
1.807 kelime · ~9 dk okuma
8-7-3-6-7-1-2-3 Yıl 1962. Amerika Birleşik Devletleri veya ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki gerginlik tavan yapmış durumda. Her iki süper güç de birbirine karşı nükleer silahlarını hazırda bekletiyor. Neredeyse tüm dünya bu iki devasa gücün birbirine saldırıp saldırmayacağını merakla bekliyor. Küba füze krizinden bahsediyoruz. Bir siyasi ve askeri olaydan daha ötesi. Matematiğin gerçek hayattaki en çarpıcı uygulamalarından biriydi bu yaşananlar.
Evet, doğru duydunuz. Matematik. Ve matematik, dünyanın en büyük savaşlardan birinin kıyısından döndüğü bu hikayede bize günlük hayatımızla ilgili çok önemli dersler sunuyor. Bir oyun hikayesi bu. Oyun teorisinin mükemmel bir örneği.
Dilerseniz önce şu füze krizini bir açalım. Sonra hayatın nasıl bir oyundan ibaret olduğunu birlikte konuşalım. Küba'nın başına geçen Fidel Castro'nun Sovyetlerle yakınlaşması Amerika için de çanların çalmasına neden olmuştu. Küba'da neler olup bittiğini öğrenmek zorundaydılar. İstihbarat birimleri vızır vızır çalışıyordu. Ve nihayetinde Amerikan U-2 casus uçakları Küba'da Sovyet füzelerinin var olduğunu keşfetti. Hemen diplerinde bazılı düşmanlarının korkunç silahları vardı.
Bu Amerika için kabul edilemez bir tehditti. Fakat ellerindeki seçenekler kısıtlıydı. Ya tüm bunları görmezden gelecek ve Sovyetlerin bu hamlesine kabulleneceklerdi ya da askeri müdahalede bulunarak bu füzeleri yok edeceklerdi. Sovyetler için de benzer seçenekler söz konusuydu.
füzeleri geri çekmek ya da onları savunmak için savaşa hazırlanmak durumundaydılar. Her iki tarafta bir diğerinin ne yapacağını öngöremiyordu. Eğer bir taraf saldırırsa diğer tarafın misilleme yapmasından korkuyordu. Ancak saldırmazsa da karşı tarafın avantaj sağlayacağını düşünüyordu. İşte mevzubahis bu içinden çıkılmaz durum neş dengesi olarak bildiğimiz kavramın mükemmel bir örneğidir aslında. Şöyle anlatayım.
Bir oyuncunun stratejisini değiştirdiğini düşünün. Rakibi ise stratejisini değiştirmesin. İşte Nash dengesine göre stratejisini değiştiren oyuncu daha kötü bir sonuçla karşılaşır. Bu durumun sonucunda da tarafları işin içinden çıkamaz ve mecbur gel bir konuşalım der birbirine tabii.
Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki hadise de tam olarak böyle sonlandı. Amerika Başkanı John F. Kennedy ve Sovyetler Birliği lideri Nikita Khrushchev arasında yapılan yoğun diplomatik müzakereler sonucunda her iki tarafta savaşın nükleer bir felakete yol açabileceğini fark ettiler ve nihayetinde bir uzlaşıya vardılar. Sovyetler füzelerini Küba'dan geri çekerken Amerika'da Türkiye'deki bazı füzelerini geri çekecekti.
İki tarafta ellerindeki kartları açarak aslında hem birbirleri hem de dünya için en doğru sonuca ulaşmıştı bir şekilde. Kısacası iki ülkede oyunu doğru oynamıştı. Evet, her şey bir oyundur özünde. Savaşlar da, bir köşe başında bulunan boş bir dükkana çiğ köfteci açıp açmama kararı da. O halde şimdi sizdeyiz. Merhaba, nasılsınız? Dün akşam nasıl uyudunuz?
Yıllar önce verdiğiniz bir kararı düşünüp farklı bir karar verseydim ne olurdu diye bir o yana bir bu yana döndünüz mü yine? Ya da dün bir arkadaşınızla çok basit bir konuşma yaptınız ama o konuşmayı tüm detaylarıyla analiz edip nasıl daha efektif olabilirdim diye mi düşündünüz? Sizin de kafanızın içinde çok acımasız bir mahkeme mi var? Merhaba o halde size. Siz oyun teorisinin en azılı neferlerisiniz.
