
3.503 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 16 Ocak'ta alıyoruz. Seçim gündemi tüm hızıyla yükseliyor. Taraflar adaylarını açıklamaya devam ediyor. Bu hafta en çok tartışılan adaylardan biri CHP'nin Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş oldu. Geçen haftaki bölümde de kulağıma geleni size söylemiştim. Duyduklarım gerçek oldu ve Lütfü Savaş yeniden adaya gösterildi. Gerekçe ise mevcut aday adayları içinde kazanma olasılığı en yüksek adayın Lütfü Savaş olmasıymış.
Bu konuyu uzun konuşmak da mümkündür ama bana kalırsa değmez. CHP'nin veya CHP'lilerin şu soruyu cevaplamaya ihtiyacı var. Hatay adayı Lütfü Savaş olacaksa, Hatay'ı CHP'nin yönetmesiyle yönetmemesi arasında ne fark var? Bakın, cumhurbaşkanlığı olur anlarım. Erdoğan'ın değişmesi demek, rejimin değişmesi demektir. Bu durumda aday talihi hale gelebilir. Hadi onu anlarım. Fakat tekraren sorayım. Hatay'ı Lütfü Savaş yönetecekse veya Hatay adayı Lütfü Savaş olacaksa, Hatay'ı CHP'nin yönetmesiyle yönetmemesi arasında ne fark var? Yani adayın, CHP adayının Lütfü Savaş olduğu bir denklemde
Örneğin AKP'nin adayının kazanması CHP'lileri neden üzer? Tek bir CHP'li bu soruya esaslı bir cevap verebilir mi? Kamplaşmanın bu derece aşırılaştığı bir ülkede, gazetecilerin eğer yorum yapıyorlarsa, seçim tavırlarını kamuoyuna açıklamaları gerektiğini düşünüyorum. Nitekim bu sayıkla, Ocak ayında Millet İttifakı'nın göstereceği adaya oy vereceğimi söylemiştim.
Yani bana kalırsa okurların, izleyicilerin, dinleyicilerin bunu bilmeye hakkı vardı. Depremden sonra Türkiye'nin yönetim biçimi bir ulusal güvenlik sorununa dönüşmüştü. Daha doğrusu bir ulusal güvenlik sorununa dönüştüğünü depremden sonra anlamıştık. Az şey değil, böylesi bir felaketin ardından ordu sahaya inebilmek için talimat beklemişti. Hatırlıyoruz hepimizi değil mi? Fakat seçim kaybedildi.
Sırada 31 Mart seçimleri var. Ben seçim tavrımı yine açıklayayım. İstanbul'da oy kullanacağım ve Ekrem Emoğlu'na oy vereceğim. Çok sevdiğim için değil, kefil olduğum için değil, kurumsal bir muhalefetin yaşaması iyidir dediğim için. Fakat şunu da söyleyeyim, hiçbir beklentim yok. İstanbul dışında yaşasaydım,
Muhtemelen oy vermeye gitmezdim. Şişli ilçesinde ikamet ediyorum. İlçede kime oy veririm ya da oy verir miyim bilmiyorum. Bu bölümde konumuz enteresan, tartışmalı bir meseleye yorum yapacağız. Antalya Spor'un İsrail'li oyuncusu Jeheskel'in Trabzon'a attığı golün ardından verdiği poz çok tartışıldı. Bu pozun ardından Jeheskel sınır dışı edildi. Peki Jeheskel'in suçu neydi? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bu bölümde biraz dertleşeceğiz sizinle. Trend Topik podcast serisini hazırlamaya başlayalı iki yıldan uzun zaman oldu. Ben de bu süre boyunca Twitter'ın Türkiye gündemini düzenli olarak takip etme fırsatı buldum. Daha önce bahsetmiştim sanırım. Olağan şartlarda üç tip trend topiği olur Türkiye'nin. Birincisi politik, ikincisi sportif, üçüncüsü ekonomik. Mesela doların 30 TL olması, enflasyonun açıklanması, maaşlara yapılacak zamlar,
Trantopiklerin ekonomik başlıklarıdır. Ya da mesela atanamayan öğretmenler veya ataması yapılmayan diyelim, öyle deyince kızıyorlar, pardon. Ya da mesela EYT'liler, bunlar ekonomik başlıklar. Her ay en az 4-5 kez, belki de daha fazla, ekonomi gündemi Twitter listesini domine eder. Bir de politik başlıklar var tabii. Politikacılar halkı şaşırtmayı başarabilirlerse bu listeye girebiliyorlar. Mesela yılların Atatürkçüsü, anti-Erdoğancısı Hulki Cevizoğlu bu aralar Twitter'ın popüler isimlerinden.
