
4.201 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 7 Kasım'da alıyoruz. 100 yıllık CHP tarihinde ilk kez genel başkan bir kurultayda değişti. Kurultayın detaylarına girme niyetinde değilim, bu detayları zaten başka mecralarda rahatlıkla bulabilirsiniz. Ama şunu söylemeden de geçmemek gerekir diye düşünüyorum. Bundan bir yıl kadar önce, henüz altılı masanın adayı belli değilken, Ekrem İmamoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun aday olmaları halinde artılarını ve eksilerini ele almıştık. O bölümde söylediğimiz şey geçenlerde yine aklıma düştü. İşler iyi giderken performansı yüksek, fakat işler kötü giderken tam tersi performansı korkunçtu Kılıçdaroğlu'nun. Yani Kılıçdaroğlu'nun subjektif özellikleri, objektif şartlara göre değişkenlik gösteriyor, bu durum ufak bir yalpalama halinde trajik bir sona kapı aralayabiliyordu. Bunu geçmiş örneklerden de görmüştük. Bu nedenle Kılıçdaroğlu siyasetini Hababam sınıfı müziğine benzetmiştik. Hareketli çalındığında son derece neşeli, fakat yavaşladığında neredeyse trajik. Haliyle kriz yönetiminde büyük bir başarısızlık.
Kurultay sürecindeki olayları teker teker yorumlamama lüzum yok bence. Öyle sanıyorum ki bir biçimde siz de izlediniz olanları. Ayan beyan, apaçık bir başarısızlık. Neredeyse basiret bağlanması diyebileceğimiz bir fiyasko. Bugünlerde Hababam sınıfı müziği son derece yavaş çalıyor Kılıçdaroğlu için.
Kılıçdaroğlu bundan sonra tarih yargılayacak ve hükmünü verecek. Biz bu bahsi kapatalım. Artık CHP'nin yeni genel başkanı Özgür Özel. Nasıl bir performansı olur emin olun bilmiyorum, biraz izlemek lazım bence. Ama planı olana saygım var. Özgür Özel'in de, daha doğrusu Ekrem İmamoğlu'nun da bir planı var.
Henüz 29 Mayıs'ta, seçimden bir gün sonra değişim sözcüğünü ilk zikreden isimdi İmamoğlu. Dolayısıyla bu süreçte üzerine belki de en uzun konuşulması gereken isim İmamoğlu oldu. Siyaseti takip eden hemen herkesin gördüğü bir planı vardı İmamoğlu'nun. İlk aşamada genel başkanın değişmesi, ardından İstanbul'un kazanılması ve ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri. İlk aşamayı geride bıraktı İmamoğlu. Şimdi sıra planın ikinci safhasında. Hemen herkesin bildiği sır derler ya, çok belli ki İstanbul seçimlerinden bir sonraki adres Cumhurbaşkanlığı seçimi. Haliyle İstanbul seçiminde de İmamoğlu'nun rakibi Erdoğan olacak.
Bunu kendisi de biliyor. Buradan hareketle muhalefetin ya da daha doğrusu CHP'nin muhalefete önereceği yeni planın köşeleri oluştu. İmamoğlu'nun cumhurbaşkanı adaya olacağı çok önceden belli olan, Dolayısıyla adaylık tartışmasına batmayan yeni bir ittifak masası kurulmaya çalışılacak ve yeni masa bu sefer İmamoğlu'na aday gösterecek. Yani yeni bir masa olacak ama masanın adaylık gündemi olmayacak. Zaten kurulurken İmamoğlu'nun adaylığını kabul ederek masaya oturulacak. İmamoğlu bir sonraki seçimin muhtemel cumhurbaşkanı adayı olarak önce İstanbul Belediyesi'ne talip olacak ve böylece aslında İstanbul seçimi Erdoğan için bir tür güven oylaması olacak
Fakat bu adaylığı, Cumhurbaşkanı adaylığı için halktan onay talebine dönüşecek. Bu nedenle, 31 Mart 2024'te gerçekleşecek genel seçimlerin İstanbul ayağı, Erdoğan için bir tür güven oylamasına dönüşecek diyorum. İstanbul'un İmamoğlu tarafından kazanılmasının ardından erken seçim çağrılarıyla iktidara yüklenilecek ve bu esnada Özgür Özel, CHP'yi yeniden çalışır hale getirecek. Bu plana CHP Genel Başkanı Özgür Özel de dahil tabii. CHP Lideri Özel, kurultayın ardından memleketi Marisa'da bu minvalde konuşuyor. Bu önümüzdeki genel seçimlerde eğer bir büyük başarıyı hep birlikte kazanırsak bu iktidar
Bu fakirlik, bu hayat bağlılığı, bu enflasyon, bu işsizlik de daha fazla tutamaz. Yerel seçimler gelecek, yerel seçimlerin anahtarı olacak. Hep birlikte çalışacağız, hep birlikte başaracağız. Fakat yaklaşık bir yıldır süren ve seçimin kaybedilmesiyle hızlanan bir anti-CHP rüzgarı da esiyor. %25'lik CHP seçmenine de yer yer sirayet eden, ama CHP tabanı dışında çok daha net olan bir karşıtlık bu. AKP-MHP hattını zaten kasıp kavuran, ama İyi Parti, Zafer Partisi ve Memleket Partisi çevresinde de üreyen, CHP tabanı da etkileyen bir argüman bu. Nedir o?
