
2.101 kelime · ~11 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Ohoo! Böyle bireysel oynayacaklarsa bizim çocukların işi iş. Hadi çocuklar hadi biraz paslaşarak bunun bir takım oyunu olduğunu unutmayın. Hadi hadi hadi. Vay demek geldiniz. Tabi şimdi ne işimiz var bizim yahu bu basketbol maçında diye düşünüyorsunuzdur. Eee bunca zaman nerelere gittik birlikte arkadaşlar basketbol maçına mı gitmeyeceğiz? Ama hadi ben size neden burada olduğumuzu açıklayayım yine de. Belki frekansımıza yeni takılan arkadaşlarımız vardır.
Malum, geçtiğimiz haftalarda NBA'nin yeni sezonu başladı. Ben de New York Knicks'in bir maçını izleyeyim dedim fakat bizim takım biraz ahinksiz bugün. Tamam, kötü oynamıyorlar. Hatta sezona hiç de fena başlamadılar ama bugün sahada hiç yardımlaşmıyorlar. Hücumda pek akışkan olduğumuz söylenemez. Takının savunmada da konsantrasyonu epey düşük. Çok basit sayılar yiyoruz. Hay aksi, bak kolay bir sayı daha yedik ya.
Sanırım yavaş yavaş stüdyoya dönme vakti geldi benim için. Zaten fark da iyice açıldı. Bu maç buradan dönmez hocam. Umarım sıradaki maçta hücumda paslaşmayı, savunmada da yardımlaşmayı unutmaz bizimkiler.
Bu arada NBA'in yeni sezonunu öncekilerden ayıran başka bir özelliği de var. Kasım ayında başlayan in-season turnuva yani sezon içi turnuvasıyla lige yeni bir heyecan getirdi NBA yönetimi. Bilmeyenleriniz için 82 maçtan oluşan normal sezonun ardından Nisan'ın son haftalarında playoff maçlarının başladığını da not düşeyim. NBA yönetimi normal sezona olan ilginin düştüğünü fark edince sezon içinde 5'er takımlık 6 gruptan oluşan bir mini turnuva düzenlemeye karar verdi.
Aralık ayına kadar sürecek grup maçlarının ardından çeyrek ve yarı final maçları oynanacak. 9 Aralık'ta da final maçını izleyeceğiz. İşin sonunda bir kupa olunca takımlar da sahaya ekstra bir motivasyonla çıkıyor tabii ki. Dolayısıyla rekabetçilik de artıyor. Bu da seyir zevkini katlayan bir şey elbette.
Bu arada konuyu basketboldan açmamın tek sebebi NBA'in yeni sezonu değil elbette. Bugünkü bölümün konusu da doğrudan basketbolla alakalı. Bazen bu konudaki farkındalığımızı kaybediyoruz. Fakat takım sporları, özellikle de basketbol, bize hayata dair bazı öğretiler sunabiliyor. Birlikte olmak, yardımlaşmak, ekibin başarısını ön planda tutmak, başarılı olmak için çabalamak. Bunlar sadece ilk anda aklıma gelenler.
Yani sözün özü, birçoğumuzun günlük yaşamdaki uğraşlarının parkedeki yansıması bu spor. Ki benim de size anlatacağım hikaye biraz bununla ilgili. Ama önce eve gidip stüdyoma ulaşmam gerekiyor. Oh be, evim evim güzel evim. Neyse, ne diyordum? Size basketbolla ilgili bir hikaye anlatacaktım değil mi? Bunun için de 80'lerin sonlarına gitmemiz gerekiyor. Chicago Bulls'la Detroit Pistons'ın ezeli rekabetiyle başlıyor anlatacağım bu hikaye. Malum, 80'lerin ortasıyla birlikte parkede Michael Jordan rüzgarı esmeye başlamıştı.
