Podcast

350: Tanrı Dağı Kadar Türk Ama Hira Dağı Kadar Müslüman Mı? (Konuk: Bahadırhan Dinçaslan)

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

2020’li yılların başına damga vuran siyasal akım nedir sorusuna bir cevabımız şimdiden var; Milliyetçilik. Fakat artık milliyetçilik kendi içinde farklılaşabiliyor. Bu bölümde konuğumuz Seküler Milliyetçilik kitabının da yazarı olan Bahadırhan Dinçaslan.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

8.436 kelime · ~42 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 13 Ocak'ta alıyoruz. Türkiye, 12 Ocak akşamı ajanslara düşen 9 askerin Pencekilit Operasyon Bölgesi'nde PKK tarafından şehit edildiği haber ile sarsıldı. Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine baş sağlığı dilerim. Türkiye'nin başı sağ olsun demeyeceğim, zira biz unuturuz.

İki bilemedir üç günlük gündemdir bu. Hocaefendiler başlar, onlar ölü değildirler diye, biz de rahatlarız cennete gittiler diye. Geriye acılı bir anne, belki yetim bir çocuk veya gözü yaşlı bir eş kalır. Biz ise PKK'yı en şairane küfürlerle lanetleyerek geçiririz günlerimizi. Sosyal medyaya baksanız herkes kan ağlıyor. Oooo en vatansever nutuklar. WhatsApp mesajlarından Twitter'a, Instagram'a kopyalanıyor.

Ertesi gün unutmak üzere atılan bu mesajları okurken, biraz hava almak adına Beşiktaş çarşıya indim. Çarşıda maç heyecanı var. Beşiktaş, Fatih Karagümük'le oynuyor. Meşaleler, bayraklar, tezahüratlar her yerde. Derken bir taraftar durdurdu beni.

Transkriptin tamamını oku

Abi dedi pazar günleri Fox'ta izliyoruz hiç kaçırmıyoruz falan. Teşekkür ettim. Dedi ki ben ülkücüyüm. Yıllarca MHP'nin peşinden koştum fakat artık elim kırılır MHP'ye oy verme. Kendisiyle fotoğraf çektirip ayrıldım. Bir kafede kahve içiyorum. Aziz Mendi lideri Müslüm Gündüz Bahçeli hakkında konuşmuş.

Bahçeli emsalsiz bir kahramandır. Milliyetçilerle İslamcıları yan yana getirmiştir." demiş. Emin değilim, Bahçeli milliyetçilerle İslamcıları mı yan yana getirdi, yoksa sadece MHP'yle İslamcıları mı? Eskiden ülkücüyüm deyince MHP'liyi anlardık.

Şimdi bölündü ülkücüler. Zafer Partisi, İyi Parti, MHP ve hatta bunların üçüne de meyletmeyen diğerleri. Eskiden Bozkurt işareti MHP'yle özdeşti. Şimdilerde Bozkurt yapanın MHP'li olup olmadığı şüpheli. Sosyal medya ise tam gayya kuyusu. Öfkeli, hatta öfke yetmez, nefret dolu, zorba bir muhalif milliyetçi reaksiyon da var. Gözlüyorsunuzdur. Açıkçası bu gençleri tedirginlikle takip ediyorum.

Tren Topik'in bu bölümünde seküler milliyetçilik kitabının yazarı, Tamga Türk adlı internet sitesinin kurucusu Bahadır Han Dinç Aslan'la tam bu konuları konuşacağız. Bahadır Han Bey eski bir ülkücü. Hatta bilmiyorum belki hala kendisini böyle tarif ediyordur ama MHP'li değil. Milliyetçiliği seküler bir çerçeveden kavruyor. Kendisiyle 11 Ocak Perşembe günü Türkiye'nin değişen milliyetçi reaksiyonlarını konuştuk. Yeni bir akım olarak yükselen seküler milliyetçiliği anlamaya çalıştık.

Öyleyse uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Bahadır Bey merhaba. Teşekkürler davetimizi kırmadınız, kabul ettiniz. Merhabalar, ben teşekkür ederim davetiniz için. Şimdi gündem enteresan. Çünkü Türkiye'deki siyasal hareketleri takip eden insanlar için son derece heyecan verici bir yeni gelişme yaşanıyor. En azından ben yeni olduğunu kavruyorum, son 2-3 yıldır gündemimizde. Siz kitabınızı da yazdınız, seküler milliyetçilik başlığıyla. Fakat seküler milliyetçilik deyince herkesin anladığı şey anladığım kadarıyla aynı değil. Siz bu işi teorize etmeye çalışıyorsunuz ama tabii bu kavramı sahiplenen geniş kesimler bu derinlikten yoksun. O yüzden sizinle konuşmak istedik. Evvela bu teorik zemine taşıdığınız şeyi anlamlandırmak istedik. Ben kitabınızı okudum, elinize sağlık. Bence çok tutarlı bir yaklaşımınız var.

bu haliyle. Başkaca röportajlarınızı da takip etme fırsatı buldum. Bu nedenle açıkçası amacım zihninizi biraz kolaylaştırıcı şekilde dinleyicilere aktarmak olacak. Şöyle başlamak isterim. Daha önce Birikim Dergisi'ne 2022 yılında verdiğiniz röportajda milliyetçiliği kategorize etmişsiniz. Çok çeşitli şekillerde kategorize edilebileceğini kabul ediyorum. Hem işte ulus anlamında Türk milliyetçiliği, İngiliz milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, Fransız

milliyetçiliği, işte çeşitli devlet milliyetçiliği diyenler var, çeşitli şeyler var. Benim hoşuma giden, enteresan bulduğum şöyle bir cevap vermişsiniz. Demişsiniz ki... Yani ben Türk'üm ve doğam gereği, varoluşum gereği milliyetçi olmalıyım zaten. Bu mesyanik milliyetçilik. Fakat siz mesyanik milliyetçiliği eleştiriyorsunuz ve milliyetçiliğe işlevsel bir boyut kazandırıyorsunuz. Millet olmamız işlevseldir. O yüzden millet olmalıyız. Milliyetçilik de zaten millet olma halinin devam etmesidir.

Diyorsunuz. Bu hikayeyi biraz açar mısınız? Mesyanik milliyetçiliği nereden eleştiriyorsunuz? Neden işlevsel milliyetçiliği savunuyorsunuz? Evet, şimdi mesyanik milliyetçilik tabiriniz doğru fakat sadece bundan ibaret değil. Yani anlaşılması kolay olsun diye söyleyelim. Hani sanat, sanat için midir? Sanat, toplum için midir? Gibi bir tartışma vardır ya. Mesyanik milliyetçilik, milliyetçilik, milliyetçilik içindir der.

Yani işte kader olma hali, mesela işte yine bir misyon yüklenme hali, bunu nasıl ifade edelim? Fichte'nin Alman milletine mektupları vardır, bir eseri vardır. Orada basitçe şunu der, ey Alman, yalnızca sen milliyetçilik yapmaya mezunsun, yani izinlisin. Çünkü Tanrı senin omuzlarına böyle bir görev yükledi. Şimdi tabii çok özet bir şekilde söyledim. Fichte doğrudan böyle söylemiyor ama özetini çıkarırsak böyle. Bu biraz şuna benzer. Biliyorsunuz bu Rudyard Kipling'de falan çok öne çıkar. Beyaz adamın yükü. Biz beyazlar, zencileri ya da diğer yerlileri... Aydınlatmakla mükellefiz, görevliyiz falan gibi. Şimdi bu tür miniletçilikler neslenik. Benim bahsettiğim ise sizin de ifade ettiğiniz gibi işleri ve daha önemlisi faydası üzerinden. Ve şunu anlamaya çalışıyorum ilk başta. İnsana dahil her şey bir evrim neticesinde ortaya çıkmıştır ve faydalı olduğu için kalmıştır. Ya da en azından

zararlı olmadığı için korunmuştur diyelim. Ne tür bir ihtiyaç sonucunda biz millete, millet konseptine doğru yönelen bir evrim geçirdik? Bunun temelinde evvela biyolojimiz var. Kitabımda da uzun uzun kendimce biyolojik gerekçeleri anlattım, genetik gerekçeleri anlattım. Basitçe insanoğlu sosyal bir canlı, sosyal bir canlı olarak avantajı hallediyor. Bu çok önemli. Yani tek bir insan çok salak bir varlık baktığınız zaman. İşte derimiz çok zayıf, işte efendim pençelerimiz çok güçsüz, kas gücümüz yetersiz. Yani bizi tek başımıza doğaya bıraktığınızda en küçük bir diğer primat dahi yahut en küçük bir avcı hayvan dahi bizimle çok kolay baş edebilir. Ama

Yine o iptidai dönemimizden bir örnek vermek gerekirse, insanoğlunu avlayan canlılar yok olmakla karşı karşıya kaldılar. Neden yok oldular? İnsanoğlu bir grup bilinci geliştirebiliyordu. Grup aidiyeti, kimlik aidiyeti geliştirebiliyordu. Sonra geçmişi ve geleceği düşünebiliyordu. Geleceği düşünebilmek çok önemli. Diğer hayvanlarda olmayan bir özellik. Bir de tabii konuşabiliyordu, konuşmayı geliştirdi, evrimleştirdi bir süre sonra. Bu şunu getirdi, işte diyelim ki benim amcamın oğlunu bir dinofelis isimli yırtıcı bir kedi kaptı götürdü. Ben klanıma gidiyordum ve diyordum ki amcamın oğlunu dinofelis kaptı. Biz bu tehdidi bertaraf edelim, ne yapalım? Örgütlenelim, mızraklarımızı alalım, alet kullanalım. Sonra organize bir şekilde gidelim. Bir grup sağdan çevilsin, bir grup soldan çevilsin, bir grup ortadan gitsin. Ne yaptık? Dino Felis'in soyunu tükettik. Şimdi bu var milletin kökünde. Tabi insanoğlunun sosyal uzantıları, yani zekası ve zihin kapasitesi nedeniyle ortaya koyduğu erinsel konseptler biyolojisinden daha hız devriliyor. Yani biz mesela 100 bin yıl önceki atalarımızdan biyolojik olarak çok farklı değiliz.