Yeni CHP, Atatürk'ün partisi değildir. Bu tespitin ardından şöyle devam ediliyor. CHP, kazanmak için yeniden Atatürk'ün partisi olmalıdır. Zaten an itibariyle kazanmak istememekte, zaten an itibariyle Erdoğan'ın koltuğunun devam etmesi için uğraşmaktadır. Bu CHP'ye de CHP dememek gerekir. Bu CHP yeni CHP'dir.
Bu argümanın popüler yazarlarından biri olan Yılmaz Özdelik bu konuyu sık sık vurguluyor. Son olarak 1 Kasım'da Fox TV'de de aynı argümanı dillendirmiş. Valla ben bir kere bunları CHP olarak değil, yeni CHP olarak görüyorum. Çünkü kendilerini zaten yeni CHP diyorlar. Bu yeni CHP ifadesinde de benzer bir hata yapıldığını düşünüyorum. Sanki 2010'a kadar tırnak içinde Atatürk'ün partisiyle karşı karşıyaydık da, 2010'dan sonra yeni CHP kurulmuş, Atatürk'ün partisi olmaktan çıkılmıştı.
Bu kesimlerin iddialarının arkasında üç temel dayanak olduğunu gözlüyorum. Birincisi, Alevilik ile CHP arasındaki ilişkinin boyutu. Bu ilişki kafa karıştırıyor. İkincisi, sol ile CHP arasındaki ilişkinin boyutu. Ve üçüncüsü, bir mayınlı tarla. Kürtler ile CHP arasındaki ilişkinin boyutu. Bu bölümde, özet niteliğinde bu üç argümanı ele alacağız. Ardından soracağız. CHP, Atatürk'ün partisi mi? Peşrevi geçelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Çeviri Kemal Kılıçdaroğlu'nun aleviliği seçim sürecinde kendi ağzından alevi olduğunu söyleyene dek, muhalif kamuoyu için üzerine konuşulması ayıp sayılan bir konuydu. İtidar Cenahı, konuyu konuşur, hatta Erdoğan ima yolunu da aşarak açık açık Kılıçdaroğlu'nun aleviliğini diline dolardı. Dolardı da, muhalif kamuoyunda bu konu üzerinde konuşmaya ve Altyazı başlamak M.K. bayınlı bir tarlaya girmek demekti.
13 yıllık CHP genel başkanı, bu meseleyi gündemine ilk kez aday olduktan sonra alacaktı. Seçim sürecinde bir tabunun kırılmasıyla sonuçlanan bu çıkış, CHP'nin Alevi Partisi olduğu algısının köpürtülmesiyle devam etti. Sonuçta Kılıçdaroğlu'nun Alevilik çıkışı maksadını aştı ve konunun çarpıtılmasına ve çarpıtılarak konuşulmasına da zemin oluşturdu. Bu algının oluşmasında CHP'nin de hataları olmuştu. Hatta Kılıçdaroğlu'nu sırf Alevi diye destekleyen kesimler, hatta parti içi gruplar da vardı. Ama buradan hareket ederek CHP'yi bir Alevi partisi olarak resmetmek de haksızlık olurdu. Ancak şu da bir hakikatti.
CHP'ye Alevi Partisi demek hatalı olurdu da, Aleviler büyük oranda CHP'yi destekliyordu. İyi de neden? Neydi bu işin aslı? Aleviler neden CHP'liydi? Bu soruyu cevaplamak için, CHP dışındaki bir partinin siyasal hayatımıza girdiğinde, Alevilerin ne yaptığını anlayarak başlamak yerinde olur. Tek parti döneminde zaten herkes CHP'li. Hadi ilk soruya cevap arayalım. Aleviler neden CHP'li? Hep mi CHP'lilerdi?
Demokrat parti kurulduğunda Aleviler CHP'de mi kaldılar? Bu soruya evet diyenler yanılıyor. Aleviler 1950'li yıllarda Türkiye'nin %75'i gibi büyük oranda köylerde yaşayan, tarımla uğraşan insanlardan oluşuyordu. Demokrat Parti'nin oy tabanı ise büyük ölçüde köylerdeydi. Aleviler de diğer köylüler gibi 1950 ve 1954 seçimlerinde çok büyük oranda Demokrat Parti'yi desteklediler. Fakat Alevilerin Demokrat Parti'den ilk kopuşu 1957 seçimlerinde oldu.
54-57 arasında Demokrat Parti'den koparak Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi kurulmuş bu iki parti Demokrat Parti'den 10 puandan fazla oy koparmıştı. Ekonomide sallantıdaydı. Bu gelişmeye paralel olarak Demokrat Parti muhafazakar kimliğine yaptığı vurguyu arttırmıştı. Ve sonuç, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı kentlerde Demokrat Parti trajik oy kayıpları yaşadı.
Birkaç örnek vereyim. Mesela Çorum. 54 seçimlerinde Demokrat Parti'nin oyu %57.6. 3 yıl sonraki 57 seçimlerinde Demokrat Parti'nin oyu %45.3'e düşüyor. 12 puanlık bir düşüş.