Larry Bird ve Magic Johnson rekabeti sürerken yeni bir yıldız doğuyordu. Elbette başlarda tarihe tanıklık ettiğimizin farkında değildik ancak Jordan 1987-1988 sezonunda daha 25 yaşındayken tek başına ligi domine etmişti. Aynı sezonda yılın en değerli oyuncusu yani MVP ve yılın en iyi savunma oyuncusu ödüllerini almıştı. Bu o zaman için tarihte bir ilkti. Aynı zamanda ligin sayı ve top çalma istatistiklerinde zirvedeydi Jordan. Üstüne üstlük sezon arasında oynanan All-Star maçının MVP'si smaç yarışmasının da kazananı olmuştu. Hemen hemen herkes bu Michael Jordan'ın MC'in ilk şampiyonluk yüzüğünü takacağından emindi artık.
Sezonu Doğu Konferansı'nın üçüncüsü olarak bitiren Bulls, playoff'lara da fırtına gibi başladı. İlk turda Cleveland'ı eleyen takım, konferans yarı finallerinde yükselmişti. İşte tam da bu noktada, spor tarihinin en çekişmeli rekabetlerinden biri başlayacaktı. Chicago Bulls'un rakibi katı savunmasıyla bilinen Detroit Pistons olmuştu. Ligdeki birçok takımın üzerine gitmeye çekindiği bir takımdı Pistons. Hatta onlara Bad Boys lakabı bile takılmıştı. Pistons, Bulls'ta bir zaafı keşfetmiş, MJ ve arkadaşlarına kabus olmuştu. O yıllarda tüm hücum kurgusunu Jordan üzerinden yönlendiriyordu Bulls.
Eğer takım içerisinde Jordan'ın liderliği sorgulatmayı başarırlarsa, bu su alt edebileceklerini fark etti Pistons. Bunun için Jordan'a odaklı bir savunma yapmak yerine onun pas kanallarını tıkamayı tercih ettiler. Isaiah Thomas, Jordan'ı birebir de baskılı bir şekilde savunacak, ona kolay şut şansı vermeyecek, takımın geri kalanı da Jordan'ın pas opsiyonlarını kilitleyecekti. Böylece sinirlenen, öfkelenen Jordan daha zor şutları deneyecek ve o şutları kaçırdıkça da takım içerisinde şahsi oynadığına dair bir algı oluşacaktı.
Pistons, Jordan kuralları olarak bilinen bu taktiği ve katı savunmasıyla istediği sonucu almış, 7 maç üzerinden oynanan seriyi 4-0 kazanmıştı. Kısacası, Bulls'u süpürmeyi başardılar. Bir sonraki sezon, konferans finallerinde karşı karşıya geldi iki takım. Bulls bu sefer daha rekabetçi olsa da serinin sonunda Pistons 4-2 galip gelmiş, finallere gitmiş ve NBA şampiyonu olmuştu.
Michael Jordan, gerçek bir rekabetçi. Oynadığı her oyunu girdiği her iddiayı kazanmak isteyen bir karakter. Mevzubais mücadele, basit bir yazı-tura oyunu olsa bile kazanmaktan başka bir şeyi düşünmüyor. Böylesi saf bir yetenek ve güçlü bir özgüveniniz varken sürekli ezeli rakibinize kaybediyorsanız, bir şeylerin değişmesi gerekir, değil mi? Buz yönetimi de çareyi koç değişikliğinde buldu.
1989-1990 sezonuyla birlikte takımın başına Phil Jackson'ı getirdiler. Jackson'ın gelişiyle bostada bazı temel değişiklikler olacaktı. Koç, hücumun sadece Michael Jordan'ın üzerinden gitmemesi gerektiğini düşünüyordu. Takım olarak hareket etmeleri hücumda herkesin sorumluluk alması lazımdı. Bunun için de asistan koçu Tex Winter'la yeni bir sistem çalıştırdı takımına Phil Jackson.
Triangle, yani üçgen hücumu. Temelleri Güney Kaliforniya Üniversitesi'nin efsanevi koçu Sam Barry'nin şablonlarına dayanan bu üçgen hücumu için bir taktik demek çok daha doğru olmaz bana kalırsa. Biz en iyisi bir oyun felsefesi diyelim buna. Bu felsefenin temelinde de sorumluluğu paylaşmak yer alıyordu. Sahadaki tüm oyuncular birbirleriyle bağlantılı olmalıydı.
