Podcast

Altruizm 2: Fedakar Hayvanlar, Bencil Genler

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Neden anneanneler, babaannelere kıyasla torunlarına daha düşkün?

Vampir yarasalar birbirleriyle kan paylaşmadan önce neyi kontrol ediyorlar?

Fedakarlık, onu yapan bireyin genlerinin yayılmasını önlüyorsa, nasıl yaygınlaşmış? Niye bu kadar iyi insanlarız?

Hayatın amacı, milyar yıllık genler için 3D fotokopi makinesi olmak mı?

.

Konular:


(00:04) Hikaye: Noelde anında karma

(02:05) Önceki bölümün özeti

(03:45) Fedakar fareler, yarasalar, karıncalar

(07:05) Üreme kabiliyeti

(08:00) Fedakarlık vs işbirliği

(10:35) Grup seçilimi

(12:40) Akraba seçilimi

(15:08) Ananeler ve dedeler

(16:45) Yüz tanıma

(18:30) Yeşil Sakal Etkisi

(19:52) Oyun Teorisi

(21:25) Bencil Gen

(22:55) Genom içi rekabet

(25:50) Çok seviyeli seçilim

(27:20) 99 problems

(29:20) Patreon Teşekkürleri



.

Kaynaklar:


Yazı: What Darwin Didn’t Know


Makale: Mice Share Each Other’s Pain and Fear


Makale: empathy and pro-social behavior in rats


Yazı: How vampire bat friendship is surprisingly like our own


Yazı Dizisi: Evrim Mekanizmaları


Yazı: Why Maternal Grandparents Tend to Be Closer to Grandkids


Makale: Culture and the Extended Phenotype


Yazı: In retrospect: The Selfish Gene


Kitap: Adaptation and Natural Selection (1966)

Kitap: The Selfish Gene (1976)

Kitap: The Extended Phenotype (1982)





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.093 kelime · ~20 dk okuma

Selam fularsızlar. Enterliğimize yaraşır şekilde altruizm konusuyla devam ediyoruz. Zaten buralarda da tam mevsimi. Noel aktiviteleri var.

Herkes birbirine hediyeler alıp veriyor. İyilikler yapmaya çalışıyor. Geçen gün bizim okulun da yemeği vardı. Potluck yaptılar.

Yani herkes evde bir çeşit yemek hazırlayıp paylaşıyor. O yemeğe harcadığın eforu grup için yaptığın fedakarlığın bir ölçüsü olarak görebiliriz. Evde saatlerce pişirdiğin bir yemekle son dakikada süpermarketten alacağın şey bir değil. Ben de böyle sıradan sosyal olaylara bir deney gibi bakmayı çok seviyorum.

Transkriptin tamamını oku

Ciddiye almıyorum çok da yine de hoşuma gidiyor. Bizim aktiviteyi iyice bir deney haline getiren detay da kimin ne hazırlayacağını önceden paylaşması oldu. Hep aynı çeşit yemekler olmasın diye ortak bir dosya oluşturdular. Orada en yüksek çabayı gösterenler bir rekabet başlattılar.

Herkesi kendi seviyelerine çektiler. İş konuşmaları için kullandığımız iletişim kanallarımız yemek tarifleriyle doluverdi. Baktım milletin yemekleriyle rekabet etmemin imkanı yok ama içecekler dandik. Son dakikada güzel bir şarap bulup getireyim dedim.

Dedim ve anında karmanın gazabına uğradım. Yemek ofiste olacak. Ben de kartımı unutmuşum. Tam aşağıda zili çalarken bir başkası çıka geldi.

Beraber onun katına çıktık. Asansörde kartla çalışıyor. Sorun değil merdivenle bizim kata inerim nasıl olsa diye düşündüm. Ne bileyim o kapıların içeriden kilitli olduğunu.

Merdiven boşluğunda mahsur kaldık. İçeriden bizimkilerin sesleri geliyor. Kapıya vuruyorum, telefonunu arıyorum, duyan yok. Şen şakrak yemek yemeye devam ediyorlar.

Printere bağlandım, çıktı gönderdim. Router'ın admin konsoluna girip interneti kestim. Ne işe yarayacaksa. Yani biraz daha teknolojik bir binada olsam, yangın muslukları nasıl hacklenir diye aratacaktım Google'dan.

Kıssadan hissi arkadaşlar, fedakarlık yapmak yerine kısa yollara saparsanız, bir gece ansızın hayatın merdiven boşluklarında yapayalnız kalırsınız. Bu kıssadan hissecilik de ne kadar kopa bir şeydir. Önceki bölümü kısaca bir hatırlayalım. Psikolojik altruizm hakkındaydı.

Birkaç soru sormuştuk. İlk soru, bize öğretildiği için mi başkalarına iyilik yapıyoruz, içimizden geldiği için mi? Bir başka deyişle, iyilik uygarlığın getirdiği bir makyaj mı? Burada beni şaşırtan detay, beynin karar vermeyle ilgili kısımları baskılandıkça cömertliğin azalmayıp bilakis artması olmuştu.