Fakat sosyolojik ve zihinsel olarak çok farklıyız. Çok daha müthiş bir bedeniyet kurduk buna. Sosyal uzantı deniyor evrimsel olarak. Sosyal uzantılar driftleştikçe yeni, daha güçlü grup kimliklerine ihtiyaç duyuyoruz ve millet olma hali böyle ortaya çıkıyor. Benim temel iddiam şu. Bu hala faydalıdır. Milletler halinde örgütlenmek, insanoğlunun milletler halinde gruplara bölünmesi hala faydalıdır. Hem dünya için, insanlığın tamamı için, hem de bu kimliklere mensup olan insanlar için. Bunu korumak, bunu pekiştirmek ve bunun faydalarından

yararlanmayı sağlamak da milliyetçiliktir. Milliyetçilik böyle tarif etmek gerekir. Böyle tarif ettiğinizde mesiyenik milliyetçiliğin felsefeyi bastıran, düşünceyi bastıran, özgür iradeyi bastıran, birey saygınlığını bastıran kusurlarından da uzaklaşmış oluyorsunuz. İlk sorunuza böyle cevap vermiş olayım. Bu haliyle dediniz ki hâlâ faydalıdır. Oradaki hâlâ ilgimi çekti. Yani belli bir aşamadan sonra faydasız olabileceği bir seviyeye geleceğiz diye bir alt metin anladım dediklerinizden.

Gelişi es mi bilmiyorum. Yani ihtimali var en azından. Yani değişen şartlarda tekrar tartışılıp, milliyetçiliğin lüzumsuz olduğu bir tartışmada yürütülebilir o halde. Pekala şunu diyebiliriz. Mesela çok büyük bir katastrofik bir şey yaşadı dünya ve uzak yıldızları kolonize etmeye gittik. Böyle bir ortamda başka bir gerçeklik söz konusu olacaktır. Ya da mesela şöyle düşünün. Yapay zeka korkunç bir şey. Yapay zeka merkezi planlamayı, ekonomik planlamayı falan mümkün kılan bir şey.

Belki yapay zekayı kullanarak ulaşacağımız cemiyet yapısı millet olma halini gereksiz kılabilir. Ama bunu bilmiyoruz. Bu mutlaka kehaneti değil. Buraya gideceğiz diye bir kehanet değil. Ama şunu söylemek lazım, namuslu bir zihin bunu söylemelidir. Bu şartlar değişirse başka hakikatler ortaya çıkar ve başka hakikatler ortaya çıktığında bugünün çözüm önerileri anlamsızlaşabilir. Bu onların yanlış olduğu anlamına gelmez fakat anlamsızlaşmaları anlamına gelir. Şey gibi,

artık karbüratörlü araba üretilmiyor. Dolayısıyla karbüratör ustası anlamsız bir hale geliyor. Karbüratör ustası olmaya çalışmak da anlamsız bir emek haline geliyor ama bir dönem arabaların karbüratörlerini tamir eden ustaların yanlış yaptığı anlamına gelmiyor. O noktada bu millet olma hali hala işlevsel. Fakat kitabınızda söz konusu millet olma halinin adını da koyuyoruz. Tabii ki Türk. Yani Türk milliyetçiliğini tartışıyoruz. O noktada tartıştığımız milliyetçiliğin ulusal adı Türk. Fakat milleti, milliyeti ve ulusu ayrı ayrı ifade ediyorsunuz. Hem Türk ulusu var, hem Türk milliyeti var, bir de Türk milleti var. Burayı biraz açar mısınız? Böylece Türk milliyetçiliği deyince ne olduğunu tam olarak anlayalım.

Evvela millet ve milliyet ayrımını kitapta da gördüğünüz üzere ünlü Türkçülerden, büyük Türkçülerden Ahmet Ağoğlu'ndan aldım. Ağoğlu diyor ki şimdi bir potansiyel olarak bunu öyle söyleyelim, kinetik ve potansiyel enerji vardır ya ortada bir potansiyel olarak bir milli malzeme varsa bu milliyettir. Bu şuurlu bir forma geçerse yani insanlar bunu benimseyip özümseyip ve bunun gereklerini yerine getirir halde davranırlarsa bu millet olur. Fakat benim gördüğüm bir diğer fenomen daha var. Uluş tabiyeti yani devlet tabiyeti üzerinden de bir kimlik ortaya çıkıyor. Bunlar bu arada birbirleriyle alakalı ve ilişkili. Yani birbirleriyle büsbütün, alakasız, düzlemlerin fenomenleri değil bunlar. Fakat aynı şeyde değiller. Uluş tabiiyetine en güzel örneği şeyden verebiliyoruz. Türkiye ve Azerbaycan yahut Almanya ve Avusturya. Basbayağı Avusturyalılar Alman. Yani bir Bavyeralı ile Prusyalı arasında evet bir miktar fark vardır ama bunların hepsini Alman diyorsak bir Avusturyalı ya da Alman dememiz lazım. Onların milleti Almandır. Fakat uluş kimlikleri Almanya'dakilerin Almandır. Avusturya'dakilerin Avusturyalıdır. Yahut Azerbaycan'dakiler

Azerbaycanlı ulus kimliğini edinirler devlet tabiyeti üzerinden, Türkiye'dekiler de Türk ulus kimliğini edinirler buradaki anayasal bağlar üzerinden. Birisi yani bu ulus kimliği kağıtla, kırtasiyeyle, devlet tabiyetiyle alakalı bir şeyken, diğeri kültürle, hem sosyolojiyle hem psikolojiyle ilgili neyi tevaruz ettiğiniz, nasıl bir kimliğin ve hangi ana dilin zihninizde mayalandığıyla ilgili. O noktada ilginç bir yaklaşımınız var. Türk millet olamadı da ulus olabiliyor diyorsunuz. Oradaki millet şuurunu anladığım kadarıyla ayrı bir önem veriyorsunuz. Tabii. Şimdi şöyle, milliyet hali yitirilmiyor. Yani Türkçe konuşanlar bulunduğu sürece milliyet hali yitirilmiyor. Ama millet hali zaman zaman yitirilebilen bir şey. Millet olma hali, şuurluluk yoksa...

bir arada bulunmak, mesela karşılıklı etkileşim yoksa, milliyetin potansiyel olarak kalmasına, asla kinetiğe dönüşmemesine sebebiyet veriyor. ama ulus kimliğe her zaman daha görünür bir kimlik çünkü gündelik hayatında çok etkin ve aktif. yani şöyle çok basitçe, türkiye'de yaşayan, etnik olarak farklı bir kökten gelen, bu arada etniste de vardır kitapta, etniste de ayrı bir fenomen olarak ele alınır. Diyelim ki boşnak etnisitesindesiniz ve Türk ulus kimliği, sizin kimliğiniz yurt dışına çıkacağınız zaman Türk pasaportu taşıdığınız için bu ulus kimliği çok görünürdür. Ama millet olma halinden bahsedebilmek için işte hani en krişe ifadeyle efendim ülküde birlik, acıda birlik, sevinçte birlik gibi durumlar söz konusu değilse

Bu toplamda bir millet hali vardır diyemeyiz. Eğer herkes komşusunu düşman görüyorsa, bir arada güven içerisinde iş yapma kabiliyetini yitirdiyse ki Türkiye'de bunlar yitirildi. Bu da benim tespitim değil. Bağımsız, üçüncü tarafların gözlemleri üzerinden ortaya konan şeyler. Türkiye'de bir arada iş yapabilme kabiliyeti çok düşük, güvensizlik çok yüksek. Herkes yanındaki insanı, sokaktaki insanın kötü olduğunu düşünüyor. Şu halde millet olma halinden söz edemeyiz. Halbuki en azından benim teorimde milletsi faydalı kılan tam olarak bu saydıklarımı mümkün kılmasıdır. Nedir bu? Bir arada iş yapabilme, birbirine güvenebilme, kolay organize olabilme, örgütlenebilmeyi kolaylaştırdığı için

millet olma hali doğmuştur ve iyidir. Fakat bunlar yoksa bu insanlara evet belki bir ulus diyebiliriz ancak bir millet diyemeyiz. Peki millet olmadan ulus olursan ne olur? Bunu da kitapta alıntı yapıyorum Azargat'tan. Azargat diyor ki hiçbir kimlik öyle anayasada var diye ya da anayasa bunu buyurdu diye olmaz. Kendi verdiğim örneklerden birisi de Afganistan. İşte Afganistan'da bu milletsiz ulus yaratma hatta tek tek etnisteleri sayarak

işte peştunlar, özbekler, şunlar bunlar diye sayarak ulus sahibiyeti etrafında insanları birleştirme hamlesi çok korkunç bir şekilde çöktü ve gördüğünüz gibi taliban geldi ve taliban artık sorgulanmaz bir şekilde otorite haline dönüştü Afganistan'da. demek ki ulus kimliği önemlidir, etkilidir, aktiftir fakat tek başına da yeterli değildir gibidir. Bu noktada doğru anlayabilmek için soruyorum. Azerbaycan ulusu ve Türk ulusu şeklinde iki ayrı ulus var. Fakat Türk milliyetçinin tarihsel olarak çok söylediği şekilde... ...bunlar tek millet ama iki devlet. Dolayısıyla siz diyorsunuz ki tek milletiz ama iki ulusuz. Çünkü devlet formasyonu da burada devreye giriyor. Aynen öyle. Hatta şunu demek lazım. Biz tek milliyetiz onlarla. Sadece onlarla değil. Diyelim ki Kazaklarla da öyleyiz ya da Kırım Tatarları'yla da öyleyiz.

yaşayan Türkmenlerle de öyleyiz. Fakat farklı uluslara tabiyiz ve bir milliyetçi olarak benim arzum bu milliyetin ortadaki potansiyel malzemenin şuurlu bir forma geçip millet haline de dönüşmesi. Şimdi bu bizim milliyetçiliğin teorik bağlamıyla tartıştığımız hikaye. Biraz da tarihsel bağlamını sizinle konuşmak isterim. Bir yandan milliyetçilik demiyorsunuz, sadece Türk milliyetçiliği demiyorsunuz. Vurgunuz seküler milliyetçilik ifadesine. Dolayısıyla memleketteki anti-İslamcı, İslamcılıktan pek haz etmeyen kitlelerin çok sempatik bulduğu bir ifadeye dönüşüyor. Ne güzel, hem Türk'ü seviyorlar, ne güzel. Yani biz de Türk'üz zaten. Hem de seküler, yani bu siyasal İslamcılar gibi de kafayı yememişler. Allah Allah, çok aslında makul bir yere...

