
3.854 kelime · ~19 dk okuma
Trendspor'dan herkese merhabalar. Bu hafta üç takımımız da Avrupa'da maalesef mağlubiyet aldı. Beşiktaş'ta bir teknik direktör değişikliği var. Rıza Çalınbay'ın göreve gelmesi bekleniyor. Belki siz bu kaydı dinlediğinizde bu gerçekleşmiş bile olabilir. Bunları konuşacağız. Aynı zamanda bu haftanın teması Avrupa'da yaşanan acı mağlubiyetler olacak. Geçmişte Türk takımlarının çok iyi oynayıp kaybettiği maçları biraz hatırlamaya çalışacağız. Başlayalım.
Başlamadan önce küçük bir duyurum var. Biliyorsunuz yaz döneminde Oğuzhan Akçay'la birlikte yapıyorduk bu podcast'i. Daha sonrasında ben tek devam ettim ve şimdi yeni bir partnerim var. Sevgili arkadaşım Hasan Hüseyin bizimle birlikte olacak. Bundan sonraki bölümlerde Hasan sana da hoş geldin diyorum.
Hoş bulduk. Ben de çok keyif aldım bu podcast serisinde seninle beraber olmaktan. Teşekkür ederiz. O zaman başlayalım gündemle. Beşiktaş Rıza Hoca'yla anlaşıyor Sergen Yalçın yerine. Ben aklıma hemen şunu getirdim. 2011'de Corçacı Galatasaray göreve geldiği zaman yarım yamalak Türkçesiyle şöyle bir cümle kurmuştu. Galatasaray ne zaman iyi ben yok, Galatasaray kötü ben burada gibi bir şey demişti. Rıza Hoca için de benzer bir süreç olacak gibi gözüküyor.
Evet, tam olarak zaten bir alarm zamanında geldi hoca ama çok istiyordu. Bunu fırsata çevirebilir mi? Onu ben çok merak ediyorum. Çünkü şu an 5 yaşın Sergen Yalçın ayrıca bir hoca adayı da yok. Bu kadronun başına geçecek hoca da bence çok az şu dağınık düzende. O nedenle Rıza Çalınbay bence zaten hak ettiği koltuğu korumak için çok çabalayacak. Bakalım kalıcı olabilecek mi? Hasan Arat'tan da bir destek mesajı gelmiş.
Başkan adaylarının Sergen Yalçın'la çalışmak istediği söyleniyordu ve seçime bir aydan daha kısa bir süre kaldı. Bu durumda Rıza Hoca'nın apar topar getirilmesi sanki Ahmet Nur Çebi'den giderayak Sergen Yalçın'a karşı yapılmış son bir defans gibi de hissettirdi. Çünkü Rıza Hoca geldi 3-4 maç iyi giderse hemen bir hoca değişikliği daha yapmak o kadar kolay olmaz diye tahmin ediyorum. Burak'ı gönderirsin ama Rıza Hoca 3-4 maç kazanırsa bence o sinerjiyi de yaratırsa gönderemez Beşiktaş.
Açıkçası Bodoglimp mağlubiyeti de oldu iç sahada. Maçlar üzerine konuşuruz ama Beşiktaş-Bodoglimp maçıyla ilgili çok fazla söylenebilecek bir şey de yok bence. Senin dün gözüne çarpan bir şey oldu mu bilmiyorum ama açıkçası bu maçı konuşmak hem Beşiktaşlıların dinlemek isteyeceği bir şey değil, hem Türk futbolcuların hem de gelecek adına da bir anlamda taşımayan bir maçtı. Belki Rebic'in sonradan oyuna girip biraz daha istekli bir oyun sergilemesi dikkat çekmiştir ama onun dışında öyle çok bir geleceğe yönelik bir şey maalesef bu maç barındırmıyordu.