Hücum esnasında her oyuncunun bir rolü, pozisyonu ve buna göre sahip olması gereken özellikler vardı. Topa yakın tarafın ucunda bekleyen köşe oyuncusu iyi bir şütör olmalıydı mesela. Tetik olarak isimlendirilen oyuncusuysa kanatta yani potanın çaprazında konumlanıyordu. Onun pas tercihi hücumun akışını belirleyeceği için saha görüşü iyi, basketbol IQ'su yüksek bir oyuncu olmalıydı.
Potaya en yakın noktada ve sırtı dönük şekilde konumlanmış post oyuncusuysa tetik ve pota arasına giriyor ve bir pas opsiyonu oluşturuyordu. Dolayısıyla bu rolde oynayan bir oyuncunun iyi bir pasör olması gerekirdi. Tetik, köşe, post. Bu üç oyuncunun kurduğu üçgen de yeterli değildi tabii ki. Ters kanatta bulunan oyuncu yani izci hücuma genişlik katıyordu. Bu oyuncunun da üç sayı isabeti yüksek olması gerekirdi. Ve son olarak yine topun aksi istikametinde ters rolündeki oyuncu konumlanıyordu. Bu oyuncu daha çok perdelemelerde görevliydi. Haliyle her pozisyonla yer değiştirebilme becerisine sahip olmalıydı bu oyuncu.
Üçgen hücum oynayan bir takım sahada birçok avantaja sahipti. Hücum esnasında beş oyuncu da hareketli olduğu için sahanın her yerinde bir üçgen kurabiliyordunuz. Bu da sonsuz ihtimalleri ve sürekliliği olan bir hücum stratejisini beraberinde getiriyordu. 24 saniyelik hücum süresinde en doğru şutu bulana dek üçgen kurabilirdiniz. Opsiyonları olan bir strateji olmasının yanında kolektif bir yapı oluşturuyor ve bireysel anlamda oyuncuların saha hakimiyetini de geliştiriyordu. Hatta teolik, fizik ve matematik üzerine çalışmalar yapan Dr. Ikeod C. Cawley 2016'da bu hücum sistemini verilerle değerlendirmişti.
Yaptığı hesaplamaların da yer aldığı A Game of Geometry makalesinde üçgen hücumun alana yayılma açısından en verimli yol olduğunu iddia ediyordu Cawley. Fakat, bir dezavantajı da vardı bu üçgen hücumunun. Yıldız oyuncuları bu taktiğe ikna etmek oldukça güçtü. Hele ki takımınızda Michael Jordan gibi bir alfa karakterin ve Scottie Pippen gibi bir yıldızın olduğunu düşünürseniz ee dengeyi bulmak hiç de kolay değil.
Zaten hiç de kolay olmadı. Phil Jackson ve Tex Winter'ın takımı aşılamaya çalıştığı bu felsefe daha ilk haftalarda Michael Jordan tarafından reddedilmişti. Hatta Jordan o günleri The Last Dance isimli belgesel serisinde şöyle anlatıyordu. Herkes topa dokunuyordu. Ancak ben takım arkadaşım Bill Cartwright'ın hücumun bitimine 5 saniye kala topa dokunmasını istemiyorum. Bu herkesin eşit olduğu bir hücum sistemi değil bir saçmalıktı.
Jordan bu sisteme dair memnuniyetsizliğini sadece içinde yaşamıyordu elbette. Bunu söylemlerine de yansıtmıştı. Örneğin, ''Team'' kelimesinde ''I'' yani ''Ben geçmez'' diyen Tex Winter'a ama ''Win'' kelimesinde ''I geçer'' diye cevap vermişti. Peki, ne oldu da Phil Jackson başta Jordan olmak üzere tüm takımı ikna edebildi ve Boos altı şampiyonluğa sahip bir hanedana dönüştü? Neydi onun büyüsü?
İşte bu sorunun cevabı hiç beklenmedik bir yerden çıkıyor karşımıza. Fakat hikayemizin bu kısmında biraz ara vereceğiz çünkü benim ortamı hazırlamam gerekiyor. Evet, tütsüm de tamam. Devam edebiliriz öyleyse. Phil Jackson'ın Jordan'ı nasıl üçgen hücum felsefesine ikna ettiğinden bahsedecektim size değil mi? Koç çözümü Zen Budizminde bulmuştu arkadaşlar. Evet, Zen.