Değiyor. İfadenin duygusu. İfadenin anlamını konuşacağız sizle ama en azından duygusu. Ya hakikaten öyle olsa daha iyi olur gibi bir his yaratıyor kitlelerde. Oradaki seküler vurgusunu biraz açar mısınız? Çünkü Türk milliyetçiliği bu zamana kadar seküler miydi? Sizinki mi yeni ya da şimdi ortaya çıkan şey mi eski?

MHP seküler milliyetçi midir veya İyi Parti başka bir şey yerden yaklaşıyor, Zafer Partisi başka bir yerden yaklaşıyor? Türk milliyetçilerinin bir kısmı bu üç partinin de dışında, sanırım siz de bu şekilde konumlandırıyorsunuz kendinizi. Seküler olanını biraz açmanızı rica edeceğim. Konuşmanın başında çok güzel bir tespit yaptınız. Programın başında dediniz ki herkes farklı tarif ediyor bu fenomeni. Yani herkes evet kendisine seküler milliyetçi diyebilir fakat farklı tarif ediyor. Şimdi benim yaptığım neydi? Benim yaptığım bundan yaklaşık 10 yıl önce, 10 yıldan biraz daha fazladır, önümüzdeki süreçte bir kimlik buhranı sebebiyle milliyetçiliğin artacağı ve AKP baskısı nedeniyle de seküllerizminin

gerekliliğine dair farkındalığın artacağı idi. Bu ikisini birleştirince seküler milliyetçilik dedim. Bu yeni milliyetçiliğin adına ve bunun da işte teorisyenlerinden biri olmaya soyundum. Buna emek verdim, hala da vermeye devam ediyorum. Yeni olduğunu en azından bir sorumun cevabı olarak, yeni olduğunu kabul ediyoruz değil mi? Yani eskisi değil bu, bu yeni bir şey.

%100 yeni, en başta şu yüzden yeni. Yani şimdi Türk Milliyetçiliğinin biz ortaya çıkmadan önceki tartışmalarına dahi bakarsanız hep şunu görürsünüz. Ya bir şey yetmiyor. Yani hâlâ hazırdaki müktesebat, o neşeyatlar bütünü, o tutumlar bütünü, o bütün külliyat Yetmiyor. Herkes bir şekilde şunu arıyordu. Yani ne yapacağız da yetecek? Söz gelimi dinden çok uzaklaştık, daha Müslüman olursak mı yetecek? Yahut mesela ekonomik anlamda doğru tespitler yapamadık, daha sosyalist meyiller gösterirsek mi olacak? Falan gibi tartışmalar görürsünüz hep o neşeyatta.

Gazete yazılarında, dergi yazılarında, o zamanlar çıkan kitaplarda hep böyle bir arayışın izlerini görürsünüz. En başta yeni nesil olarak bizler yeni dünyanın insanları olduğumuz için o yeni dünyanın kodlarına göre milliyetçiliği kendimize göre yorumluyoruz. En başta böyle yeni ama bir diğer taraftan sizin asıl sorunuz olan sekülerist olma özelliğiyle büsbütün yeni. Yani sadece kronolojik olarak yeni değil, bir ihtilal olarak, bir çığır açan bir tavır olarak yeni. Bu neden böyle? Esasen sekülerdir. Bu başka bir mesele. Esasen seküler olması başka bir mesele. Fakat pratikte böyle değildi. Türkiye'de özellikle sol tehlikeye, komünist tehlikeye karşı Türk niyetçiliği propaganda yaparken İslamcı motifleri kullandı. Bir diğer mesele, düşünce cephesinin bir kısmını İslamcı teorisyenlerden fikir ve tutum iktibası ederek

ikame etti. Bu ne demek? Bazı alanlara girmedi, bazı alanlarda konuşmadı, bazı alanlarda fikir üretmedi. Çünkü daha mücadeleye, kavgaya ve pratiğe yönelik bir tavrı vardı. Buradaki boşlukları İslamcı düşünürlerin fikirleriyle ve uygulamalarıyla doldurdu.

Onlardan bir şeylere ödünç aldı ve o milliyetçiliğin rüknü haline geldi. Bu hatta çelişkiler de yarattı. Yani Türk-İslamcılık dediğimiz pozisyonda çok fazla çelişki vardır. Bu çelişkileri de tuhaf eklektik yeni fikirlerle çözmeye çalıştılar.

Türk İslamcı Mete'yle gurur duyar ya da Oğuz Kağan'la gurur duyar. Çünkü miniyetçidir özünde. Her ne kadar ben onun kusurlu yahut yanlış bir miniyetçi olduğunu düşünsem de özünde miniyetçidir. Bunlarla gurur duyar. Ama bir taraftan bunlar kafir. Mete işte şamanisti. Efendim Oğuz Kağan sonraki anlatılarda böyle Müslümanlık öyeleri Oğuz Kağan anlatısına girmiştir. Bütün mitolojilerde olduğu gibi. Ama esasen bir Pagan dönemimizden, Şaman dönemimizden kalma bir figür. Ya da Rilke Kağan Şamandı. Göktanlı'ya, Umay'a. Değil mi? Bu tarz şeylere inanıyordu. Bunu nasıl çözüyor o zihnindeki çelişkiyi? Efendim onlar da Müslümandı diyerek çözüyor. Yeni bir tarih yazıyor kendisine işte.

Kürşad'ı Kabe'ye diz vurduruyor. Bilge Kağan'ı aslında bunlar acaba o zaman gelen peygamberler miydi diye anlamlandırmaya çalışıyor. Böyle çözümler üretmeye çalışıyor. Halbuki hakiki değil bu yani. Yüzde yüz, yüzde yüz değil. Ama o zihinsel çelişkisini böyle aştı onlar. Yani bakarsanız Türkistancı müpteşabata böyle korkunç şeyler görürsünüz. Efsaneler görürsünüz. Çok tuhaf şeyler anlatılır insanlara. Hatta ben de bir zamanlar bunlara inanıyordum. Hatta yani şu işte peygamber Türktür. Bir kısmı buna inanır.

Ben de inanıyordum. Çünkü o zihin o çelişkiyi kaldırmıyor. Yani bir yandan Türk milliyetçiliği, bir yandan İslamcılık. Bakın Müslümanlık demiyorum bu arada. Şu pekala mümkündür. Yani ben bugün Müslümanım ama diyelim ki atalarımın bir dönemler kafir olduğunu biliyordum. Ve atalarımdan referansına milliyetçi değil de bugünün milliyetçiliğini yapıyorsam bu benim için sorun olmaz. Ama Mesiyenlik Türk, İslamcılık hep bir de tarih kodları vardı ya hani. Yani bir zamanlar biz Aslı Saadet devri gibi bir altın devri yaşıyorduk ve oradan düştük. Yeniden onu yakalamak için atalarımız gibi olmalıyız dediği zaman çelişkiler başlıyor. Mesiyanik milliyetçinin özelliklerinden dolayı çelişkiler başlıyor. Öte yandan sekülerizm bir tepkisellikten de doğuyor bunu itiraf etmek lazım. Yani AKP iktidarının aşırı islancı olması bizim gibi benim gibi

Aslında mütedeyyin ailelerin çocukları olan bir nesli olabilecek şeyden çok daha öteye itti. Daha böyle anti-din, hatta dürüst olmak lazım anti-İslam bir pozisyona soktu bu insanları ve bir arayış doğdu. Bu arayış mutlaka doğru bir şeyle sonuçlanacak demek değildir bu arada. Mesela şöyle bir yanlış algı da ortaya çıktı. Mesela sekülerizm istiyor, laiklik istiyor ama çok fazla şamanistik vurgular yapıyor. Bu da şey değildir, sekülerizm değildir. Ya da mistik vurgular yapıyor. Yani mistik, rasyonel olmayan, bilimsel olmayan atıflar yapıyor. Bu da seküler olamaz. Benim burada mesela yapmaya çalıştığım bu sekülerizminde ne olduğunu anlamak, anladıktan sonra anlatmak ve milliyetçiliğin rüknü haline getirmek. Bu da işte aslında basitçe bilimsel yöntemle, rasyonel bir şekilde düşünmektir.

Şimdi Türk milliyetçi literatürünün en önemli sloganlarından bir tanesi benim aklıma kazınan nedir o? Tanrı dağa kadar Türk, Hira dağa kadar Müslüman. Şimdi siz anladığım kadarıyla Tanrı dağa kadar Türk olmaktan bir beis yok ama Hira dağa kadar Müslüman olmak bu işe artık 21. yüzyılda zarar veriyor ya da doğru kodlayamıyoruz mu diyorsunuz? Yani bu sloganın en azından parçalanması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Bunu demiyorum. Şunu diyorum. Hira dağa kadar değil, Himalaya kadar Müslüman olsam...

Bu dünyanın işiyle bunun alakası yok diyorum. Yani İslam ya da diğer dinlerin hepsi öte alemle ilgili şeyler bunlar. Yani ölünce bize ne olacak sorusunun cevabından doğan inanışlar bunlar. İnanabilirsin, bir dinin mensubu olabilirsin. Fakat diyelim ki milletimiz için en doğru olanı seçme tartışması yapıyorsak ki milliyetçilik en basit şekilde budur. Bana Allah böyle buyuruyor diye gelme. Çünkü ben Allah'la kavga edemem. Allah'a ültimatom gönderemem. Ona reddiye yazamam.