Bu maçla ilgili tek bir şey sorabilirim sana yani podcast notu olarak. Daha kötü Beşiktaş izledin mi süreç olarak? İzlemişimdir mutlaka da. Çünkü Beşiktaş'ta yükselişler ve düşüşler çok sert olabiliyor. Geçmişte de böyle durumlar yaşanmıştı. Şimdi de aynısı. Rıza Hoca biraz daha böyle Fenerbahçe'deki İsmail Kartal modeliyle bu mutsuzluğu düzeltmek için geliyor diye tahmin ediyorum. Rıza Hoca'nın bugüne kadar da Beşiktaş'ı hak ettiğini düşünüyordum. Yani Hacı'nın söyleminden daha fazla, daha tercih edilmeyen isim kıvamındaydı. Çünkü Anadolu'da başardıkları çok daha yüksekti diğer alternatiflerden. Mesela Sergen Yalçın'ın gelmeden önce yaptıklarından ki Sergen Yalçın'ın da Alanya'da falan, Kayseri'de iyi işler yaptığı oldu da Rıza Hoca'nın yaptıkları çok daha fazlaydı ve ilk döneminde Rıza Hoca bence o krediyi kaybetti. Yani Yıldırım Demirören döneminde de çok zor bir dönemde denk gelmişti. Yine Beşiktaş'ın çok kolay teknik direktör gönderdiği bir süreçti. ve ayrılık olmuştu. Onun üzerine Anadolu'da gayet iyi işler başarsa da Sivas Sporu 3 sene üst üste Avrupa'ya götürdü. Bir daha ne Sivas Sporu'nun tarihinde daha önce var ne de biz ölüp gittiğimiz süreçte Sivas'ın 3 sene üst üste daha Avrupa'ya gittiğini büyük ihtimalle göremeyiz yani. Kupası da var. Türkiye Kupası'nı da aldı. Yani Anadolu'da yaptıklarından dolayı hak ediyordu. Ama geçmişte o krediyi harcadığı için düşünülmüyordu ve şu an itibariyle yapılacak en zor görevlerden bir tanesini kabul etmiş oldu.
Biraz İsmail Kartal durumu var. Bakalım, umarım toparlar bu kötü gidişatı. Ama İsmail Kartal'ın Pereira'nın arkasından aldığı kadro fena bir kadro değildi. Yani bir şey çıkartabilecek bir kadro vardı. Yani Mert Hakan'ı, Crespo'su, Zayis'i, işte İrfan Can'ı... Hani en azından yerlileri belli bir kalitenin üstündeydi. Şimdi Rıza Hoca'nın elinde bence o kadro kalitesi hiç yok. Bakalım. Yani o aslında bence Oxide Chamberlain, Ravage gibi iyi oyuncular ama oynamaktan uzaklaşmış isimler var. Gezal vs. Belki onlara ritim tutturabilme ihtimali olur mu diye düşünüyorum. Zor kesinlikle, çok zor. Ama bu görevi kabul edecektir zaten Rıza Hoca. Yani kaçırmak istemez böyle bir ikinci şansı. Umarım başarılı olur.
Dün Fenerbahçe'de bir mağlubiyet aldı. Çok uzun bir galibiyet serisinin ardından Ludovic'e mağlup oldu. Daha önce de Trabzonspor'a mağlup olmuştu. Artık iki maçlık bir mağlubiyet serisi oldu Fenerbahçe'nin bir anda. Livakovic'in performansı tartışılıyor. Sen Trabzonspor maçı sonrası aslında Livakovic'lik çok bir şey yok demiştin. Dünkü performansa hakkında ne düşünüyorsun?
Dünkü gol yine çok uzaktan yenen bir gol. Ve yine çok iyi bir yere gidiyor gol vuruşu. Şu dikkatimi çekti. Aslında golden önce Livakovic doğru köşeye gayet iyi hareketleniyor. Ve bulunması gereken köşeyi alıyor. Pozisyonu gayet iyi alıyor. Aslında bence işin zor kısmını yapıyor.
Refleks gösteremiyor şuta. Yani uçmayı denese aslında topa oldukça yakın bir yerde duruyor pozisyon almıştı. Fakat o ana kadar yere yatmamıştı yanlış hatırlamıyorsam. 18. dakika falandı ve 18 dakika boyunca refleks göstermemek kalecileri soğutabiliyor. Hele böyle iklimlerde. Ben biraz ona bağlıyorum. Herhalde soğuktu maça. O yüzden refleks gösteremedi diye düşünüyorum. Birçok kalecinin en büyük zaaflarından, dezavantajlarından bir tanesi bu. Top geldikçe kaleye çok ısınıp olağanüstü kurtarıcılar yapabiliyorsunuz. Bunu Liwakowic daha önce hem Dünya Okupası'nda hem Avrupa Şampiyonası'nda büyük takımlara karşı müthiş gösterdi. Ama top kaleye gelmediği zaman da soğuyabiliyorsunuz. Fenerbahçe'nin efsane kalecisi Rüştü Reçber de biraz böyleydi. Livakovic'de de böyle bir durum olabilir mi acaba diye düşündüm. Çünkü pozisyon alması doğrudur. Refleksi hiç göstermemesi, donup kalması garipti. Uçup tutamasa bence okey ama burada hiç uçamaması ilginçti. Bence bu maçla ilgili diğer dikkat çeken detaylardan bir tanesi İsmail'deki düşüş. Trabzonspor maçında da İsmail kötü bir oyun oynadı bence. Bu maçta da eksik kaldı. Hatta Crespo'da bir fiziksel yükseliş görüyorum. İsmail'de ise bir fiziksel düşüş görüyorum. Bunu Simanski, Fred yok o yüzden İsmail düşüyor şeklinde tanımlayanlar var. Pas hataları yapsa, oyun kurma hataları yapsa, Fred ve Simanski'nin olmamasına bağlayabilirim. Uyum yok, arkadaşlarını tanımıyor, diğer orta sahalar pas almaya çıkmıyor, o yüzden topu ayağında geveledi, kaybetti desem okey. Ama ikili mücadele kazanamıyor. Esas konu o. Bundan bir ay önce Hırvatistan orta sahasına karşı Brozoviç'e, Modrić'e ve Kovačić'e karşı sahi dar eden, girdiği neredeyse bütün ikili mücadeleleri kazanan İsmail iki maçtır. Ayakta kalmak da biraz daha zorlanıyor. Bunun etrafında oynayanlarla bir alakası yok. Biraz fiziksel bir durum olur diye düşünüyorum.