Zen bakış açısına göre, sezgiler sayesinde öz benliğinizi kavrayabiliyor, varoluşunuza dair yeni bir bakış açısı oluşturabiliyorsunuz. Aydınlanmanın dışsal bir arayış olmadığını, insanın kendi içinde bu noktaya erişebileceğini iddia ediyor. Yeni bir perspektif edinmeyi, yaşamı farklı bir şekilde kavramayı savunuyor Zen. Phil Jackson da gençlik yıllarında tanışmış bu öğretiyle. Kendi hayatının merkezine koyduğu bu felsefeyi takımlarına da aşılamış. Üç önemli aşamayla basketbol ve yaşam arasında bir köprü kurmuş coach. Öncelikle kontrolden vazgeçmeyi şart koşmuş kendisine. Suzuki'nin öğretilerinden yola çıkarak oyuncularına şöyle yaklaşmış.
Onları görmezden gelmek işe yaramaz. Bu izlenecek en kötü yoldur. İzlenecek en kötü ikinci yol ise onları kontrol etmeye çalışmaktır. En iyi yol onları kontrol etmeden izlemektir.
Ardından içinde bulundukları anın ellerindeki en iyi an olduğunu kabullenmeleri gerektiğini öğütlemiş takımına. Yaşamın sadece içinde olduğumuz anda var olduğunu söylemiş oyuncularına. Geçmiş geride kaldı. Gelecek henüz yaşanmadı. Geçmişi değiştirmek ya da geleceği şekillendirmek beyhude bir çaba. İçinde bulunduğumuz şu anda kendimize dönmezsek hayatla temas kuramayız. İşte bu fikri aşılamış oyuncularına.
Son olarak da şefkatle yaşamaktan bahsetmiş Koç. Kendiniz ya da çevreniz için yaptığınız nazik ve dürüst olan herhangi bir şey dünyayı anlayış şeklinizi de etkiler. İşte bu düşünceyi yerleştirmiş oyun felsefesinin merkezine. Şefkat ve basketbol. Kulağa çok tuhaf geliyor değil mi? Sonuçta rekabetin en üst seviyede olduğu, fiziksel kalitenin ve atletik performansın sonucu belirlediği, sahadan kemik seslerinin geldiği bir oyundan bahsediyoruz. Böyle bir ortamda sakinlik nasıl bir başarı getirebilir ki? Sebahat ederek arkadaşlar, Jackson'ın üçgen hücumu ve zen yaklaşımı elbette ilk günden başarıya ulaşmadı. 1989-1990 sezonunun Doğu Konferansı finalinde yeniden Detroit Pistons'la karşılaştı Chicago Bulls. Bu sefer de seriden 4-3 mağlubiyetle ayrıldılar. Ezeli rakipleri ikinci kez onları yenerek NBA finallerine girmiş ve kupayı kazanmıştı.
Ancak rüzgar tersine dönüyordu. Önceki serilerde Pistons karşısında afallayan Bulls bu sefer daha kontrollüydü. Kazanmak için en önemli aşamayı yani kaybetmeyi öğrenmişlerdi artık. Ertesi sezon Phil Jackson'la Michael Jordan önderliğindeki oyuncular arasındaki bağı iyice kuvvetlenmişti. Jackson'ın takımın sezgilerini güçlendirmek için karanlıkta yaptırdığı antrenmanlar, maç öncesinde soyunma odasında tütsü dolaştırması, koçların ve oyuncuların birbiriyle konuşmasının yasak olduğu kendini dinleme periyotları gibi alışılmışın dışında bir takım yöntemler de takım tarafından kabul görmeye başlamıştı artık. MJ bir röportajında şöyle anlatıyordu o dönemi.
