
4.207 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 31 Ekim'de alıyoruz. Önceki bölümde, yani daha doğrusu önceki 3 bölümde, Türkiye'de siyaset, mafya ve emniyet ilişkilerine odaklanmış, oradan yargıdaki çürümeyi ele almıştık. Amacımız, gündemin yarattığı fırsatla cumhuriyet kurumlarının ne hale geldiğini gözler önüne sermekti. Çünkü cumhuriyet demek, kurum demekti. Bu nedenle şu tespiti yapmıştık. Cumhuriyet, 100 yaşında demek belki de doğru değildir. Belki de şöyle demek gerekir. Cumhuriyet, yaşasaydı 100 yaşında olacaktı.
İki gün önce Cumhuriyet'in 100. yılını kutladık. Cumhuriyet bir bayramdı ve bayramlar kutlanırdı. Halkımız da bu kutlama işinin hakkını verdi. Görkemli bir kalabalığa sahne oldu sokaklar. Madem bu bir bayramdı, hem de Atatürk'ün ifadesiyle en büyük bayramdı, o zaman coşkuyla kutlanmalıydı.
Ama belki de ağzımız öyle alıştı diye kutladık diyoruz. Belki de kutlama demek yerine anma demek daha doğrudur. Çünkü her ne kadar kutlama desek de, kutlamalara derin bir hüzün hakimdi. Evet, coşkuluydu insanlar, neşeliydi. Ama bir yandan da buruktu. Bana kalırsa 100. yıl marşlarına da yansıyordu bu hüzünlü durum.
Benim gördüğüm kadarıyla halkımızın en sevdiği marş, Norm Ender'in Parla adlı eseri oldu. YouTube'da da Tarkan'ın marşını geride bırakmış. Halkımız bir yandan coşkulu ama diğer yandan hüzünlü hissini belli ki iyi yakalamış marşın. Norm Ender'in şarkısı geniş halk kesimlerinin duygu frekansını doğru yakalıyor. Sadece bestesiyle değil, güftesiyle de yakalıyor. Gerçekten 100. yılındaki cumhuriyetin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Yani parlamaya ihtiyacı var. Norm Ender de parla diyor.
Böylece 6 günde sadece Normanlerin YouTube hesabında 2 milyonun üzerinde izlenmiş. Hemen hemen aynı dönemde paylaşılan Tarkan'ın Marşı 1.8 milyon izlenmedi. O da güzel olmuş. Fakat Tarkan'ın şarkısındaki kusur bence beste değil, güftede olmuş. Şarkının adı Sen Rahat Uyu. Sen rahat uyu yüreğimizdesin her an Sen rahat uyu biz hep izindeyiz atam
Bizdeki bu yangın hiç sönmez hep yanar. Sana olan bu aşk ebediyete kadar. Bizdeki bu yangın... Güfte olmamış. Neden? Yani Atatürk'e sen rahat uyu denebilecek bir durumda değiliz bence. Orayı ıskalamış Tarkan. Fakat 100. yıl marşı konseptinde bir şey besteliyorsanız, biraz zamanlar üstü olmalı. Bu iki şarkı da zamanın ruhundan süzülüyor. Bu haliyle bence belge niteliğinde.
Bu da değerli yani, yanlış anlamayın. Bugün yakaldı da bakalım geleceğe kalacak mı? Benim sorum bu. Birçok şarkı var, memleketin çok sayıda müzisyenin 100. yıla şarkılar bestelemişler ama benim gördüğüm özellikle bu iki şarkı benimsenmiş durumda. Her iki şarkının da YouTube izlenmesi Fazıl Say'ın 6 ay önceki şarkısını şimdiden geride bırakmış.
Fazıl Say'ın şarkısı 1.6 milyon kez dinlenmiş. Fazıl Say'ın marşı belli ki bugünü de yakalayamamış yani. Ama bence seçim döneminde Fazıl Say'ın politikleşmesi, düşman kazanması nedeniyle bu şarkıya haksızlık ettiğimiz düşüncesin değil. Bana kalırsa Fazıl Say'ın marşı da son derece iddialıydı.
Dünyanın şimdiki adı gözlerinde Toprak öpülsün, gök alırsın, güneş yağsın Dönsün dünya, dönsün dünya Dönsün dünya, doğru doğru bizim ülkemiz yıllarayız Doğru doğru bizim ülkemiz yıllarayız Dünyanın şimdiki adı gözlerinde Dünyanın şimdiki adı gözlerinde Yani seçim öncesi değil de sonrasında çıksa daha farklı olabilirdi belki. Ya da Fazıl Say'ın Twitter hesabı olmasa da daha farklı olabilirdi. Biz konumuza dönelim. Kutlama yerine anma demek daha doğru olur demiştik. Bunun bir nedeni iki yerde gördüğümüz hüzündü. Birincisi kutlama meydanları, ikincisi ise 100. yıl marşları. Her ikisinde de bir kutlamadan ziyade bir anmanın hissiyatı daha baskındı.
Ama çok coşkuluydu da bir yandan. Özellikle kentli, meslek sahibi, ücretli kesimlerin hemen hepsi sokaklardaydı. Cumhuriyete ve onun kurcusu Atatürk'e bir hürmet gösterisiydi kutlamalar. Sosyal medya paylaşımlarında ayrılmaz parça Mustafa Kemal Atatürk resimleriydi. O yüzden biraz da anma gibiydi. Buna karşılık devlet ne bir anma, ne bir kutlama gerçekleştirebildi.