Tüm bu yaşadıklarınızın, sadece sizin değil, tüm insanların en ufak kararlar verirken bile yaşadığı hesaplamaları, sosyal ya da ekonomik tüm kararları ele alan bir bilimsel teoridir oyun teorisi. Ve görünüşe göre bu hayati meseleyi, belki de içindeki oyun kelimesi nedeniyle yeterince önemsemiyoruz. Hayatın her anının bir oyun olduğunu sık sık unutarak bu hataya düşüyoruz. İnsanların, ilişkilerin, karşılıklı veya kişisel çıkarların söz konusu olduğu her anda yani ilk insanlardan bu yana hayatımızın bir parçası olan bir olgunun kağıda dökülmüş halidir oyun teorisi aslında. Ve biraz tarihe baktığımızda bunun ilk örneklerinden birinin Atinalılar ve Beyotyalılar arasında M.Ö. 424 yılında yaşanan şu meşhur Delium Muharebesi'nde yaşandığını görürüz.
Platon'un yazılarında da geçen bu savaşta yaşanan bir anda bunu çok iyi özetliyor aslında. Şimdi topraklarını savunan bir Beyotyalı asker olduğunuzu düşünün. Karşıdan sizin ordunuzu ezip geçebilecek bir düşman ordusu geliyor ve siz de en ön sıradasınız. Diyelim ki savunmanız başarılı oldu ama her türlü zayiat olacağı kesin.
Savunmanız başarılı olsa bile en önlü olduğunuz için övme ihtimaliniz çok yüksek. Savunmanız başarısız olursa her türlü öleceksiniz zaten. Karşıdan size doğru gelen askerlere bakarken bunları düşünüyorsunuz. Bu anda bir mantık yürütüyorsunuz. Ve diyorsunuz ki... Sonuç ne olursa olsun en mantıklı çözüm kaçmak. Bu noktada askeri anlayabiliriz elbette. Fakat sorun şurada. Bu mantık yürütmeyi tüm askerlerin uyguladığını düşünün. Koskoca bir ordunun kaçtığı. Bu Otyalılar birkaç cephede çok iyi savaştılar da topraklarının işgalini engelleyemediler. Ama bize bir miras da bıraktılar.
Zira Platon'un dikkatimizi çektiği bu konu aslında oyun teorisinin tarihteki ilk örneklerinden birisiydi. Burada konuyu sadece askerlerin bakış açısından ele alsak da, genel anlamıyla savaş, oyun kelimesinin sözlük anlamıyla örtüşen türden bir oyun. En azından kağıt üzerinde belirli kuralları olan, bir tarafın diğerine üstünlük sağlamaya çalıştığı ve sonunda belirli ödüllerin kazanıldığı bir oyun bu da. Peki bu teori hayatımızın diğer noktalarına nasıl sirayet etti derseniz onu da kısa bir aradan sonra anlatacağım size. Hazır olsanız iyi olur. Çünkü 1944 yılına hızlı bir sıçrama yapacağız şimdi.
Macar asıllı Amerikalı matematikçi John von Neumann Theory of Games and Economic Behavior yani Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranışlar isimli bir kitap yayınlamıştı. Bu çok önemli eserde Neumann iki kişinin oynadığı ve birinin kazancının diğerinin kaybı anlamına gelen zero-sum oyunları için iki kişinin de yararına olan çözümler bulmanın yöntemlerini ele almıştı. ve oyun teorisini bu kitapla bir kuram haline getirerek ekonomiden siyasete, spordan bilime kadar nasıl uygulanabileceğini de anlatmıştı. Ve bilim dünyasından en büyük ilgiyi bu teoriyi bugün bildiğimiz haliyle yaygınlaştıran, 1994'te Nobel Ekonomi Ödülünü alan tarihin en önemli dehalarından biri John Nash göstermişti.
Başta söyledik ama şunu bir tam açıklayalım isterseniz. Oyun teorisine bahsedilen oyun aslında birden fazla kişinin bulunduğu bir durumda her bireyin kararlarının diğerlerini etkilediği her türlü vaziyeti ifade ediyor. Yani herhangi bir etkileşim söz konusuysa ve bu etkileşimden en faydalı sonucu alabilmek istiyorsak oyun teorisini uygulayabiliriz. Şimdi bu oyun dediğimiz şeyi de bir kurgulayalım. Olmazsa olmaz unsurlar neler mesela? Bir bunların üzerine konuşalım.