Ama mesela Bright Osai Samuel'e düşüşte denmiş. Belki pozisyonlarda bazı hatalar, tercih hataları yapabilir ama onda ben fiziksel bir düşüş görmedim. Aksine yine birkaç kez sıfıra indi. Maçın başında pası çıkaracağı yerde arkadaşını bulamadı. Kent yine takıma adapte olmakta zorlanıyor, takım oyununu oynamakta zorlanıyor. Ve bu maçta İsmail Hoca 4-2-3-1 gibi bir tercihte bulundu. Yani hep 4-3-3 oynatıyordu İsmail'in önünde Schumanski fret şeklinde. Veya Zeitz Schumanski yapmıştı işte sakatlıktan dolayı. Bu maçta Crespo İsmail'i çift pivot gibi oynattı. Yani iki tane orta sağ gibi oynattı. ve 4-2-3-1'e döndü. Öyle olduğu zaman Zeiss'e o on numaralı zaten hakkını vererek oynayamadı. Böyle durumlarda aslında belki Batu Şahin'in yanına Umut Neyir'i ikinci center four düşünmek, Zeiss de hazır, formsuzken böyle bir hamle yapmak bu maç için farklı bir çözüm olabilirdi. Ama İsmail Hoca bunu da düşünmedi maalesef. Yusuf oynadı, genç, 17 yaşında stoper. Ben beğendim açıkçası. Daha beşinci dakikada Tadic'e pası atmaması için elli kolla yönlendirme yapıyordu. Özgüven iyiydi yani. Temiz oynadı, garanti oynadı, risk almadı. Bir tek ilk yarının sonunda böyle bir topu ıska geçti ama orada da Osa İsamoğlu hemen kademeye girmişti, hiçbir sorun olmadı zaten. Dodo Goresto çok onu zorlayan bir oyun oynamadı açıkçası. Maçta henüz erkenden öne geçtikleri için daha bir bizim kontrolümüzde oynandığı için çok ona iş düşmedi. O da fena götürmedi ama ben yine ligde Samet'le devam edeceğini düşünüyorum açıkçası İsmail Hoca'nın.
Buradan istersen Galatasaray maçına geçelim. Galatasaray Bayern Münih'e karşı iki tane çok iyi maç çıkardı bence. Ama iki maçta sıfır puan aldı. Öncelikle senin en çok üzüldüğün maçı sorayım. İstanbul'daki maç mı, Ailen Zarena'daki maç mı? İkisi de denk gibi. Ama Allianz Arena'daki maçın daha akıllıca oynandığını düşünüyorum. Bu kez son 30 dakikada fiziksel bir düşüş de yoktu. Oyuncu değişiklikleri de gayet erken yapıldı. Takım düşmemişti ve o duran top golü gelmese gayet maç 0-0'a da kilitlenebilirdi. Akan oyunda McCain'in arka direktteki vuruşu direktten dönen pozisyonu vardı ikinci yarada. Onun dışında hep duran toplar problem oldu. Açıkçası şu son Kasımpaşa maçına kadar da Galatasaray'ın Türkiye'de açık farkla en iyi duran top savunması yapan takım olduğunu görüyorduk istatistiklerde. Son iki maçta buradan patlamış olmak Galatasaraylılar için üzücüdür. Ama yani oldukça iyi bir Galatasaray vardı. Bence değişiklikler de çok planlıydı. Takım düşmemişti. Gayet iyi bir Galatasaray vardı.