Devlet değil ama halkımız hakkını verdi bu işin. Devlet, 28 Ekim'de Büyük Filistin mitingindeydi. Erdoğan sahneye çıkmadan önce dinlediğimiz Kardan Aydınlık şarkısı Filistinci adına selam gönderiyordu. Vurulup ömrünün ilk baharında Kanından çiçekler açar yanında Vurulup ömrünün ilk baharında Aziz milletim!
Sevgili İstanbullular! İki ayrı Türkiye. Bir yanda kardan aydınlık, diğer yanda 100. yıl maçları. Konu Filistin olunca, Erdoğan bir tutarlılık krizine neden olmadan İslamcı çekirdek tabanı mutlu etmenin peşinde. 29 Ekim kutlamalarında da tasası buydu. Zira aynı İslamcı taban hem an itibariyle Filistin Savaşı nedeniyle Erdoğan'dan şüphe duyuyor, hem de 100. yıl kutlamaları yaklaşıyor.
Yıllardır cumhuriyete Siyonist rejim demiş bir anlayış, bu kısıtlar altında cumhuriyeti de kutlayamıyor. E 100. yılda şapkadan bir tavşan çıkmayacak, o halde 28 Ekim'de de bir şey yapmak gerekiyor. İşte böylece büyük bir miting yapılıyor. Bir Filistin mitingi.
Bitinge ilişkin uzun konuşulur ama geçen haftaki grup toplantısından bu yana Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Hamas'a ilişkin ifadeleri sık tartışılıyor. Hamas'ın bir terör örgütü olmadığını, bir mücahidler grubu olduğunu söyledi Erdoğan. Mücahid yani Allah adına savaşan, cihat yapan kimseydi Hamas üyeleri. Açık ve net söylüyoruz dedi Erdoğan. Hamas terör örgütü değildir dedim ya bundan İsrail çok rahatsız oldu.
Zaten başka bir şey beklemiyorduk. Bunu söyleyeceğinizi biliyorduk. Ve bunu bildiğimiz için de açık ve net olarak ifade ettik. Biz de bu soruyu soracağız bu bölümde ve serin kanlı bir cevap vermeye çalışacağız. Bunun için önce terör kavramının tarihine bir yolculuk yapacağız ve sonra Hamas'ın terör örgütü olup olmadığını tartışacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Türkçe'de kelimelerin cinsiyeti yoktur ama kelimelere çoğu zaman duygular yükleriz. Bu duygular kimi zaman olumlu, kimi zaman olumsuz olur. İletişimiz sadece kelimelerin ham anlamları üzerinden değil, bu kelimelerin yüklendiği duygular üzerinden kurarız. Dolayısıyla Türkçe'de iletişim duygularla yüklüdür. Bu yüzden duygu durumumuz bozulduğunda iletişim kurmakta da zorlanırız. Okuduğumuzu anlamayız, sürekli yanlış çıkarımlar yaparız. Duygu yüklü kelimelerin başında da terör geliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 25 Ekim'deki grup toplantısında önce İsrail'e salladı, ardından Hamas'a sahip çıktı.
bir terör örgütü değil topraklarını ve vatandaşlarını koruma mücadelesi veren evet bir kurtuluş Ve bir mücahitler grubu. Aslında bu açıklama bir sır değildi. Zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin terör örgütleri listesinde Hamas yer almıyordu. Ama Erdoğan'ın önce tarafları itidale çağıran serinkanlı açıklamaları, ama sonra Hamas'a bu dernek üst perdeden sahip çıkması, Türkiye'nin ara buluculuk, garantörlük gibi çabalarını da bitirdi. Peki, bu açıklamanın Filistin davasına bir faydası oldu mu? Şimdilik belirsiz. Neye yaradı?
İslamcı tabanın hoşnutsuzluğu bir parça giderilmiş oldu. Meselenin diplomatik sonuçlarını izin verirseniz atlayalım. Bunun yerine, Türkiye'de de çokça tartışma konusu olan şu terör örgütü meselesine değinelim. Bizde de biliyorsunuz, sıkça sorulan bir sorudur bu. X, Y, Z size göre bir terör örgütü müdür? Ya da X, Y, Z sizce bir terörist midir? Kavramın sonuna İzm takısı konulduğu için geniş kesimler tarafından terörizm bir doktrin olarak kavranabiliyor. Yani Kemalizm, Sosyalizm, Anarşizm ve işte terörizm gibi. Ama yanlış.
Bizdeki en önemli ceza okurçularından biri Profesör Suri Dönmezer, ''Terörizm bir doktrin değil, bir eylem tarzıdır.'' diyor ve bu ifade neredeyse bütün ceza okurçuları tarafından da benimseniyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı, kısa adıyla TEPAV'dan, doçent doktor Nihat Ali Özcan Dönmezer'in bu tespitinin altını çiziyor. Terörizm aslında bir metottur. Yani politik bir amacı hayata geçirmek, gerçekleştirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemin içerisinde en önemli araç ise şiddet ve şiddet kullanma tehditidir. O yüzden biz yasa dışı şiddet ve şiddet kullanarak bir politik amacı gerçekleştirmeye çalışanların uyguladığı bir metodu, bu yöntemi terörizm olarak tanımlıyoruz.