Peki kimlere daha çok iyilik yapıyoruz normalde? Orantısız biçimde yakınlarımızı kayırıyoruz. Yalnız bazıları hiç tanımadıkları, görmedikleri kişiler için bile büyük fedakarlıklar gösterebiliyorlar. Bu bağlamda empatinin etkisine bakmıştık, psikopatlar ile hiperaltruistleri kıyaslamıştık.

Gerçekten de saf bir fedakarlık var mı peki? Psikolojik egoizm denen görüşe göre yok. Herkes bencil. Yabancılara böbreklerini bağışlayanlar dahi karşılığında maddi manevi bir şey alıyorlar.

Hatta daha da ileri gidip bunu bir ahlak felsefesi haline getirenler de vardı. Yani saf fedakarlık diye bir şey olmadığı gibi. Fedakarlık yüceltilecek bir şey de değil. Esas etik olan gönüllü ticari ilişkilerdir.

İmza Ayn Rand. Kant ise farklı düşünmüştü. Fedakârlığı yermiyordu ama makbul olan, övgüye layık olan fedakârlığın içten gelerek yapılan değil de sorumluluk icabı yapılan olduğunu söylüyordu. Hatırladık mı bunları?

Bugün ahlak, etik, butik yok. Biyoloji var, evrim var. Bir bölümlüğüne evrim ağacına dönüşeceğiz. Yalnız evrimsel psikolojiden bahsetmiyoruz, biyoloji kelimesinin altını çiziyorum.

Çünkü biyolojik altruizmin epey belirli bir tanımı var. Bireyin üreme kabiliyetini düşüren ve başkasınınkini arttıran davranışlar. Dolayısıyla türlü türlü canlı için geçerli. Bakteri için bile geçerli olabilir.

Fareler üstünde yapılan meşhur bir empati deneyi var. Bir fareyi, daha doğrusu sıçanı, bağlıyorlar. Diğerini de serbest bırakıyorlar. Serbest olan gidip arkadaşını kurtarıyor.

Aferin sıçan kardeşime. Esas test bundan sonraki ama. Bir tarafa tutsak bir sıçan, diğer tarafa da tutsak bir çikolata koyuyorlar. Hayvan bencilce gidip önce çikolatayı mı yiyor ona bakacaklar.

Hayır yemiyor. Arkadaşını kurtarıyor, sonra çikolatayı da kurtarıyor ve onu paylaşıyorlar. Yani başkasının iyiliği için kendi üreme kabiliyetini düşürüyor. Çikolatayı faydalı bir şey olarak farz edersek tabii.

Vampir yarasalar da çok ilginçler. Daha önce bahsetmiştim. 2020 yılından bir araştırma var. Bir grup yarasayı yakalamışlar ve resmen BBG evi yaratmışlar.

Bunları farklı farklı gruplara bölüp bir kısmını aç bırakıyorlar. Sonra da aylar boyunca nasıl davrandıklarını gözlüyorlar. Yarasalar avdan döndüklerinde emdikleri kanın bir kısmını geri kusup o gece avlanamamış yakınlarıyla paylaşıyorlar. Fakat kimle ne kadar kan paylaşacaklarının da hesabını tutuyorlar.

Acaba bu bana daha önce yardım etmiş miydi? Vay sen geçen benim eltime kusmamıştın ben de şimdi sana kusmam. Böyle acayip bir fantezi ortamları var. Daha ilginci, doğrudan kan bağı olmayan yarasalar gruplandıklarında hemen kan paylaşımı yapmıyorlar.

Önce ufak tefek jestlerle birbirlerini yokluyorlar. Karşılık geldikçe fedakarlıkların boyutu büyüyor, en sonunda kan paylaşmaya kadar gidiyor. Yani yavaş yavaş, adım adım bir sosyal sigorta sistemi kuruyorlar aslında. En uç örnekler sosyal böcekler tabii.

Teknik olarak ö-sosyal böcekler demeliyim. Ortamlarda fular puanı kazanmak isterseniz ö- Yunanca iyi. Ötenazi gibi. İyi ölüm.

Ö-sosyal olunca da çocuklara ortak bakılıyor, birkaç nesil bir arada yaşıyor ve en önemlisi de herkes üreyemiyor. Üreyebilen ayrı bir kast var. Arılar ve karıncalar aynı böyleler. Bazıları askeri olarak özelleşmiş koca koca hayvanlara saldırıp kendilerini feda ediyorlar.

Ama aslına bakarsanız asker olmayan işçilerin de geri kalır yanı yok çünkü hiçbir zaman üreyemeyecekler. Kısırlar. Evrimsel açıdan en büyük fedakarlığı yapıyorlar. Kendi soyları tükenirken başkalarının çocuklarını yetiştiriyorlar.

Bu ilk başta göründüğünden daha büyük bir gizem. Evet koloninin iyiliği için yapıyorlar dersiniz de nasıl yapıyorlar yani kısır bireylerin bu fedakarlık özellikleri bir sonraki nesle nasıl geçiyor? Soyunu tüketme üzerine kurulu bir davranışın da soyu tükenmez mi? Bizzat Darwin'in kafasını karıştıran sorularda bunlar.

Türlerin kökeninde tüm teorisini dinamitleme potansiyeli olan özel bir zorluk olarak bahseder bundan. Daha sonra çıkardığı İnsanın Türe İşi kitabında da bu sorunu insanlara genelledi. Doğal seçilim neden bizi daha bencil yapmadı? Niye hala böbreklerini bağışlayan insanlar var?