Gelelim o zaman ana temamıza. Bugün Galatasaray aslında iki maç özelinde manşet atsak galiptir bu yolda mağlup deriz. Senin de çok iyi bir tweet serin vardı çok da ilgi yordu. Biraz tarihe dönelim. Türk takımlarının güzel başarılara giden yollarda yaşadığı hayal kırıklıklarına değineceğiz. Bugün ilk olarak bence bunların en büyüklerinden biri Galatasaray'ın Real Madrid karşısında İstanbul'da yaşadığı maç. Aslında tur kaybı ama Real Madrid'i 3-2 yenmek gibi bir başarı. O maçı hatırlıyor musun?
Evet, askerdeydim. 10 yıl olmuş Real Madrid-Kaltasaray. İçeride tabii maç Kaltasaray-Real Madrid. Drogba'nın golü, Jose Mourinho'nun bir an eyvah gidiyor mu endişesini yüzünde hissettiğimiz kameraların çektiğinde taraftarın coştuğu offside'daki Drogba golü gayet güzeldi o maçta hatırlıyorum. Ama bu maçlarla kıyaslayınca oyun gücü ve etkinliği bakımından o maçın ilk yarısı böyle değildi. Hiç değildi. Zaten 2-3-5 dakika Galatasaray'ın pozisyonu yoktu böyle. Aman aman. Bir Snyder'in pozisyonu var hatırlıyor musun? Lopez'i yatırıyor ama çok kötü bir yere vuruyor. Yakına mı vuruyor, uzağa mı vuruyor? Çıkaramadım şimdi ama çok kötü vuruyor. O sanırım ama henüz bir sıfırken. İkinci yarının başları falan Galatasaray'ın öyle ilk yarı Bayern Münih'e karşı yaptığı gibi bir karşı duruşu yoktu. Üstelik bence bu Bayern Münih'i oraya almadıktan daha iyi ve deplasmanda Galatasaray hiç iyi bir oyunu oynayamamıştı. Tabii hakem kararları da var. Doğru, hakem kararları da çok belirleyiciydi ama dediğin gibi bu sene Şampiyonlar Ligi'nde United'e plasmanı da sayarsak ben ilk Kopenhag maçında ilk yarısını sayıyorum. İkinci yarı kötüydü Galatasaray ama ilk yarı müthiş bir Galatasaray vardı Kopenhag karşısında. 1-0 mağlup devreye girmiş olmasına rağmen çok iyi bir Galatasaray vardı. Bu seneki oynanan futbolu ben de 2013'ün üzerine yazıyorum ki Schalke'yi elemişsin, çeyrek final oynamışsın, United'i yenmişsin. Güzel başarılar var ama grup daha kolaydı. Kluj, Braga'lı grup. Çeyrek final oynuyorsun. Bir daha belki çeyrek finali çok sonralarda göreceğiz. Çünkü makas gerçekten açılıyor ama bu sene o makasın açıldığını hiç hissettirmeyen bir performans var. O yüzden Bayern Münih maçlarının üzerine koyuyorum o mağlubiyeti. Burada bölüme küçük bir ara veriyoruz. Döndüğümüzde devam edeceğiz.
O zaman devam edelim seriye. Benfica, Fenerbahçe. Fenerbahçe burada 1-0 kazanmıştı hatırlarsan Egemen'in kafasıyla. Ama o maçta Fenerbahçe'nin oldukça çok pozisyona girdiğini ve aslında daha farklı bir galibiyeti hak ediyorken o galibiyeti alamadığını söyleyelim. Mesela çok enteresan bir statistik var. Ben dün baktım, 45'den 80'e kadar Fenerbahçe, Benfica'ya karşı 7 şut atmış. Benfica sadece 2 şut atabilmiş ve buradan Fenerbahçe bir gol çıkarmış, 2 şut da direkten dönmüş.
Obenfika'da aslında biz küçük görürüz genelde ama buralara göre çok daha büyük bir takım. Çünkü orada oynama sürekliliği var. Mesela o takım o sene UEFA finali oynayacak, ertesi sene bir daha oynayacak falan yani. O sertlikte bir takım. Ferbahçe içeride darmadağın etmişti ama deplasmanda Cardozo'ya engel olamamıştı. Evet, zaten tecrübeleri sayesinde, bu bahsettiğin tecrübe sayesinde elemişlerdi. Yani bizi daha çok hak etmiştik kesinlikle. O maç da aynı döneme denk geliyor. Galatasaray'ın Real Madrid'de oynadığı dönem aynı yıl, aynı sezon. Onu da o yüzden askerde izlediğimi hatırlıyorum. Böyle bir koğuş insan. Çok üzücü olmuştu ikinci maç. Çok fazla eksiği vardı Fenerbahçe'nin. İsmail Hoca da galiba o dönem Aykut Hoca'nın yardımcısı. Belki oradan bir mesaj vermek lazım İsmail Hoca'ya. Yani oradaki Aykut Hoca'nın eksikleri de çok fazlaydı. Gayet iyi çözüme götürmüştü yani. Az dahiliyordu işte. 7-8 tane eksiği vardı. Sona kadar götürmüştü. Bir şanssız artık yani ondan sonrası. Baronesiz, Meirelesiz ve Bosuz gitti. Kayıtı hatırlıyorum. Gökhan Gönül'ün olağanüstü performansını hatırlıyorum.