Terörün ne olmadığını söylemek, ne olduğunu söylemekten çok daha kolay. Ne değildir, bir doktrin değildir. Peki nedir? İşte orada çuvallıyoruz. Aslında kavramın bir geleneksel, bir de modern anlamı var. Köken Latince terrere ifadesinden geliyor. Yani, korkutmak ya da korkudan titremeye neden olmak.
İngilizcedeki terrible yani korkunç ifadesi de aynı kökenden geliyor. Ama her korkunç şeye de terör denemez. O halde çerçevesi daha belli bir tanıma ihtiyacımız var. Fakat bunun için kelimenin tarihsel serüvenini bilmek zorundayız. Çünkü geride bıraktığımız yüzyıllar içerisinde terör kavramına yüklediğimiz anlam da onlarca kez değişiyor.
Bugün kullandığımız anlamda terör yöntemini çok eski çağlardan bu yana kullanan örgütler var. Mesela 1. yüzyılda yani İsa'nın doğumunun hemen ardından eylemlerini gerçekleştiren bir Yahudi terör örgütüydü ama onlara terör örgütü demezdik. Hedeflerinde Roma İmparatorluğu ile iş birliği yapan diğer Yahudiler vardı. Yaşadıkları çağda onlara kimse terör örgütü demiyordu. Yaklaşık bin yıl sonra yaşanmış Hasan Sabbah liderliğindeki Haşhaşilerden de bahsedilebilir. Onlar da benzer suikast metotlarını uyguluyorlar. Ama onlar Müslümanlar. İngilizcedeki assassin yani suikastçı ifadesi de Haşhaşilere dayanıyor.
Biz bugünden geçmişe baktığımızda hııı diyoruz. Demek tarihte de örnekleri var. O halde bizim bu kelimeyi bugünkü anlamıyla öğrendiğimiz bir dönem olmalı ki geçmişe bu bilgiyle yeniden bakalım. Yani modern çağlarla beraber tanıma kavuşmuş bir kavram terör.
ondan önce kullanılmıyor. Terör kavramını modern çağa taşıyanlar da Fransızlar oluyor. Bundan 230 yıl kadar geriye gidiyoruz. Liberté yani özgürlük, égalité yani eşitlik, fraternité yani kardeşlik. İşte Fransız devrimi.
Çeviri Fransız devrimi insanlığa eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarıyla beraber terör kavramını da hediye etti. Ama Fransız Jacobenlerine sövmeden önce bir durun. ve 19. Altyazı yüzyıl boyunca bu kavram yani terör, olumsuz M.K. duygulardan ziyade Fransız Jacobenlerini ifade etmek için kullanılıyor. Çünkü Mart 1793 ile Temmuz 1794 arasındaki döneme terör rejimi adını veriyor Jacobenlerin kendisi.
Dolayısıyla 19. yüzyılda kavramın bugünkü halinden çok daha farklı bir anlamı var. Ama ilk kez modern çağlarda terör ifadesini bu şekilde anıyoruz. Ancak 19. yüzyıl anarşist ve marxist silahlı şiddetin de yüzyılı oluyor ve 20. yüzyıla gelindiğinde bu şiddetin tanıma kavuşması için çalışmalara başlanıyor.
Böylece 1937 yılında cemiyeti akvam ya da milletler cemiyeti çatası altında kurulan bir komisyon ilk kez terör ifadesini kullanarak bu ifadeyi bugünkü anlamıyla bir tanıma kavuşturmaya çalışıyor. Terörizmin önlenmesine ve cezalandırmasına dair konvansiyon, terörün tanınmanmasına ilişkin ilk uluslararası girişim oluyor. Fakat cemiyet üyeleri konvansiyonu imzalamıyor. Cılız bir girişim olarak tarih sahnesinde böyle küçük bir yer ediniyor.
Fakat ilginçtir, o günden bu yana terörün tanımına ilişkin uluslararası kabul görmüş bir metneye rastlamıyoruz. Yani dünyanın üzerinde uzlaştığı bir terör kavramı yok maalesef. Zaten 20. yüzyılın ilk üç çeyreğinde terör ifadesi bu denli popüler de değil.
Silahlı örgüt, yasa dışı örgüt, devrimci örgüt, bölücü örgüt ya da halk arasında hakim ifadeyle anarşik ya da komünist. Bunlar var ama terörist örgüt yaygın bir kullanım değil ya da teröriste yaygın bir kullanım değil. Yani olumsuz duyguyu zaten komünist veya anarşist ifadesinde yeterince yüklüyoruz. Bir de terörist demeye gerek kalmıyor. Komünistler de silahlı ama silahlılar diye terörist demeye gerek duyulmuyor. Zira komünist ifadesi de yeterince olumsuz hale getirilmiş. Zaten terörist ifadesinin işlevi bir tür hakaret, bir hukuki ifade değil. Komüniste kanma zühtü demek yeterli yani. Teröriste kanma demeye gerek yok.