Büyük bir farkla İstanbul'u kazanacağız. Hazırız, kararlıyız. Az önce diğer arkadaşlarla da konuşurken, İmamoğlu'nun yaptığı iyi bir şey var mı acaba diye düşündük. Aklımıza hiçbir şey gelmedi. Üç şeyle devam ediyor. Çöp, çukur, çamurla devam ediyor. Politikacı genelde tepki çeken bir açıklamanın ardından tren topik olur.
Hulki Cevizoğlu'nu tahmin edeceğiniz üzere muhalifler Trantopik listesine sokuyor. Bir başka örnek mesela Büyük Birlik Partisi lideri Mustafa Destici. Valla kendisi kaşınmış. 9 şehit haberinin ajanslara düşmesinden ardından bir tweet döşemiş.
13 Ocak tarihinde attığı bu tweeti bir de profiline sabitlemiş. Desturcu diyor ki, terör örgütleriyle sadece dağda mücadele etmek, kökünü kazımak ve bitirmek için yeterli olmaz. Terörün başta siyasi uzantıları olmak üzere bütün unsurlarla mücadele edilmeli. Daha da uzatmış, uzun uzadıya yazmış. Eee ne var bunda diyebilirsiniz. Zaten bu çok klişe bir ifadedir. Ne var bunda diyebilirsiniz. Efendim şu olmuş.
Dönmüş, Türkiye'deki hemen hemen tüm siyasi partilerin logosunu da tweetin altına eklemiş. Cumhur İttifakı dışındaki her siyasal partiye terör destekçisi demiş. Destecinin listesinde İYİ Parti var, LDP var, Saadet var. Hadi bizim solcular zaten doğuştan vatanaynı, solculara dese alışkınız. Solculara her türlü hakaret serbesttir de, mesela Deva var, Gelecek var. Yahu Zafer Partisi bile televizyon istekçisi olmuş. Tam Adolf Hitler özentisi. Faşizmin yarattığı atmosfere kendisini fazla kaptıran destici, tüm siyasi partiler kapatılsın diyor. Tabii şimdi öyle deyince, desticinin geçmişi deşilmiş. Arşivin tozu rafları didik didik edilmiş. Neler çıkmış ortalığa neler.
Tabii ki ben İsmet Hareketi'ni bir terör örgütü olarak görmüyorum. Bunu daha önce de söyledim. Çünkü hele ki silahlı terör örgütü. Ne diyor? Haşhaşiden de beterler diyor. Edeb yahu! Edeb yahu! Edeb yahu! Edeb Sayın Başbakan! Edeb!
Hiç olmazsa milyonlarca hizmet ehlinin hatırına ederim. Desticinin Fethullahçılara ilişkin güzellemeleri Twitter'ı yeşillendirmiş. Hatta taa 2012'de destici, analar babalar ağlamasın diye özelliği kabul edebiliriz diye tweet bile atmış. Peki destici bu yazdıklarından pişman mıdır?
Elbette değildir, hatta kendisiyle gurur duyuyor olabilir. Baksanıza, normal şartlar altında kimsenin iplemediği bir genel başkan, üç gündür Tren Topik listesinde. Destici için bunun hayali bile güzel. Üstelik tepi gösterenler kadar, destekleyenler de var. Bak, müthiş.
Faşizmin ya da neofaşizmin diyelim ya da 21. yüzyılda ortaya çıkan bu popülist otoriterliğin aslında nasıl hareket ettiğine ilişkin çok tipik bir örnek didestici. Ne yapıyorsunuz? Önce normalde hiç kabul edilmeyecek bir açıklama yapıyorsunuz. Bu açıklama üzerine taraflar bölünüyorlar. Bu taraflar didişirken aslında siz didişen taraflardan birinin tarafını tutuyormuş gibi davranıyorsunuz. Bak destici de böyle yapıyor. Ne yaptı? Destekçi kitlesini bu saçma açıklamayla arttırabildi. O zaman biz ne yapmalıyız? Buna benzer şeylere pek prim vermemeliyiz. Ama buna ne mümkün? Neyse konuyu dağıtmayayım. Bunlar Twitter'ın politik gündemleri. Bir de sportif gündemleri var.