Gokhan'ın da o efsane kaşının patladığı maç. Beşiktaş'a gelelim. Aslında bu muhalifiyet değil. Şimdi buradakiler esasında bence hassas nokta. Galatasaray'ın o 2013 Real Madrid'den sonra Galatasaray'ın güçlenmemesi, zayıflaması kötü. Fenerbahçe'nin Benfica 2013'ten sonra güçlenmemesi, zayıflaması kötü. Bazılarında da güçlenme görüyoruz. Yani o mağlubiyetler geliştiriyor, büyütüyor. Hani galiptir bu yolda mağlup dedin ya, galibiyete götüren, büyümeye götüren mağlubiyetler oluyor. Acı ama güçlendiren mağlubiyetler. Esas temamız da bu aslında. Bundan sonraki maçlar biraz onları işaret edecek. Tottenham maçı diyorsun. Tottenham ve İngiltere'de 14-15 sezonu.
Önder Özel'in sportif direktör olduğu, Slaven Bilic'le geldikleri, feda dönemi, bir sürü gurbetçi, potansiyelli oyuncunun ucuz maliyetlerle transfer edilmesi, işte Veli Kavlak, Oğuzhan Özyakıp, Gökhan Töre, o güçlü Beşiktaş'ın daha sonra işte Şampiyonlar Ligi'nde nam-u alüp olacak olan Beşiktaş'ın ilk temelleri ve o kadro çok şey gerçekten. İlk 11, kalede Tolga Zengin, Sabek Serdar, stoperler Sivok ve Franco. Franco da daha sonradan çok eleştirilmişti Önder Hoca. Hatırlıyorum, o transferi yaptırdığı için. Sonra düştü hakikaten, Beşiktaş'tan sonra Franco bayağı düşmüştü diye hatırlıyorum. Doğru. Solbeck'te, Mott'ta, orta sahada Veli, Atiba, Sosa. Orta saha merkezi güçlü bence. Buradan devam ediyor. Yani en önemli yeri iyi kurmuş Beşiktaş daha 2014'ten. İşte o efsane şampiyonluklarda burada bir tek Veli yerine olsan dahil oluyor da mecburiyetten, sakatlıktan. Doğru. Sağda Töre, Gokhan Töre. Solda Olcay. İleride Denbaba. Savunma belki biraz zayıf kalsa da orta sağ ve hücum güçlüyor. O dönemki Gokhan Töre müthişti tabii. Bu maç mesela benim için böyle çocukluktan kalma biraz şey. 14-15 yaşta çok da çocukluk değil ama müthiş bir zemin ve Beşiktaş Tottenham'la aynı oyunu oynuyordu. O beni çok etkilemişti yani. Yerden ayağı oynuyor, paso oyunu oynuyor ve çok çok pozisyona girmişti. Hatırlarsın o maçı. Olcay'ın nefis bir volyesi vardı. Ve sence, sana bir soru, Denbaba bu maçta kaç üst atmıştır?
5 9 çok domyantı evet Santrf'ın 9'u şu tattırmak Zaten Beşiktaş'ın 24 üstü var Totlum'un 9 üstü var Dembaban'ın da Totlum kadar üstü var Bu da aslında üzücü bir mağlubiyet ama devamını getirememek daha kötü. Son şampiyonlar ligi. O zamandan beri şampiyonlar ligi yok. Bu maçta da aslında çeyrek final ve yarı final gelebilirdi. Yani yine ortada geçti maç. Tabi burada dominasyon yok o şeyin. Mesela bir çiftleşme toplumu. Yendiği kadar ama mesela Gökhan Gönül'ün bir pozisyonu vardı. Maç dengedeyken. O gol olsa belki başka şeye gidebilirdi iş. Chelsea'nin de çok güçlü olduğu dönemler yine. Galiba final oynadı işte ya bu sene. 2008 United finali. United penaltılarla alıyor Chelsea'den işte yani. Çok güçlüydü Chelsea. O yüzden üzücü bir dönemdi. Zico'yla birlikte. Bu performans ligde şampiyonluğu vermeye neden oldu Fenerbahçe'nin. Galatasaray şampiyonu olmuştu.