Kafayı vurursun zühtü Uyuma sakın zühtü Sonra yanarsın zühtü Komüniste kanmaz zühtü Peki ne oluyor da 20. yüzyılın son çeyreğinde terör kavramı hayatımıza giriyor? Burada Sovyetler Birliği'nin 1989'da yıkılması son derece etkili bir olay. Bu tarihten itibaren kapitalizm ve onun temsilcisi ABD zaferini ilan ediyor ve yeni dünya düzeninin tek hamisi olduğunu duyurmuş oluyor. Sovyetlerin dağılmasıyla ideolojilerin de devrinin bittiği savunulmaya başlanıyor.
Böylece ideolojiler uğruna verilen silahlı her tür mücadele tek bir kavramın potasında eritilmek isteniyor. Böylece ideolojinin kendisi de anlamsız kılınmaya çalışılıyor. Doktrinlerden, ideolojilerden bağımsız kavranan bir terör tanımı yavaş yavaş tüm dünya hukuk sistemlerine giriyor. Bizde de Türk Ceza Kanunu'na bu kavramın girişi 12 Nisan 1991'de gerçekleşiyor. Tuhaftır. Öncesinde terör örgütü üyeliği, terör örgütü propagandası ya da terör örgütü adına faaliyet gibi suçlar yok ceza sistemimizde.
Bu suçların yerine, 141 ve 142. maddeler gibi, komünizmle mücadele konseptinin içinden çözülmüş, bir ideoloji etrafında her türlü örgütlenmeyi yasaklayan maddeler vardı. Yani, yasakladığımız şeyin orta yerinde ideoloji vardı, etrafına ne diziliyorsa onu yasaklıyorduk. Şimdi o değişti. Yasakladığımız şeyin kendisi şiddet eylemi oldu, ama her türlü ideolojiyi artık bunun içine yerleştirebiliyoruz.
Öyle ucu açık maddelerdi ki bu 141-142, teşbihte hata olmaz. Soğana pahalı deseniz 141'den yargılanabilirdiniz. Bu mesele Yeşilçam'da da sembolik bir şekilde, üstü kapalı bir şekilde alaya alınırdı. Ulan şurada 141-142 parçalarız. Hepinizi ben besleyeyim.
Fakat 1989'dan itibaren artık Sovyetler dağıldığına göre ideoloji konseptli bu yasaya gerek de yoktu. Böylece 141-142 kaldırıldı ve yeni milli güvenlik doktrinine terör suçu eklendi. 141-142 fikir özgürlüğüne pranga vuruyordu. Kaldırılırken de hürriyet gelecek, fikirler özgürleşecek propagandası yapıldı.
141-142 kaldırıldı ama yerine başka bir prangaya dönüşen Terörle Mücadele Kanunu kısa adıyla TMK getirildi. Eskiden soğana pahalı dense 141'den yargılanıyordunuz. Bugün de benzer sudan nedenlerle terörist olabiliyorsunuz. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz'ın Mehmet Ali Birant'la diyaloğu bana kalırsa son derece enteresan.
Bir iktidar gitti, öbür iktidar geldi. Hiçbir iktidar bunları kaldırmaya cesaret edemedi. 1991 Nisan'da terörle mücadele yasasında biz kaldırdık bunları. Türkiye'deki fikir hürriyetini bugünkü seviyeye getiren biziz. Biz bu işin gevezeliğini yapmadık. Bir tek ıslama da getirdiniz. Efendim şimdi söyleyeceğim bir dakika. Böyle hep kesersen bir şey söyleyemem. Sen terör yapıyorsun. Medya terörü bu. Terörle mücadele yasına geldik. Kavram 90'lı yıllarla beraber yeni yeni halka tanıtılıyordu. PKK terörü de bu tanımın gündelik dile eğilmesi için işlevseldi.
PKK terör örgütüydü. Bu konu zaten tartışmaya kapalıydı fakat tanım o kadar fluydu ki herkes bu tanımın içine yerleştirilebiliyordu. Böylece toplumun geniş kesimlerinin hemen başucunda bir balta sallanmaya başladı. Ne baltası? Terör baltası. Her an terörist olabilirdiniz.
Terör tanımının flu kalması nedeniyle işler o kadar ileri gidecekti ki, 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bile terör örgütü kurmakla suçlanacak ve tutuklanacaktı. Türkiye Cumhuriyeti'nin 26. Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlandı. Tatbir Yüce Türk milletinindir.
Terörle Mücadele Kanunu, terör kavramını o denli havada bırakır ki, devletin arzu etmesi halinde 85 milyon kişi terörden yargılanabilir. Düşman ceza hukuku varsa, ceza hukukunuz herkese eşitler düzleminde yaklaşmıyorsa, içeri de girebilirsiniz. Mesela, bir eğitim parasız olmalıdır mı diyorsunuz? E PKK da öyle diyor. Öyle diyor, yani biz bağımsız bir Kürdistan kuracağız, orada eğitim parasız olacak diyor. O halde PKK propagandası yapıyorsunuz siz. Ya bu kadar kolay mı? Elbette bu kadar kolay değil ama yeter ki siz tutuklanmak isteyin. Bu durumda TMK'ya bu şekilde sokulabilirsiniz. Terörle mücadele kanunu son derece işlevseldir bu anlamda.
