Podcast

Altruizm 1: Karşılıksız İyilik Mümkün Mü?

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gerçek anlamda karşılıksız iyilik mümkün mü, yoksa her iyiliğin eninde sonunda bencil bir amacı mı var?

.

Konular


(00:04) Louis CK: "Her gün arabamla insan öldürüyorum"

(00:53) Peter Singer: Kıtlık, Zenginlik ve Ahlak

(02:26) Altruism - Özgecilik

(03:24) Sevap

(04:38) Psikolojik ve biyolojik altruizm

(05:31) Doğamız bencil mi?

(07:37) İyilikte ayrımcılık

(08:17) Empati simülasyonu

(09:16) Psikopatların empatisi

(11:00) Anti-psikopatlar: Hiperaltruizm

(11:52) Organ bağışı

(12:48) Marka Mesajı

(13:37) Psikolojik Egoizm

(17:32) Ayn Rand: Bencilliğin Erdemi

(19:16) Eudaimonia

(20:29) Kant: Görev > Sempati

(22:28) Darwin ve biyolojik fedakarlık


.

Kaynaklar


Makale: Psychopathy to Altruism: Neurobiology of the Selfish–Selfless Spectrum


Röportaj: What Connects Psychopaths And Altruists


Kitap: Bencilliğin Erdemi, Ayn Rand (1964)

Stanford Ansiklopedisi




Bu podcast, Redoxon hakkında reklam içerir.

Redoxon hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayınız.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

3.111 kelime · ~16 dk okuma

Bu dünyada açlıktan ölenler var. Hayatta tecrübe ettikleri tek şey açlıktan ölmek. Doğuyorlar, çok açım diyorlar ve ölüyorlar. Tüm yapabildikleri bu.

Bense bir infinitiye biniyorum. Halbuki onu hiç de fena olmayan başka bir arabayla değiştirebilirim. Tasarruf ettiğim parayla yüzlerce kişiyi açlıktan kurtarabilirim. Ama bunu yapmıyorum.

Her gün bunu yapmamayı seçiyorum. Her gün arabamla bir sürü insanı öldürmüş oluyorum. Louis CK'in eski bir gösterisinden bir alıntıydı bu. Anlatınca da komik oluyormuş aslında.

Transkriptin tamamını oku

Orada olmanıza hiç gerek yokmuş. Benim arabam zavallı bir Prius ama aynı prensip benim için de geçerli. Bir alt modelini alabilirim veya birkaç bin kilometre daha eski olanını. Arabaya geçtim bir tatile gitmeyebilirim.

Tatiller bitince Netflix üyeliğimi kesebilirim. Film sevdam yüzünden insan öldürüyorum resmen. Neredeyse yarım yüzyıl önce Peter Singer, Kıtlık, Zenginlik ve Ahlak yazısında basit bir analoji kullanmıştı bu konuyu anlatan. Yolda yürürken az ileride bir çocuğun bir su birikintisinde boğulduğunu görüyorsunuz mesela.

O çocuğu kurtarmak için hemen suya atlarsınız. Çok ufak bir fedakarlıktır bu. Zira boğulma tehlikeniz yoktur. En fazla üstünüz başınız çamur olur.

Peki o çocuk az ileride değil de biraz uzaktaysa? Başka bir mahallede, başka bir şehirde. Boğulmak yerine diyelim hastalıktan ölüyor. Ve onu kurtarmak için yapmam gereken fedakarlık da üstümün başımın çamur olmasından pek farklı değil.

Fakat o durumda kendimizi yardıma zorunlu hissetmiyoruz. Böyle bir tane değil milyonlarca çocuk olmasına rağmen hatta paradoksal olarak sorunun boyutunu bahane ediyoruz. Hangi birini kurtaracağız ki? Ben de çoğunuz gibiyim herhalde.

Arkadaşlarım söz konusu olunca elim gayet açıktır, kapım da gayet açıktır gelip kalırlar. Aile içinde zaten el açıklığı da manasız, her şey ortak. Fakat bazıları var. Sadece ellerini değil tüm organlarını tanıdık tanımadık herkese açıyorlar.