Ama işte dediğin gibi hep bir zirve yani düşüşten önceki zirveler çoğu. Tottenbech taşı hariç şu an yukarıda saydıklarımız. Hepsi Avrupa yolunda özellikle keskin bir düşüşten önce zirve noktası. Ama bu değil. Burayı zaten tamamen sana ayırdım. Galatasaray, Çelsi. 5-0'lık maçı diyorsun. Öncesinde 1-0 mağlup oluyor İngiltere'de Galatasaray. Yanılmıyorsam taferel atılıyor. Ve 10 kişiyle falan 1-0 mağlup olup gayet iyi bir oyun oynuyorsun. 10 kişiyken hiç belli etmiyorsun daha zayıf olduğunu. Zaten o dönemler Galatasaray çok dengesiz. Mesela Hertha Berlin deplasmanı var Galatasaray'ın. İlk yarıya 1-1 mi giriyorduk? 1-0 mağlup ne giriyorsun? İkinci yarı bir çıkıyorsun çatır çatır 4 atıyorsun. O Netflix belgeselinde çok güzel anlatılıyor. Ve o Galatasaray'ın ilk şampiyonlar ligi deplasman galibiyeti.
Evet, doğrudur. Yani bir şey dengesizliği var mı? Mallorca da öyle mesela. Birden 4 oluyor falan. Bazen birden bekliyor, bekliyor. O kadar patlıyor. Yani kalitesini böyle anlık gösteriyor. Yayamıyor böyle genele. O tecrübe eksikliği işte o aslında. Bu maçta işte 1-0 Chelsea, 10 kişiyken yenilmişsin falan Londra'da. Samiye'ne çıkıyorsun ve Fatih Hoca ilk defa o kadar iddialı konuşuyor. Dar edeceğiz Chelsea'ye sahayı, elimizden kaçamayacaklar falan. Çok baskılı başladığımızı hatırlıyorum. Fakat o baskının ve o inancın da ters tepmesi, geri tepmesiyle gollerden sonra ciddi bir kırılma da oluyor. Daha sonra Fatih Hoca'nın kariyerinde 6-0'luk maçta da benzer bir kırılma var. Yüksek motivasyon, maça inandırma, çata çat girersin. O 6-0'luk maçta dönüyordu bak. 2-0'ken direkten dönen falan pozisyonları var Galatasaray'ın.
girmiyor, o oluyor, bu oluyor. Üçüncü gol geldikten sonra kırılıyor takım. Daha zaman olsa hakikaten o Serhat Akın dediği gibi 7-8'e de giderdi. Çünkü takım artık çökmüş, kırılmış yani. Bu Chelsea maçı da biraz öyleydi. Çok yüksek motivasyonla, çok istekli, çok coşkulu giriyorsun. Goller, o tecrübesizlik ve yüksek motivasyon. Belki İsviçre maçında Alpay'ın penaltısını da aynı şekilde açıklarız. Bu çok maça yüksek, coşkulu başlamak. ama Fatih Hoca bu motivasyon kaynağıyla 3-4 böyle maç kaybettiyse 13-14'te maç kazanmıştır en az. O öyle bir taktiğiydi. Büyük maçlarda iyi kullanırdı. Hatta hatırlıyorum Fatih Hoca'yı Şampiyonlar Ligi'nde bir gün önceden basın konferansını yapıyorsun ya mesela çarşamba Şampiyonlar Ligi maçı varsa salı yapıyorsun. Kural bu senelerdir. Fatih Hoca bir gün önceki basın toplantısında ilk 11'ini direkt verirdi. Bu 11 ile çıkacağım diye.
Avrupa elemelerinde de yapardı hatırlarsın. Türkiye Hollanda maçı öncesi mesela yapmıştı. 2-0 Türkiye'nin kazandığı maçta. Euro 2016'ya giderken. Bu sizden korkmuyoruz, çok motiveyiz göstergesi. Önlem alabiliyorsanız alın demek aslında. Biz oynayacağız, siz önlem almak istiyorsanız alın gibi bir gösterge.
Penaltılar da öyle. Mesela penaltılara çalıştırmadığını söyler her oyuncu. 2000'de de işte 2008'de de mesela penaltılara final öncesi çalışmazdık der. Hırvatistan maçı öncesi de. Rüştü mesela şimdi faatlerimi çok sevmediği için ben zaten kendim çalışıyordum falan dedi.
Fahrettin Hoca çalıştırmazmış, yani penaltılara gitmeyecek. O baskıya girmesin de isteyebilir, makul. Şimdi o Chelsea 5-0'lık mağlubiyeti, onun yolun sonunda o yafağa şampiyonluğu var. Ama o dönem aslında aynı bu Tottenham Beşiktaş 2014-15 dönemi gibi böyle bir senede, bir sezonluk iş değil. Benim mesela en üzüldüğüm maç Atletico Bilbao maçı. Atletik Bilbao, öyle nişanlı değil.