Başka bir örnek Elazığ. Demokrat Parti'nin oy oranı iki seçim arasında 57.4'den 41.4'e düşüyor. Sivas aynı şekilde. Demokrat Parti'nin oyu 52.2'den 39.3'e düşüyor. Keza Maraş. Demokratlar 1954'te 54.6 oy almışlar, 1957'de 44.8.
Fakat Demokrat Parti'den kopuş CHP'ye yöneliş anlamına gelmiyor. Çünkü oranlarına baktığınız zaman daha ziyade Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi'ne oy kaydığını görüyorsunuz. Yani Aleviler 57 seçimlerinde evet Demokrat Parti'yi bir nebze terk ediyorlar ama CHP'li de olmuyorlar. Fakat Alevilerin CHP'ye temasını güçlendiren asıl olay 1960'dan sonraki yıllarda yaşanıyor. 27 Mayıs'ın ardından Diyanet İşleri'nin yapısı yeniden tartışılıyor. 1963'te İsmet Ölü Başbakanlığındaki Koalisyon Hükümeti, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görev ve yetkilerini yeniden düzenleyen bir yasa teklifini meclise sunuyor. Fakat bu teklifin maddelerinden biri de Diyanet İşleri bünyesinde bir mezhepler dairesi kurmak.
Hükümetin bu önerisine Adalet Partisi çok sert karşı çıkıyor. Adalet Partisi'ni destekleyen Zafer ve Adalet gazeteleri de yasa teklifi karşısında çok sert konumlanıyorlar. O dönemin gazetelerinde konuya ilişkin yazılanların bir kısmı şöyle. Hazırlanan tasarı sayesinde Aleviler mum sönü törenlerinde camileri taşıyacaklar. İlmen ve tarihen hiçbir gerçeğe dayanmayıp tamamen efsane ve mügalaataya dayalı olan Alevilik, İslamiyet'in ifade ettiği vahdet ruhu için ciddi bir tehlikedir. Bu zümrenin ehli sünnet mezhebi ile eşit tutulması, 27 milyon Müslümanla alay etmekten başka bir şey değildir.
Bu ifadeleri bugün duyunca irkiliyoruz. Nasıl olur diyoruz ama normal sayalım bunları. Nüfusun büyük kısmı köylerde yaşıyor. Halk kesimleri bu nedenle birbiriyle etkileşim halinde değil. Demokrasi kökleşmemiş. Okumayı, yazmayı öğreneli henüz 20 yıl kadar olmuş. Toplum kesimleri de birbirini tanımıyor. Birbirleri hakkında bildikleri tevatürlerden, safsatalardan ibaret.
Bu safsataların bitmesi için köyden kente göç ve kentleşme gerekecek. Düşünün, o yıllar itibariyle henüz İstanbul kebap nedir bilmiyor, çiğ köfte egzotik bir yemek, kebap ise kalitesiz. 1987'de yayınlanan Muhsin Bey filminde Şener Şen ile Uğur Yücel arasında yaşanan bu diyalog, zamanın ruhunu anlamak için ipucu niteliğinde. Aa, ne bu? Çiğ köfte. Öyle değil, çok acı. Zehir gibi. Yok ya, acıyı şöyle bir gezdirmeyeceğim.
Ne bu be? Öldürecek misin beni? Zaten güzelim İstanbul'u kebapçı salonu haline getirdiniz. Acılı Adana, acılı Urfa, acılı lahmacun. İstanbul kebap kokuyor. Ne bu be? Nerede o güzelim yemeklerimiz? Agah'ım niye öyle diyorsun ki? İstanbul'u istemezse bu salonlar acılır mı?
Bugün biraz önce dinlediklerinizi duyunca ayıplıyorsunuz ama o yıllar için mum söndü demek, yavur demek son derece sıradan maalesef. İşte 1963'te Adalet Partisi'nin Diyanet'te bir mezhepler dairesi kurulmasına yönelik teklife bu biçimde sert muhalefet etmesi Alevi vatandaşların kalbini kırıyor. Tam tersine İnanül Liderliği'ndeki CHP'ye bu kesimlerde sempati artıyor. 60'ların ortasından itibaren ise komünizme karşı İslamcılık ve Türkçülük yükselişe geçince Aleviler bu sefer kendilerini tehdit altında hissederek CHP'ye sığınıyorlar. Biraz önce 57 seçimlerinde Demokrat Parti'nin Alevi yoğunluklu kentlerdeki trajik oy düşüşünden bahsetmiştim. Şimdi aynı kentlerde 1973 yılında Milli Selamet Partisi'nin yani Milli Görüşün 2. Partisi'nin aldığı oy öğrenlerine bakalım.
Sivas %25.7, Maraş %26.7, Elazığ %27.8. Çok açık ki Alevilerin de Sünnilerin de beraber yaşadığı kentlerde, Sünnilerdeki dindarlaşma, İslamcılığın bu kentlerde hızla yükselmesi neden oluyor.
İslamcılık deyince devlet yönetimi deneyimi olan, makulü arayan bir şeyden bahsetmiyorum bu arada. Sıkı bir anti-komünizm ve oldukça radikal bir İslamcılık tahayyülü. Son derece marjinal. Mesela bugünkü başörtüsünün mucidi, Emine Yüksel Şenler'in Eylül 1970'te Seher Vakti dergisinde yazdıklarına kulak verelim.