Hiç tanışmayacakları insanlara böbrek bağışında bulunuyorlar. Onlar mı deli, biz mi kötüyüz? Nedir bu farklılıkların kaynağı? Ve tabii ki klasik soru, gerçek anlamda karşılıksız iyilik mümkün mü?

Yoksa her iyiliğin eninde sonunda bencil bir amacı mı var? Evet, Fularsız Enterlik'te bugün konumuz iyilik. Sessiz Sedasız 200 bölümü geçmişiz ve fark ettim ki bugüne kadar iyilik konusunu işlememişiz. Ahlak, mutluluk gibi alakalı kavramları işlemiştik ama iyilik yok.

Önceliklerimi gayet iyi gösteriyor bu. Hatta daha komiği bu bölümün sponsorlu olması. Yani karşılıksız iyilik veya yardımseverlik hakkında konuşmak için para alıyorum resmen. Gerçi sponsor olmasa da pek fark etmeyecekti.

Her halükarda bir karşılık var. Karşılıksız iyilik biraz yanıltıcı bir tamlama oldu. İyilik çok geniş bir kavram sonuçta. Benim aklımdaki hali altruizm.

Yıllarca Türkçesi yok sanıyordum. Meğer özgecilik diye bir karşılığı varmış. Özge kim bilmiyorum ama genel fikri açıklıyor. Kendini değil de başkasını düşünüyorsun, özgeyi düşünüyorsun sürekli.

Kendinden alıp ona veriyorsun. Hanımcılıktan sonraki en yaygın ideoloji özgecilik. Neyse ben en iyisi altruizm veya fedakarlık kelimelerini kullanayım yoksa bölüm boyunca cıvıyacağım belli oldu şimdiden. Karşılıksız iyilik bununla örtüşüyor ama tam oturmuyor.

Bazı fedakarlıklarda karşılık beklenir. O an olmasa bile sonra beklenir. Bir çıkar vardır işin içinde ve bu çıkar illa iyilik yaptığın insandan gelmek zorunda da değil. İronik bir örnek vereyim.

Bölüme hazırlanırken karşılıksız iyilik yapmak diye arama yaptım. ...erdemli olmayı gerektirir." Başlıklı bir LinkedIn yazısı.

Neden bende ilk çıktı bilmiyorum. Öyle binlerce kez paylaşılmış bir yazı da değil. Ama içeride fikir çok yaygın. Aynen aktarıyorum.

Zaten karşılıksız iyilik yapmak, hiç kuşku yok ki sevaptır. Yaptığınız en ufak bir iyilikte çok fazla sevap alabilirsiniz. Hem de tahmin edemeyeceğiniz kadar. Örneğin bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur.

''Kim Allah'ın huzuruna iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır.'' Karşılıklı iyiliği anlatmışsın kardeşim. Bildiğin çıkar ilişkisini anlatmışsın. Karşılığını iyilik zamanı değil de ölünce alıyorsun.

Başka bir merciden alıyorsun. Ama dediğim gibi bu beklentiyle yapılan yardımlar dahi sonuçta bir fedakarlık gerektiriyorlar, bir risk alıyor insanlar. Zaten genelde bir eylemin tek bir sebebi olmaz. Yardım ettiğin insanın da çıkarını da aynı anda düşünüyor olabilirsin.

Yahut birini bilinçli olarak düşünüyorsundur, diğeri bilinç dışından seni etkiliyordur. Biz şimdilik şöyle bir genel ayrım yapabiliriz, psikolojik ve biyolojik. Psikolojik altruizm, başkalarının iyiliği için çaba göstermek. Ki çoğu zaman bu bir fedakarlık gerektiriyor.

Biyolojik altruizm bundan çok farklı. Herhangi bir normatif yanı yok, yani iyidir-kötüdür demiyor, sadece eylem tanımlıyor. O eylem de nedir? Bir türün varlığını devam ettirmesine yarayan ama genelde bireyin üreme kabiliyetini düşüren davranışlar.