O dönemde bütün spikerler Atletico Bilbao diyordu. Bizim o yüzden çocukluğumuzda şeyi yanlış biliyoruz kulübün adını. Galatasaray eşleştiğinde Atletico Bilbao. 98-99 sezonunda o zaman şampiyonlar ligi gruplarından sadece lider çıkıyor. Çok zor. Grup Juventus, Atletico Bilbao, Rosenborg, Galatasaray. Rosenborg orada 3-0 yeniliyorsun, burada 3-0 yeniyorsun. Juventus ise orada beraber, burada beraber 5 puan. Burada Bilbao'yu yeniyorsun, 8 puan. Orada gidip 1 puan alsa 9 puanla grup lideri Galatasaray. Ve Bilbao'nun da umudu yok. Elenmiş aslında yani. Hiçbir umutsuz bir şekilde maça çıkıyor. Fakat çok coşkulu, çok istekli oynadı onlar da. Çok mücadele etti. Çamurdu yani. Sağ tam çamurdu böyle. Yani YouTube'da falan görüntüsü var. Arkadaşlar izleyebilir. Şu anda öyle bir maç üçüncülükte falan bile olmuyor. O kadar çamur bir maç. Bir şeyi hatırlıyorum. Rahmetli Mehmet Ali Birant da ana haberde şöyle bir haber yapmıştı. Atletic Bilbao'nun hiçbir umudu yokken maç öncesinde zemini çok ıslatıyorlar, çamur oluyor. Ve o çamura top takılıyor yani defalarca, gitmiyor. Ve bir Fatih Akgelin atasında 1-0 mağlup oluyorsun. Onu biraz şeye bağlamıştı. Yani bu kadar umudu olmayan bir takımın, Şampiyonlar Ligi'nde bir hedefi kalmayan bir takımın niye zemini çamura çevirebilecek kadar ıslattığını sorgulamıştı.
Daha sonra Juventus'un malum şike süreçleri de hatırlandığında, burada bir şey var mı? Sorgulamasını yapmıştı Mehmet Ali Bırant, çok net hatırlıyorum. Yalnız kaderin bir cilvesi, o maçtan tam 15 yıl sonra, 2 günde oynanan Şampiyonlar Ligi maçı, kar yağdığı için 2 günde oynanan Şampiyonlar Ligi maçı Galatasaray İnstad'ında, full çamurda oynanmıştı ve Juventus çamura gömülmüştü bu sefer. Galatasaray gruptan çıkıp, Juventus gruptan çıkamamıştı. Futbolun böyle bir cilvesi. Peki sence o dönemki Galatasaray'la bugün Bayern Münih'e karşı mücadele eden Galatasaray arasındaki farklar ne? Yani benzerliklerini konuşuyoruz ama ne farkı var Okan Hoca'nın takımının? Biraz daha belirgin artık futbolun çok daha gelişmesiyle. Bunu Simon Cooper'in kitabında okuduğumda çok kafama yatmıştı. 90'larda iletişim bu kadar kuvvetli değildi hiçbir alanda.
O yüzden mesela Güney Amerika'da bir teknik direktör çıkıp yeni bir şeyler denediği zaman Avrupa'ya yansıması çok daha uzun sürebiliyordu. Ve Avrupa kıta Avrupa'sının futbolda çok daha hızlı bir şekilde gelişmesinin ve Avrupa futbolunun diğer kıtalardaki futbolun üzerine geçmesinin de iletişimin kuvvetlenmesine, yayılmasına bağlıyor. Mesela Pep Guardiola çıkıyor bir şey yapıyor, hemen Almanya'daki de görüyor, İspanya'daki de görüyor. Bu beş büyüklükteki hocalar sürekli bir yer değiştiriyor ve her denenen şey hızlıca diğerleri tarafından öğrenilebiliyor.
Belki mesela Fatih Hoca'nın 90'ların başlarında başlayan o tempolu ve baskılı oyun anlayışı çok daha geç yansıdı Avrupa'nın diğer ülkelerine. Fakat şu anda çok daha hızlı yansıyor. Bu maçta mesela Bayern Münih maçlarında Galatasaray'ın ön olan baskısının kalitesi çok dikkat çekti ama pozisyonlara da girerken mesela geriden oyun kurarak girdi. Bu maçta özellikle. Onları da yapmak zorundasın.