Bu gündemlerde ağırlık futbol tabii. Burada genelde hakemlere sövülür ya da belli olmaz taraftarlar birbirine söver ya da bir kulüp başkanı trend topik olur. Benim görebildiğim kadarıyla Ali Koç bu noktada rakipsiz. Yani neredeyse üç günde bir trend topik oluyor. Ya da bir spor programında öyle bir laf edilir ki özür dile bilmem kim diye kampanya başlatılır falan.
İşte futbol ve siyaset gündeminin iç içe geçtiği bir maç, 14 Ocak'ta Antalya Sporu ile Trabzon Sporu arasında yaşandı. Bir bir beraberlikle biten maçta Antalya'nın tek golünü Sagiv Ceheskel attı. Fakat Ceheskel'in golün ardından kameralara verdiği bir pozu çok tartışıldı. İsrailli oyuncu bileğindeki bandaja 100 days, Türkçe ifadesiyle 100 gün yazmış ve 7 Ekim'e altına not düşmüştü.
Fotoğrafın sosyal medyaya düşmesiyle tetiklenen binlerce insan, CSG'li trend topik yaptı. Antalya Spor, bu oyuncuyu derhal kovmalıydı. Artık bu kaçıncıydı? TFF uyuyor muydu? Neden Antalya Spor'a TFF haddini bildirmiyordu? Bu esnada, Antalya Spor'un tesisleri önünde toplanmalar başladı. Teorist köpek! Antalya'dan defol!
CSK'li haddini aşmıştı. Soykırımı övmekteydi. Bu esnada Twitter'daki iletiler, tetiklenmek için oldukça işlevseldi. Bebek cesetlerinin fotoğraflarıyla CSK'li yan yana gösteriliyor, CSK artık soykırımcı sıfatı ilanılıyordu. Henüz maçın bitmesinin ardından bir saat bile geçmemişti. Olayın sosyal medya gündemine düşmesinin ardında Adalet Bakanı Yılmaz Tunç da yine sosyal medyadan bir açıklama yaptı. Beyaz Futbol moderatörü Ertem Şener'den dinleyelim.
Adalet Bakanı Şeyh Yılmaz Tunç bir açıklama yaptı. Bugün oynanan Antalya Spor-Trabzonspor Süper Lig müsabakasında attığı golden sonra, İsrail'e Gazze'de yaptığı katliamı destekleyen çirkin hareketi nedeniyle İsrail'e futbolcu, Saygı Yücel Eskel hakkında Antalya Cumhuriyeti Başsavcılığında Halkı Çin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek suçundan adli soruşturma başlatılmıştır. 100 günü aşkın süredir çocuk kadın, genç yaşlı demeden, Gazze'de soykırım yaparak insanlık suçu işleyen, İsrail'in saldırılarını bir kez daha lanetliyorum, Filistinli mazlumların her zaman yanında olmaya devam edeceğiz. Sayın Adalet Bakanımız Yılmaz Tunç Beyefendi'nin açıklamasıdır. Acaba tutuklanacak mıydı? CESGEL tutuklansın hashtag'i trendtopik listesine sokuldu. Fakat CESGEL'in suçu neydi?
Şimdi biraz duralım. Önümüzdeki fotoğrafta sadece 100 gün ve 7 Ekim yazıyordu. Bir de Davut Yıldızı var kenarda. Evet, gıcık olmakta haklıydık da hukuken suçu neydi? Hansı Johnisi bile anladı, bizim İslam düşmanları hala anlamadı. Ulan utanmıyor musun? Siyonist uşağı bir her gereği savunmaya. Suçu neymişmiş? Daha ne olsun? Demeden önce bir düşünün. Allah akıl izan vermiş değil mi? Çalıştıralım kafayı. 100 gün önce İsrailler ne yaşadı?
Dünya, İsrail-Gazze sınırından gelen şok saldırı haberiyle uyandı güne. Hamas, İsrail'e Aksa tufanı operasyonu başlattı. İsrail kentleri binlerce füzeyle vuruldu. Hamas güçleri İsrail'e girdi. Askeri, üs ve polis merkezlerini ele geçirdi. İsrail Başbakanı Netanyahu, savaşta hız açıklaması yaptı. İsrail ordusu Gazze'yi savaş uçaklarıyla vurdu. İki tarafta da aralarında çok sayıda sivilin doldu.