Dolayısıyla insanla veya primatlarla sınırlı değil, bir bakteri için de geçerli olabilir. Biz bugün psikolojik versiyonunu ele alalım. Çünkü biyolojik altrüizmden bahsetmek için doğal seçilimin hangi seviyede işlediği konusuna bakmamız gerekecek. Genler seviyesinde mi, bireyler mi, aileler mi, topluluklar mı, hepsi birden mi?

Tematik olarak çok farklı muhabbetler, tarihsel olarak da daha geç ortaya çıkıyorlar. O yüzden bugün psikolojiye bakalım. İyilik duamızda mı var öğrenilmiş bir davranış mı muhabbetine çok yaygın bir görüşle başlayacağım. Bu görüşe göre ilkel duamız aslında bencil.

Çocuk bakımı gibi istisnalar dışında ki evrimsel açıdan o da bir bencillik ama ne dedik bugün evrimden konuşmayacağız dedik. Velhasıl özümüz bencil. Fakat daha yeni, daha akılcı, daha da üstün yanlarımız bu özü baskılıyorlar. Bu model size tanıdık geliyordur, Freud sağ olsun.

Ne demişti? İd bencildir, sadece ister. Süperego toplumun değerlerini yansıtır. Ego da bu ikisi arasındaki dengeyi tutturmaya çalışır.

Dolayısıyla karşılıksız iyiliğin idden değil de diğer kısımlardan kaynaklandığını düşünmek doğal. Halbuki bunun böyle olmadığını bir barda kanıtlayabilirim. Alkol alıp o akılcı kısmı biraz yavaşlatınca bilakis daha bonkör biri oluyorum, daha yardımsever biri oluyorum. Bu etkinin çok daha klas bir araştırması var.

Beynin itki kontrolüyle ilgili kısımlarındaki aktiviteyi baskılıyorlar. Diyorlar ki eğer doğal olarak bencilsek, bu baskı sonucu o bencil yanımız özgür kalacak, davranışlarımızı o şekilde etkileyecek. Fakat tam tersi oluyor. Beyninin o kısımları baskılananlar, diğerlerine nazaran %50 daha bonkör davranıyorlar.

Esas fark da yüksek gelirli gördüklerine karşı olan davranışlarında gözleniyor. Yani bizi bıraksan zengin-fakir ayrımı yapmadan yardımseverlikte bulunacağız. Egon'un rolü bizi yardım etmeye zorlamak değil, yardım etme biçimini şekillendirmek toplum ahlakına göre. Bebeklerin gelişiminde bu fikri destekliyor aslında.

Bebekler daha birkaç aylıkken kendilerine yardımcı olan karakterleri engel çıkaran karakterlerden ayırt edebiliyorlar, yardımcıyı tercih ediyorlar. sağa sola fedakarlık yapabiliyorlar. Mesela bizimkisi bana yemek yediriyor. Kendi yemeğini paylaşıyor.

Telefonumu terliğimi getiriyordu kendiliğinden. Akıllı bir köpek ayarında yardımcı olmaya başlamıştı. Benden gördüğü şeyleri bana yansıtıyor sonuçta. Yani karşılıksız davranmıyor.

Ama yine de en azından ilk adımı artık kendisi atabiliyor. Bu örneklere bakarak şunu diyebiliriz. İyilik yapmak doğamızda var. Ama herkese aynı şekilde iyilik yapmıyoruz.

Epey ayrımcıyız. Herkes eşittir ama bazılarımız daha eşittir. Bu prensip hakim. Akrabalar tahmin edeceğiniz gibi öncelikle.

Arkadaşlar, çekici insanlar, rekabet içinde olmadıklarımız ve kendi kültürel grubumuz içindekiler. Bunların hepsi öncelik. çok karmaşık senaryolar oluşabiliyor. Yani grup dışındaki çekici biri mi, grubumuz içindeki normal biri mi, karakterini pek sevmediğim bir akraba mı?

Hangisine daha çok iyilik yapacağım? Bir şekilde, farkında olarak veya olmayarak bu muhasebeyi yapıyoruz. İkinci önemli konu empati ile altruizm arasındaki doğrudan ilişki. Biz empati duymayı aslında sempati duymayla eş anlamlı kullanıyoruz günlük hayatta.