Niye psikopatlar bu kadar azlar? Kısacası niye bu kadar iyiyiz biz? Yalnız fark ettim ki bugüne kadar hiç evrim konuşmamışız. 5-6 sene önce Türkiye'de müfredattan kaldırıldı bildiğim kadarıyla.

Çok karışık konular bunlar. Anca üniversitede kafanız basar dediler. Şaka gibi. Evrimi öğrendiğin yaşla elinde tüfek dağ başına yollandığın, oy kullandığın yaş aynı.

150 senedir evrimle kafayı bozmuş bu dangozlarla sarılı olduğu için etrafımız, ona karşı bir kimlik inşası olarak tırnak içinde evrimci oluyor insan ve öyle olunca da meseleyi düşünme ihtiyacı duymuyor. Halbuki zevkli konu. Merak etmeyin ben en baştan almayacağım. Darwin'in annesi Zübeyde Hanım'dan başlamayacağız.

Bizim için önemli olan sadece 3 nokta var. Doğal seçilimde ne seçiliyor? Ne avantajlı? Önce onu anlayalım.

Güç ve zeka demeyeceksinizdir tabii. Muhtemelen çevresel şartlara uyum diyeceksiniz. Ama o da değil. En azından günlük hayatta kullandığımız manada uyum değil.

Çevresine mükemmel uyum sağlamış bir hayvan düşünün. Asla üşümüyor, asla aç kalmıyor, hastalanmıyor, herhangi bir avcısı yok. Bıraksan sonsuza kadar yaşayacak. Ama eş bulamıyor.

Veya buluyor da doğurganlığı düşün. Çocuğu olsa onu ormandaki en iyi okullara gönderebilir, en iyi hocaları tutabilir. Ama olmuyor çocuğu bir türlü. Sonraki nesillere aktaramadığınız avantaj, avantaj değildir.

Esas olan üreme kabiliyeti. Üreme kabiliyeti dediğimiz şey de çocuk sayısından ibaret değil. Çocuklarının kendi çocukları olacak kadar yaşayabilmesi lazım. Kalıtım zinciri anca böyle kırılmadan devam edebilir.

Esas olan senin hayat kaliteni değil, üreme kabiliyetini maksimize edecek şekilde uyum. İkinci önemli nokta, bahsettiğimiz şey iş birliği ile aynı değil tam olarak. Fedakarlıkta bir taraf zarar görürken gerçek iş birliğinde iki taraf da karlı çıkar. Balinaların sürü halinde avlanmaları bir iş birliğidir mesela.

Herkes normalde tek başınayken yiyebileceğinden daha çok yiyor. Anında avantaj sağlıyor. Fedakarlığın aksine bu tip davranışların yaygınlaşmasının gizemli bir yanı yok. O davranışı gösteren balinalar avantaj sağladıkları için daha çok yürüyecekler, o davranış da yayılacak.

İşin ilginç kısmı, iş birliği ile fedakarlık arasındaki çizginin kaybolduğu noktada başlıyor. Vampir yarasalarımıza dönelim. Bir taraf fedakarlık yapıyor ama karşılığını da bekliyor. Fedakarlık anıyla karşılık görülen an arasındaki süre önemli.

Bu gecikme kısaysa yaptıkları şey bir iş birliğine yakın sayacağından evrilmesi de daha kolay olur. Gecikme uzadıkça alınan risk de o oranda artıyor, evrimsel olarak açıklanması da o oranda zorlaşıyor. Bu arada bazı balıklar bu iki davranışı da aynı anda gösterebiliyorlar. Temizlikçi balıklar var biliyorsunuz.

Daha büyük balıkların dişlerini temizlerken kendileri de karınlarını doyuruyorlar. Herkes memnun. Klasik bir işbirliği. Fakat büyük balığa bir saldırı olduğunda o sırada ağzında gezinen ufak balıkları yutup topuklamak yerine önce onların çıkmasını bekliyor.

Yani önce kendini biraz tehlikeye atıyor. Çünkü sonradan aynı balıklara dönüp onlardan temizleme hizmetini almaya devam edecek. Son önemli nokta da seçilimin hangi seviyede işlediği ki konunun özü bu aslında. Bizim standart bakışımız birey odaklı.

Yani kısıtlı kaynaklar için rekabet eden bireyler var, bunların farklı farklı özellikleri var, üreme kabiliyetleri de farklı oluyor ve gelecek nesil ona göre belirleniyor. Elbette aktarılan her özelliğin illa faydalı olmasına gerek yok. Farz edelim ki ben 1.85 boyunda esmer, zeki, çevik, ahlaklı bir insanım ama bazı zayıf yönlerim de var.

Mesela bazen çok çalışıyorum. Kendimi düşünmeyip iş arkadaşlarımın projelerini de bitiriyorum. Mülakat refleksim devreye girdi. Tüm özelliklerimin net etkisi önemli burada.