Yüzlerce kayıp var. Binlerce kişi de yaralı. 7 Ekim'de aralarında sivillerin de olduğu yüzlerce İsrailli öldürülmüş, yüzlercesi de esir alınmıştı. Herkes kendi sesinin gürültüsünden başkasının sesini duyamıyor. Ötekinin sesine sağır. İsrail'de gündem 3 aydır falan esir tutulan İsrailli siviller. Öyle ya da böyle. Cehesker'in yaptığı, tırnak içinde söylüyorum, normaldi.
100 gün önce ülkesinde yaşanan bir dramı selamlayan bir futbolcuyla karşı karşıyaydık. Anlatıla geldiği gibi soykırımı ya da katliamı değil, 100 gün önce yaşanan dramı anıyordu. Ha, soykırım ya da katliam hakkında fikirleri nedir bilmiyoruz, belki siyonist bir herif, bilmiyoruz. Evet, son 100 gündür süren ve soykırımı ölçeğinde yaşanan İsrail zulmüne hiçbir şey demeyip sadece 7 Ekim'i anmak son derece ikiyüzlü bir davranıştı.
O yüzden JSK bana kalırsa son derece antipatik bir futbolcuydu. Ama hukuk antipatikliğe değil suça bakmalı değil mi? Hukuken suçu neydi JSK'in? Hatta sadece JSK değil, dünyadaki tüm İsraililer gibi Başakşehirli oyuncu Eden Karzev'de Instagram üzerinden yüz yazan bir fotoğraf paylaşmıştı. Altına da not düşmüş.
Bring them home now. Türkçe ifadesiyle onları eve getir, şimdi yazıyordu. Yani mesajın ne olduğu açık. Hamas'ın elinde tuttuğu İsrailli esirlere ilişkin bir çağrıydı bu. Ya bu çağrı çok insani değil mi? Fakat Lynch'den Karzov da nasibini aldı. Başakşehir takımı, Karzov'un bu paylaşımı nedeniyle futbolcuyu disipline sevk etti. Hadi bunu anlarım. Bir futbolcu bulunduğu ülkedeki hassasiyetleri gözetmelidir. Peki ya hukuk?
Hukuk halkın hassasiyetlerini ne ölçüde gözetmelidir? İşte bu soru biraz da felsefik bir sorudur. Hukuk halkın hassasiyetlerini ne ölçüde gözetmelidir? Sosyal medya tepi göstermekte haklıydı belki. Hatta spor programlarında eleştirilmesi de makuldü. Ama hukuken suç muydu yaptığı CSK'nin?
Anlatılan CSK'lin 100 gündür süren İsrail soykırımını övdüğüydü. Zira aynı sabah medyada İsrail soykırımı 100 gündür sürüyor haberleri yapmıştı. Böylece Adalet Bakanı Yılmaz Tunç da yükselen tepki alkasını almıştı. CSK sabaha karşı gözaltına alındı. Antalya Spor, Trabzonspor maçında attığı golden sonra yaptığı hareket nedeniyle kadro dışı bırakılan İsrailli futbolcu Sagiv Jehesker gözaltına alınmıştı. Kameralarımızı Antalya'ya çevireceğiz. Futbolcu şu sıralar ifade veriyor. Peki gözaltına alınma gerekçesi neydi? Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.
İşte bu noktada, bu suçun ülkemizde geldiği aşamayı konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Halkı kim ve düşmanlığa tahrik suçu, çerçevesi oldukça flu bırakılmış, arzu edildiği takdirde bu çuvala bir şekilde sokulabildiğiniz bir tür boş gösterere dönüşmüş durumda. Halkı gerçekten kim ve düşmanlığa tahrik suçunu işleyenlere hiçbir soruşturma açılmazken, sosyal medyada galeyana gelen insanların talepleri mahkemelerde kabul görebiliyor. Arzu edildiği takdirde, İşte bu ifadenin normal şartlar altında hukuki bir standart olması gerekir. Yani ne yaparsanız hapse gireceğinizi bilmeniz gerekir. Bu dediğim son derece önemli. Kişi, işlediği fiilin suç olup olmadığını bilmek zorundadır. Fakat ben televizyona çıkan bir kişi olarak söylüyorum. Ağzımdan çıkan şeyin hangisine tetikleneceklerini bilmiyorum. Tabii kim ve düşmanlığa tahrik suçu için bahsediyorum bundan.