Sanırım film bir basketbol maçına olan yaklaşımıyla yaptığı zen çalışmalarının derin bir bağı vardı. Bu oyunu birçok farklı kosla deneyimledim ama Phil başka. O benim hayatı tamamen farklı bir çerçeveden ele almamı sağladı. Sanırım onun öğretilerini ya da zen budizmini anlamak, etrafınızdaki yaşamın gerçekleriyle başa çıkabilmek için kendinizi görmenizi sağlıyordu. Ve bunu bir şekilde basketbol gibi basit bir oyunla da ilişkilendirebiliyordunuz.
İlk başlarda koçun felsefesine topu elimden almaya geldi diyerek karşı çıkan Jordan, kısa zamanda bakış açısını değiştirmişti anlayacağınız. Hatta Jackson'ın takımdan ayrılması gündemdeyken, eğer koç yoksa ben de yokum diyerek Bulls yönetimine kafa bile tutmuştu. İşte bu mental değişiklik, takımın üçgen hücuma alışması, kaybedilen serilerden alınan dersler ve sabır başarıyı da getirmişti elbette. 1990-1991 sezonunda bir kez daha Doğu Konferansı finallerinde karşılaştı bu iki ezeli rakip, Pistons ve Bulls. Bu sefer Bulls rakibine şans bile tanımamış ve seriden 4-0 galip ayrılarak Pistons'u süpürmüştü. Aynı yıl şampiyonluğu da kazanan Jordan ve arkadaşlarının durmaya hiç de niyeti yoktu. Ardından 5 şampiyonluk daha kazanarak 6 kupalı bir efsaneye dönüşmüştü Boğalar.
Phil Jackson'ın basketboldaki etkisi ise burada bitmedi elbette. Mesela Kobe Bryant gibi başka bir yıldızın da gelişiminde çok önemli katkıları oldu. Onunla özdeşleşen ve benim YouTube'da videosunu da yaptığım Mamba Mentality'nin temelinde de koçun öğretilerinden izler bulabilmek mümkün ama bunu da yine ayrıca başka bir podcast bölümünde inceleriz. Koç, Bull sonrasında da Los Angeles Lakers'la 5 şampiyonluk kazandı. Toplamda 11 şampiyonluk yüzüğü olan basketbolun gurusu bu oyuna yepyeni bir hava katmıştı. 11 yüzük, başarının ruhu isimli bir kitap da yazan Jackson, elde ettiği zaferlerin sırrını kabaca şöyle anlatıyor.
''Ben harikayım, sen değilsin.'' demekten çok, ''Biz harikayız, rakipler değil.'' fikri üzerine düşünmekle başladı her şey. Ardından ''Hayat harika.'' bakış açısına ulaştık. Bu bize, bizimle boy ölçüşebilecek her takımın kendimiz olduğunu hatırlattı. Rakibini bir engel olarak görmemek gerekiyor. Burada önemli olan birlikte oynamaktan keyif almak için çaba harcamak, bencillikten tamamen arınmak ve bir takım olabilmek.
Bölümün başında basketbolun hayata çok benzediğinden söz etmiştim size. Bence bu noktada Phil Jackson hepimize koçluk yapabilir. Birlikte hareket edebilmeniz için illa bir takım sporuyla uğraşmak gerekmez değil mi? İster zor bir sınavla, ister çetrefilli bir projeyle boğuşuyor olalım. Fark etmez. Tüm sorunları bir kerede çözemeyeceğimizi, bu süreçlerde tek başına ilerlemenin çok yıpratıcı olabileceğini sık sık hatırlatmamız gerekiyor kendimize.
Tamam, kabul. Bir sorunu tek başına çözebilmek gerçekten de büyük bir haz veriyor. Ancak bu hazzı başkalarıyla paylaşabilmek de son derece keyifli. Belki de sandığımızdan daha kolaydır o sorunları çözmek. Ekip olarak hareket etmek, uğraşlarınızdan daha çok zevk almanızı da sağlayacaktır, kim bilir. Bazen sayıyı atan değil, asisti yapan ya da o şutun rahat atılmasını sağlayan kişi olmak da başarının bir parçası sonuçta, öyle değil mi?
O yüzden dayanışmadan ve sakin kalmaktan vazgeçmeyin derim ben. Phil Jackson'ın üçgenlerini hayatınıza uyarlamak, hayatınızdaki birçok kilidi açacak anahtardır belki de.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.