
1.860 kelime · ~9 dk okuma
Şehrin biraz dışına çıktığınızı düşünün. Belki bir yerlerde kamp yapıyorsunuz. Kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda yıldızlar normalden çok daha parlak, çok daha fazla ve çok daha yakın görünür size. Ve gözlerinizi bu şölende gezdirirken büyülenirsiniz.
Karışık duygular da hissedersiniz bir taraftan. Hatta büyülenmenin yanında bir miktarda korkarsınız bu büyüklük karşısında. Daha sonra varoluşsal bir kriz baş gösterir. Çok küçük hissedersiniz. Bir hiç gibi. Hiçbir öneminiz, hiçbir değeriniz yokmuş gibi hissedersiniz. Ve hemen ardından neredeyse herkesin aklına şu sorular gelir. Bu kadar fazla yıldız. Uçsuz, bucaksız, sonsuz bir uzay. Devasa bir boşluk. Bu kadar fazla olasılık.
Evrende gerçekten yalnız mıyız? Gerçekten de tek başımıza mıyız? Oralarda bir yerlerde başka canlılar yok mu? Mutlaka olmalı. Peki ya öyleyse? Nerede bunlar? Fakat burada dikkat çekmemiz gereken bir konu var. Gökyüzüne baktığımızda bize sonsuz gibi gelen o boşluk var ya hani, işte o bazen çok yanıltıcı olabiliyor. Şöyle söyleyeyim size.
Gökyüzüne bakıp tüm evreni gördüğümüzü düşünmek, evimizin arka bahçesine bakıp o bahçeyi görüp, orada gördüğümüz çiçeği ve böceği referans alıp tüm evreni gördüğümüzü ve anladığımızı düşünmekten farksız aslında. Çünkü uzayın bu çıplak gözle gördüğümüz kısmı gerçekten de bizim arka bahçemizden farksız. İşin aslı yeni bir yaşam formunu ya da uzaylıları arıyorsak uzağa çok çok daha uzağa bakmamız ve inanılmaz sayılardan ve olasılıklardan bahsetmemiz gerekiyor. Öyleyse hazırlanın şimdi. Çünkü uzayın derinliklerine doğru yola koyuluyoruz.
Gökyüzüne baktığımızda sayısız gibi gözüken parlak noktaların yani yıldızların sayısı ortalama 2500 ila 5000'dir. Yani çıplak gözle maksimum bu kadar yıldız görebiliyoruz. Ve bu sadece galaksimizdeki yani tek bir galaksideki yıldızların tamamının yüz milyonda birine denk geliyor. Ve gözümüzle gördüğümüz yıldızların tamamı da bize bin ışık yılından daha yakında konumlanmış durumda. Bu sayı da samanyolu galaksimizin yüzde birine tekabül ediyor. Tek bir galaksinin yüzde birlik kısmından bahsediyoruz yani. Gelin burayı verilerle biraz daha açayım sizin için.
Tahminlere göre galaksimizde 100 ila 400 milyar arasında yıldız var. Gözlemlenebilir evrende de neredeyse bu sayıda galaksi bulunuyor. Bu da ortalama 200 milyar galaksinin olduğu anlamına geliyor. Ancak burada önemli ve atlamamamız gereken bir detay var. Bunlar sadece ve sadece gözlemlenebilir evrende bulunan galaksilerin sayısı.
Özetle tahminimiz şu yönde. Farklı görüşler ve hesaplamalar olsa da bu hesaplamaların maksimumunu alınca evrenin tamamında toplam 10 trilyon galaksi bulunuyor. 10 trilyon! Hadi buyur buradan yak. Her galakside ortalama 100 milyar yıldız olduğunu farz edersek yani tahminen 10 üzeri 24. Yani birin yanına 24 tane 0 koyduğumuzda ortaya çıkan sayı kadar yıldız.
Tabii bu sayının oldukça tahmini olduğunu da tekrar belirtmeliyim. Zira bu sayı gerçekten de sonsuza doğru gidebilir. Fakat asıl çılgınlık şimdi başlıyor. Bir güneş sistemi oluşturabilecek kadar büyük olan ve bizim güneş sistemimize benzeyen yıldızların sayısına bakalım bir de.
