğimiz anlar yaşamaz mıyız? E bu anlar da hayatımızın biraz farklı, bizi değiştiren anları olabilir. O an belki de farklı bir noktadan bakmalıyız yaşadıklarımıza. farklı bakmak demişken Pablo Picasso'nun da sık sık deli mi tartışmalarında maruz kaldığını anımsamışsınızdır sanırım. Bu durum sadece resimlerinden ötürü değil, onun yaşam biçimiyle de alakalıydı. Picasso eserlerini kelimenin tam anlamıyla pasaklı bir şekilde üretiyordu. Evinin içinde çöp yığınları, boş şişeler, ekmek kabukları filan vardı. Ve bütün bunların arasında yaşayıp resim yapıyordu.

Neyse şimdi böyle dedikoduya girmeyelim. Önemli olan onun gerçeklik algısıydı. Hatta kendisi de şöyle ifade ediyordu bunu. Hayal ettiğiniz her şey gerçektir. Eğer sınırı olmayan hayal dünyamız gerçek olabiliyorsa neden deha değil de deli olalım? Bir şeyi hayal edebiliyorsak o şey gerçekti onun deyimiyle.

Hayal dünyamızın bizim en güçlü ifade aracımız olduğunu vurgulamıştı böylece Picasso. Van Gogh'un melankolik dönemi, kulak kesme olayı gibi zorlu deneyimleri sanatını daha derin ve duygusal kılmasını sağladı. Salvador Dali'nin rüya benzeri gerçeküstücü eserleri sıra dışı düşünce yapısını yansıttı. Picasso'nun Kübist çalışmaları nesnelerin farklı perspektiflerle yansıtılmasıyla onun dahi yanını gösterdi.

Bu sanatçılar zihinsel farklılıklarını yaratıcı bir enerjiye dönüştürerek delilikle dahilik arasındaki ince çizgiyi çekmiş oldular. Şimdi Van Gogh'un, Picasso'nun ve Dali'nin tablolarına bir kez daha ama farklı bir gözle bakmanızı istiyorum. Muhtemelen artık göreceğiniz şey bir delilik hali değil, farklı bir perspektif olacak. Ve daha da önemlisi, içinizde bambaşka duygular uyanacak. Aslında şunu söylemek istiyorum. Farklılıklarımız sadece sanatçı olmak için değil,

hepimizin duygularını ortak bir paydada buluşturmak için de var. Yani birbirimizden farklı olmamıza rağmen dünyanın birçok yerinden gelen, farklı kültürlerde yetişmiş, farklı inançları benimsemiş bizler de bir dahinin resminin önünde buluşabiliyoruz. Ve sanatla birlikte büyüleniyoruz. İşte bu yüzden farklılıklarımız bizi birbirimizden ayıran değil, bizi bir araya getiren şeyler aslında. O farklılıklardan da yeni şeyler kazanabiliriz sonuçta.

Onlara sahip çıkmak, onları da göz önünde bulundurmak tıpkı bu ressamların resimleri gibi bizim de hayatımıza renk katabilir. Ya da bizi alıp zamanda ve mekanda bambaşka yerlere götürebilir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)