Fakat bizdeki bu tuhaflığın üzerine daha fazla durmayalım isterseniz, hakikaten ciddiye alınabilecek iddialara odaklanalım yoksa oradan çıkamayız. Neydi konumuz? Hamas bir terör örgütümüdür. Önce kısa bir ara.
Filistin işgaline ilişkin önceki bölümlerde İsrail'in nasıl kurulduğunu ve Filistin direniş tarihini ele almıştık. O bölümleri de dinlemediyseniz eğer dinleyin ki bu bölüm daha bir doğru kavransın. O bölümlerde de söylediğimiz gibi 1950'li yıllardan 70'li yıllara dek Filistin direnişinde İslamcıların ciddi bir izi yoktu. Hatta yani ciddi bir iz yoktu diyerek küçümsemeyeyim, hiç iz yoktu.
Mısır lideri, Arap milliyetçisi Cemal Abdurnasır, Müslüman kardeşler yani ihvanın üzerine sert tedbirlerle gidiyordu o dönemde, Filistin davasında sahipleniyordu. Fakat, 1967 savaşından yani 6 gün savaşından sonra, Arap milliyetçiliği gözden düşmeye başlamış, onun yerine sosyalist FHK'cıya güç kazanmaya başlamıştı. Fakat FHKC'nin gücünün arkasında da başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist diğer devletler bulunuyordu. Buna karşılık, komünizmle mücadele konsepti nedeniyle, ABD tarafından İslamcı örgütler de Orta Doğu'da parlatılmaya çalışılıyordu.
Böylece 1970'lerin ikinci yarısından itibaren Filistin'de İslami direniş örgütleri türemeye başladı. İslami Davet ve Tebliğ Cemaati, Müslüman Eller Hareketi, Tekfir ve Hicret Örgütü, İslami Cihad vs. Derken 1979'da İran-İslam devrimi gerçekleşti. Artık Filistin direnişinin İslamileşmesi için objektif koşullar sağlanmıştı. Aynı yıl Sovyetler Birliği Afganistan'a girdi. Komünist Rusya'ya direnenler de Afgan mücahitlerdi. Dünya İslami hareketlerinin yeni trendi silahlanma, yani cihattı.
Erdoğan'ın 28 Ekim'de gerçekleştirdiği büyük Filistin mitingindeki şarkı da o yıllardan süzülerek bugünlere geliyordu. Şarkı, geleneksel İslami usullere uygun olarak enstrüman barındırmıyor, kadın sesi içermiyordu. Bu ömrünün bir baharında, kanunlar çiçekler açar yanında. Cümle şehitlerin omuzlarında, bir sabah gelecek karnın aydınlığında. İran İslam Devrimi ve Afganistan'ın işgaline karşı cihatçı direniş, İslamcıların ümmet bilincini tetiklemiş, İslami camianın da Filistin'e ilgisini arttırmıştı. Aynı dönemde Filistin'e karşı İsrail'de direnişin İslamileşmesinin faydalı olduğunu umuyordu.
Altını çizelim. İsrail de İslamizasyon projesine destek vermeye çalışıyordu. Çünkü ister Arafat'ın liderliğindeki El Fethi, ister Habaş liderliğindeki FHKC olsun, Filistin direnişinin iki hakim gücü de, yani İsrail'in belalıları da, seküler hareketlerdi. Böylece İsrail, Filistin direnişinin İslamileşmesi halinde direnişin ikiye bölüneceğini öngördü ve İslami hareketlerin oluşması için şartları uygun hale getirmeye başladı.
Bu yıllarda Filistin direnişine katılan ve İsrail hapishanelerinde 7 yıl geçiren gazeteci Faik Bulut tanıklığını şöyle anlatıyor. 1967-80 arasında İsrail hükümeti İslam'ı yaşamak isteyenlerin toplumu pasifize eden yönlerini iyi değerlendirdi. Filistin toplumunu Hristiyan, Dürzi, Müslüman diye ayırdı. Ardından İsrail Radyosu'nun Arapça programlarında her sabah dini yayınlar yaptı.
Kur'an okumayla başlayan programlar çeşitli dinsel münasebetlerdeki kutlamalara dönüştü. Kur'an'ın Yahudi-İslam uyumuna ilişkin ayetleri ön plana çıkarıldı. Arapça yayınlanan İsrail gazetelerinde din propagandası yapıldı. Arap bilgi yetçiliğine ilişkin tüm kitap, roman ve benzeri türden yayınların yasak olduğu bir dönemde İslam dini ve tarihine ilişkin kitapların yayımına kolaylıklar gösterildi. İslam görüşünü belimseyenlerin örgütlenmelerine, cemaatler kurmalarına göz yumulup izin verildi. 70'li yıllardaki İslamizasyon süreci, İslamcı Filistinli gençlerin yurt dışına giderek İslami eğitim almalarından olunca o sorun da çözüldü. 1978'de Gazze'de İslam Üniversitesi açıldı.
Böylece İslami hareket kendi içinde eğitimli, entelektüel kadro ihtiyacını da karşılayacaktı. 67-80 arasında Filistin halkının İslamizasyonu bizzat İsrail eliyle desteklendi. Arap milliyetçiliğinin gözden düşmesi de İslamizasyonu hızlandıran bir diğer gelişmeydi. Sadece cami sayılarını ele alalım mesela. 1967'de Gazze şerindeki cami sayısı 200'dü.