Ama gıcıklık yapmak isterseniz bunları şöyle ayırt edebilirsiniz. Empati başkasının açısından dünyayı algılayabilme yeteneğidir. Bir simülasyon çalıştırıyorsun yani başkasının simülasyonunu. Eğer hedefteki kişiyle de kendini özdeşleştiriyorsan, o empati sempatiye dönüşüyor.

Onun başarısı senin başarına dönüşüyor, onun mutsuzluğu da senin mutsuzluğuna dönüşüyor. Simülasyonla gerçek iç içe geçiyor. Bir seviyeye kadar çoğumuzda bu otomatik gerçekleşiyor. Acı çeken birini görünce kendimiz acı duyduğumuzda ateşlenen o nöronlar da ateşlenmiş oluyorlar.

Dolayısıyla mantıken bu insanlara iyilik yapıp acılarını dindirmek, kendine iyilik yapmak gibi. Ama mesele bundan ibaret olsaydı, empati ve sempati duyabilen herkes otomatikman yardımsever olurdu, iyilik yapıyor olurdu. Simülasyonun yardım eylemine dönüşmesi için başka şeyler de lazım. Bu ayrıma dikkat çekiyorum çünkü bunun tersi de doğru.

Yani o simülasyonu beceremeyen biri de pekala iyilik yapabilir. Kimler beceremiyor? Psikopatlar. Aranızda da vardır eminim.

Saklanmayın boşuna. Tahminlere göre nüfusun %1 civarı o skalada. İş dünyasındaki profesyoneller arasında daha da yüksek. %3-5 arası diyorlar.

Psikopatlar empati kuramıyor değiller. Otomatik olan kısmı çalışmıyor sadece. O simülasyonu manuel olarak başlatmaları lazım. Daha baştan zorlanıyorlar çünkü yüz ifadesi okumada veya ses tonlarını yorumlamada eksiklikleri var.

26 farklı çalışmayı inceleyen bir meta analiz var önümde. Önüm böyle şeylerle dolu, böyle bir entellik. Neyse, varılan sonuç basit. Kızgınlık, korku, mutluluk, üzüntü, şaşırma, iğrenme gibi ifadeleri iyi algılayamıyorlar.

Özellikle de korku ve üzüntüyü. Yani daha birinin yardıma muhtaç olup olmadığını kestiremiyorlar. Kestirince de işin duygusal kısmı eksik oluyor. Duyguların o bulaşıcılığına karşı doğuştan bağışıklılar.

Ama şu yönden empati kurabilirler, stratejik açıdan kendilerini başkasının yerine koyabilirler. Bu kişinin amacı nedir, çıkarı nedir, ne ister? Bunları biliyorlar. Oyun teorisinde iyiler yani.

Bunu iyi becerenlerin zaten psikopat olduğunu da anlamıyorsun dışarıdan. Çünkü empatinin semptomlarını da taklit edebiliyorlar. Bir başka deyişle, o simülasyonu simüle ediyorlar. Dolayısıyla bu insanlar, çoğunluğun salya sümük duygularla vardığı noktaya yavaş da olsa akılla, mantıkla varıp iyilik yapabilirler.

Yahut akıl mantıkla değil de hayat boyu gördükleri ahlaki şartlandırmalarla o noktaya varabilirler. Yani psikopat biri bile bir ideoloji olarak altrüzme inanıyor olabilir ve kendini o şekilde davranmaya itebilir. Madalyonun diğer yüzü de ilginç. Orada da hiperaltruistler var.

Bütün dizilerde, filmlerde psikopatlar öne çıkarılıyor ama hiperaltruistler de onlar kadar norm dışındalar. Bunların amigdalaları normalden büyük ve aktif. Amigdala beynin eskiden gelişmiş bir kısmı. Korku ifadesi taşıyan bir yüz gördüklerinde yılbaşı ağacı gibi yanıp sönüyor orası.