Beni Allah'la kavga ettirme. Ben ama seninle kavga edebilirim. Senin fikirlerini yanlışlayabilirim. Senin fikirlerini kabul edebilirim. Sen beni yenebilirsin. Ben seni yenebilirim. Ve doğru, iyi, güzel tespitler, çözüm önerileri, analizler ancak böyle ortamda neşet ediyor. Birileri Allah adına konuştuğu zaman neşet etmiyor. Dolayısıyla Himalaya kadar Müslüman ol. Bu işin bizim konumuzla alakası yok tavrına seküleriz.

Daha fazla ol, daha Müslüman ol, hiç sorun değil. Ama benimle konuşurken, yani kamusal alana dair bir tasarrufta bulunurken... ...Müslüman, Hristiyan, ne bileyim Budist, Ateist, Satanist... ...bu kimliklerinle değil, bu ülkede yaşayan bir vatandaş... ...ve bir Türk milletinin mensubu, bir birey olarak konuş. O yüzden hani ben bir slogan ortaya atmak zorunda kalsaydım, şunu derdim yani... ...ben Bahadır Endilçe Hasan kadar Türk'üm. Tanrı Dağı kadar Türk'te değilim. Ben yaşıyorum, şu an varım ve Türk'üm.

Benim güncel, acil hatta ve gerçek sorunlarım var. Çok Türk olman bir şey ifade etmiyor. Zaten hani az Türk, çok Türk olmaz. Bir insan az hamile, çok hamile olur mu? Yarım hamile olabilir misiniz? Bazı şeyler böyledir. Çok Türk diye bir şey yoktur. Ya Türksünüzdür ya değilsinizdir. Ve Türkseniz, miniciliğin meselesi sizin ne kadar Türk olduğunuz ya da doğru Türk olup olmadığınız. Yani ben size geliyorum, ya kardeşim senin bıyığın yok, böyle Türk mü olur diyorum. Çok absürt bir tanım. Ama derim ki siz podcast yaparken bir gelir elde ediyorsunuz ve bununla ilgili bir vergilendirme şey doğuyor. Orada bir adaletsizlik varsa işte bu Türk'ün bir problemidir. Bununla ilgilenen bir zihin yapısı yaraşmak lazım. Bu da ancak sekülerizm ile mümkün. Ama tekrar ediyorum. İslam karşıtlı sekülarizm demek değildir. Bizim o mevcut İslamcı istibdattan, diktatörlükten doğan tepkiyi anti-din yahut anti-İslam tuzağından kurtarıp, bütün bunların üzerine geçen bir sekülarizm neden gerekliymiş? Mustafa Kemal Atatürk neden laik bir devlet kurmakta ısrarcı olmuş farkındalığına erişmek için kullanmamız lazım.

Bu haliyle Türk ulusu diyeyim, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı... ...bağlamıyla Türk ulusu diyorum sizin literatürünüzle, Türk ulusu Müslüman mıdır? Yani böyle bir tanım yapabilir miyiz? Bir defa bunu miniyetçilik tarafından çıkaralım. Felsefi yahut teolojik şekilde de yapamayız. Neden? İnsanlar mesela aynı anda ölebilirler.

Ama birlikte ölemezler. Yani ölmek işteş bir fiil olamaz. Ölüşemezsiniz. Çünkü herkes kendi ölümünü yaşar. İman da böyle bir şeydir. Aynı anda iman edebiliriz hepimiz. Ancak iman, tabiatı ve tanımı gereği bireysel bir şeydir. Aynı anda edebiliriz ama sonuçta benim kalbim ve sizin kalbiniz ayrı ayrı iman etmiştir. Dolayısıyla toplumun dini diye bir şey olmaz. Bireylerin dini vardır. Bireyler bu dini yaşayabilirler. Toplumun büyük bir kısmı belli bir dinden olabilir.

Bu yüzden de kendi aralarındaki interaksiyonlarda o dinin belirleyiciliği artabilir, bunlara itirazım yok. Fakat bir toplumun dini budur dediğinizde yani şöyle, Türkler Müslümandır, ya o Türkler Şamanisttir dediğinizde. Ben ateistim ve Türk'üm kardeşim ne yapacağım şimdi, Türklükten mi düşüyorum yani? Şuna benzer bu işte, diyelim ki puding yiyenler Türk olamaz demeye benzer. Ya birisi yer işte, birisi de sever onu gibi. Fakat evet şunu görmek lazım. Türklerin ekseriyeti Müslüman. Fakat bu da değişiyor. Sürekli şikayet ediyorlar. Görüyorsunuz işte deizm artıyor, ateizm artıyor falan filan diye. Çünkü mevcut din anlatısı insanlara yetmiyor. Hele ki kentte doğmuş, büyümüş gençlere gerçekten saçma geliyordur diye düşünüyorum ben de. Daha önce konuştuğum milliyetçilerde, üniversitede mesela konuştuğum milliyetçilerde şöyle bir yaklaşım vardı. Bu insanlar da mesela konuştuklarım arasında ateist, deist Türk milliyetçileri de vardı. Şöyle yaklaşıyorlardı. Türk milleti Müslümandır. Evet, biz bireysel manada inançsız olabiliriz ya da ben bireysel manada inançsız olabilirim ama şunu kabul etmek gerekir. Türk'ü İslam'dan ayıramayız. Bu yaklaşıma katılıyor musunuz? Yani Türk milletinin Müslümanlığını kabul etmek gerekir.

Bu kabul üzere insanlar bireysel manada deist, ateist olabilirler. Ama Türk milletinin dininden soğuması bir beka meselesidir. Dolayısıyla Türk milleti dininden uzaklaşmamalıdır. O yüzden bu haliyle sizin yaklaşımınıza aslında bir beka meselesi, tehdittir, milli güvenlik sorunudur şeklinde yaklaşan milliyetçiler de var.

Neden öyle? Mesela ben tarihte çok Müslüman olduğu için ilerleyen ya da az Müslüman olduğu için gerileyen bir toplum bilmiyorum. Hatta tersi örnekler vermek mümkün yani. Çok Müslüman olduğu için gerileyen, az Müslüman olduğu için ilerleyen toplumlar örneği vermek de mümkün. Bu tarz ben şeyleri sevmem. Hani çok dar bir alanda yağ yağ kalıplarına sokmayı sevmem ama diyelim ki bir Türk niyetçisi İslam'ın Türklük için bir tehlike olduğunu görürse ne yapacak? Milletimin dinidir diye bunu benimseyecek mi?

Türk niyetine düşen, Türklük için bir tehlike arz eden şeyi bertaraf etmekti. Şimdi bakalım, Türk milleti İslam'dan uzaklaşırsa ne olur sonucuna? Atatürk döneminde bunu kabul etmek lazım. İslam'dan epey uzak uygulamalar ortaya koyuldu ve o uygulamaların ekmeğini yiyoruz hala. Yıl 2024 oldu. Vaktiyle bir grup aydın insanın, kurucu babanın ortaya koyduğu vizyon sayesinde küçük de olsa, küçük de olsa bir özgürlük alanımız var Türkiye'de.

Ümmetin geri kalanı Türkiye'ye bu özgürlüğü tatmak için geliyor. Ümmetin geri kalanı İslam'a daha çok sarılarak bir şey elde edemedim. Çünkü dediğim gibi toplumların zaten dini olma sebebi bu. İslam'a sarılmak falan diye zannettikleri tutum aslında kendi aralarında aşırı kolektifçi, bireyi öldüren bir baskı rejimi kurmaktı. Kendi kendilerine ettiler bunu. Halbuki şunu demek lazım. Toplumun dini değişebilir. Dün şamanisttik, bugün müslümanız, yarın belki satanist olacak Türkler. Önemli olan din bizim toplumumuzda hastalıklı bir şeye dönüşüyor mu? Mesela ben diyelim ki Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı olsam. Dinle yegane kaygım, ilişkim şu olur. Birileri din adına konuşup, küçük çocukları alıp istismar ediyor mu?

Türkiye'de Katolik Kilisesi'nde de yapılıyorsa bu benim için sorumdur. Medrese adı verilen kaçak ve kanunsuz yapılarda yapılıyorsa da benim için sorumdur. Yani dinin markası önemli değildir burada. Din bir fenomendir, sosyolojik bir fenomendir. Bu şekilde ele alınır ve nötr olarak ele alınır. Türkler bir gecede hepsi, bugün mesela Müslümanlar, hepsi yarın Katolik olsunlar. Değişen bir şey olmaz. Adı değişti diye. Ama dinle marazlı ilişki kuruyorsa, bugün İslam'la marazlı ilişki kuran, yarın Katolik'in de marazlı bir ilişki kurar. Yahut Protestanlık'la marazlı bir ilişki kurar. Hatta kitabımda da mesela şeye değindim. Ben bu arada Protestanlık'ı hiç sevmem. Bir şey vardır zihinlerde. Protestanlık iyi bir şey. O sayede gelişme oldu. Hiç katılmam. Bu ayrı bir konu ama. Protestan Afrikalıların neden gelişemediğini sorgulamışsınız. Aynen öyle. Ve çok daha deli deli işler yapıyorlar. Yani böyle değişik mezhepler türettiler. Böyle baktığınızda Türkiye'deki aziz mendillerden hiçbir farkı olmayan ayinler falan filan yapıyorlar. Demek ki zaten o kültür daha önce de dinle sorunlu bir ilişki kurmuş. Bugün protestan olsa da müslüman olsa da mesela Sahraalt Afrika'sında bazı kültürlerde kadın sünneti çok eskiden beri var. Bunlar müslüman olduklarında şimdi İslam adına kızları sünnet ediyorlar. Daha önce de ediyorlarmış ama. Müslümanlık şeyi değiştirmemiş.