Belki esmer olmak bulunduğum çevrede çok büyük bir avantaj sağlayacağı için diğer tüm özelliklerim de bir nevi onun peşine takılıp yayılıyorlar. Ben hepsini paket halinde taşıyorum sonuçta ve paketin yarısını topluca sonraki nesle aktarıyorum. Ama uzun vadede bariz dezavantaj yaratan özellikler yine de elenecektir. Fedakarların yaygınlığı bu yüzden şaşırtıcı.

Belki tesadüfen süper bir paket içinde birkaç nesil devam edebilir de, eninde sonunda o aynı süper paketi taşıyan bireyler arasında farklılaşma yaşanacak, biraz daha bencil olanlar avantaj sağlayacak, sonuçta fedakarlık taşıyıcısına büyük yük bindiriyor. Elinip gitmesi lazım. Darwin hepimizin aklına ilk gelen açıklamayı dile getirmiş. Fedakâr üyelerden oluşan aileler, gruplar, diğerlerine kıyasla daha başarılı olurlar.

Yani sadece bireyler arasında değil, gruplar arasında da bir seçilim var. Bu bakışa göre fedakarlık belki grup içindeki rekabetle dezavantajken grup seviyesinde avantaja dönüşüyor. Ben bunu pasta benzetmesiyle anlıyorum. Ekmek bulamıyorsanız pastayla anlayın.

Her grup bir pasta bölüşüyor, cömert bireylerin dilimleri ufak oluyor ama onlar sayesinde pastanın tamamı o kadar büyüyor ki kimse aç kalmıyor. Bu noktada tabii hatırlamakta fayda var. Darwin DNA nedir, gen nedir bilmiyordu. Genetik kelimesi o öldükten seneler sonra ortaya çıktı zaten.

Çağdaşın Mendel'in çalışmalarından da bir haberdi ve kendi doğal seçilim teorisi bile onca gürültü patırdıdan sonra unutuldu gitti. Bilim tarihi düz bir ok şeklinde ilerlemiyor, inişli çıkışlı. Aynı iniş çıkış grup seçilimi fikri içinde geçerli. Başlangıçta milletin kafasına yattı ama sonraları geliştirilen matematiksel modeller grup seviyesindeki etkilerin zayıf olacağını gösterdiler.

En azından altruizmin açıklaması olarak zayıf. Bunun bir sebebi gruplar arası seçilimin çok uzun vadeli olması. Belki komşu grupları gen havuzundan çabucak silebilirsin meydan muharebeleriyle ama uzaktakiler ne olacak? Sadece 40-50 km ötedeki gruplarla neredeyse hiç etkileşime girmeyebilirsin 10 yıllarca, 100 yıllarca hatta.

Hele ki kaynaklar boğulsa, o zaman fedakarlığa yatkın olmayan gruplar bile yeterince sağlıklı olabilirler. Seçilimle elenmeleri iyice zor olur. Oysa grup içi rekabet sürekli yaşanıyor. Pasta dilimleri sürekli paylaşılıyor.

Orada seçilimin döngüsü kısa. Ve her nesilde ortalamadan azıcık daha bencil olanlar, azıcık daha büyük dilimler ala ala, sonraki nesli biraz daha bencilliğe kaydıracaklar. Yeni normal o olacak. Böyle böyle de devam edecek.

Kısacası fedakarlık, gruplar arası ölçekte etki edecek kadar uzun süre stabil kalamayacak herhangi bir grup içinde. Ama gerçekte elenip gitmediğini biliyoruz. Farelerden, böceklerden, kendimizden biliyoruz. Demek ki işin içinde başka bir mekanizma olmalı.

1960'larda akraba seçilimi fikri ortaya atıldı. Tüm gruba karşı eşit derecede yardımsever değil hayvanlar akrabalarını kayırıyorlar. Nepotizm doğanın kanunu. Zaten tarihte yaşamış herkesin kendi hayatında tecrübe ettiği bir şeydir.

İşin yenilikçi kısmı bu kayırmacılığın nasıl kalıcı hale geldiğini anlamaktı. Diyelim ki fedakarlık yapma ihtimalimi arttıran bir grup gen taşıyorum. Eğer herhangi birine değil de benzer genleri taşıyan birilerine yardım edersem, onlar için kendimi feda edersem, bu özelliğe sebep olan genlerin sayısında bir azalma olmayacak. Ha bendeki kopyaları devam etmiş, ha başkalarındaki.

E kim benimle benzer genleri taşıyor? Akrabalarım. Hamilton'ın kuralı denen şey bu ilişkiyi genelleştiriyor. Bir sosyal davranışın başkasına sağladığı fayda, çarpı, akrabalık derecesi, o davranışı yapana getirdiği maliyetten yüksek olmalı.

İlla her etkileşim böyle olmak zorunda değil ama ortalama etkileşim bu denkleme uyuyorsa o toplulukta altruizm yeşerebilir. Aslında bu prensip tam bir nesil öncesinde, 1930'larda, gayet ilginç bir karakter olan Haldane tarafından esprili bir şekilde özetlenmişti. Kardeşimi kurtarmak için canımı verir miydim? Sanmıyorum.

Ama iki kardeş veya sekiz kuzen için seve seve verirdim. Kardeşlerimizle genlerimizin yarısını, kuzenlerimizle de sekizde birini paylaşmamıza gönderme yapıyordu. Gerçi sekiz kuzen fedakarlığın anca kurtardığı nokta, bize girişi zaten bu abi noktası. Sekiz kuzen, artı holoskop ve bir miktar para daha ikna edici olurdu.