Burada da bilim insanları bu sayının mevcut tüm cisimlerin %5'i ile %20'si arasında değişebileceğini söylüyor. Yani bırakın tüm evreni. Sadece gözlemlenebilir evreni değerlendirdiğimizde tam 500 kentilyon tane güneş benzeri yıldızın bulunduğunu düşünüyoruz. 19 haneli bir sayı bu.
Bu yıldızların kaçında dünyamıza benzer bir gezegenin bulunduğuna yönelik tahminler de mevcut tabii ki. Yani su bulunan, benzer sıcaklık koşullarına sahip, yaşamı destekleyebilecek gezegenler. Bununla ilgili tahminler de %22 ile %50 arasında. Minimumdan gidersek, evrendeki yıldızların yüzde birinin yörüngesinde 100 kentilyon kadar, başka bir deyişle birin yanına 18 sıfır koyduğumuz sayı civarı kadar dünyamıza benzer gezegen bulunma ihtimali var. Şöyle örneklendirelim isterseniz. Dünyadaki tüm kum tanelerini düşünün. Hani şu sahillerde, üzerinde yürüdüklerimiz.
Her bir kum tanesi başına yüz kadar olası dünya olma ihtimali var. Bakın bunlar dikkatli, minimumdan aldığımız değerler ve sadece gözlemlenebilir evrendeki olasılıklar. Gerçekten de nefes kesici değil mi? Ama isterseniz gelin olasılıkları biraz daha düşürelim.
Şimdi bu olası gezegenlerin sadece %1'inde bizimki gibi bir yaşam oluştu diyelim. Ve bu %1'i oluşturan gezegenlerin de sadece %1'inde bizim gibi akıllı yaşam formlarının bulunduğunu varsayalım. Oldukça daraltalım yani ihtimalleri. Bu durumda bile gözlemlenebilir evrende 10 katrilyon kadar bizimki gibi akıllı yaşam bulunan gezegen olmalı. 10 katrilyon tane medeniyet. 10 katrilyon.
Hadi gelin tüm bu olasılıkları daha da daraltalım. Bu sefer de hesaplamamızı sadece bizim galaksimiz olan samanyoluna uygulayalım. Karşımıza şöyle bir sonuç çıkıyor. Bizim mahallemiz diyebileceğimiz galaksimizde bile tam bir milyar civarı dünya benzeri gezegen ve yüz bin civarı bizim gibi akıllı yaşam formu bulunma ihtimali var. Yüz bin. Takip etmesi bile çok zor sayılar bunlar. Ve eminim hepinizin aklında tek bir soru var.
Nerede kardeşim bu uzaylılar? Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Bu soru bir tek sizin aklınızı kurcalamıyor. Dünya Dışı Akıllı Yaşam Arama Kurumu ya da kısa adıyla SETİ. Bu tip akıllı yaşam formlarından gelebilecek sinyalleri dinliyor bir süredir.
Sadece bizim galaksimizde 100 binden fazla akıllı yaşam formu bulunabiliyorsa ve bunların %1'i bile bir şekilde bir sinyal yayabilecek durumdaysa işte o zaman ufak da olsa bir sinyal ya da başka bir şey yakalamamız gerekir değil mi? Yani olmaması imkansız. Değil mi? Ama daha durun. Tüm olasılıklar bitmedi. Yine dar bir perspektiften bakıyoruz olaya. Bizim güneş sistemimiz daha çok genç. Sadece 4,5 milyar yıl kadar bir geçmişi var. Farz edelim ki 8 milyar yıl önce tıpkı bizimkine benzer bir hikayesi olan başka bir gezegenden bahsediyor olalım. Bu durumda o gezegende ortaya çıkacak akıllı bir türü gelişmek için bizden çok ama çok daha uzun bir süresi olacaktır.
Şöyle bakın konuya. Bugün insanlığın 100 yılda, hatta bırakın 100 yılı, sadece 5 yılda geldiği yeri düşünün. Sonra bundan 100 yıl sonrasını bir hayal edin. 1000 yıl sonrasını. Hadi abartalım, 10.000 yıl sonrasını. Acayip gelişiriz değil mi? Müthiş işler başarırız. İşte bu 8 milyar yıl önce oluşan gezegende ortaya çıkmış olan akıllı türün bizden tam olarak 3.4 milyar yıl daha fazla süresi olacaktır.