Mesela birçok eski şamanistik meyillerini hala muhafaza ediyorlar. Şimdi de İslam adına muhafaza ediyorlar. O yüzden burada mesele toplumun dininin ne olduğu ya da onun ayrışmaz olup olmadığı değildir. Toplum dinde nasıl bir ilişki kuruyor? Mesela bir ruhban sınıfı doğdu mu? Bu ruhban sınıfı diyelim insanları sömürüyor mu? Gibi gibi meselelere Türkiye için odaklanması lazım. Türkler Allah'a tapıyormuş. Tapsınlar. Bir sorun yaratmadığı, kamusal alana müdahale etmediği, özgür düşünceyi baltalamadığı, mesela evrim teorisini müfredattan kaldırmadığı sürece bir sorun yok.

Anladım. Geçen bölümde, yani Tren Top'un geçen bölümünde bir örnek vakayı incelemeye çalıştık. Bir önceki bölümünde Ege Akersoy olayı. Hala hapiste kendisi. Bir Ocak günü bir Gazze mitingin sırasında, Gazze mitingine katılan bir vatandaş. Yeşil bayrak diyorum ben. Ona şimdi bayrağı tanımlamak için bin dereden su getiriyor herkes. Hilafet bayrağı deniyor. Öyle bir bayrak yok. Yok bu kelime-i tevhid bayrağı. Herkes bunu bilmek zorunda gibi bir bakış açısı var.

Ege Akersoy anladığım kadarıyla Suudi Arabistan bayrağı olarak kodluyor bunu zihninde ve uyarıyor kişiyi. Ondan sonra bir sürtüşme, bir kavga çıkıyor. Ege Akersoy hapiste şu anda. Türkiye'de de özellikle iktidar medyası uzun süredir bu Ege Akersoy meselesini konuşuyor. Şimdi ilginç bir vakaydı bu. Çünkü Ege Akersoy ile karşısındaki şahsın tartışması bence sizin de ilginizi çekecek türden. Çünkü taraflardan bir tanesi mesela Ege Akersoy diyor ki, ''Ya biraz da Türk olun ulan.'' diyor.

Hep böyle Arap oldunuz, İslam oldunuz, şu oldunuz, bu oldunuz, biraz da Türk olun. Karşı tarafta diyor ki, e ben zaten Türk'üm kardeşim. İki Türk var ama iki Türklük bilinci var. Bu haliyle mesela bu eleştiriye İslamcı da, yo biz böyle bir bakış açısına sahip değiliz, biz Türk İslam davasını savunuyoruz diyor. Yani biz Türklüğü reddediyor değiliz. Türk'ün Müslüman olduğunu savunuyoruz ve biz de Türk'üz diyor. Bu haliyle burada da aslında bir milliyetçi bakış açısı vardır diyemez miyiz? Yani İslamcılık bu haliyle Türklüğe ikame edilecek bir şey mi yoksa Türklüğün tamamlayıcısı mı? Çünkü geçmiş Türk milliyetçiliği örneklerinin hepsinde... İslam'la yan yanaydı ve karşıdaki vatandaş da, yani Ege Akersoy'un yumruk attığı vatandaş da zaten gariban bir apartman görevlisi. Böyle bir politik bilinç de beklemek mümkün değil. Eş, o şunu söylüyor. ''Bana kardeşim yıllardır anlatılan budur. Türk dediğin Müslümandır. Ümmetin başına bir şey geldiğinde biz de sesimizi çıkartırız. Başımıza bir şey geldiğinde de biz de burada bir arada dururuz. İşte yaşasın F-35'lerimiz, F-16'larımız var. Bakın gemimiz de var, ne güzel. Yani bir ulus bilinci de var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz bu iki Türklüğü?'' Şimdi bu arada ben de hep Türkiye'de iki tip Türk var diyen bir insanım. Yani buna bir itirazım yok. Öyle mi? Fakat bu iş şuna benziyor. Alevilik Ali'yi sevmekse ben de Aleviyim. Alevilik Ali'yi sevmek değil. Önce tanımı yanlış yapıp sonra bu Alevilik ise ben de Aleviyim diyor. Türkiye'de İslamcılar çok ciddi bir neşriyat yaptılar.

Kâfirle savaşan Müslümana Türk denir. İşte takvada ileri gitmeye çalışana Türk denir. Türk buna denmez. Yani Türk buna denmez. En başta tanımda bir sorun var. Sonra bunu, Türklüğün içini boşaltıp, yeni tanımla doldurup, kitlelere sürükleyici bir hikaye dönüştürdüler. Çünkü tek başına ümmet hikayesi yetmiyordu insana. Çünkü Türk olduklarını da biliyordu insanlar. Zihinlerindeki Türklük fikrini ve tanımını böylece bozdular.

O kapıcı adamcağız, evet Türk olduğu için bunu yaptığını düşünüyor ama... ...Türklük bu demek değil. Ona öyle bir eğitim verildi, öyle bir tedrisattan geçti. Hani bazı saçmalıklar ancak eğitimle mümkündür diyoruz ya... ...bu ancak eğitimle mümkün. Ona öyle mesajlar verildiği için mümkün. Öte yandan, o genç mesela Ege. O bayraktan rahatsız olmaktan çok haklı. Çünkü Ege şunu görüyor. Türkiye, bu çok kötü, affınıza sığınarak söylüyorum, boktan coğrafyada, yegane istikrar adası. Birbirimizin kafasını ilk halife kim olmalıydı tartışması sebebini kesmiyoruz. Çocuklarını öldürmüyoruz. Bir grup terörist var, çocuklarımızı öldürüyor ama toplum bu şekilde olmuş değil. Oraya doğru gidiyoruz ama hala şu yok. İyi ki de yok, işte Kürt'ün biri gelip benim oğlumu öldürmüyor sırf Türk diye. Ya da ben gidip bir Kürt'ün evini basmıyorum, kızına teşavüz etmiyorum sırf Kürt diye. Bunu sağlayan Türklerin hikayesi. Bizi diğerlerinden ayıran Türk olmamız. Çünkü diğerleri, hem İranlar, Farslar, hem Araplar, hem başka başka toplumlar, Afganlar, Pakistanlar falan... kültürlerindeki bir takım marazlar sebebiyle kötü rejimler kurdular ve bunu bedelini ödüyorlar. Biz her ne kadar bu coğrafyanın tesiri altında kalmış olsak da içimizden bu coğrafyanın olumsuz tesirlerine dur diyebilecek büyük münevverler, askerler, devlet adamları yetiştirdik. En başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere. Ege onu gördüğü zaman sahip olduğu ayrıcalığa bir tehdit

Hissetmesi iyidir, güzeldir. Sadece meşhurdur değil. Tabii yumruk atması yanlış bir şey. Yumruk atması bu olayın bağlamının ötesinde yanlış bir şey. Niye? Çünkü birbirine yumruk atan insanların mülkesi olmak istemeyiz. Fakat Ege'ye de lüzumun çok ötesinde bir ceza veriyorlar şu an. Yani şort giyen bir kızcağızı döven adam

Hemen ifadesini verip serbest bırakılmıştı. Bu bir yumruk attı diye bugün hala hakim karşısına çıkmadı. Hapishanede tutuluyor. Bu işin sonunda ceza alsa hapis yatmayacağı bir suçtan. Basit yaralama çünkü. Örnekleri de var bir sürü. Cezalandırılıyor. Şimdi burada...

Belli ki Türk tanımını değiştirmeye çalışan bir zihinle, Türk tanımının ne olduğunu farkında olan bir zihin Türkiye'de çalışıyor. Bu yüzden iki tane Türk var Türkiye'de. Bir tanesi zannediyor ki en aşağılık eylemleri yapan grupların bayraklarını açmak Türklüktür. Kadının evinden çıkmaması Türklüktür. Kız çocuklarının okutulmaması Türklüktür. Erkeklerin bir diktatöre yalakalık yapması, bilmem neresini ısırırım yalarım onu diye beyanatlar vermesi Türklüktür. Bir tarafta Türklüğün böyle bir şey olmadığını, rasyonel, sosyolojik bir fenomen olduğunu söylüyor, biliyor, onun şuurunda. Bu iki Türklük Türkiye'de sürekli olarak çatışma ve sürtüşme içerisine girdi. Bunun ben engellenebileceğini de düşünmüyorum. Bu sadece yumruklaşma, kavgalaşma, birbirine ateş etme anlamında değil. Toplumun her tarafında bu iki zihin yapısı kavga ediyor. Birinci zihin yapısı, yani o yumruk yiyen adamcağızın zihin yapısı Türkiye'yi

Suriye'ye, Irak'a, Afganistan'a dönüştürmeye meyyal mezunluyoruz. Diğeri de Türkiye'yi olduğu haline koruma ve mümkün olursa ortalama bir Avrupa ülke standartlarına götürmeyi vizyon olarak benimsemiş zihin yapısı. Bu çatışmada bu iki Türkten birisi aynı anda var olamaz. Birinden biri diğerine üstünlük kuracak ve diyecek ki Türklük budur kardeşim. Onlar kazanırsa artık Türklük mesela aklınıza Afgan deyince ne geliyorsa onu çağrıştıran bir şey olacak. Biz tükeneceğiz.

Biz yok olacağız. Biz kazanırsak, Türk deyince bir zamanlar olduğu gibi Müslüman milletler arasında ya da çoğunluğu Müslüman olan toplumlar arasında işte kadınlara seçme seçilme hakkı verebilen, bilim adamları yetiştirebilen, istikrarlı bir ülke kurabilen yegâne millet olma özelliğimizi devam ettireceğiz. Açıkçası yani sizin verdiğiniz röportajları ve kitabınızı okuduktan sonra çizginizi oldukça makul buldum. Yani marjinal bir bakış açısını okuyorum diye başladım. Çünkü seküler milliyetçilik deyince benim zihnimde canlanan duyguyu besleyen veriler sosyal medyadaki kendisine seküler milliyetçi diyenlerdi. Dedim ki bu fikrin bir de teorisi var ve marjinal bir teoridir bu muhtemelen makul olmayan. bir teoridir diye okudum ve şaşırdım. Açıkçası tutarlı bir bakış açısı. Yani kendi içinde oldukça tutarlı ve makul bir bakış açısıyla karşılaştım. Fakat bu noktada sosyal medyada üreyen şeye reaksiyonunuzu merak ediyorum. Mesela şöyle demişsiniz daha önceki bir röportajınızda. Daha önceki bir röportajınız diyorum. Not almamışım, özür dilerim. Şöyle diyorsunuz. Bir Türk düşmanlığı var hâlâ hazırda Türkiye'de. Bir Türk düşmanlığı var. İşte bunu detaylandırmayacağım.