Beyinde gözlenen bu farkı beklendiği üzere test performanslarında da gözlüyorlar. Yani yüz ifadelerindeki ufak farkları çok rahat bir şekilde algılıyorlar. Başkalarının rahatsızlığı onlara kolayca bulaşıyor. Benim ancak bir akrabam veya yakın arkadaşım için duyacağım hisleri, bunlar sanki bir evrensel donörmüş gibi herkes için duyabiliyorlar.

Ve sanırım bunun en uç hali, sadece tanımadığın değil, görmediğin, duymadığın, varlığından haberdar dahi olmadığın insanlara bir iyilik yapmak, mesela organ bağışlamak. Organ bağışı yapabileceğin en özel iyilik olmalı. Ama genelde kime bağışladığını bilirsin. Yani ihtiyacı olan birini görür, simülasyonu çalıştırır, empati-sempati eylem adımlarından geçersin tek tek.

Hiperaltruistler daha ihtiyaç duyan birini görmeye gerek kalmadan sadece olayı düşünerek eyleme geçebiliyorlar. Birkaç sene öncesinden bir haber gördüm İngiltere'den. Kanun buna izin verecek şekilde değiştikten sonraki 10 sene içinde 500 kişi bu şekilde böbreğini bağışlamış. Tamamen gönüllü olarak ve herhangi bir kişiye yönelik değil.

Kime giderse gitsin. Eminim benden çok ihtiyacı olan birileri vardır demişler. İyilik yap denize at sözünü ciddiye almışlar, böbreklerini çıkarıp atmışlar denize. Kimseden bir alkış, bir minnet beklemiyorlar.

Hatta onlara sorunca da özel biri olmadıklarında ısrar ediyorlar. Gerekeni yaptım diyorlar. Karşılıksız iyilik diye bir şey yoktur diyenler bu davranışları nasıl açıklayabilirler? Bu soruyu cevaplamadan önce biraz soluklanalım.

İyilik kavramının felsefi yanından bahsediyoruz fakat iyiliğin bir yaşam biçimi olduğunu da unutmamak gerek. Ve iyi bir insan olmak için iyi hissetmek şart. Yani fiziksel açıdan da, mental açıdan da iyi durumda olmamız gerekiyor. Bu noktada sponsorumuz Redoxon'dan bahsedeyim.

Redoxon Üçlü Etki ve Redoxon Kids'in içeriğindeki C ve D vitaminleri ve Çinko, bağışıklığımızın normal fonksiyonunu desteklerken kendimizi daha iyi hissetmemize yardımcı oluyor. Kendimizi daha iyi hissettikçe de iyilik yapmak, yaşadığımız dünyayı daha iyi hale getirmek biraz olsun kolaylaşıyor. Yani Redoxon komple bir iyi olma haline destek oluyor, bir nevi iyiliğimizin gardı oluyor diyebiliriz. Sponsorumuza teşekkürler.

Şimdi yolumuza devam edelim. Ne diyorduk? Karşılıksız iyilik diye bir şey yoktur. Fikrinden bahsediyorduk.

Psikolojik egoizm denen bir görüş var. Saf halde iyiliğin olmadığını, herkesin nihayetinde kendi çıkarı peşinde koştuğunu savunuyor. Bazen bu çıkarların farkındayızdır, bazen değilizdir. Fark etmez.

Birkaç kısa örnek vereyim de oradan anlayın. Bir mekana gittiğimizde hesabı ben ödemişsem ve aşağı yukarı aynı statüdeysek bir sonrakinde senin ödemeni bekleyebilirim. Karşılık bekliyorum, biraz gecikmeli bekliyorum. Düğününde tam altın takmışsam benim düğünümde de o oranda bir şeyler getirmeni bekleyebilirim.

Bir iş anlaşması kadar olmasa da yine de sosyal bir beklenti var. Aslında gift economy denen şeyin kapalı devre bir versiyonunu görüyoruz. Ben sana, sen bana, ben sana, sen bana bir değiş tokuş yapıyoruz. Bunun normal ticaretten farkı değiş ve tokuşun farklı zamanlarda gerçekleşmesi ve bir materyal zenginliğe yol açmamaları.