Biraz ona bağlıyorum. O dönemki takım dediğim gibi çok acı mağlubiyetlerden sonra güçlendi, büyüdü ve daha tecrübelendi, daha keskinleşti. Bu dönemki takım henüz o kadar keskinleşmedi, çok gol kaçırıyor. Daha oturmadı. Ve o dönemki takımda Haci vardı. Şimdi Icardi var ama Haci'ninki biraz daha anlık hareketlerle değiştirebildiği için biraz daha böyle büyü daha fazla var, sihir daha fazla var. Öyle bir fark görüyorum ben açıkçası.
O zaman geçelim aslında son adıma. Beşiktaş'ın 2016-17'de şampiyonlarcı gruplarındaki Serüven'i ve Lyon maçı. İkisini bir arada almayı tercih ettik. Beşiktaş 16-17'de aslında şampiyon elginin namı alıp gidiyordu. Bir sonraki sene yapacağı seriye benzer bir şekilde. Ama Dinomaki'ye evde basmanı var. Çok acı bir maç. Ben mesela o gece uyumuştum. Hiç unutmuyorum. Ertesi gün sabah erkenden okula gittim. Beşiktaş'la arkadaşlarıma falan maçı soruyorum ama hiç haberim yok yani. Duyunca dedim ki herhalde dalga geçiyorlar yani. Mümkün değil yani. Ben Beşiktaş gruptan çıktı diye gittim ertesi gün. Ya çok güçlüydü tabii Beşiktaş o dönemde. Yani hiç beklenmedik bir mağlubiyette. Aslında Chelsea'nin Galatasaray'ı kendisi aslında 5-0 yenmesi gibi. Kiev'in Beşiktaş'a 6 tane atması hiç beklenmedik bir fark yani. O dönemde dediğim gibi Galatasaray deplasmanında 10 kişi 1-0 yeniliyor. Maç ortada. Birden 5 oluyor. Bu da öyle. Dediğin gibi namalüp git git birden fark olsun. Tabii burada bir hakem şey de var, hala konuşulan. Andreas Beck penaltı, kırmızı kart, Abu Bakar'ın... Abu Bakar gerçi topa vurdu falan da... Bir hakem şey de var. Beck'in pozisyonunun penaltıyla alakası yoktu mesela. Aslında bu yolun sonunda Avrupa Ligi'ne gidiyor. Tıpkı o Chelsea 5-0 gibi. Lyon penaltı atışları belki olmasa hakikaten o da aynı yoldan geçip Avrupa şampiyonu olabilecek bir Beşiktaş gücü vardı gerçekten. Yani Lyon da çok güçlü bir takımdı. Ve zaten penaltılarla kaybettin yani çeyrek finalde.
yeniyordun. Fabri'nin saçma sapan bir hatasıyla bütün denge değişti. Doğru. Yani maç çok ortadaydı. Lyon da çok iyiydi. Lacazette'ler falan vardı yanlış hatırlamıyorsam. Ama bir sonraki seneki o güçlü Beşiktaş'ın gelişen adımlarından bir tanesiydi bu da yani hakikaten. Bir sonraki sene zaten Beşiktaş şampiyonat gruplarından işte Leipzig, Monaco ve Porto'nun olduğu gruptan nağmalup lider çıktı. Sonraki turda Bayern Müni'ye elendi. O Bayern Müni başkaydı ama ya sanki. En kesin Bayern Müni zaten. Zaten sonrasında da. En iyi Bayern Münih'lerden bir tanesiydi zaten. İşte o Robben'in 2012-13'te aldıkları var ya Dortmund'u finalde yendikleri, onu bir sayarım. Onun haricinde bu yani bence de. Barcelona'yı yendikleri Bayern Münih, iyi bir iki sene sonrası. Aynen. Yani evet, onun yapı taşları diyelim. O Bayern Münih de gerçekten çok kuvvetliydi yani. İki maçta da 5 taşıyanmışlardı. Son bir basketbol gündemimiz de var. Obradoviç'in başında olduğu Partizan, Fenerbahçe Euro League'de mağlup etti. Fenerbahçe Euro League'de fena gitmiyor ama Partizan'a deplasmanda mağlup oldu. Bu sene alabilirler mi? Bir Türk takımı alabilir mi? Benim şüphelerim var. Daha Anıl Uysal'la konuşmadım ama. Fenerbahçeli arkadaşlar biraz kızgındı Obradoviç'in son saniye aşırı sevindiğine dair. Ama Obradoviç hep böyle seviniyor. Yani bilmiyorum Fenerbahçe karşı yapılmış bir hareket değildir diye tahmin ediyorum ben. Ama timelinede biraz görmüştüm onları açıkçası. Tek şöyle bir şey söyleyeyim. Obradoviç eğer öyle bir karakter olmasaydı Fenerbahçeliler de sevmezdi. Doğru diyorsun. Ağzına sağlık Hasan. Hoş geldin. Teşekkür ederim. Hoş bulduk. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.