Onu siz açarsınız muhakkak. Çözüm süreci var diyorsunuz vs. Bir anti-Türk rüzgar var diyorsunuz Türkiye'de ve bu insanlarda da kendiliğinden hiç beklemediğiniz kişilerde de ben de Türküm ulan diye bir reaksiyon oluşuyor ve bu reaksiyonu normal kabul etmek gerekir diyorsunuz. Ben de böyle düşünüyorum. Ben de normal kabul etmek gerektiğini düşünüyorum.

Fakat diyorsunuz bu reaksiyonun verilmesi iyidir. Ben o iyidir'e biraz şert düşüyorum çünkü tedirgin oluyorum. Bu tedirginliğimin arka planını konuşuruz. Ve şöyle devam etmişsiniz. Bu reaksiyonun verilmesi iyidir fakat bu kitle doğru ve yüksek bir milliyetçilikle tanışmazsa ya neonazileşir ya AKP tarafından kullanılır. İkisi de maalesef gerçekleşti demişsiniz 2022 yılında. Aradan bir buçuk yıl geçmiş. Sizce daha iyiye mi gidildi bu anlamda? Daha kötüye mi gidildi? Yoksa stabil bir durum mu var? Ne düşünürsünüz? Daha kötüye gidildi. Daha kötüye gidildi. Yani o zaman söylediklerimiz gerçekleşmeye devam etti. Bugün toplumun sürekli bu tarz meseleler üzerinden ayrışması... ...ve radikallerin siyasetin tükendiği bir ortamda öne çıkması. Bu sadece Türkiye'ye mahsus değil. Mesela Avrupa'da falan da... Merkez siyasi akımlar. Gayet merkezin problemleri olan sorunları kendi ideolojik tabuları ve körlükleri yüzünden görmezden geldiler ve radikalleri öne çıkardılar. Mesela nedir bu? Ya kaçak göçmen yahut meşru göçmen. Bir toplumun kaldırabilecek göçmen sınırı var. Bunu görmezden gelirseniz ülkenize hem legal hem kaçak göçmenler doldurursanız

Üstelik bunların çoğu çalışmadan etmeden ülkenizin mevcut refah politikaları sebebiyle ortaya çıkmış kamu yardımları, çocuk yardımı bilmem ne üzerinden geçinen tiplere dönüşürse toplumunuzun buna tepki göstereceği aşikar. Fakat ne yaptı Avrupa'daki merkez partiler? Aman ırkçı algılanmayalım, aman şöyle yaparsak çok bize kötü çocuk gibi bakarlar diyerek hep Hılının altına süpürdüler pisliği. En son ne oldu? Bak Almanya'da bile ki biliyorsunuz tabudur Almanya'da böyle. Yani milliyetçiliğin meyesi bile tabudur bu denazifikasyon hikayeleri sebebiyle. Orada bile basbayağı milliyetçilik büyük yükselişe geçti. Hollanda'da çok büyük yükselişe geçti. İngiltere'de çok büyük yükselişe geçti. Bunun gibi aynı şey Türkiye'de de oluyor. Üstelik iktidar kendisine tehdit yaratabilecek yegane alanı yani milliyetçiliği bu şekilde bir çerçeveye oturtuyor. Şimdi hep üzerine düştüğüm bir şeydir. Milliyetçilik güçlü bir anlatıdır. İktidarın İslamcı baskısına karşı durabilecek yegane güçlü anlatı da milliyetçiliktir. Bir koruma kalkanı işlevi de vardır milliyetçilik. O yüzden sürekli milliyetçilikle uğraşıyor ve milliyetçiliğin mümkün mertebe radikal ve marjinal yapılar arasında bölünmesini, bir nevi kellesiz kalmasını, başsız kalmasını arzu ediyor. Başsız kalan, kellesi kesilen vücut sadece çırpınabilir. Başka makul, akıllı bir hareket yapamaz. Şimdi bir toplumda bir sorun ortaya çıktığında, bir reaksiyon verildiğinde o toplumun akıllıları, işte beceriklileri, yeteneklileri buna çözümler bulurlar ve bir piramit şeklinde aşağı doğru inecek şekilde uygularlar. Türkiye'de

Türk milliyetçiliğinin piramidinin üst tarafı yok edildiği ve yerine yenisi ikame edilmediği için, yetiştirilmediği için piramidin altı başta başsız kalmış tavuk gibi sağa sola koşmaktan ibaret bir reaksiyon verebiliyor. Orada bahsettiğim o yüksek secceli ve makul milliyetçilik anlayışının eksikliği bu. Bunu insanlara vermediğinizde insanlar artık çözüme değil, tatmine yöneliyorlar. Yani ortada bir antitürk rüzgar var ve bunu çözmek lazım. Evet, tamam işte çözelim. Diyelim ki benim bir çözüm önerim var. Bu şekilde yaklaşmadığınızda, böyle çözemediğinizde artık bunu çözelim fikri ortadan kalkıyor. Onlara düşmanlık edelim ve onlardan hıncımızı alalım tavrı baş gösteriyor. Bu tavrın da şöyle bir sorunu var. Toplumun tamamı bu psikolojik seviyeye gelirse o toplumdan güzel, iyi bir şey çıkar mı?

Hangi psikolojik seviyeye? Anlamadım. Nefretle dolmuş, psikoloji bozulmuş, intikamcı olmuş ve başka hiçbir şey düşünmeyen... Bir toplumdan, ekserisi böyle olan bir toplumdan ya da milliyetçileri böyle olan bir toplumdan, Türklük adına... İyi, güzel, doğru bir şey çıkabilir mi? Zihin yapısından böyle bir şey çıkmaz. Bu tehlike hala var ve gitgide artarak devam ediyor. O noktada bu tehlikeyi politikleştiren hareketler de gözlüyorum. Mesela siz katılır mısınız ya da bağınız ne kadar, temasınız ne kadar bilmiyorum ama örneğin... yine bir olay üzerinden yaklaşalım meseleye. Yaklaşık bir ay kadar önce İzmir'de bir okula Esat Oktay Yıldıran'ın adı verildi. Bunun üzerine çeşitli çevreler vaziyete tepi gösterdiler. Artık o okulun adına neden öyle verildi onu bilmiyorum. Bunun üzerine de Milli Eğitim Bakanlığı, adım attı ve Esat Oktay Yıldıran adını kaldırdı. Şimdi bu adın, bu ismin hafızalarımızda yeri var. Benim geçmişte konuştuğum, hatta çocukluk arkadaşlarım olan ülkücüler arasında konuştuğum şeylerden en böyle mutlu haline gelmiş ifade kulaklarımda çınlar. Ya Diyarbakır cezaevinde yapılanlar da hataydı. Yani bunu ülkücüler de kabul ederdi, kabul ederdi. Fakat ilk kez şöyle bir şey duyduk mesela bu tartışmanın üzerine. Ümit Özdağ yazdı bunu. Türk devletine karşı isyan eden binlerce insanı ölüme sürükleyen, yüzlerce askerimizi şehit eden Şeyh Said'in ismini 12 kilometrelik bulvara vereceksin. İstiklal Halbi madalyası sahibi Mustafa Muğlalı'nın ismini ise askeri tesislerden sökeceksin. Sonra erkek çocuklarına tecavüz edenlerle protokol imzalayacaksın ve PKK tarafından şehit edilen binbaşı Esat Oktay Yıldırım'ın adını PKK'lılar incinir diye İzmir'de bir okula verilmesine karşı çıkacaksın. Bakın beyler, biz Türk olarak incitilmekten bıktık demiş.

Açıkçası ben de kendimi Türk olarak bilirim. Bir okula Esat Oktay Yıldıran isminin verilmesi beni incitiyor. Fakat başka bir türkü de Esat Oktay Yıldıran isminin kaldırılması incitiyor. Şimdi bu vaziyeti nasıl değerlendiriyor? Bu çok radikal bir söylem değil mi?

Ben Esat Oktay Yıldıran isminin verilmesinin bir bu tartışmalar çıksın diye yapılan bir operasyon olduğunu düşünüyorum. Yani durduk yere milli eğitimden böyle bir karar çıkmaz. Bu tartışmalar yapılsın diye. Buradan bir takım kamplaşmalar doğsun diye yapıldığını düşünüyorum. Şimdi ilkesel olarak bakmak lazım. Ben Esat Oktay Yıldıran işkence yaptığımı bilmiyorum. Yaptı diyenlerin hepsi PKK'lı olduğu için yapmadığına dair kanaat sahibi olma ihtimalin daha yüksek. Yani PKK'lı olmayan bir kaynaktan bu işkenceyi yaptı diye duymadım. Fakat işkence savunulamaz ve işte birileri buna saldırıyor diye bizim onun arkasında saf tutma gibi bir zaruretimiz de yoktur. Bu düşmanın sana tuzak kurmasını da sağlar bu arada. Yani her PKK'nın saldırdığı herkesin arkasında saf tutarsan PKK seni istediği gibi yönetir, istediği safa iter demektir bu aynı zamanda.