Bu esprinin geleceğini de biliyordunuz. Hiç öyle şaşırmış numarası yapmayın. Bir anlığına karıncalara dönelim. Şimdi o konuyu aydınlatabileceğiz.

İşçi karıncalar kız kardeşler. Ama bizim gibi %50'de kalmıyor genetik benzerlikleri. Kolonide tek bir kraliçe varsa ortalama benzerlik %75 olabiliyor. Yani kısır bir işçi hayatını koloniye adadığında neredeyse kendi kulonlarının çoğalmasına katkıda bulunuyor diyebiliriz.

Eğer kısır olmayıp üreseydi çocuklarına genlerinin sadece yarısını aktarabilecekti. Dolayısıyla karıncalarda aşırı fedakarlığın yaşermesi o kadar da sürpriz değil. Tabii yüzdelerle çok kafayı bozmamak lazım, kural ondan ibaret değil. Örneğin kardeşle, anne-babayla ve çocuğumuzla genetik ortaklığımız hep aynı seviyede.

Buna rağmen çocuklara karşı çok daha fedakar davranıyoruz. Zira çocuğun yardımlarımızdan sağladığı marjinal fayda daha büyük. Bizim çocuğa yemek vermezsem aç kalacak, anneme yemek vermezsem biraz üzülür ama sonra bakkala arar herhalde. Benim asıl ilgimi çeken ebeveynlerin değil de büyük annelerin ve büyük babaların davranışları.

Çeşitli çalışmalara göre torunlara en çok zaman harcayanlar anneanneler oluyor. İkinci sırada herhalde babaanneler vardır diye tahmin ederdim ama yok, annenin babası var. Hep anne tarafı yani. Başka anketlerde de insanlar genelde anne tarafındaki akrabalarına yakın hissediyorlar.

Peki niye anne tarafındaki yaşlılar daha çok yatırım yapmışlar, ilişkilerini geliştirmişler? Birçok başka memeliyle paylaştığımız durum şu ki, anne çocuğun kendisinden olduğundan emindir, baba ise bunu anca umut edebilir. Kadın-erkek ilişkileri hakkında en çok bilgiyi taşıyan en kısa cümle nedir desen bence bu olmalı. Şimdi bu belirsizliğin karesini alın.

Yani anneanne torunundan eminken, babanın babası çifte belirsizlik içinde. Oğlu kendisinden olmayabilir, torunu da oğlundan olmayabilir. Dolayısıyla çok fedakar davranması biraz riskli. Bu tip şeylerden morali bozulan varsa ekleyeyim bu arada.

Her şeye rağmen anneanneler ile dedeler arasındaki ortalama fark öyle devasa değil. Sonuçta insan sokakta gördüğü kedi köpeğe de yardım eden bir canlı. O yüzden torunlarda yapılan ayrımcılık ufak seviyelerde oluyor. Ve yine her zamanki gibi bu ortalamalar sizin hayat tecrübenizi yansıtmayacaktır.

Çünkü kişiden kişiye değişen çok şey var. Siz bir milyon kişinin ortalaması değilsiniz, bir bireysiniz. Şimdi diyebilirsiniz ki, madem durum bu, niye akrabalarımızı tanımak konusunda daha iyi değiliz? Sadece biz değil, hayvanlar genel olarak niye daha iyi değiller?

Gugu kuşları kuluçka asalaklığı yaptıklarında bu eksikliği istismar ediyorlar. Genel olarak akraba seçiliminin verimli işlemesi için bizim akrabalık derecesini kolayca ayırt edebiliyor olmamız lazım. Aslında bir dereceye kadar bunu yapıyoruz. İnsanlarda yüz tanımayla ilgili ilginç bir deney var mesela.

Millete bir sürü fotoğraf gösteriyorlar. Her birine ne kadar güven duyduğunu soruyorlar. Eğer fotoğrafları biraz değiştirip deneyin tipine benzetirlerse çaktırmadan duyulan güvende artıyor. Hani ırk, renk, kılık, kıyafet bunlar üstünden zaten grup kimliğimiz gereği ayrımcılık yapmamız beklenir de aynı kategori içinde sırf kaşını gözünü biraz değiştirince bile fark gözleniyor.

İlginç olan o. Başka hayvanlar başka yöntemler kullanabilirler akraba tanımak için, feromonlar gibi. Sorun şu ki, her bir tanıma stratejisi ayrı adaptasyonlar gerektirecek. Yani hem fedakarlıkla ilgili genlerin olacak, hem akrabalığını sinyallemeyle ilgili genlerin olacak, hem o sinyalleri tanımayla ilgili genlerin olacak, hem de olası taklitçilere karşı savunma geliştirecek genlerin olacak.

Kolay değil. Zaten o kadar şart da değil. Çünkü genelde akrabalar birbirlerine yakın yaşıyorlar. Yanındakine yardım et şeklinde bir davranışsal yatkınlık, daha da basit hatta ayrım yapmadan genel bir yardımseverlik, pratikte hemen hemen aynı etkiyi yaratacaktır.