Ne işe yarıyorlar o zaman? Ne çıkarımız olabilir? sosyal bağları kuvvetlendiriyorlar. Yani bir psikolojik egoiste göre o tip iyilikler sayesinde toplum içinde yükseliyoruz, kendimizi etrafımıza daha çok bağlı hissediyoruz, bu sayede bir çıkar elde etmiş oluyoruz.

Daha basit bir örnek vereyim kendimden. Bir ara etrafımdaki arkadaşlarımın hemen hepsi gönüllülük yapıyorlardı. Bana yabancı bir kavramdı. O sosyal baskıyı hissedip ben de başladım.

Gayet bariz bir egoizm var burada. Yani sosyal grubumdan atılmamak istiyorum. O yüzden iyilik yapıyorum. Fakat sonradan bazı gönüllülük işlerini epey sevmeye başladım.

Böyle hiper altruistik biri değilim ama yine de yaptığım iyiliğin birilerine ulaşıp onları mutlu ettiğini görmek beni de mutlu ediyordu. Yardımseverlik resmen uyuşturucu gibi. Hem sosyal açıdan bulaşıcı hem de kişisel açıdan bağımlılık yapıcı. O noktada sosyal ilişkilerim nasıl olursa olsun, gruptan atılayım, katılayım neyse gönüllüle ben her halükarda devam edecektim.

Şimdi bir psikolojik egoist bu noktada diyecek ki, aha işte senin duyduğun o zevk var ya, o motivasyon var ya, o da bu işi bencil kılmaya yeter. O da bir çıkar. Benzer şekilde o böbrek bağışçılarına bile birkaç ayrı koldan saldırabilir. Başkalarının acısına karşı çok hassassın, yaptığın iyilik o acını söndürerek sana yarıyor.

Yahut etrafındakilerin saygısını kazanıyorsun. Fedakarlığa değer veren bir kültürde olduğun için toplumda yükselmiş oluyorsun. Yahut iyi bir insan olma hissini yaşayıp tatmin duyuyorsun. Joker gibi o kart.

Her seferinde kullanabilirsin. Şimdi burada bazı şeylere tek tek cevap vermek mümkün. Mesela empatik insanların esas amacı gerçekten de başkaları üstünden duydukları acıyı azaltmak olsaydı o empatilerini tetikleyecek durumlardan kaçınırlardı. Öyle yapmıyorlar ama.

Bilakis o durumların peşinden gidiyorlar. Yalnız bu cevapların ötesinde benim psikolojik egoizmle ilgili genel problemim işi biraz laf ebeliğine sürüklemesi. Sonuçta bir amaç doğrultusunda yaptığın her işte başarılı olup amacına ulaşırsan tatmin duyacaksın. Bu normal.

Ama o amaç iyilik yapmaksa, bu amacına ulaştığın anda yaptığın şey iyilik olmaktan çıkıyor bunlara göre. Bağışladığın böbreğinin akıbetini bilmesen bile birine hayat verme olasılığının olduğunu biliyorsun yapabileceğini, yaptığını biliyorsun. Bu bile sana tatmin veriyor. Bu tatminde iyiliğini bencilliğe dönüştürüyor.

Herhangi bir muhasebe de yapmıyorlar bu arada. Hani devasa bir fedakarlık yapmışsın, karşılığında aldığın tatminin neyse artık o çıkar, onun ne kadar ufak olduğunu bir önemi yok. En ufak bir çıkar varsa altruizm, saflığı bozuluyor. Bu da bizi absürt bir noktaya getiriyor.

Ancak ve ancak farkında olmadan yaptığınız iyilikler iyilik sayılabilir. Yolda giderken cüzdanımı düşürdüm. Biri buldu ve içindeki parayla karnını doyurdu. Ben hiçbir maddi manevi fayda sağlamıyorum.

Nihayet iyilik yapmayı başardık. Ama gerçek hayatta kimse buna iyilik der mi? İyiliğin bir amaç sonucu gerçekleşmesi lazım. Cüzdanını düşürerek değil de birine vereceksin o parayı.