İlkesel olarak bakınca böyle. Şimdi durduk yere niye Esat Oktay Yıldıran tartışması çıkıyor? Esat Oktay Yıldıran bu arada bir şehittir. Bunu söylemek lazım. Çünkü vazifesi sebebiyle öldürülen bir insan iyi bir adam mıydı, kötü bir adam mıydı, şöyle miydi, böyle miydi demez. O şehittir. Bunun tanımı böyledir yani. Fakat mesela böyle diyelim ki eğitime büyük hizmetleri geçmiş, bir okula adı verilmesi için bir kamuoyu oluşmuş bir insan da değil. Durduk yere böyle bir şey yapıldı ve iki tarafta bu ikon üzerinden bir ikon savaşına

girdi. Tam olarak, az önce söylediğim gibi, bir böyle milliyetçiler çıksın, bir de buna itiraz eden milliyetçiler çıksın. Arzusu bu işin arkasında. Bu bizim ikonumuz mudur değil midir ya da ikon olmalı mıdır değil midir tartışmasını vermeden bir peşin olarak sana Esad Oktay Yıldıran senin ikonundur şey oldu. Niye bak PKK'lılar saldırıyor buna. Sen de tartışmanın bir figür arkasında birleşmiş ve onu savunmak zorunda hisseden bir pozisyonda buldun kendini. Buna en başta gerek yok. Niye girelim böyle bir tartışmanın içerisine?

Yani o noktada şunu söylemek gerekir. Sonuç itibariyle PKK'nın ilk silahlı eylemini yapmadan önceki vakadır Diyarbakır cezaevi vakası. O nedenle bu zamana kadar gelen hakim anlatı da odur ya. Diyarbakır cezaevi PKK'nın kurulmasına da yardımcı olmuştur derler. Hatta Sedat Peker bilir. Bu şuna benzer Ozan Bey. Seri katil ya da seri tecavüzcü bir adamı düşünün. Küçükken babasından çok dayak yedi. O yüzden seri katil oldu. Yani böyle bir nedensellik kurulmaz. Bir de mesela Türkiye'de, ben çok işkence mağduru tanıdım bu arada, işkence çok hassas noktadır. Yani ben erkekliğini yitirmiş adamlar tanıdım işkencede. Korkunç bir şeydir, o bambaşka bir şeydir. Birçok işkence uğrayan insan terörist olmadı. Üstelik mesela diyelim ki PKK silahla ilham yaptı falan, tamam hiç işkence görmemiş. çok soruna doğmuş bu olaydan. İnsanlar da girdiler, örgüt militanı oldular ve menfur eylemlere imza attılar. Yani böyle yekten indirgeyici bir şekilde bu yapıldığı için PKK doğdu demek anlamsız. Çünkü biz bakınca kısa bir dönemi görüyoruz ama Türkiye sürekli Kürt isyanlarıyla boğuşan bir ülke ta Osmanlı'nın erken safhalarından beri. Dolayısıyla hani diyelim bir 20 sene, 30 sene silahlı bir olay olmadı diye şey mi diyeceğiz yani? Hani hiç sorun yoktu ortada, bir anda işkence sebebiyle bu doğdu mu diyeceğiz? Fakat ben başka bir taraftan bakmaya çalışıyorum. Yani niye böyle bir ikon... Yani bir anda Esat Oktay Yıldıran bizim ikonumuz oldu. Karşı tarafın argümanları, bizim argümanlarımız falan... Böyle bir mesele üzerinden çatışır hale geldik. Bu miniyetçiliğin esasıyla ilgili bir tartışma da değil. Ve yönlendirilen bir tartışma da. O yüzden mesela ben o zaman sadece şöyle bir açıklama yaptım bu tartışmalar olduğunda.

Esad Oktay Yıldıran bir şehittir. Çünkü vazifesi sebebiyle katledilen bir askere şehit dersiniz. İki, Esad Oktay Yıldıran işkence yaptı mı yapmadı mı bilmiyorum. Bilgimin olmadığı bir konuda da bir taraf tutmayı anlamsız buluyorum. Üç, şunu tehlikeli buluyorum, sırf işte Kürtler Esad Oktay Yıldıran'a işkenceci diyor diye

Otomatik olarak iyi ki de işkence yapmış, oh olsun size diyen bir pozisyonun benimsemeyi de hem aşağılık hem de çok zararlı buluyorum. Türk niyetçiliği açısından da, Türkiye açısından da. Fakat benim gözlediğim böyle bir bakış açısı var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Yani ben çok sayıda böyle reaksiyon gözlüyorum. İyi yapmış, daha da iyi yapsaydı. Keşke... Az önce söylediğim çözümsüzlük sebebiyle çözüm bulamayan insan tatmin buluyor. Yani şimdi ortada şöyle bir şey var. Bir dönem çözüm sürecini hatırlayın. Örgüt böyle pirupak oldu. Yani bak şöyle yazılar yazıldı bu Fethullahçı Operasyonu'na da paralel bir şekilde. PKK asla eylem yapmazdı. Hep bu şerefsiz ergenekoncular terörist kılığına girip menfur eylemleri imza attılar. Yani hani okuma yazmamız olmasa inanacağız. Ben bu arada Abdullah Öcalan'ın belki de en sıkı okuyucularından biriyim. Mümkün mertebe böyle haftada birkaç defa

Bundan Sarfebun diye bir dergileri var. Hatta şimdi böyle flash desteği falan kesilince okumakta da zorlanıyorum bulmakta falan. Eski bir şey kullanıyorlar. Bütün yazılarını ve örgütün dokümanlarını okuyorum. Sebebi şu, bunlar devir değiştikçe biz öyle değildik diyorlar. Hayır, öylesiniz. Yani Abdullah Hocalar'ın da diğer teröristlerin de açık açık savunduğu eylemleri, kendi isimleriyle bu arada Sarfebun'da, kendi imzalarıyla bu eylem biz yaptık, neden yaptık, amacımız neydi, kazanımımız neydi diye

konuştukları eylemleri bize Türk subayları yapmış gibi anlattılar. Örgüt mensubu olmak bir anda para eder hale geldi. Meşruiyet ve nüfus kazanma yolu haline geldi. Şimdi bunun devamında biliyorsunuz menfur eylemler oldu, örgüt güçlendi, şehirlere endektar kazıldı falan oldu filan oldu. Şöyle bir sorun oldu. Buna yardım sağlayan

AKP, yani buna ortam sağlayan AKP de cezalandırılmadı. Örgüte bu sağlanan nüfus alanı üzerinden güç kazanan HDP gibi yapılar da bunun bedelini ödemedi. Ortada bedel ödenmeyen bir suç var ve bu suç insanların canını aldı. Yani sadece biz para kaybetmedik, zaman kaybetmedik, sadece rahatsız olmadık öldük. Bu kadar uzun süre bedelsiz bırakılmış bir suç ve çok cana dokunan bir suç insanlarda müthiş bir öfke patlaması yarattı.

Bu kadar basit. Bakın hala Türkiye'de, hani o söyleşimde de dedim ya, anti-Türk bir rüzgar var. Bakın, işte mesela solda şöyle bir şey var. Fransız Edebiyatı, Alman Edebiyatı ama Türkiye Edebiyatı diyor. Bu arada şunu söyleyeyim. Fransız Edebiyatı, İngiltere Edebiyatı demek daha mümkün. Sebebi şu, bunlar sömürge imparatorlukları, kuran milletler olduğu için. Bugün diyelim ki Nijerya'da İngilizce bir kitap çıkıyor Nijeryalı yazarlar tarafından. O yüzden mesela Britanya Edebiyatı demek mümkündür. Ya da İngilizce Edebiyat demek mümkündür.

Fakat Türkiye'de böyle bir durum söz konusu değilken bu dayatılıyor. Sonra efendim HDP'liler çıkıp şunu diyebiliyorlar, Doğu Anadolu'ya yerleştirilen 4 tane az kalı aile buranın demografisini bozuyor diye. Ben şimdi mesela sizin programınızda çıksam desem ki Batı'ya göçen Kürtler, Batı illerimizin demografisini bozuyor, yer yerinden oynar. Yani mesela her gün şeyin eşriyatı görüyoruz, biraz da meraklı olduğum bir alandır genetik. İşte Anadolu'da Türk yok. Aslında %3'müş, %5'miş. Hadi bir Kürt yok de de görelim nasıl ortalık işte siz bizi yok sayıyorsunuz da şudur budur. Abiciğim sen de beni yok sayıyorsun. Şu çok korkunç gelmiyormuş senin. Ben Çerkez'im diyorsunuz. Evet ne kadar güzel. Sen Çerkez'sin çok güzel. Ben Boşlak'ım diyorsunuz. Süpersin ha Boşlak böreğini severim falan. Ben Kürt'üm ha güzel işte Kürt böreği süper. Ben Arnavut'um. Evet Arnavutlar inanççı olur. Ben Türk'üm dediğinde hadi lan oradan. Gerçek Türk diye bir şey yok bir kere deniyor gibi.

Şimdi bunun biriktirdiği sürekli bir öfke var ve bu anlarda patlıyor. Ve hükümet bu öfkeyi kasten hem yaratıyor hem fünyeyle patlatıyor arzu ettiği yönlerde. Ben bu öfkenin bir yazımda öyle bir ifade kullanmıştım, biraz netameli bir benzetme ama dedim ki bu öfke bizi sinirlenip gidip cinnet geçirerek bir yeri bomba atan adama dönüştürmeyecek. Bu öfke bizi bir seri katil soğukkanlılığıyla donatacak. Seri katiller plan yapar, hesap yapar. Yakalanmamak için de kurbanını seçmek için de birilerini öldürelim maksadıyla söylemiyorum. Zihin yapımız bir seri katil gibi olmalıdır. O öfke bizi daha güçlü olmaya, daha zengin olmaya, daha etkili olmaya, daha doğru yöntemler, daha isabetli yöntemler boğmaya serketmelidir. işte öfkelendim çıktım komşumu öldürdüm buna sevk etmemeliyiz mesela yine Ege konusuna dönelim orada şunu demiştim Ege'ye ufak bir ceza verilmeli mesela kamu yararında bir ay hizmet etmeli çünkü yanlış bir şey yaptı çok büyük bir yanlış yapmadı ama yani yumruk atması sadece yanlış niye verilmeli bu arada bu şu hatırlatılmalı Ege'ye senin işin yoldan geçen adama yumruk açmak değil

senin işin çok büyük adam olup Türkiye Cumhuriyeti'ni ortaçağ zihniyetine döndürmek isteyen iç ve dış bütün menfezlere birer tokat atma. Sokakta birine yumruk atarak bunu sağlayamayacaksın. Ama daha güçlü, daha etkili bir yere gelebilseydin bu alanda daha büyük hizmetin olacaktı demek lazım o çocuğa. Ben de milliyetçilere en azından kendi köşemden, kendi bulunduğum yerden bu tavrı önererek bu radikalizasyonun önüne geçmeye çalışıyorum diyeyim.