Hamas'ın kurulduğu 1987'ye gelindiğinde cami sayısı 600'e çıkmıştı. Benzer gelişme Batı Şeria bölgesinde de yaşanıyordu. 1967'de Batı Şeria'daki cami sayısı 400'tü. 20 yılda bu sayı 750'ye çıkacaktı. Camiler, 70'li yıllarda henüz silahlı olmayan İslami yapıların propaganda merkezlerindendi.
1987'de kurulan Hamas da camileri örgütlenmek için kullanacaktı. Gazeteci Mithat Bereket'in 32. gün için hazırladığı belgeselde camilerden de bahsediliyor. Dini ön plana çıkaran Hamas tabii en çok camilerde etkinlik gösteriyor. Özellikle cuma namazlarından önce okunan hutbelerde camiye gelenler olan bitenden haberdar ediyor. Hamas liderleri görüşmelerini de camilerde yapıyorlar. Gelen emirler de buralardan yayılıyor. Cuma namazları aynı zamanda bildirilerin dağıtıldığı ve örgüt hakkındaki her türlü yayının satıldığı yerler olarak kullanılıyor. Tabii cuma namazı için toplanan insanlar namazdan sonra da kolay kolay dağılmıyorlar.
Her cuma namazından sonra Hamas'ın büyük bir gösterisi düzenleniyor. Böylece Hamas, İsraililere ve muhaliflerine gözdağı veriyor. İslami hareketin Filistin'de yükselmesinin tek nedeni etkili propaganda da değildi. Körfez ülkelerinden gelen finansal kaynak Filistinli İslamcılar için bulunmaz nimetti. Çünkü aynı zamanda yoksul Filistin halkının sosyal yardım ihtiyacını da karşılıyordu bu İslamcı örgütler. Böylece Filistinliler İslamcılara giderek daha fazla sempati besliyordu. İsrail tarafından kuşatılan ve yoksulluğa mahkum edilen Filistinlilerin sosyal ve biyolojik ihtiyaçlarının Müslüman kardeşler üzerinden Körfez ülkeleri tarafından karşılanmasına da müsaade edildi.
Böyle bir sosyal yardım ağı ne Arap milliyetçilerinde ne de sosyalistlerde vardı. Tüm bunlara da İsrail kol kanat gerdi. İsrail'in bu politikası, ABD'nin yeşil kuşak projesine de uyumluydu. Fakat İsrail eliyle teşvik edilen İslamizasyon, yakın zamanda yine İsrail'in başına çorap örecekti. Filistin direnişini bölmesi beklenen bu proje, direnişçilerin radikalleşmesine de neden olacaktı.
Üstelik İslamcıların artık İran ve Körfez ülkeleri gibi destekçileri de vardı. Böylece daha önce görülmemiş bir eylem biçimi, İran'ın desteklediği Lübnan Hizbullahı tarafından gerçekleştirildi. Bu tarihte bir Hizbullah militanı bomba yüklü bir araçla İsrail karargahına girdi ve aracı patlattı. bu eylem 141 İsrail askerinin ölmesiyle sonuçlandı. 11 Aralık 1982 tarihli bu eylem, modern zamanların ilk intihar eylemi olarak biliniyor. Yaklaşık bir yıl sonra bu sefer Lübnan'la ki ABD askeri üstüne yine Hizbullah tarafından bomba yüklü kamyonla saldırılmış ve saldırıda 296 ABD askeri ölmüştü. Bu eylem 11 Eylül 2001'e dek ABD'nin bir intihar saldırısındaki en büyük kaybı olarak kayıtlara geçti.
Kayıp o kadar büyüktü ki ABD ertesi gün Lübnan'dan çekildi. Bu durum Hizbullah'ın bölgedeki itibarını da katladı. Terör bir yöntem olarak işe de yarıyordu. Böylece aynı yöntemi Hamas'ın silahlı kanadı El-Kassam Tugayları da gelecekte belimleyecek, üstelik sivil asker ayrımı yapmadan intihar bombacılarıyla İsrail ve Filistin'i kana bulayacaktı. Artık bu yolda ölenler Habibullah statüsündeydi. Yani Allah'ın dostu.
La ilahe illallah! La ilahe illallah! La ilahe illallah! La ilahe illallah!
Müslüman kardeşler yani ihvan özellikle Gazze'de etkin bir gruptu. Filistin ihvanının lideri Şeyh Ahmet Yasin 1980'lerin başındaki bu gelişmeler karşısında silahlı cihadın vaktinin geldiğine hükmederek cihat için fetva verdi. Artık tüm Müslümanlar için İsrail'e karşı cihat farzdı. Bu kapsamda ihvan çizgisinde 1981-87 arasında çeşitli silahlı cihazist örgütler kurulsa da bu örgütler İsrail operasyonlarıyla çökertildi ve Şeyh Ahmet Yasin tutuklandı. Böylece ihvan, şartların olgunlaşması için fırsat kollamaya koyuldu. O fırsat 8 Aralık 1987'de gelecekti.
bir Siyonist yerleşimci Gazze'nin kuzeyinde bulunan Erez kontrol noktasında kamyonunu Filistinlilerin üzerine sürerek 4 Filistinlilerin ölümüne neden oldu. Bu trajik olay Gazze'deki Cibaliye kampında infiale sonuçlandı ve Filistinli gençler sokaklara döküldü. Cibaliye, tarihte birinci intifada olarak geçen bu olayın merkezüstü konumundaydı. Hemen ardından, yine Cibaliye'de, 10 Aralık 1987'de HAMAS, yani Harekat Al-Mukavvamal Al-İslami'ye kuruldu. Türkçe ifadesiyle İslami Direniş Örgütü. Ama HAMAS tek başına heyecanlı, istekli anlamında da kullanılıyor Arapça'da, bunu da bilelim.