Birincisi, en az iki kişi olmalı. İkincisi, kişiler birbirleriyle etkileşimde olmalı. Üçüncüsü, sonunda bir ödül olmalı. Dördüncüsü, tarafların mantıklı davranması yani akılcı ve makul olması beklenir. Ve son olarak, tarafların kendi çıkarlarına göre davrandığı varsayılır.
Öncelikle oyun teorisini daha önce duyduysanız mutlaka Prisoner's Dilemma yani mahkum ikileminden de haberdarsınızdır. Merak etmeyin, duymadıysanız da tüm detaylarıyla anlatacağım şimdi. Mahkum ikilemi oyun teorisini en iyi özetleyen düşünce deneylerinden biri olarak biliniyor. Şimdi şöyle düşünün. Bir suç işleniyor ve suça karışan iki mahkum var.
İkisi de tutuklanıyor ve ayrı odalara alınıyorlar. Asla birbirleriyle iletişim kurmalarına izin verilmiyor. Ve bu mahkumların önünde iki seçenek var. Sessiz kalabilir, hiçbir şey söylemeyebilirler veya birbirlerine suçlayabilirler. Tabii ikisine de bir anlaşmayla gidiyor dedektifler. Arkadaşını ele verirsen sadece bir yıl hapiste kalır, sonra çıkarsın. Arkadaşın ise on yıl yatar.
Ama dedektiflerin elinde yeterince kanıt yoksa iki zanlı da hiçbir şey söylemeyerek maksimum iki yıl yatarak paçayı kurtarabilirler. Fakat ikisi de birbirini ele verir, konuşursa bu durumda beş yıl ceza alırlar. İlk bakışta en iyi taktik tabii ikisinin de sessiz kalması gibi görünüyor. Bu durumda ikisi de iki yılla yırtabilir. Ama buradaki kilit nokta karşı tarafın ne yapacağını bilmemek.
Bu da suçlunun şu muhasebeyi yapmasına neden olur. Ya ben konuşmazsam ve o beni ele verirse? Bu durumda 10 yıl alacağım. O nedenle böyle bir durumda her zaman için en mantıklısı karşımızdakinin kararlarından bağımsız şekilde bizim için en optimum seçimi yapmaktır. Buna da neş dengesi ya da baskın strateji adı verilir. Her durumda kendimiz için en mantıklı kararı vermekten bahsediyoruz.
Bizim suçluları düşünürsek, konuştuklarında 5 yılda yatabilirler, 1 yılla da kurtulabilirler. Fakat konuşmazlarsa 10 yıl gibi bir ceza var önlerinde. En nihayetinde ikisinin de konuşacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Daha önceden bir anlaşma olmadığını varsayarsak tabii. Burada baskın strateji tüm taraflar için ihanet etmektir.
İhanet bazen en doğru stratejidir. Ve neredeyse her zaman kişisel çıkarların, grubun çıkarlarının önüne geçeceğini de söyleyebiliriz. Ancak burada en önemli unsur bu durumun her zaman neş dengesiyle uyumlu olması gerektiğidir. O yüzden neş dengesini biraz daha açmak gerekiyor. Dediğim gibi hayatın her alanında görüyoruz bunu. Apple ve Samsung gibi büyük firmaların, Rusya ve Amerika gibi süper güçlerin çatışmalarında bile.
A Beautiful Mind, Türkçesi akıl oyunlarıydı sanırım. Bu muhteşem filmde de anlatıldığı gibi, John Nash bu teorisinde bir grafikten bahseder. Bu grafikte bir nokta vardır. Bu nokta bir oyunda tüm oyuncuların fayda grafiğinde bulması ve stratejilerini tam olarak çevresinde inşa etmesi gereken bir noktadır. Bir fayda-zarar grafiği gibi düşünebilirsiniz bunu. En optimum çözümü işaret eder.
Bunun yankıları tahmin ettiğinizden de önemli olmuş ve modern dünyamızın şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Şöyle izah edeyim. Evet, insanlar veya şirketler günün sonunda elbette kendi çıkarlarını düşmüş ve bunu maksimize etme eğiliminde olurlar. Fakat kısa süreli karların ve kazançların peşinde değilseniz, uzun vadede siz de zarar görmek istemiyorsanız, iş birliği yapmak zorundasınız.