Fakat Türkiye'de, bu suçun unsurlarının oluşması için sosyal medya tepkilerine bakılıyor. Önce iktidar trollerinden birinin hedef göstermesiyle başlıyor süreç. Mesela, iktidar trollerinden Furkan Bölükbaşı'nın Şeheskel'in hareketine ilk yorumu şöyle olmuş. Savaş suçlusu olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis verin. Atın cezaevine bu faşist soykırımcıyı. Bütün soykırımcalara göz dağı olsun.
müebbet verelim diyor, savaş suçlusu olarak yargılayalım diyor. Şimdi hukuk bu bakış açısını dinler mi? Yani Furkan Bölükbaşı böyle bir şey diyebilir. Serbest, diyebilir. Ne yapalım? Ama hukuk bunu dinler mi? Dinlememesi gerekir.
Mesela Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik şöyle demiş. O gol sevinci, Gazze'de katledilen 10 bin çocuğun acısı üzerinde tepinmektir. Bu siyonist, eğer Türkiye'de top oynamaya devam ederse, Antalya Spor, her türlü protestonun meşru yolunu açmış olur. Örnekleri çoğaltabiliriz. Dediğim gibi, JSK'nin hareketini ikiyüzüce buluyorum. son 100 gündür çoğu kadın ve çocuk 30 bin sivilin katledilmesine hiç sez etmeyip, bu çığlığı duymayıp 100 gün önce 7 Ekim'de kaçırılan İsrailleri anmak bana samimi gelmiyor. Gıcık olursunuz yani ve gıcık olmakta da haklı sayılırsınız. Hatta taraftarlar tepi gösterebilirler, tezahüratlar yapabilirler, toplumsal olarak ayıplanabilir yani. Fakat yaptığını çarpıtıp adli soruşturma açmak, işte burada bir durup düşünmek gerekir.
Siz bir durup düşünün, biz bir de reklam arası verelim. Bu tezgaha yeni yeni alışıyoruz, yani birkaç yıl oluyor. Nasıl bir tezgah bu? Önce troll ağlarıyla kişiyi hedef göster, yaptıklarını, ki genellikle söyledikleridir bu, yani bir ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir şeydir genellikle bu, söylediklerini çarpıt, ardından tutuklanması için toplumsal bir talep oluştur. Normal şartlar altında bu talebin hukukun atacağı adımı etkilememesi gerekir.
Yani mesela demin Furkan'ın dediği işte, müebbetle yargılansın. Değil mi? Dinlemez bunu bir mahkeme. Aksi halde her antipatik hareket hukuken cezalandırılmış olur. Ama maalesef Türkiye'de bu çizgiyi aşalı çok oldu. Hatırlar mısınız? Bir yıl kadar önce ekmeğe zam gelince ekmek üreticileri sendikası başkanı Cihan Kolivar, Habertürk'te şöyle bir açıklama yapmıştı.
Ekmek aptal toplumların temel bida maddesidir. Türkiye'de ekmek kişi başı tüketim 210 kilo, İsveç, Norveç, Danimarka, Japonya, İngiltere'de de 45-50 kilo. Bizim toplum ekmekle doyduğu için böyle 20 sene başına yöneticiler duruyor. Normal şartlar altında bu ifadeye gıcık olabilirsiniz. Hatta bu ifadenin en popüler halini Rahmetli Aziz Naysi söylemişti. Fakat aynısı oldu. Cihan Kolivar bu ifadeleri nedeniyle tutuklandı. Bakın gözaltına alındı demiyorum, tutuklandı diyorum. Kolivar'ın ardından yapılan haberlerin de dili şöyleydi. Değerli izleyenler, Türk milletine ve AK Parti seçmenine hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar tutuklandı. Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar katıldığı bir canlı yayında üreticilerin sorunlarını konuşmak yerine millete hakaret etmeyi tercih etmişti. Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir.
bizim toplum ekmekle doyduğu için böyle 20 sene başında yöneticiler duruyor." şeklinde cümleler kurmuştu. Kolivar'a büyük tepki yağdı. O kadar uzağa gitmeyelim. Ege Akersoy'u ele alalım. Yumruk attığı için tutuklanan sanırım bir Ankara Gücü Başkanı var, bir de Ege Akersoy.