Yardım ettiklerin büyük oranda akrabaların olacak. Bence buradaki kritik nokta akrabalığın nihai kriter olmadığını kavramak. Yani akraba seçilimi aslında akrabalar hakkında değil. Altruizm için önemli olan tek bir şey var.

İki tarafında fedakarlığı yapanın da alanın da o fedakarlık genini taşıması. Bu olasılık ne kadar yüksekse fedakarlık da o oranda yayılır. Ama doğada genetik test yapamadığımız için akrabalığı bir aracı kriter olarak kullanıyoruz. Fiziksel yakınlığı da akrabalığın aracı kriteri olarak kullanıyoruz genelde.

Asıl hedefe 1 veya 2 derece uzaktayız. Peki tamam da daha doğrudan bir sinyalleme olamaz mıydı? Ben iyi biriyim, benle rahatça yardımlaşabilirsiniz diye bağıran bir işaret olsaydı mesela. Richard Dawkins tam da bunun hakkında bir düşünce deneyi sunmuş.

Diyelim ki fedakarlıkla ilgili genler aynı zamanda yeşil sakala sebep olsunlar ve herkes de renkleri ayırt edebiliyor olsun. Başlarda bu bir şey değiştirmeyecek. Her şey eski tas eski hamam ilerleyecek ama günün birinde yeşil sakalları kayırma içgüdüsü olan birileri çıkacak. Onların yaptığı her fedakarlıkta nokta atışı olacak.

Ya kısa süre içinde karşılık görecekler ve dezavantajlı duruma düşmemiş olacaklar ya da gerçek bir fedakarlık yapacaklar, dezavantaj yaşayacaklar ama aynı genin başka bir sahibinin avantajını arttırmış olacaklar. Akrabalarını kayırmaktan bile daha verimli bu. Sonuçta her akraban o genleri taşımak zorunda değil. Bu yüzden de yeşil sakallıları tanıma ve kayırma genleri görece daha hızlı yayılacak, bir noktada nüfusa hakim olacak.

Herkesin yardımsever ve kadın erkek herkesin yeşil sakallı olduğu bir toplum. Rüya mı kabus mu belli değil. Bu etki gerçek hayatta gözlenmiş bu arada ama yaygın değil. Yaygın olmamasının sebebi de basit aslında, taklitçilik.

Biri çıkar, tesadüfen yeşil sakal sahibidir, bencildir de aynı zamanda, geçmiş olsun bir sürü yardım görecek başkalarından hem bencillik hem de taklitçilik özelliği yayılmış olacak. O yüzden basit sinyaller riskli, ters teperler. Biz sonunda yine kaldık akrabalığa. Ama alternatif bir yaklaşım daha var.

İşaretlere veya akrabalara mahkum olmadığımız bir yaklaşım, belki şunu fark ettiniz, illa da aynı genleri hedeflemek şart değil. Ne de olsa farklı gen kombinasyonları benzer davranış kalıplarına yol açabilir. Diyelim A, B, C genleri de, X, Y, Z genleri de yardımseverliği değişik oranlarda arttırsınlar. İlla ABC'ler birbirlerini bulmalı, illa XYZ'ler birbirlerini bulmalı diye bir şey yok.

Aralarında yardımlaştıkça da aynı etki oluşacak. O davranış kalıplarını yaygınlaştırmış olacaklar. Dolayısıyla genetik benzerlikten ziyade davranış benzerliğini test etmek daha iyi olabilir. Bu yaklaşımı da en baştaki vampir yarasa deneyinde gördük aslında.

Birbirlerini tanımayan yarasalar önce yemek paylaşımı yapmıyor, daha basit iyiliklerle birbirlerini yokluyorlardı. Bendeki davranış kalıpları sende de var mı? Aynı yardımseverlik genlerini veya benzer etkileri olan genleri paylaşıyor muyuz? Kontrolü bu.

Bu kontrolün iyi yapılabilmesi için bireylerin tekrar tekrar etkileşime girmeleri şart. Böyle tek seferde anlaşılmaz. Ne tesadüf ki bunu oyun teorisinden biliyoruz. Tutsak ikilemi tarzı oyunları sadece tek seferlik oynarsanız bencil seçimler daha yaygın oluyor.

Arka arkaya oynayanlarsa genelde daha cömert stratejilere evriliyorlar. Birbirlerinin güven sınavından geçiyorlar. Tabii oyun teorisi örneklerine dikkatle yaklaşmak lazım. Fedakarlığın yanında işbirliğini de konu ediniyorlar.

Yani iki tarafın anında çıkar sağladığı senaryolar var. Biraz gri bölgede o yüzden oraya odaklanmıyorum pek. Şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum ama bu son kısımda bakış açımızı temelden değiştirdik. Bireylerden genlere kaydık.

Çocuk sayısından ziyade genin kopya sayısından bahseder olduk. George Williams'ın öncülük ettiği bu gen merkezli bakış, akraba seçilimi fikriyle aynı dönemde kol kola gelişmiş. Yalnız halk arasında popülerleşmesi Dawkins'in 1976'da çıkan Bencil Gen kitabıyla oldu. Bencil kelimesi biraz talihsiz bir seçimdi, yanlış anlaşılmaya müsait.