Yani 3.4 milyar yıl daha ileride. Daha gelişmiş olması. Ve bir şekilde yıldızlar arası seyahati çözmüş olması gerekiyor değil mi? Ancak işte asıl sıkıntı da bu varsayımda ortaya çıkıyor. Ve tam da bu noktada önemli bir konudan bahsetmemiz gerekiyor. Bir ölçekten ve onun yol açtığı paradokslar ve teorilerden bahsedeceğim size. Ama önce bir kısa ara verelim. Zira yolumuzun bundan sonraki kısmı biraz engebeli olacak.
Evet, bir ölçekten ve onu takip eden çıkmazlar ve teorilerden bahsedeceğiz şimdi. Öncelikle kardeş ev ölçeğiyle başlayalım. Çünkü bahsedeceğimiz birçok şeyde anahtar bir rolü var bu ölçeğin. Nikolay Kardashev isimli Sovyet bir astrofizikçi tarafından oluşturulmuş bu ölçek en basit haliyle medeniyetleri, kullanabildikleri enerji miktarına göre kategorilere ayırıyor. Bu ölçekte tip 1, tip 2 ve tip 3 olmak üzere 3 kategori bulunuyor. Bunları da şu şekilde özetleyebiliriz. Tip 1 seviyesindeki bir medeniyet, bulunduğu gezegendeki tüm enerjiyi kullanabilen bir medeniyettir.
Tip 2 seviyesindeki bir medeniyet, bulunduğu sistemin merkezindeki güneşin enerjisinin tamamını verimli kullanabilen bir medeniyettir. Burada dünyaya kurulan güneş panellerinden falan bahsetmiyorum tabii ki. Bildiğiniz gidip güneşe veya çevresine santraller vs. kurup enerjisini kullanmaktan söz ediyorum. Tip 3 seviyesindeki bir medeniyet ise bambaşka bir seviye. Bu seviyede artık söz konusu medeniyet, bir galaksinin tamamını eş değer enerjiye erişebilen bir medeniyettir.
Peki biz şu anda neredeyiz? Bununla ilgili Carl Sagan bir oran vermişti aslında. 0.7. Evet, henüz kendi gezegenimizi bile tam olarak verimli şekilde kullanabilen bir seviyeye ulaşmadık. Anlayacağınız baya ilkel bir durumdayız şu anda. Tip 1 olmamıza bile daha çok var.
Fakat az önce bahsettiğimiz, hani şu 8 milyar yaşında olduğunu varsaydığımız o gezegen var ya, 3.4 milyar yıl daha fazla süresi vardı ve bir şekilde tip 3 seviyesinde bir medeniyet olabilmek için yeterince süreye sahipti. Şimdi en baştaki olasılıklara ve sayılara dönelim. Olası gezegenlerin yüzde birinde bile tüm galaksiyi kolonize edebilecek tip 3 medeniyetlerin bulunma ihtimali söz konusu olsaydı, sadece bizim galaksimizde bile en az 1000 tane tip 3 medeniyet bulunma ihtimali vardı. Ve bu tip medeniyetlerin gücünü düşündüğümüzde mutlaka ama mutlaka onlar bizi bulurdu. Ancak henüz hiçbir şey görmedik, hiçbir şey duymadık ve henüz kimse bir çayımızı bile içmeye gelmedi.
O yüzden tekrar ve tekrar soruyoruz. Neredesiniz kardeşim? İşte bu noktada bir paradoks çıkıyor karşımıza. Evet, tüm bu karmaşık sayıların ve olasılıkların sonucunda bir paradoksumuz var artık. Fermi paradoksu dediğimiz şey, tam da bu yüksek sayıdaki ihtimallerin bir türlü gerçekleşmemiş olduğunu anlatıyor bize. Şöyle izah edeyim.
Tüm oklar bu üçüncü tip medeniyetlerin olabileceğini hatta olması gerektiğini işaret ediyor bize. Fakat yoklar işte. Tamam biz gidemiyoruz, göremiyoruz ama olsalardı onlar gelirlerdi. Dediğim gibi onlar bizi bir şekilde bulurdu zaten. Hem de çok çok önce. Ama yok. Haliyle bizim bu paradoksa verebileceğimiz herhangi net bir cevabımız da yok maalesef.
Fakat bazı olası cevaplara sahibiz. Yani bazı teorilere ya da bazı fikirlere. Kaldı ki kime sorarsanız size çok farklı teoriler sunacaktır. Her insanın, her bilim insanının kendine ait bir görüşü mevcut bu konuda. Zira şu anda bu konuda. İnsanlığın dünyanın düz olup olmadığını tartıştığı o eski zamanlardaki hali gibiyiz. Büyük bir karanlık, kocaman bir bilinmezlik içindeyiz.