Hatırlarsınız, 1 Ocak'ta düzenlenen Gazze mitingi dağılırken Yeşil Bayrak'la biriyle tartışmıştı Ege. Bu tartışmanın ardından yumruk atmış ve tutuklanmıştı. Aynısı oldu. Ege Akersoy sosyal medya lincinin ardından tutuklandı. Hala tutuklu. Bu kişileri savunamıyoruz da. Çünkü örneğin, CSK'nin yaptığı suç değil ama oldukça antipatik. Ya hukuken suç değil deseniz, bu dediğiniz de çarpıtılıyor.
Siyonist katliamcıyı savundu diye manşet atılıyor. Ama hakikat, Reyes gelin hukuken bir suçu yoktu. Ülkesinde yaşanan bir katliamı anıyordu sadece. Denebilir ki, ya Batı'da da tam tersi oluyor, Batı'da da buna benzer işler yapılıyor. O Batı'nın kabahati. Ayrıyetten Batı'nın cancel culture denilen o manyaklığını da ayrıca konuşmak gerekir. Neyse. Bana bak, Gülşen'i unutmayalım. Sahnede İmam Hatip mezunu olan davulcusuyla ilgili şunları söylemişti Gülşen. İmam Hatip'te okumuş sadece.
Üstelik bunu söyler söylemez değil, söyledikten aylar sonra yine bir trol ağa tarafından hedef gösterilmiş, iktidar medyası olayı köpürtmüş, sonunda da Gülşen tutuklanmıştı. Çarkıcı Gülşen konser verdiği sırada İmam Hatip Lisesi mensuplarına yönelik... ...çirkin ifadeler kullandı, skandal sözlerinin ardından çarkıcıya tepkiye aldı. Hakkında halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçundan... ...soruşturma başlatılan Şarkıcı Gülşen gözaltına alındı. Tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hemen hemen her gün Twitter'da birinin tutuklanması için başlatılan bir kampanyaya tanık oluyoruz. Kampanyanın dozuna göre kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağını da anlayabiliyoruz. Yani aslında tutukluluk kararına hukukun standartlarından ziyade kamuoyunun tepkisi karar veriyor. Kamuoyu dedim kusura bakmayın, öyle her kamuoyu değil. Makbul bir kamuoyu var biliyorsunuz. İşte o makbul bir kamuoyunun içinde olmadığınız için siz de böyle sinirli sinirli beni dinliyorsunuz.
CSKL'de bu kamuoyunun tepkisi sonucu gözaltına alındı ve kendisi henüz gözaltındayken ben de beyaz futbolu açtım. Neden beyaz futbolu açtım derseniz arkadaşlar Türkiye'nin bas atı beyaz futboldur. Dedim ki beyaz futbolda tutuklansın denirse bu kişi o zaman tutuklanır. Haa biraz makul bir yerde durulursa o zaman tutuklanmaz. Valla kişisel merakım Rasim Ozan Kütahyalı'nın ne diyeceğiydi. Bakalım dedim cesaret edebilecek miydi doğruyu söylemeye.
Yok artık ya tutuklama falan ne yapıyorsunuz siz kafayı mı yediniz diyecek miydi? Onun yerine havayı koklamayı tercih etti. Makulün Ahmet Çakar tarafından dile getirilmesini talep etti. Peki hocam bu İsrailli oyuncu tutuklanırsa doğru mu olur yoksa bu kriz büyütülmemeli gitmeli mi dersin?
Kafası çalışan herkes biliyor ki, ki Rasim Ozan'ın da kafası çalışır. Bu yapılanlar kamuoyunun ateşini düşürmek için yapılıyordu. Konuşanlar bin dereden su getiriyorlar, kamuoyundan korkuyorlardı. Ahmet Çakar neredeyse yanlış anlamayın diye seyirciye yalvarıyordu.