Amaç olduğu sürece de psikolojik egoist kendini hep haklı çıkaracak. Şimdi bazı insanlar bunu bir ahlak felsefesi haline getiriyorlar. Yani her iyiliğin arkasında bir bencillik vardır gibi bir gözlemi alıp, bencillik iyidir, etiktir gibi yargılara dönüştürüyorlar. Bir başka deyişle, gerçek iyilik mümkün münun yerini gerçek iyilik nedir tartışmaları alıyor.

Ayn Rand buradaki önemli tarihsel figürlerden biri. Bencillik deyince aklıma geldi. Bencilliğin erdemi koleksiyonu var. İnsanın kendi mutluluğunu akılcı biçimde maksimize etmesi gerektiği hakkında.

Yani bu insanın doğal davranışı değil, insanın yapması gereken şey. Hatta genel olarak altruizme karşı bir savaş açmış. Bunları belli bir tarihsel bağlam içinde yazmış tabii. Yani kadın 1926'da Sovyetlerden kaçıp ABD'ye sığınmış biri.

Kollektivizmin her türlüsüne karşı alerjisi var. Burada da fedakarlığı bireyin kollektif içinde yok oluşu olarak yorumluyor. O yüzden de gıcık oluyor. Bunun yerine win-win senaryoları içinde etkileşim kursunlar diyor.

Ticaret yapsınlar insanlar. fedakarlık değil. Objectivist Ethics yazısında şunu diyor aynen, ticaret tek akılcı etik ilişki biçimidir. Rasyonel etik ilişki biçimidir.

Daha da detaya girmeyeyim. Çünkü tanımları biraz kendine göre yapmış. Yani bencillik, akılcılık, fedakarlık tanımları. Bu da biraz belirsizlik getiriyor.

Mesela beni mutlu eden şey gönüllülük yapmaksa, kendimden alıp başkasına vermekse, bencillik ne demek oluyor benim için? Fedakarlığımı maksimize etmek demek oluyor. Veya deminden beri konuşuyoruz işte. Bazı durumlarda fedakarlığın karşılığında maddi manevi şeyler alıyorsun.

Öyleyse bu bir ticaret olarak sınıflanmaz mı? Dolayısıyla etik olmaz mı? Bu tip paradoksların içinden çıkmanın tek yolu tanımları sürekli eğip bükmek. Ayn Rand'ın en ünlü kitabı Atlas Shrugged'ın sonunda bir not var.

''Kabul ettiğim tek felsefi borcum Aristo'ya olandır.'' diyor. Birçok konuda onu haksız bulurum ama katkıları o kadar büyük ki hatalarının bir önemi yok. Aristo'yla yalnız bu konuda da anlaşacaklarını pek sanmıyorum.

Onun için çünkü insanın amacı ödemonya denen en yüksek mutluluğa ulaşmaktı. Mutluluk olarak çevriliyor da yanlış bir çeviriyor. En yüksek iyilik, hayatımızın amacı. Kalan her şey de bu uğurda araç.

Bu açıdan o da bir egoistmiş gibi görülebilir. Fakat o her adımda insanın sosyalliğinin, fedakarlığın öneminin altını çiziyor. Örneğin iki arkadaştan bahsediyor. Biri eşit değil.

Bir tanesi mesela biraz daha zengin, daha bilgili, daha yetenekli. Tüm bunların fazlasının diğerine aktarılmasını salık veriyor. Çünkü bu fedakarlığı karşılığında Erdem kazanacak. O da bireysel gelişimine katkıda bulunacak.

Ödemonyaya yaklaşacak. Onun dünyasında insan zaten her anlamıyla politik bir hayvan, şehir hayvanı, toplum hayvanı. Öyle bireyi kolektifin üstünde yüceltmek falan böyle bir kavramı anlayamaz o. İnsan diğerlerin arasında serpilebilir ancak.

Çevresine yaptığı iyilikler, kurduğu derin sosyal bağlar sayesinde kendini sevip geliştirebilir. Haristo'dan çok sonraları insanlar kişinin mutluluğundan bağımsız bir ahlaki sistem bulmaya çalıştılar. ''Şöyle şöyle bir durumda ben ne yapmalıyım?'' sorusu yerine, ''Şöyle şöyle bir durumda herhangi biri ne yapmalı?'' sorusunu sordular.