Camileri camilikten çıkarıp halk evlerine benzetmek, halk evlerini cami yapmak, ibadet usullerini, ibadet vakitlerini bozmak, değiştirmek, namazlarda okunan Kur'an'ın Arapça okunmasını yasaklamak istediler. Köylerde açtıkları komünist batakhanelerini iffet ve ahlak mezbahları haline getirdiler. İçkili danslı ziyafetlerde kız öğrencilerine sakilik yaptırdılar. Toplantılarda mumlar söndürüldü. Oldu bittiler, örtbas edildi.
İslamcı dergiler arşivi, Alevilere dönük bu imalarla dolu. Türkiye İslamcılığı iki nefret üzerine bina ediliyor. İlki Yahudi karşıtlığı, ikincisi Alevi karşıtlığı. Bu koşullar altında İslamcılık yükselirken, Aleviler CHP'ye sığınmayacak da ne yapacak?
Yükselen İslamcılık aynı zamanda mezhepçi. Alevi düşmanlığını da içerecek şekilde hızla büyüyor ve Aleviler de haklı olarak kendilerini tedirgin hissediyorlar. Burada son 50 yılımıza damga vuran Alevi katliamlarını sıralasak hep beraber hüngür hüngür ağlarız. Buna gerek yok. Ama hakikati de anımsatalım. İslamcılar, kendilerinin aştığı bu yaranın sorumluluğunu üstlenmek istemiyorlar.
Suçlarını hep MHP'nin üzerine atıyorlar ama memleketteki İslamcılığın milliyetçilik üzerinde çok etkisi var. Türk milliyetçilerinin Alevi karşıtlığına dönüştürülmesi süreci de çok açık ki bir operasyondu. 1970'li yıllarda Aleviler ve Sünnilerin beraber yaşadığı kentlerde, Sünni nüfusa dönük İslamcı-Türkçü propaganda çok daha güçlüydü. Bu propagandanın altında da Özel Harp Dairesi yatıyordu. Bunun en ağır sonuçlarından birine 19-26 Aralık 1978'de Maraş'ta yaşayacaktık. Yürüksel Mahallesi'nin Çamlık Caddesi'nde oturuyorum. Saat 3 sıralarında bir kalabalık grup evimize saldırdılar.
Biz de kapıları kilitleyerek içeride oturduk. Dışarıdan dışarı çıkmalarımızı söylediler. Fakat dışarı çıkmadık. Pencereden gelen bir kurşunla babam yaralandı. Kapıdan gelen kurşunla ben bacaklarımdan yaralandım. Bir kardeşim Somya'nın altında saklanmıştı, 7 yaşında. O da yaralandı bir kurşundan. Bu durumda babam dışarı çıkmak zorunda kaldı. Babam dışarı çıkacaktı. Ben bırakmadım, çıkmayın dedim. Fakat babam dışarı çıktı. Arkasından annem çıktı. 14 yaşında bir kardeşim çıktı. Bir de misafirimiz vardı. 18-19 yaşında.
öğrenciydi. Dışarı çıktı. Dışarıdakiler bunları öldürmek sevaptır. Bunları öldürdüğümüzde cennete gideceğiz. Saldırın bozkurtlar. Öldürün. Bunlar Müslüman değil diye söyleniyorlardı. Arkasından otomatik silah sesler geldi. Bir müddet geçti aradan. Yardımcı askeri kuvvetleri gelmiş olacak ki dışarı gittiğimizde saldırganların kaçtığını hepsinin dışarı gidenlerin hepsinin öldüğünü gördük.
Babam kanlar içinde kalmıştı, çok yaralıydı. Buraya getirdik fakat yarım saat geçti, öldü. Vahşet bu. Dünya çapında bir olay. Artık yani bunun hesabını kimden soracaksınız? Bu ne biçim olay? Hiç insanlık yok mu? Bu nedir başımıza gelen? Biz insan değil miyiz? Türk Sağı, MHP ve MSP'nin kışkırtması, Adalet Partisi'nin bu kışkırtmayı kapsamak istemesi nedeniyle hızla Alevi karşılığına savruluyordu.
Komünizmle mücadele konsepti de buna cevaz veriyordu. Çünkü Aleviler biraz önce anlattığım gerekçelerle zaten politikleşmiş ve 1960'ların başında CHP'li olmuşlardı. Nedenlerini anlattık. Alevilerin CHP'ye yanaşmasından daha normal bir şey yoktur. Öyledir de. Fakat bir dakika. Aleviler 1960'ların başında CHP'lileşti dedik. 70'lerin ikinci yarısında Alevilere dönük nefret kampanyası, komünizmle mücadele konseptine de uygundu dedik.
Ne alaka? CHP solcu parti miydi de Aleviler CHP'li diye aynı zamanda solcu oluyorlardı? Atatürk'ün partisi solcuysa, Atatürk de mi solcuydu? İşte burada işler karışmaya başlıyor. CHP karşıtlığı nedeniyle Türk sağında yürüyen çatlaktan anti-Kemalizm sızıyor.