Hareketin dönem sözcülerinden Mahmut Zahar, Hamas'ın amacını Mithat Bereket'e şöyle anlatmış. Toplumdaki bozulmuşluğa, yolsuzluklara karşı İslami düzeni savunuyoruz. Ayrıca bizce İsrail'in bu topraklarda ne tarihi ne de dini bakımdan hiçbir hakkı yok. İsrail'i İslam'ın gücü sayesinde yeneceğimize inanıyoruz. Yahudiler de geldikleri yerlere geri dönmek zorunda kalacaklar. Sonunda toplumumuza İslami kuralları yerleştireceğiz.
1. İntifada 1980'lerin sonunda başlıyor ve 1993'te İsrail'in Filistin Kurtuluş Örgütü'nün tanıdığı Oslo Antlaşması ile sona eriyor. Oslo Anlaşması FKÖ'yü ve Özert Filistin yönetimini tanıyor ama FKÖ'de İsrail'i tanıyor. İşte bu barış, Hamas tarafından ser şekilde eleştiriliyor. Barış anlaşmasını imzalayan Arafat hainlikle suçlanıyor. İsrail'le barış görüşmelerine başlayarak şiddet sahasını yavaş yavaş terk eden El-Fetih'e karşı bu sefer Hamas devreye giriyor.
Ama burada barış görüşmelerinden rahatsız olan radikal siyonistlerin de Hamas'ın bu tavrından hoşnut olduğunu eklemek gerekir. Eğer barış istemiyorsanız, eğer istediğiniz savaş ise Hamas gibi bir örgüte ihtiyacınız vardır diyen analistler de var. Nitekim, Oslo Barışı'nı imzalayan İsrail Başbakanı İzzak Rabin, 1995'te Siyonist militanlarca suikast sonucu öldürülüyor. Yani İsrail cephesinde de bu barışı istemeyen çok sayıda silahlı grup var.
Fethi ve Isaac Rabin kendi taraftarları karşısında aşırı uçlar tarafından sıkıştırılırken, Hamas, Feyköy'ün militanlarını da hedef almaya başlıyor. Böylece Hamas'la beraber gerçekten İsrail'in 70'ci yıllardaki umduğu şey oluyor ve Filistin direnişi ortadan ikiye ayrılıyor. Daha önce Hizbullah'ın geliştirdiği intihar saldırıları da 90'lı yıllarda Hamas tarafından üstleniliyor ve Hamas intihar bombalarıyla sivil-asker ayrımı da yapmıyor. Artık bambaşka bir Orta Doğu var. Eski düşmanların dost, eski dostların da düşman olduğu bir Orta Doğu bu. Ama herkes barış isterken bir örgüt var ki bunun tam tersini istiyor. Filistinlilerle İsrailler arasında başlatılan barış sürecine kesinlikle karşı çıkıyor. Herkesin korktuğu bu örgütün adı Hamas. Amansızca saldırıyor, insanları vuruyor, intihar komandolarıyla halkı bombalıyor.
Hamas, gezi sırasında Tansu Çinleri de tehdit etti ve bu geziye sert tepki gösterdi. Hamas bütün terör eylemlerini de Allah adına yaptığını söylüyor. Bu kanlı terör örgütü şu anda Orta Doğu barışı içinde en büyük tehlike. Dinlediğiniz anonsta Mehmet Ali Birand'ın Hamas'ı bir terör örgütü olarak andığını duyuyorsunuz. Çünkü eğer bir örgüte terör örgütü denecekse, Hamas gerçekten bu sıfatı en çok hak eden örgütlerin başında geliyor.
Bu haliyle Filistin direnişinin de karakteristiğini değiştiriyor Hamas. Filistin direnişinin ana omurgası olan Arafat liderliğindeki Fetih de silahlıydı ama Fetih, sivillere dönük şiddet konusunda çok titizdi. Buna karşılık Hamas liderliği, saldırıların sivilleri de kapsamasını teşvik ediyordu. Muhalif bir İslamcı, Virginia Üniversitesi'nden siyaset bilimci ve tarihçi Halil İbrahim Yenigün, medyaskopta Fetih ile Hamas'ı karşılaştırmış.
Yani Oslo süreciyle Fetih Hareketi daha çok siyasileştikçe ve daha çok devlet olarak davranmaya başladıkça bu sefer Hamas tam tersine şiddet sahasını devralıyor. Ama şimdi yani Hamas'ın bu noktada başlangıçta evet öyle olabilir ama Hamas'ın sicili çok çok daha kanlı bir sicil. Yani Hamas Özellikle fetişten şununla ayrışıyorum. Fetiş çok daha kendisini kısıtlayan bir şey. Yani çok daha şiddet konusunda.