Faydacıların prensibi toplam acıyı azaltmak, toplam mutluluğu artırmaktı. Bazen bu sana yarar, bazen yaramaz. Kant'ın prensibi bizim için daha ilginç. Ona göre görev önemliydi.

Mesela hiperaltruistleri çok ahlaklı olarak görmeyecektir muhtemelen. Bunlardan nefret de etmeyecektir Ayn Rand gibi. Bilakis över ama çok övmez. Biz iyilik yapmaya meyilliysek, iyilikten zevk alıyorsak, o iyiliğin ahlaki değeri biraz düşüyor.

Gerçekten sevgiye layık olan iyilik, sorumluluk ve görev icabı yapılan. Benim öfleye pöfleye çocuğu parka götürmem peşinden koşturmam gibi bu fedakarlık seve seve yaptığından daha değerli Kant'a göre. Bir grup robot olsa yaptıkları şeyin bilincinde değiller, farkında değiller, herhangi bir istekleri yok ama doğru şeyi yapıyorlar. Fedakarlık yapıyorlar, iş yapıyorlar mesela.

Kant için onlar daha alaklı. O tip bir iyilik de daha makbul. Bu bana çok komik geliyor. Aslında bir sürü insana çok komik gelmiş zaten.

Canton Ardalı, Chopin Aura'da komik gelmiş. Onun öncesinde David Hume'da var, 100 sene öncesinde. O grup iyilik yapan insanın duygularına önem veriyor. ...sempatiye,

yardımseverliğe, içinde duyduğun sıcaklığa. Yani doğru davranış nedir, iyilik nedir? Gerek işte faydacıların hesap kitabıyla, gerek Kant'ın hesap kitabıyla ona ulaşamıyorsun. Bir şeyler eksik kalıyor.

Mesela faydacılık açısından düşünürsek hiçbir eyleme geçmeden... ...sadece bir kişinin acısına ortak olmanın herhangi bir değeri olmaz. Özellikle de o kişi acısına ortak olduğumuzu bilmiyorsun.

Ama bu duygusalcılar için diyelim, o empatiyi göstermek, somut olarak bir iyilik yapmasak da yine de önemli. Bir ahlaki yanı var. Robot gibi davranmaktan farklı. Bu tartışmalar sürerken, en azından Chopinar bunları yazdığında başka bir figür hayatına atılmış, gemiler de orayı buraya gezip kuşları gözlüyor.

Darwin'in önünde büyük bir sorun vardı. İnsanlar, olmaları gerektiğinden çok iyiler, diyordu. Eğer doğal seçilim rekabete dayalıysa, biz niye daha bencil değiliz? Niye sürekli kavga etmiyoruz birbirimizle?

Niye gerçekten de yardım severiz? Yani taklit yapmıyoruz çoğumuz, samimiyetle yardım etmeye çalışıyoruz. Doğada gözlediğim mekanizmaya uygun şeyler değil bunlar. Bunun en uç örneğini daha basit hayvanlar da görüyor.

Mesela karıncalar da. İşçi karıncalar hiçbir zaman üreyemeyecekler. Deliler gibi çalışıyorlar, koloniye iyilik yapıyorlar, fedakarlık yapıyorlar ve karşılığında kendilerini bir sonraki nesle geçiremiyorlar. Eğer böyle davranacak şekilde yontulmuşlarsa o davranış özellikleri, o adaptasyonları nasıl bir sonraki nesle geçiyor?

Bu sorular beyninizi kemirsin bir yandan, biyolojik altruizm başlığı altında onlara dayanacağız. Ondan sonra ben bu karşılıksız ilk mümkün mü sorusuna son bir dönüş yapacağım. Hepinize dinlediğiniz için teşekkürler, sponsorumuza teşekkürler ve patronlarım sizle de aramızdaki karşılıklı iyiliğe dayanan seviyeli ilişkimiz için teşekkürler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)