Tutuklanabilir şu an. Önce şunu söyleyeyim. Ben kimsenin tutuklanmasından bile yana değilim. Tutuklanma. Ayrıyeten de, biraz sonra söyleyeceklerim sakın yanlış anlaşılmasın. Sakın yanlış anlaşılmasın. Adam İsrail milliyetçisidir. Kendi ülkesini haklı görüyordur, siyonisttir. Bize göre, dünyaya göre, mazlumanın yanında olana göre, sayın bakanımıza göre, sayın cumhurbaşkanımıza göre, Türkiye'de 85 milyonun, 84 milyon 700 binine göre, Haksız. Fakat burada bir sıkıntı var. Hah dedim. Mangalda kül bırakmayan, hakkı hakikati her daim dile getiren cesur yürek Ahmet Çakar, durun kardeşim ne yapıyorsunuz siz diyecek. Yok, o da diyemedi. Hatta tam tersi, Antalya Spor'un puanı silinsin dedi. Belki de haklıdır bilmiyorum, puan silinebilir. Ama adamı tutuklayacaktık ya. Sıkıntı var diyor, yanlış anlamayın diye önce bir seyirciye yalvarıyor. Bin dereden su getiriyor. Sonra da üstü kapalı ifade etmeye çalışıyor derdine.
Ben televizyona çıkan biri olarak söyleyeyim, mayın tarlası bir alana girdiğimi bazen ben de hissediyorum ve dediklerime dikkat ediyorum. O noktada topa basıyorum, biraz yavaşlıyorum. Bu normaldir, bazen dikkatli konuşmak gerekir. Bunda da bir şikayet etmiyorum. Fakat bir yandan da korkuyorum, zaten sorun burada başlıyor. Nedir korkum? Ya diyorum ağzımdan bir laf çıkar, o laf eğilip bükülür.
Sorun o da değil arkadaşlar. Ağzımdan çıkan laf eğilip bükülebilir. Hiçbir sorun yok yani. Sorun şu. Ağzımdan çıkanı eğip bükerek beni hedef gösteren kesimler yüzünden tutuklanabilirim. Bakın bir suçum olmasına falan gerek yok. Dediklerim nedeniyle tutuklanabilirim. Çünkü çok ciddi bir iştahla tutuklansın kampanyaları düzenleyen kesimler dört gözle bunu bekliyor ve işleri bu. Tutuklattırabiliyorlar. Mahkemeleri etki edebiliyorlar. Ayşe Nur Aslan'ın başına defalarca kez gelen de buydu.
Neredeyse bir terörle mücadele ekibi bana savcılığa kadar eşlik etti diye özetlesem yeridir herhalde. Öyle bir şey yaşandı. Sayın savcı sosyal medyada iyice köpürmüş olan meselenin deyim yerindeyse köpüğünü alarak bana sorular yöneltti. Tüm bunlar esnasında iktidar medyası son derece işlevsel bir rol oynuyor. Trollerin çarpıttığı ifadeler iktidar medyası tarafından milyonlara servis ediliyor. Ardından tutuklanan ya da gözaltına alınan kişi derdini anlatamıyor. Ya da anlatsa bile onun savunmasına yer verilmiyor. İtibarı iki paralık hale getirilen kişi için hukuk da harekete geçemiyor. Ve sonuç? Hepimizin, tüm gazetecilerin kafasının üzerinde bir balta sallanıyor.
Fakat bir başka sonucu daha oluyor bu yapılanların. O da çok enteresan. Ezilen, hor görülen, günde 12-13 saat çalışan, gündüz güneş yüzü göremeyen ama ayın sonunda cebine asgari ücretten hallice bir para geçen kesimler, kendilerine ait bir devletin olduğunu zannediyorlar. Oh be diyorlar. Devletimiz hassasiyetlerimizi gözetiyor. Çünkü o bizim devletimiz. Çünkü onlar da görüyor sosyal medyada. Tepkimizi koyuyoruz, çağat tutuklattırıyoruz. Sevmediğimiz bir kimse varsa pat içeri attırıyoruz.
Sonuna kadar reis, bir yirmi beş sene önceki hatırlamazsınız siz. Benim eşim devlet hastanesinde çalışırken sigortada ben çocuğumu gösteriyordum. Birimiz bir kuyruk da biliyorsa ve doktor beni azarladı. Hadi dedi, yürü dedi, git fakültede uğraş dedi. Böyle bir muamele görüyorduk. Şu an biz doktor dövüyoruz. Şu an doktorları beğenmiyoruz, doktor dövüyoruz. O rahatlı, da bunun ötesi mötesi yok. Ha, ekonomik kriz mi var? Evet, var. Doğru. Ama bütün dünyada var. Benim annemler yurt dışında. Havalanlar kapalı şu an. Türkiye'deki medya bunu veriyor mu? Vermiyor. 1 Ocak Gazze mitinginin geniş görüntülerini izledim. Çok ilginç bir fenomenle karşı karşıyayız.