İki sorun var bu konuda, ya biz konuşsak saatlerce konuşuruz, bu işin sonu gelmez belki başka bir bölüm bir daha konuşalım yani eğer kabul ederseniz. İki sorun var, neden şimdi sorusunu çok düşünüyorum? Çünkü şöyle düşünüyorum, ben 2000'li yıllarda üniversite okudum, 2010'lu yılların başına denk geldi. 2000'li yıllarda vaziyet çok da...

Antitürktü, kabul edersiniz. Ya da 2010'lu yılların başında vaziyet çok da antitürktü. Tırnak içinde söylüyorum. Örneğin Selahattin Demirtaş televizyonlarda sas çaldığı günlerde böyle bir reaksiyon oluşmadığı... ...ya da Ahmet Türk ile Devlet Bahçeli'nin el sıkıştığı bir ortamda böyle bir reaksiyon oluşmadığı... ...90'lı yıllara gidelim. 90'lı yıllarda örneğin Mehmet Ali Birant, DEP milletvekilleriyle Ulucanlar Cezaevi'nde röportaj yapıyordu. Kimse, nasıl bu iş falan böyle bir reaksiyon, böyle bir yüksek reaksiyon oluşmuyordu. Fatih Altaylı, Mehmet Ali Birant gibi isimler öcalanla röportajlar yaptılar. Böyle bir reaksiyon yok idi. Yani bir antitürk rüzgar olduğunu söyleyen var idi ama böyle bir reaksiyona, sert reaksiyona neden olmuyordu. An itibariyle 7 yıldır Milliyetçi Hareket Partisi iktidar ortağı, 7 yıldır Selahattin Demirtaş örneğin hapiste ve herhangi bir medya kuruluşunda, herhangi bir dem partiliği görmek de pek mümkün değil. Bu anti-Türk rüzgar bana biraz büyütülüyormuş gibi geliyor. Siz katılır mısınız? Yani İslamcılığa ve milliyetçiliğe aynı mesafeden ve dışarıdan baktığım zaman, mesela bir İslamcının memlekette bir anti-İslam rüzgarı var, bak işte Müslümanlar sokakta dayak yiyebiliyorlar, yumruk yiyebiliyorlar anlatısı ne kadar beni almıyorsa, Şu da beni almıyor açıkçası. Ya memlekette bir anti-Türk rüzgar var. Ya daha ne kadar Türk olalım? Tırnak içinde bu Türklüğü bu arada iki Türklük var diyorsunuz, onu kabul ederek söylüyorum. Daha ne olsun yani? İşte öteki Türklük var. Mesela bir soru sorayım. Gezi olayları neden 2013'te, Mayıs ve Haziran aylarında oldu? Daha önce de benzer işler olmuştu ama o ana denk geldi. Şimdi bir şarkı sözü geliyor aklıma. Sevmesini bilmiyorsam geçmişin sonucuyum diyor. Yani toplumlar bir reaksiyon verecekleri zaman anında hareket etmiyorlar. Hatta çok yavaş hareket ederler. Çünkü kalabalıklar söz konusudur orada. Bu birikim şimdi patlıyor. Şimdi patlamasının birkaç sebebi daha var. Bir, ekonomik durum çok kötüye gittiği için artık başka alanlarda mutlu ve mutmain olup da bir alandan rahatsız olan kitle yok karşımızda. Zaten hayatının her tarafı kötü. Bir de üzerine bu olunca

Geçmişi de aklına geldiği için, travmaları da olduğu için bir nevi travmaların ortaya çıktığı bir ortam oluştu. Küçüklükte bir travmanız vardır. 20 yıl içinize taşırsınız. Sonra diyelim ki bir tren garında patlar. Çünkü onu trenle ilişkilendirmiştir zihniniz falan gibi bir durum söz konusu. O birikim şimdi patlıyor. İki, özellikle son dönemde hem yabancı batılı turistler, hem işte Araplar, Kaçak göçmen olan Araplar ya da böyle Dubai, Katar falan gibi zengin yerlerden gelen Araplar lehine ve Türkler aleyhine uygulamalar var. İki kere iki, dört. Ben bundan çok rahatsızım ama bir yerde işler kötüye gidiyorsa fatura en zayıfa ve yabancıya kesilir. Bu fatura yabancılara kesiliyor. Bunun da getirdiği bir Türklük tehdit altında gibi bir furyada var. Bütün bunlar birleşince şimdi bu kadar yoğun bir tepkiyle karşılaşıyoruz. Birçok şey yolunda gitseydi Türkiye'de ve tek sorun Türklük olsaydı, kitleleri mobilize etmekte zorlanıyordunuz. Yine rahatsızdı kitle bu arada. Herkes homurdanıyordu, şikayetçiydi falan ama harekete geçmesi için başka parametrelerin de ona uygun olması gerekiyordu. Şimdi bütün parametreler uygun. Bakın bunu üzülerek ve uyararak söylüyorum. Türkiye bir anda tutuşabilecek bütün parametreleri sağlıyor. Bir anda, bir gecede Türkiye şu an Lübnan'a dönüşebilir. İç savaş zamanı Beyrut'a dönüşebilir. Bu çok tehlikeli bir şey. Katılıyorum buna. Doğru söylüyorsunuz ya. Bu aşamadayız. Çok tehlikeli. Çünkü hiçbir şey doğruya, düzgüne gitmiyor Türkiye'de. Mesela kişisel hayatınızdan düşünün, ben kendi kişisel hayatımda ilk defa çok kötümserim. Çünkü biraz şeyimdir, ben projeksiyon yapan bir insandır. Bir de kendi işimi yaptığım için yapmam da gerekir. Hep geleceğe bir bakmam gerekir. Eskiden hep şuydu benim tavrım. Öğrenciyken mesela çok fakir zamanlarım oldu ama şunu biliyordum, seneye fakir olmayacağım. İyi bir iş bulacağım, çalışacağım, ne güzel bir hayat geçireceğim. Çalıştığımda hep şunu biliyordum. Atıyorum bugün giriş seviyesindeyim ama... Seneye ben müdür olurum diyordum yani hani. Hep bir daha iyiye gideceğime dair bir kanaatim vardı ve bu kanaat sürekli gerçekleşerek pekişiyordum. Şimdi ne zaman projeksiyon yapsam bir önceki seneye göre daha kötü durumda görüyorum kendimi. Bütün Türkiye bu durumda ki ben sosyoekonomik olarak Türkiye ortaması bir tık üzerimdeyimdir. İşte eşim avukat, ben küçük işletme sahibiyim. Şunu düşünüyorum, daha az maaş alan mesela çok basit bir örnek vereceğim. Hani biraz konuyu dağıtıyorum ama.

Bir çocuğum var, küçük çocuğum. Evde kombi bozuldu. Bizim de ev sahibiyle şöyle bir anlaşmamız var. Ben çok ucuza tuttum evimi. Ama evde bir sıkıntı olursa hepsinin şeyi bende. Hani ev sahibine falan da demir baştır diye fatura etmiyorum. Çünkü dedim ki ben en az 10-15 sene otururum burada. Çocuğumu burada büyütmek istiyorum. Kombi mombi bunların hepsi bende. Sen de ucuz kiraya razı ol. Olduk. Kombi bozuldu.

çocuğum olduğu için gece yaptırmam gerekti onu hani üşücek yoksa havada buz gibi Ankara soğuğu 4500 lira para ödedim sonra şunu düşündüm ya böyle mesela asgari ücret ya da bir tık üzerinden maaş alan bir adam olsam maaşımın dörtte biri gitti ya dörtte biri gitti ondan sonra ben bir de işte o çocuğa yemek şey yapacağım kira ödeyeceğim onu yapacağım bir beklenmedik olay benim bütün ekonomik durumumu tepes kupas götürebilirdi. Türkiye'nin statistiklerine bakın. Türkiye'nin, yanlış hatırlamıyorsam şu an aklımda yanlış kalmış olabilir, yüzde 40 küsürü, beklenmedik bir sorun çıktığında, hastalıktır, bilmem nedir, odur budur, onu karşılayabilecek kenarda 5 kuruş paraya sahip değil. Yani bir çocuğu hasta olsa, bir memlekette cenazesi olsa, başına bir evine su bassa, bir şey gelse, onu karşılayacak kenarda 5 kuruş parası yok. Hani paycheck to paycheck denir ya, öyle yaşıyorlar insanlar.

Muhtemelen sizin başınıza gelen memleketin %70'lik ücretli kesimlerinin başına gelse bu parayı ödeyemeyeceği için üşümeye razı olacak. Yani aslında daha büyük sinir bozucu olan başka bir durum o. Tamam onu anlatıyorum. Şimdi bu insanlar artık düzgün düşünemezler, düzgün davranamazlar. Bakın ben de o haldeyim. Mesela sürekli kavga çıkarıyorum. Kendime bakıyorum ben öyle mesela biraz sert görünürüm ama... Tahammül seviyesi çok yüksek bir insanımdır. Çok kavgacı bir insana dönüştüm. En ufak şeyden. Çünkü sürekli olarak hayatımdaki bütün parametreler kötüye gidiyor. Araban bozulduğu zaman depresyona giriyorum. Şimdi sanayiye gideceğim ve bana nasıl bir fatura çıkaracağım? Bütün Türkiye bu haldeyken. Ülkede bir sürü kaçak göçmen varken ve... Diyelim ki zengin bir Arap'ın ağzına servis yapan bir genç kızımızı görürken... Yahut bir Arap'la Türk kavga ettiğinde Türk'ün tepesine şey gibi çökülürken böyle... İnsanlar...

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)