Atatürk'ün CHP'si solcu olduğunu söylüyordu. O halde Atatürk de mi solcuydu? Başta İslamcılar olmak üzere anti-Kemalist akımlar hem komünizmle mücadele ediyor hem de Atatürk'e solcu diyorlardı. Öte yandan, o yılların solcuları kendilerini Kemalist olarak tanımlamadılar ama Kemalizmin sol mu sağ mı olduğunu tartıştılar.
Mesela THKPC kurucularından Maher Çayan şöyle diyor. Kemalizm, Küçük Burjuvazi'nin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden Kemalizm soldur, milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur. Kimileri bu soruya entelektüel cevaplar aradılar. Çünkü Atatürk'ün yaşadığı dünya sol ve sağ olarak ayrılmamıştı. Sovyetler Birliği ile ABD olarak çift kutuplu bir dünyayı görmeye ömrü yetmedi Atatürk'ün. Yaşasa partisini solda veya sağda tanımlamak zorunda kalacaktı belki de. O yüzden bugünden geçmişe dönüp Atatürk ne sağcıydı ne solcuydu demek doğru olmaz. Ne sağdan ne soldan Mustafa Kemal'in yolundan ifadesi dümdüz popülizm o yüzden.
Peki ya ne olmuştu da CHP sol ilanılmaya başlamıştı? CHP için tılsımlı bir ifade olacak ortanın solu kavramı 1965 seçimlerinden hemen önce atılmıştı. CHP'nin 6. genel başkanı, doğayan gazeteci Altan Öğmen'den dinleyelim. Cumhuriyet Halk Partisi'nin ortanın solu formülü içinde sola yönelmesi
1965 seçimlerinden önce, seçimlere yakın bir zamanda İsmet Paşa'nın bu sözü telaffuz etmesiyle başladı. İsmet Paşa ortanın solu diyor. Bizde Galata meşhurdur. Bu formülün ilk kez Ecevit tarafından kullanıldığı zannedilir ama daha eski. 1965'e kadar uzanıyor. Peki ne olmuştu da İsmet Paşa CHP'yi ortanın solunda konumlandırmıştı?
bunu da Türk tarih profesörü Sina Akşin'den dinleyelim. 27 Mayıs'tan sonra böyle bir sola açılma oldu. Türkiye İşçi Partisi kuruldu. 62'de galiba kurulmuştu. 65 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi
sanki böyle çok önemli bir destek alacakmış gibi görünüyordu. işte orada İnönü tekrar panikledi. yani Sovyetler karşısında paniklemişti. bu sefer şeyin karşısında panikledi, Türkiye İşçi Partisi. eyvah bunlar bizim oyları alacaklar. ve o zamana kadar hiç ağzına getirmediği bir laf söyledi biliyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi ortanın solundadır dedi.
Sine Hoca'yı ben mülkiyeden tanıyorum. Çok sıkı bir kemalist arkadaşlar. Ama İsmet Paşa'yı pek sevmiyor, çok eleştiriyor onu. Ama bizim memleketin en önemli yakın tarih profesörü Sina Hoca. Şimdi, İsmet Paşa'nın CHP'yi ortanın solunda tanımlamasının nedenini kavradık. Soldan bir rüzgar esiyor. O rüzgarın bağımsız esmesini istemiyor Paşa. CHP'nin o rüzgarı kapsamasını hesaplıyor. Fakat bu ortanın solu işi nasıl formülize ediliyor? İşte bu soruya kısa bir aradan sonra cevap verelim.
Aradan önce ortanın solu ifadesi nasıl formül edilecek diye sormuştuk. İşte burada cumhuriyet kuşağı devreye giriyor. Yani cumhuriyetin hemen ardından doğmuş, bu cumhuriyete gözünü açmış ilk kuşak. 20'lerde doğan, batıda eğitim görmüş, yurtsever duygularla memleketlerine dönen isimler. Dolayısıyla ortanın solu dendikten sonra bu ifadenin altını doldurmaya talip çok sayıda genç kadro var CHP'de. Artı, forum dergisi gibi o dönemin nitelikli fikir dergileri var. İsmet Paşa ortanın solu deyince bu insanlar tabii çok heyecanlanıyorlar.
Onların başında da Bülent Ecevit geliyor. Orada İsmet İnönü ilk defa, biz ortanın soluğunda bir parti sayılırız, sözümü söyledi. Tabii ben hemen bu söze dörderle sarıldım. Başka bazı parti meclis üyelerimiz de sarıldılar, bazıları tepki gösterdiler. Fakat bazıları da dörderle sarıldılar. O yüzden tabii bu konuyu işlemeye...
CHP 9 Eylül 1923'te kuruluyor ama kendisini ilk kez 1965'te solda tanımlıyor. Çünkü öncesinde dünyada da böyle bir ayrım yok. Fakat 1960'lar dünyası çok hareketli. Vietnam savaşı, Küba füze krizi, darbeler, savaşlar, toplumsal hareketler, hippiler… Bugünden bakınca sağ-sol çatışması ettiler içimize demek basit bir yorum olur. Bütün dünya bu işten etkileniyor. Biz Türkiye'ye dönelim. CHP sağcı ya da solcu bir parti değildi ama işine öyle geldiği için mi sola dümen kırmıştı?