Dawkins de pişman olmuş sonradan, ölümsüz gen daha iyi olurdu demiş. Her halükarda kitabın yazılma amacı altruizmin gen açısından bakınca gayet normal olduğunu hatta belki kaçınılmaz olduğunu açıklamaktı. Basit bir mantığı var. Genelde gen kendi taşıyıcısına avantaj sağladığı oranda yayılıyor ama bazı durumlarda taşıyıcısının hayatı pahasına diğer taşıyıcılarına avantaj sağlarsa daha çok yayılıyor.

Yani yayılmaya çalışmıyor, öyle bir niyeti yok. Bunu yapabilen genler yayılıyorlar, yapmayanlar yayılmıyorlar, o kadar. fare, bakteri, soğan gözetmeksizin biyoloji düzleminde bir açıklama. Yalnız kitap orijinal amacının ötesine geçip evrime genel bakışı değiştirdi, o gen merkezli bakışı oturttu.

Burada yanlış anlaşılma olmasın, doğal seçilime alternatif bir teori falan değil bu. Şu ana kadar bahsettiğimiz her şey doğal seçilim denen şemsiyenin altında çalışan farklı mekanizmalar. Esasen bir teori de değil gen merkezli bakış. Adı üstünde bir bakış, bir perspektif.

Doğal seçilimin başrol oyuncularının genler olması, organizmalarınsa figüran olması. Bu açıdan bakınca genlerimiz kendi içimizde dahi birbirleriyle rekabet halindeler. Bazen çıkarları çatışabiliyor. Yeşil sakal örneğine dönersek, öyle bir yabancı için kendimi feda etmem o ilgili genler açısından iyi bir strateji olabilir ama DNA'mdaki diğer genler açısından değil.

Onlar ya benim hayatıma devam etmemden fayda sağlayacaklar ya da akrabalarım için kendimi feda etmemden. İnsan tabii özellikle garip bir varlık. Zira hiç akrabalık ilişkisi olmayan aşırı büyük gruplar oluşturabiliyor. Ve bu gruplara bağlılığı akrabalık ilişkilerini ezecek kadar kuvvetli de olabiliyor.

dinden çıktı diye çocuğunu evlatlıktan reddeden var mesela. Bu davranışların daha üst katmanlarda açıklamaları olacaktır ama gen seviyesinde bir spekülasyon yaparsak belki grup düşünmesine, grup think'e yatkınlığı artıran bir takım genler var. Onları taşıyan bireylerin çeşitli mitler etrafında birleşmeleri daha kolay. Birbirlerine daha çok yardımcı olma ihtimalleri artıyor.

Dolayısıyla tam da o genlerin yayılma ihtimali artıyor. Tüm bunlar olurken de genomun kalanı o çocuğunu reddeden babaya kenardan bağıracak. Yapma Hayreddin yapma diye. Velhasıl önemli olan illa bizim genlerimizi aktarabilmemiz değil.

Birilerinin o genleri kopyalayıp aktarması. Biz ufacık bir zaman-mekan aralığında var olan bir grup özelliğiz. Fenotip de deniyor buna. Fiziksel ve davranışsal özellikler.

Kendi açımızdan rekabet ediyor gibi gözüksek de esasen genlerin rekabetine aracılık ediyoruz. Sadece biz değil her şey. Soğan da birer aracı mesela. Zaten bizden tam 5 kat daha fazla gen taşımasını da bu bakış açısından anlamak daha kolay oluyor.

Hatta size daha çılgın bir şey söyleyeyim. Taşıdığımız birçok gen kendi türümüzden bile daha yaşlı. Bazısı milyar yıldır ortalıkta. Madden değil ama bir bilgi birikimi olarak ortalıktalar.

Tesevus'un gemisi gibi. Geminin tahtalarına onları yenileme talimatları kazılmış, her çağda dünyanın dört bir yanındaki farklı şartlar altında kendilerini tekrar tekrar kopyalıyorlar ve bilinçsiz bir rekabet sürdürüyorlar. Eğer bencil kelimesine kafayı çok takmazsanız, oradaki engeli aşarsanız, burada kafa karıştırıcı olabilecek tek şey doğal seçilimin doğrudan genler üstünde işlememesi. Başroldeler dedik ama ekranda gözükmüyorlar, sesleri duyuluyor arkadan.

Çevreyle etkileşime girerek yarattıkları fenotipler üstünden işliyor doğal seçilim. Bu özellikler bireyle sınırlı değil bu arada. Kuşların inşa ettikleri yuvalar, arı kovanları, örümcek ağları ve hatta insanların o devasa toplulukları da dahil. Çünkü bu yapılar kendilerine sebep olan genlerin yayılıp yayılmamasını etkiliyorlar.

Hepsine birden gen işletilmiş fenotip diyebiliriz. Yine Dawkins'in başka bir kitabının başlığı. Genlerle gen işletilmiş fenotip arasındaki ilişki epey karmaşık. Öyle ağ geni varsa onu taşıyan bireyin de ağ özelliği olur diye bir şey yok.