Memleketin en yoksullarıyla birkaç oligarkını bir araya getirebiliyor Erdoğancılık. İşte Erdoğancılığın kitlesi. En tepedeki milyarderler ve en alttaki milyonlar. Bu esnada orta sınıflara karşı kışkırtılan milyonlar bu kesimlerin yoksullaşmasına seviniyor. Siz ne kadar çile çekerseniz bir tarafı o kadar mutlu edebiliyorlar. Halk kesimleri birbirleriyle didiştirilerek sürüyor bu tezgah. Bu esnada yolunu bulan da buluyor. Nasıl yolunu bulan buluyor?
7 Ekim'de Hamas'ın saldırısıyla alevlenen ve işgalci İsrail'in soykırıma yeltenmesiyle devam eden Gazze mezalime 100. gününü geride bıraktı. İsrail'e ticaret hacmini araştıran ekonomi gazetesi yazarı Alaaddin Aktaş, aylık ithalat verilerini değerlemiş. Ekim ayında, yani 7 Ekim saldırısının yaşandığı Ekim ayında 79 milyon dolar olan ithalat, Kasım ayında %60 artarak 129 milyon dolara çıkmış. İhracat da aynen devam ediyor. Ticaret azımsanacak boyutta değil. Verilere göre Türkiye, İsrail'de en çok ihracat yapan üçüncü ülke. Bu ticaretin bir de müsiat boyutu var. Müsiat ve çelik ihracatçılar birliği üyesi iş insanları bir taraftan mitinge destek verirken, diğer taraftan İsrail için üretimini sürdürüyor.
Onca boykota, İsrail ürünleri tüketmiyoruz kampanyalarına rağmen ithalat artıyor. Bakın ihracat demiyorum, ithalat diyorum. Çünkü daha önce Starbucks Mücahitleri bölümünde de söylemiştim. Amaçları ekonomik bir boykotla İsrail'i köşeye sıkıştırmak falan değil. Toplumu Müslüman ve dinsizliğe bölmek. Didiştire didiştire iktidarlarını korumak.
Siz de didişmeyin lütfen, rica ediyorum yani. Devletimiz siyoniste cevabını veriyor. Devletimiz, bizim devletimiz görüntüsünü bu didişme sayesinde oluşturabiliyorlar. Siz bu didişmeye meze oldukça bu görüntü daha da tahkim ediliyor. Eğer öyle olmasaydı, Gazze mitingini 1 Ocak sabahı yaparlar mıydı? Yılbaşı kutlayan insanlara resmen, siz gelmeyin demekti bu. En başından bu yana, Filistin'e sadece İslamcılar sahip çıkabilsin istediler. Meseleyi bir Müslüman Yahudi ya da bir Müslüman seküler çatışması olarak algılamak istediler.
Böylece Türkiye'deki seküler kesimlere siyonist diyebilecekler, onları gayrimilliği ilan edebilecekler, bir tür didişmeye devam edebileceklerdi. Sonuçta öyle de oldu. Biz siyonist, biz İslam düşmanı olduk. Onlar mazlum Filistin halkıyla kucaklaşıyorlar. Ama günün sonunda devlet namına bir şey de kalmıyor. Devlet devlet diyen çok da kurallarla, kaidelerle, hukukla değil, galeyana getirilen halk kesimlerinin duygularıyla üretiliyor devlet.
Tabii ortada, bu noktada bir devlette kalmıyor. Bir hatırlatmaya ihtiyaç var sanırım. Devlet yönetiyorsunuz beyler. Beyler! Ülke yönetiyoruz ülke! Millet yönetiyoruz millet!
Evet, ülke yönetiyorsunuz beyler ülke. Devlet de sizsiniz, ülke de sizin. Bütün iktidar sizdedir. Bir silkinip kendinize gelin. Bizim feryadımızı duymanıza lüzum yok. Biz zaten İslam düşmanı siyonistleriz. Tamam bizi duymayın, boşverin bizi ama yönetecekseniz de devlet gibi yönetin. Bu nedir ya? Mahkemeler halk dalkavukluğu yapar mı? Mahkeme dediğin galeyana getirilmiş halk kesimlerine göre karar alır mı? Biraz ciddiyet. Trendtopi Pobi Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek nefret kampanyalarına alet olmamanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.