En yaygın görüşlerden birisi için yine kardeş ev ölçeğine dönmemiz gerekiyor. Tip 2 ya da tip 3 medeniyetlerden herhangi bir haber almadık. Çünkü böyle bir medeniyet aslında yok. Yani evrenin büyüklüğü ve olasılıkların çokluğuna baktığımızda matematik bize mutlaka olması gerektiğini söylüyor. Bırakın evreni. Sadece kendi galaksimizde binlercesi olmalı. Ama yoklar. Görmedik, duymadık. O zaman işin içinde başka bir şey var.
Yani yoklar. Ama neden olmadıklarını ancak başka bir teoriyle açıklayabiliyoruz. Buna da The Great Filter yani Büyük Filtre diyoruz. Büyük Filtre teorisi de bize şunu söylüyor. Sıfırdan üçüncü tip medeniyete doğru giden yolda bir duvar var. Dev bir duvar. Ve kimse bunu aşamıyor.
Bu zamana kadar bizim seviyemize ulaşmış tüm medeniyetlerin tosladığı bir duvardan bahsediyoruz. Peki bu duvar nerede? İşte bu sorunun cevabı tüm insanlığın kaderini ilgilendiriyor. İki olasılık var burada da. Ya da şöyle diyelim. Bir iyi bir de kötü haber var elimizde. İyi haber şu olabilir. Bu duvarı aşan ilk medeniyet biziz. Eşsiziz.
Bizden önce başka gezegenlerde bizim gibi medeniyetler vardı. Ancak hiçbiri bizim şu anda bulunduğumuz seviyeye yaklaşamadı bile. Ya da zaten bir yaşamın başlaması bile başlı başına bir büyük filtre olabilir. Belki de sayısız gezegende, bir tek bizde 3 milyar yıl önce ortaya çıkan ilk yaşam türleri olan prokaryot canlılar kaynıyordur. Ve bunların bir sonraki seviyeye atlaması da bir büyük filtredir.
Tamam bu iyi haber. Kısacası bu durumda trilyon kere trilyon kere trilyonda bir bir olasılığı gerçekleştirmiş, büyük filtreyi arkamızda bırakmış yani o duvarı açmış ve bir tip 3 medeniyet olarak tüm galaksiyi kolonize etme yolunda emin adımlarla ilerliyor olabiliriz. elimizdeki ikinci olasılık da bu filtreye henüz ulaşmamış olduğumuzu işaret ediyor. Eğer bu olasılık gerçekse durum pek de iyi değil. Zira bu durumda bizim seviyemizdeki bir medeniyet bir süre sonra yok olmaya mahkumdur. Ve bu yok oluş herhangi bir şekilde gerçekleşebilir. Teknoloji de bu olasılıklardan biri elbette. O kadar gelişiyor ki teknoloji, nihayetinde sonumuzu getirebilir.
Ya da delinin biri bir nükleer savaş başlatabilir. Ya da daha doğal bir nedenden dolayı yok olabiliriz. Bir gamma ışını patlaması mesela sonumuzu getirebilir. Bir şekilde tüm medeniyetler belli bir seviyede kendini yok ediyor olabilir yani. Dediğim gibi bu durumda işler pek iyi görünmüyor. Dolayısıyla umalım ki büyük filtreyi çoktan geride bırakmış olalım.
daha fazla fikir yürütebiliriz. Ancak elimizdeki temel argümanlar bunlar. Bir şekilde ya o kadar eşsiz bir türüz ki tüm evrene yayılabilecek ilk tip 3 medeniyet biz olacağız. Ya da evrenin geri dönüşüm kutusunda yerimizi alacağız. Peki sizce ne tür bir senaryo söz konusu? Yani gerçekten çok mu özeliz yoksa milyarlarca kozmik atıktan sadece birisi miyiz? Fakat bu mevzuyu elbette burada da bırakamayız.
Bu konuda konuşacak daha çok fazla detay var. Kozmos'un kendisi en heyecan verici bilimkurgu hikayelerinden bile çok daha keyifli aslında. Karanlık enerji, karanlık madde, kara delikler, büyük patlama ve çok daha fazlası. Kısacası kozmik yolculuğumuz aklın sınırlarını zorlayan duraklara doğru devam edecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.