Bu ağır olur. Sola zaten meyilli kadroların Adalet Partisi'ne değil de CHP'de filizlenmesi, zaten Kemalizm'in de solda konumlandığının delili olarak gösteriliyor. Haksız sayılmaz. İyi de solda konumlanıyor diye bölücülerle iş birliği yapmak zorunda mı yani CHP? Burada başka bir tartışma devreye giriyor. Sol meseleyi konuştuk, Alevilerle ilişkiyi konuştuk ama işte Sezgin Tanrıkulu gibi tartışılan bir milletvekili var. Anlam verilemiyor. Bu işin tarihine ilişkin herhangi bir delil görülemiyor ve dolayısıyla tam bir kırılma olduğu varsayılıyor Sezgin Tanrı Kulu'nun milletvekili olmasının. Halbuki öyle değil. Kökleri var CHP'de bu ilişkine. Bugüne ilişkin daha uzun konuşmak gerekir. Bugün PKK ile savaş nedeniyle kanlı bir bilanço var geride. Ama 1960'ların iklimi daha farklı.
PKK yok. Böyle bir kanlı bilanço da yok. Üniversitelerde 61 anayasasının verdiği özgürlükçü iklimden istifade ediyor. Yok falan bile yok. Bizim gençlerin bir kısmı bu Kürt meselesini gündemine taşıyor. Kente göç akımları sürüyor. Bu durum kentteki inşaat talebini patlatıyor. Göç edenler, geriden gelenlerin evlerini yapa yapa %90'ı köyde yaşayan memleketin %90'ı kentte yaşar hale geliyor. Bu inanılmaz bir etkileşim. Bu göçte
Kürtler de batıya doğru işçi olmaya geliyor. Ve tabii üniversitelere. 68 Üniversite Hareketi'nin önemli bir parçası da Kürt gençleri oluyor. Bu durum Vizonte ve Tuğba'da bence fena işlenmemişti. Arkadaşlar, Mahmut Arkadaş. Ne oldu, ne yapıyorsunuz? Bir gelişme, bir şey mi var? Yazımızı değiştirmişler. Kim? Sosyal faşistler. Cahit gibi. Bana. Koşun lan.
Bugün Kürt meselesine doğru düzgün tartışabileceğimiz bir iklim yok. İklimi bulsak oturur tartışır bir orta yol buluruz ama. Bu iklimde Kürt diyene PKK'lı deniyor. Fikri bir tartışma hemen kriminal bir boyut kazanıyor. Fakat 68 gençliği içinde Devrimci Doğu Kültür Ocakları adıyla kurulan, geniş çaplı ve yaygın, ağırlıkla Kürt öğrencilerin üyesi olduğu örgütler vardı. Musa Anter, İsmail Beşikçi gibi isimler bu DDKO'dan yetiştiler.
Bu kişiler PKK'dan çok önce, ta 60'lardan itibaren Kürt meselesini işleyen yazarlardı. Belki şöyle söylenebilir, 68 kuşağıyla birlikte Kürtler solculaşmasaydı belki PKK diye bir şey de olmayacaktı. Doğrudur. Ama bu hakikati değiştirmez. Alevilerde olduğu gibi Kürtler de sola sığınmıştı. Fakat Berlin Duvarı'nın çöktüğü, Birinci Körfez Savaşı'nın yaşandığı dönemde, Türkiye'de hem sol yetmişlerdeki hareketini tümüyle kaybetmişti, hem de PKK artık kendisini, Marsistlerini sol bir parti olarak tanımlamaktan vazgeçecekti. Böylece, bu yıllardan itibaren zihnimiz, soldan ayrı bir Kürt siyaseti tasavvur etmeye başladı. İşte, tam bu geçiş sürecinde, Erdal İnönü liderliğindeki CHP kritik bir adım attı.
Bugün, hedef olarak andığımız siyasi yeğenin ilk partisi olan Demokratik Parti ile seçim işbirliği yaptı. Fakat çok önemli bir şeyi atladık. Ne yaptık? CHP kapatıldı ya. Evet. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra CHP kapatıldı. Genel Başkan Bülent Ecevit de siyasi yasaklı hale getirildi. Ev hapsine konuldu. Sonra aynı tabana seslenen Halkıçı Parti ve Sosyal Demokrat Parti kuruldu. Sonra bu ikisi birleşti, Sosyal Demokrat Halkıçı Parti yani SP oldu. Başına da İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü getirildi. Sonra 1987 yılında siyasi yasaklar referandumuna kaldırılınca, Bülent Ecevit gitti, DSP'yi kurdu.
Tüm bu esnada kimse neden CHP'yi kurmadı? Çünkü 12 Eylül 1980'de kapatılan partilerin kurulması yasaktı. Mesela MHP'nin adı da o yıllarda Milliyetçi Çalışma Partisi idi. Kısa adıyla MHP. İşte böyle bir ortamda 1991 yılında DEP milletvekilleri CHP ile yaptıkları işbirliği sonucu meclise girdi. Bu çatışmada arada kalan parti CHP oldu. DEP ile CHP işbirliği CHP'yi çok yıpratacaktı.