Eğer terörün evrensel ve nesnel bir tanımı varsa, Ve eğer Hamas'a terör örgütü değildir diyeceksek, dünya üzerinde herhangi bir örgüte terör örgütüdür diyemeyiz. Yani Hamas terör örgütü değilse kimdir terör örgütü? Demek ki objektif bir tanıma yaslanarak sağa sola terörist demiyoruz. Demek ki bu konuda bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hükümeti de subjektif davranabiliyor. Son 5 yılda herhalde en çok duyduğumuz ifadeydi terörist ifadesi.
Hadi biz kolay terörist olabiliyorduk da genelkurmay başkanı bile terörden yargılanabilmişti bu ülkede. Çok değil, daha 5-6 ay önce seçmenlere bile terörist imasında bulunuyordu. Kürt seçmenlerin hemen hepsi sırf Kılıçdaroğlu'na oy veriyor diye teröristlikle suçlanıyordu. Hamas'ta terörist değildir denince anladık ki terörist bilimsel bir tanıma dayanarak söylenmiyor. Sıradan yurttaşlar bu görgüde olmayabilir. Ama devlet yöneten kimseler bu tip açıklamalar yaparken bana kalırsa bir prensibe dayanmalıdır. Hamas terör örgütü değildir diyorsanız o zaman çok dar bir terör tanımınız var ve aynı tanımı ülkenizde de uygulamak durumundasınız.
Ama terörist, bir hakikati söylemek için değil, bir tür hakaret olarak kullanılıyor ama maalesef Türkiye'de. Eğer silahlı örgütünüzü seviyorsanız, o örgüt terörist olmuyor. Ama örgütü sevmiyorsanız, o örgütün sadece üyeleri değil, yanından yöresinden geçen herkese terörist diyebiliyorsunuz. Kimse de yavaş ol, ağır ol demiyor. Hatta alkışlanıyorsunuz. Ne kadar terörist derseniz, o kadar iyidir bu halkın gözünde.
teröriste terörist diyoruz. Destekçisine de terörist diyoruz. İhbarcısına, işbirlikçisine çocukları kandırıp dağa gönderen belediye başkanına terörist diyoruz. İmralı'daki İmralı'daki devrik terörist başına terörist diyoruz. Ve koltuğu için birbirini yiyen Edirne'deki Demirtaş'a da Karayılan'a da tecavüzcü bir çirpin duran Kalkanı'da terörist diyoruz.
Cumhuriyetle başladık, cumhuriyetle bitirelim. Önceki bölümde söylemiştik. 25 Ekim'de Anayasa Mahkemesi, tip milletvekili Can Atalay'ın tutukluğuna ilişkin karar verdi. Ve ertesi gün karar gerekçeli olarak yayınlandı. Kararda 13. Ağır Ceza'ya sesleniliyor ve karar şöyle bitiyordu.
Bu amaçla, iş bu kararın ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmesi gerekir. AYM, tutukluluğu haksızdır diyordu Canat Alay'ın. 30 Ekim'de öğrendik ki, 13. Ağır Ceza, AYM'nin kararını tanımadığı ve Canat Alay'ın ceza aldığı Yargıtay 3. Ceza Dairesi'ne dosyayı geri gönderdi.
Böylece 13. Ağır Ceza, anayasa mahkemesinin kararının tanınmayabileceğini, eğer tanınmazsa hiçbir şey olmayabileceğini bir kez daha kayda geçirmiş oldu. Cumhuriyet yaşasaydı 100 yaşında olacaktı. Bir Moğol saldırganlığıyla dağıttılar tüm kurumları. Şu Sinanlı ve Süleymanlı meşhur ifade hakkımıza geldi, onu Erdoğan'dan bir dinleyelim. Gel yıkalım şu Süleymaniye'yi desen,
İki kazma kürek iki de ırgat yeter. Hadi gel yapalım geri şunu desen bir Sinan gerek bir de Süleyman. Öyledir gerçekten. Yıkmak kolaydır. Yıkar geçersiniz. Yıkılandan nefret edenler de yıkıma üzülenlere kudurun deyip dalgasını geçebilir. Yıkmak kolaydır da kurmak vizyon işidir. Cumhuriyeti yıktınız.
Yenisini de kuramıyorsunuz. Düzen dediğiniz düzensizliğin içinde hukuk kalmadı. AYM kararını alt mahkemeler dinlemiyor. Çeteler siyasetle, emniyetle iç içe geçmiş. Gece yarısı aklınıza esiyor, ertesi gün okulları tatil ettim diyorsunuz. Kafanıza esiyor, Hamas terör örgütü değildir diyorsunuz. Ayasofya'yı cami yapıyorsunuz, olmuyor şimdi turistlere paralıdır diyorsunuz.
Yıkmayı iyi beceriyorsunuz da kurmak konusunda pek mahir değilsiniz. Bu cumhuriyet demokratik cumhuriyet mi? Layık cumhuriyet mi? İslami cumhuriyet mi? Hiçbiri değil. Bu cumhuriyet Araf'ta cumhuriyet. Ne cennet ne cehennem. Araf'ta kaldı cumhuriyet.
Tren Topi'yi Pol B Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek herkese terörist dememeniz gerektiğini anlamanızı dilerim. Hoşçakalın. İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.