Ortaklar aramalısınız. Rakiplerinizle bile ortak bir anlayış benimsemelisiniz. O nedenle, dikkat ederseniz, piyasada çok büyük rakip gibi görünen şirketlerin aslında sürekli birlikte hareket ettiğini, birbirlerinin çıkarlarını gözettiğini de fark edersiniz. Bu hem onların hem de bizim çıkarlarımız için gerekli bir dengedir aslında.
Oyun teorisi en genel haliyle hayatı çok iyi özetliyor diyebiliriz kısacası. Evrimle de çok benzeşir. Biyolojiye de uygulayabilirsiniz. Örneğin biyologlar hiç de bu amaçla tasarlanmamış olmasına rağmen oyun teorisini biyolojiye uyguladığında biyolojik fedakarlık ile karşılaşırlar. Bir organizmanın kendisi için zararlı bile olsa türünün devamı için fedakarlık yapması anlamına geliyor bu. Bir kuşu ele alalım mesela.
Bir avcı yaklaştığında var gücüyle ses çıkararak diğerlerini uyarmaya programlıdır bir nevi. Bunu yaparken avcıya konumunu açık edip hayatını riske atsa bile. Zira eğer bu durumdan kurtulursa diğer kuşların da bunu yapacağını bilir. Ya da somon balıkları. Çok uzun süren bir göç sonrasında bir nehirde akıntının tersine yüzerek, inanılmaz zorlu bir yolculuk gerçekleştirerek yumurtlayacakları yere ulaşırlar. Ve bu yolculuğun sonunda somon öleceğini bilir. Evet, yumurtalarını bıraktıktan sonra somonlar toplu halde ölürler. Orası son duraktır onlar için. Fakat türlerinin devamı için bu, yapması gereken bir fedakarlıktır.
Bu denge sonucunda bazı türler yeryüzünden silindi, evet. Ancak doğa gereği insan türü sonunda hayatta kalmayı başardı. Yüz binlerce yıllık bir çabanın, oyunu doğru oynamanın bir sonucuydu bu. Ama şimdi bu türünde oyunu çok yanlış oynadığını söyleyebiliriz. Orası ayrı bir konu. Tabi buraya kadar bahsettiklerimiz ve verdiğimiz örneklerde neş dengesini ideal ve optimum şartlara göre değerlendirdik.
Kuş örneğinde olduğu gibi ideal şartlarda herkes üzerine düşeni yapıyor. Fakat insanı, insan ilişkilerini ele aldığımızda maalesef tahmin edilemezlik gibi büyük bir sorun ortaya çıkıyor. Elimizdeki çöpü yere atmak mesela. Çok basit bir örnek.
Bunun her anlamda neş dengesini yerle bir ettiğini söyleyebiliriz. Gere çöp atmamak ve evimizin önünü süpürmek hem kendimiz hem de genelin faydasına olmasına rağmen atanlardan kurtulamıyoruz. Yani dengeyi sürekli bozanlardan. Ve herkes atıyor kardeşim diyenlerin dengenin bu olduğunu zannetmesinden.
Maalesef. O yüzden kendi hayatınıza da bir oyun teorisyeni olarak yaşamanız gerekiyor. Biriyle herhangi bir tartışmaya girdiğinizde veya zorlu bir durum karşısında şu soruları sorun kendinize. Burada herkes akılcı davranıyor mu? Herkesin faydasına olacak bir denge kurulabilir mi?
Tamamen kendi çıkarlarını mı gözetiyorlar? Oyunun kurallarını anlamışlar mı? Bu tip parametrelerin karşılanmadığını gördüğünüzde sizin de yaklaşımınızı değiştirmeniz gerekiyor. Öneğin herkes mantıksız ve bencil davranıyorsa siz de bu yoldan gitmeyi tercih edebilirsiniz mesela. Fakat günün sonunda mantıksız ve bencil olacağınızı da unutmadan. Makro düşünün. Günün sonunda bir kişinin veya grubun çıkarı yüzünden binlerce kişinin bu kararınızdan dolayı zarar görebileceğini unutmayın.
Önünde sonunda gerçek kazananlar, oyunu kuralına göre oynayanlar olacaktır. Seçim sizde.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.