Daha ilk gün, yemin töreninin ardında, Erdal İnönü, Depli vekillerin partiden istifasını isteyecekti. Devletin bağlılığını ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin gönülmezliktir. Milletin hayırsız ve şanssız egemenliğini koruyacağım. O yıl devletin milli güvenlik konsepti de değişti ve terörle mücadele yasası çıkarıldı. Artık Kürt sorununu konuşanların adı solcu ya da komünist değil, teröristti. Hala hazırda da zaten bir terör örgütü vardı. Adı da PKK'ydı. Böylece Kürt meselesini konuşmak kriminal bir boyut kazandı ama öncesinde böyle bir şey değildi. Alevilik meselesine Alevilerin gözünden bakmıştık.
Kürt meselesine de Kürtlerin gözünden bakalım. Aslında Aleviler gibi Kürtlerin de sığındıkları liman solcular oldu. Bu sığınma hadisesi 60'larda ceryan etmiş, düzen sağa kaydıkça Aleviler ve Kürtler solda kalmaya başlamıştı. Kente göçen Aleviler ve Kürtler hayatta kalabilmek adına varoluşsal olarak solculaştılar. Daha sonrasını da zaten biliyorsunuz.
Fakat 90'larda artık sol geri çekiliyordu. Yani sol ortadan kalkıyordu. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da. Sovyetler birliği çözülmüş, tarihin sonu gelmişti. Dünyada da merkez-sol bir yol arayışı içindeydi. Parlak bir aday, İngiltere İşçi Partisi lideri Tony Blair oldu.
SHP'de de Blair'ı gözleyen, ondan etkilenen isimler vardı. Yeni Sol diyorlardı. Sınıf siyasetini bırakan, kimlik siyasetine yaslanan, piramide yatay değil, dikey eğriler çizen bir sol. Bu çizgiden etkilenen SHP'li Deniz Baykal ile yine SHP'li İsmail Cem, 1992 yılında Yeni Sol adında bir kitapçık çıkararak Solun bu buhrandan nasıl çıkması gerektiğine ilişkin tespitlerini sundular. Deniz Baykal, aklındakileri hayata geçirmenin SVP'de mümkün olmadığını biliyordu. Çünkü daha önce tam üç kez genel başkanlığa aday olmuş, üçünde de Erdal İnönü'ye kaybetmişti. 1992 yılında, 12 Eylül'den sonra kapanan partilerin yeniden açılması gündeme gelince, bu işi en çok isteyenlerden biri de Deniz Baykal olacaktı.
Böylece o gün geldi çattı. CHP'nin açılmasının önünde bir engel kalmaması için gereken yasa artık meclisteydi. Bu yasayla bir ayıbımızı örteceğiz. Ve 12 Eylül sonrası kapanan tüm partiler CHP dahil açılacak. Bu gelişme diğer partileri pek heyecanlandırmadı. Çünkü eski partiler bugün kendi yeni partilerindeler. Oysa CHP'nin tabanı ve kadroları biliyorsunuz iki ayrı partiye dağılmış durumda. Şimdi herkes CHP'nin yeniden açılışına yeni bir
Birleşme umudu olarak bakıyor. MHP için sorun yoktu. Onlar isimlerini MHP olarak değiştirecekti de, CHP nasıl edecekti o işi? Ortada hem SHP hem de SHP vardı. Üstelik ne Ecevit'in ne de İnönü'nün CHP'yi yeniden açma gibi bir niyeti vardı. İnönü, ben koalisyon ortağıyım, partiyi bırakamam diyordu.
Ecevit'in ise yorumu hâl ilginç. Eğer Cumhuriyet Halk Partisi yeniden açılırken, kurulurken, yapılandırılmasına ve doğrultusuna gereken özen gösterilmezse, ortaya çıkacak olan CHP büyük bir hayal kırıklığı uyandırır ve bu CHP'ye askeri yönetimin indirdiğinden de daha ağır bir darbe olur. Ben bunun sorumluluğunu tarih yönünde üstlenemem. Ecevit'in dediği şey açıktı. Kapatıldığında 57 yıllık tarihi olan, 12 yıldır kapalı duran, yerine iki partinin kurulduğu böyle bir jenderede, CHP'nin yeniden açılması halinde, bu CHP her ne kadar resmi olarak o CHP olsa da, fiili olarak Deniz Baykal'ın partisi olacaktı. Deniz Baykal da zaten partinin ikinci kurucu genel başkanı olarak geçmektedir.
SHP'ye ne oldu derseniz, 2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas katliamında Başbakan Yardımcısı olan Erdal İnönü, bu katliamın ardından yapılan ilk kurultayda, yani 3 ay sonra, Eylül 1993'te görevini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçı'na bıraktı ve siyaseti bıraktı. 94 yerel seçimlerine merkez sol 3 parça girince İstanbul'u ve Ankara'yı kaybetti. Birleşme şart hale geldi. Böylece 18 Şubat 1995'te SHP, CHP'ye katıldı. Peki ya lider kim olacaktı? Karayalçın mı, Baykal mı? 95 kurultayının kazananı Baykal oldu. Bugün hepimiz bir aradayız. Hiçbirimiz kendimizi eski SHP'li eski CHP'li diye hissetmiyoruz. Yarından itibaren hissetmeyeceğiz değil, Sayın Karayalçın.