Bir grup klonu alıp farklı çevrelere koysak farklı özellikler geliştirirler. Hatta aynı çevreye koysak bile farklı özellikler geliştirebilirler. Zira rastlantıların payı büyük. O yüzden kolay kolay kestiremiyorsun kaderlerini.

Her halükarda genlerin ve şartların olasılıksal olarak belirledikleri o genişletilmiş fenotipler arasında oluyor seçilim. Peki öyleyse asıl rekabet genler arasında demenin tam olarak manası ne? Erken yaşta çıkan agresif bir kanser türü düşünelim. Bu kanser hücre seviyesinde seçilecektir.

Diğer hücrelerden çok daha hızlı çoğalıp onları yerinden edecek. Ama organizma seviyesinde seçilmeyecek. Çünkü daha yayılamadan, kendini kopyalayamadan organizmayı erken yaşta öldürüyor. Fakat durun, daha bitmedi.

Toplum seviyesi de işin içine giriyor. İlkel bir toplumda bu kanserle ilişkili genler yayılamazlar. Teknolojik olarak ileri bir toplumdaysa, agresif kanserleri bile tedavi ederek organizmaya üreme şansı verilebilir. Yani semptomu tedavi ediyorsun ama o kansere neden olan genler aynen oldukları gibi yayılabiliyorlar.

Şimdi hangi seviyede bakacağız buna? Sizce molekül, gen, hücre, organizma, toplum, tür hatta ekosistem seviyelerinde aynı anda başka başka seçilimler mi gerçekleşiyor? Yoksa aslında bu bir ilüzyon. Her şey gen seviyesinde olan bitenlerle açıklanabilir.

Her şey o seviyeye indirgenebilir herhangi bir bilgi kaybı olmadan. Diğer ölçeklerde olan bitenler onun farklı yansımaları sadece. Bunun üstünde anlaşmazlık var. Konudan konuya da değişiyor üstelik.

Yani kanserin dinamikleri ayrı, altruizmin ayrı. Neyse ki biz bu düğümü çözmek zorunda değiliz. Uzmanlar uğraşsınlar. Biz işin ilginç kısmını gördük, bitirdik.

Bir nokta hariç. Biraz geri çekileyim. Genel bir gözlemle bitirmek istiyorum. Bence gen merkezli bakış, insanların başka atalardan türediği fikri kadar devrimci.

Kabul etmesi de en az onun kadar zor. Sonuçta her birimiz kendimizi karmaşık, psikolojik varlıklar olarak görüyoruz. Öyleyiz de. Bazılarımız ulvi bir amaç için yaratıldıklarını düşünüyorlar.

Her şeyin insan için yaratıldığı fikrini tekrar tekrar duymuş olanlar var çocukluklarından beri. Sonra birileri çıkıp diyor ki, bunların hepsi yalan, bizim öznel algımızda bir yan etki, orijinal varlık sebebimiz başka bir şey için, bir canlı için bile değil, kendini tekrar eden bir dizi biyolojik talimat için üç boyutlu fotokopi makinesi görevi görmek. O kadar. Rick and Morty'den tereyağı getirmek için yaratılmış bir robot vardı.

Bunun için yaratıldığını öğrenince bunalıma giriyordu. Rick'in de cevabı, aramıza hoş geldin. Ama işin beni esas şaşırtan kısmı, tüm bunlara rağmen bu bakışın kısa sürede popülerleşmesi oldu. Burada Dawkins'in iyi bir yazar olmasının etkisi büyük.

Bir polemikçi olduğundan daha iyi bir yazar bence. Hem bilim çevrelerine hem de bizim gibi amatörce ilgilenenlere hitap eden, popüler kültüre de girebilen çok az sayıda eser var. Zaten birkaç sene önce Royal Society'nin düzenlediği bir ankette gelmiş geçmiş en ilham verici bilim kitabı seçilmiş Bencilgen. Türlerin kökeninden, kozmostan, zamanın kısa tarihinden önce gelmiş.

Benim de açıkçası buradaki fikirle bir problemim yok. Zaten evrenin kendisini manasız olarak görüyorum. Manasız derecede büyük, manasız derecede de hızla büyüyor. Manasız derecede yaşlı ve bir gün ölecek.

Son yıldızına, son atomuna, son protonuna kadar her şey çözülecek. Bir yanda bunu kabullenmişsin, bir yanda da milyon tane günlük derdimiz var. Borsalar ne oldu? Çocuğum kakasını temizle bilmem ne.

Bunların arasında kaynayıp gitmiş olabilir bu gen merkezli bakışın açılımları da. Ünlü filozof Jay-Z'nin dediği gibi... Evet ularsızlar, üçlemenin son bölümünde efektif altruizm akımına bakacağız. Dünyayı kurtarmak isteyen milyarderler ne yapıyorlar?

Yaptıkları yardımın maksimum etki sağlamasını isteyenler nasıl karar veriyorlar? Bunları konuşacağız. Yani işin hem ekonomi, hem politika, hem ahlak felsefesi kısmını yine karman çorman edeceğiz. Hepinize zamanınız için, dikkatiniz için teşekkür ederim.

Özellikle de patronlarımın o yardımsever genlerine teşekkür ederim. Ümit Karayakalı, hoş geldin. Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Emine Tekerek, Sezer Sunar, Bahadır Batır ve Emel C'de.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)