18 Şubat'tan beri öyle hissetmiyoruz. 18 Şubat'tan beri hepimiz Baykal, Yeni Sol'da çok iddialıydı. Tarihle arası pek iyi olmayanlar, Yeni CHP adına kızıyor da, CHP'de gelenektir bu arkadaşlar. Başarısızlık halinde yeni parti kurmayacağınıza göre partiyi yenilemek durumundasınız. Baykal da aynısını yaptı. Baykal'ın CHP'si de Yeni CHP'ydi. 95 kurultayını kazanan Baykal, bir sonraki 98 kurultayına damga vuracaktı. Sloganı, Yeni Sol ve Yeni CHP oldu.
üsran yaşayanlarsa Cumhuriyet Halk Partililerdi. SP ile birleşmiş, dünyada yeni sol, Türkiye'de yeni CHP diyerek oy aramışlardı. Seçimden bir yıl önce, hala akıllarda olan o kongre yapılmış, Deniz Baykal, Ricky Martin'in şarkısıyla partilileri selamlamıştı. Fakat böyle bir sol, neoliberalizme teslim olmuş, sınıfı unutmuş, Sadece devletin Milli Güvenlik Doktoru'na hapis olmuş, böylece varoşları da kaybetmişti. 99 yılında Atatürk'ün partisi olduğu iddia edilen CHP, baraj altında kalmıştı. Eski DİSK Başkanı Rıdvan Budağ'ın tespiti yerinde.
CHP Sol bir partiydi de Sol neydi? Herkesin anladığı farklı bir boş gösterene dönüşmüştü Sol. Dolayısıyla Solcuyum demenin de bir anlamı kalmamıştı. CHP'nin 38. kurultayında da bu konu tartışıldı.
Değişimci olup da değişmeyen arkadaşlarım ve bazı gazetecilerin de çok sık dillendirdikleri bir şey var. Efendim CHP sağa kaydı. Özgür Özel artık bu partinin Altan Öğmen ve Hikmet Çetin'i saymazsak 6. genel başkanı oldu. Önündeki en büyük sınavı, Erdoğan düzeninin yarattığı Türkiye'de benim yarım saatte anlatmaya çalıştığım tüm bu curcunayı anlaşılır biçimde Türkiye'ye anlatmak, yeni bir hikaye yazmak olacak.
Başaracak mı göreceğiz. Bu kaydı dinlediğiniz ben CHP'li değilim. Ama kayda hazırlanırken fark ettim ki subjektif olarak ben yani Ozan Gündoğdu ben CHP'li değilim de objektif olarak CHP'li sayılırım. Bu kaydı dinleyen sizler CHP'li olmayabilirsiniz. Hatta başka partili olabilirsiniz. Bilmiyorum belki Memleket Partisi, belki İyi Parti, belki Zafer Partilisiniz.
Ama yine de muhtemelen tıpkı benim gibi objektif manada CHP'lisiniz. CHP, durumu hepinizi doğrudan ilgilendiren bir parti konumunda. Görmezden gelmeye başlayınca silkinip ben buradayım diyor. Gazeteciliğin aktivistçe yapılmasına inanmıyorum ama an itibariyle içinde yaşadığımız nizam bizi de, cumhuriyeti de çürütüyor maalesef. Bu nizamın değişmesinin elzem olduğunu düşünüyorum. Neden mi?
Tüm bu anlattıklarımızdan sonra üzerine bir daha düşünmemiz gereken bir haberi Fatih Altal'dan dinleyelim. Evet bir ailenin 3 ferdi 11 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz edip yakalanmışlardı. Bunlar yargılandılar 42 yıla mahkum oldular. Fakat daha sonra kız çocuğunun ailesi bu tecavüzcülerin aşireti tarafından tehdit edildi, oradaki siyasi partiler de, siyasi parti derken iktidar partisinden bahsediyoruz, bir anlamda ablukaya alındı çünkü bunlar iktidar partisinin yakın kişiler oldukları söyleniyor ve sonunda Bu 42 yıllık mahkumiyet, bir yeniden yargılama sonucunda merayette sonuçlandı. Bu, benim Türk yargı tayini gördüğüm en ahlaksız demeyeyim ama en ahlaksızca kararlardan biridir. Uzun uzun düşünülür dedim ya. Düşünme işinde sizi tek başınıza bırakalım çünkü çok uzattık. Yargı meselesini konuşmaya bırakmayacağız. Çünkü bu mesele konuşulur konuşulmaz akla gelen ilk ifade çürüme. Bu çürümenin durması için de güçlü bir muhalefete ihtiyacımız var.
Özgür Özel yapabilir mi? Bilmiyorum ama inşallah yapar. Yani herkesin bir cevabı var yapabilir mi, yapamaz mı, değişim nasıl olacak vs. sorusuna ama yine de bir süre fırsat verilmesi gerektiği taraftarıyım. Kendisine başarılar dilerim, samimiyetle. 38. kurultayda iyi iş çıkardı CHP. Türkiye'de an itibariyle başka hiçbir partinin başaramayacağı bir işi başardı ve kendi genel başkanlarını seçimle değiştirdiler.
Umarım bu değişim CHP için ve Türkiye için hayırlı olur. Trend Topiği PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.