
4.545 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 7 Aylık'ta alıyoruz. Bu bölümde konumuz hepimizin değil ama ekonomiyle doğrudan ilgili olanların trend topiği olacak. Bu yüzden trend ekonomi bölümüyle karşınızdayız. Odak kavramımız sürdürülebilirlik. Ne alaka demeyin, konuya hakim olanlar yeşil dönüşümün öneminin farkında. Fakat hedefimiz, bu dönüşümün öneminin farkında olmayanlara derdimizi anlatabilmek olacak.
Sürdürülebilirlik, uluslararası ekonomik kuruluşların an itibariyle en önemli gündemi. Özellikle Avrupa Birliği'nin 1 Ocak 2026'dan itibaren başlatacağı, sınırda karbon düzenleme mekanizmasından daha önceki bölümlerde bahsetmiştik. Eğer bu meseleye yeterince önem vermezsek, yakın zamanda Avrupa'ya mal ve hizmet ihracatında sorunlar yaşayacağız. Peki, bu dönüşümün önemi ne? Şirketler, sürdürülebilirlik adına kendi organizasyon süreçlerini nasıl dönüştürebilirler? Dönüştürmezlerse, ülke adına ne olur, şirket adına ne olur? Bu soruları ben değil, bölümün de sponsoru olan Vodafone'un İcra Kurulu Başkan Yardımcısı ve Vodafone Vakfı Başkanı Hasan Süer'le birlikte konuşacağız.
Hasan Bey hem kamu hem özel sektörde yöneticilik geçmişi olan biri. Dolayısıyla konunun hem regulasyon boyutunu hem de şirketin iç işleyiş boyutunu konuşabileceğiz. Uzatmayayım ve sizi Hasan Süer'le söyleşimize götüreyim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Hasan Bey merhaba. Merhaba. Şimdi stüdyo konuğumuz Hasan Bey kendisi hem kamuda hem özel sektörde telekomünikasyon sektöründe tecrübeli. Şimdi kamudaki tecrübesi önemli. Neden? Çünkü bu işin regulasyon boyutu. Bugün konuşacağımız sürdürülebilirlik meselesiniz. Regülasyon boyutuna hakimsiniz. Bir de Türkiye'nin en büyük telekomünikasyon şirketlerinden birinin sürdürülebilirlik konusundaki en önemli yetkilisisiniz değil mi? Bu vaziyeti bir anlamak açısından sizi bir tanımak isteriz.
Evet, böyle seneleri saydıkça parmaklara sığmıyor. Otuz yıllık bir iş tecrübesi oldu. Bunun ilk sekiz yılı devlette çalıştım. Eski bir bürokratım. Ondan sonra da ağırlıklı olarak telekomünikasyon sektöründe genelde dış ilişkilerinin yönetimiyle uğraştım. Bunun içinde kamu ile olan ilişkiler, düzenleme ama aynı zamanda kurumsal iletişim, iç iletişim, sosyal sorumluluk ve sürdürülebilirlik de geliyor. Genelde yabancı sermayeli şirketlerde bu görevleri yaptım. 14 yıldan beri de Vodafone'un icra kurulu başkan yardımcısıyım. Aynı zamanda Türkiye Vodafone Vakfı'nın başkanıyım. Bir paralel şapkamda yaklaşık 26 yaşından beri üniversitelere de part time ders veriyorum. Son bir seneden beri de Sabancı Üniversitesi'nde yüksek lisans programlarında dersler veriyorum. Şimdi 30 yıllık tecrübe aslında bizim bu meselenin tarihsel boyutunu kavramımız açısından çok faydalı oluyor. Sürdürülebilirlik diye bir şeyi son 6-7 yıldır artık geniş halk esimlere duymaya başladı. Daha öncesinde özel sektör yöneticileri biliyordu ama bu meseleyle ilgili hem sizin temasınız nasıl oldu? Yani sürdürülebilirlik meselesiyle temasınız hem de Vodafone'un veya genel olarak özel sektörün teması nasıl oldu? Bunu anlatabilir misiniz? Şimdi şunu söylemek istiyorum. Yani bir taraftan şanslı olduğumu düşünüyorum, bir taraftan da şanssız olduğumu düşünüyorum. Şanslıyım çünkü bugün bu odadayım ve bu yayında kamuoyunun farkındalığını sağlamak için güzel şeyler konuşacağız. Hayatımızı etkileyecek şeyler konuşacağız. Şanssızım çünkü ben bu işlere 40 yaşımdan sonra girdim.
ve bence bizim hepimizin hedefi 7 yaşından itibaren aslında çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirmek ve onun yarattığı çarpan etkisiyle beraber farklı bir vizyon oluşturmak. O yüzden biz sosyal sorumluluk programları bile geliştirdik. Şimdi bakıyoruz dünyanın son 100 yıl, 200 yıllık gelişimine sanayi toplumu, özellikle batıdan esen bir rüzgar var. Herkesin benimsediği bir sanayi toplumu var. Bu sanayi toplumu hayatımıza bir sürü etkinlikler, bir sürü değerler getirirken, bir sürü kolaylıklar getirirken dünyada fosil yakıt tüketimi de arttı ve sanayi toplumu üretim yaparken onların doğada bıraktığı ayak izi artmaya başladı ve bu doğada bırakılan ayak izinin dengelenmesi yani başka şeyler yaparak o etkinin dengelenmesi veya azaltılması gibi bilinç oluşmadı.
Aslında bizim bu odada bulunma sebebimiz, ana sebebimiz de bu. Bu bilinç oluşsaydı, kendimizi şöyle bir 100 yıl, 200 yıl geriye yapıp bu bilinçle yapabilseydik çok daha farklı olurdu. İnsan ömrü uzadı, nüfus arttı bu sebeple ve özellikle gezegenimizdeki sınırlı kaynakların azaldığını görüyoruz. Birçok raporlar var takip ettiğimiz. Artık 20. yüzyılda küresel güney olarak adlandırılan ülkelerde sürdürülebilirlik çok
gündeme oturmuş durumda. Artık bu Asya'ya da yansımış durumda. Bütün dünya sürdürülebilirliği konuşuyor. Biliyorsunuz bu sürdürülebilirliğin temel olarak konuşulduğu Conference of the Parties var. 90'lı yıllarda başladı bu toplantılar. Kyoto protokolü gibi bir dönüm noktası var. Ülkeler bunlara imza attı. Bir iklim krizi
yaşıyoruz ve gerçekten bunun adreslenmesi konusunda çok yeterli değiliz dünya olarak. Yani daha Türkiye perspektifine gelmedim. Şimdi biraz da böyle ortak yaşadığımız şeyleri söyleyeyim. Yani 2023'ü ölçmedim ama sanırım benim yaşadığım en sıcak yıldı.
Ben şöyle bir anımı anlatabilirim. Daha önce Muhtaç adında bir tarım belgeseli çekmiştik. Şimdi şehirde yaşayan insanlardan çok daha fazlasını çiftçiler zaten hissediyorlar. Yani çiftçiler biliyor. Şu anda bir iklim krizi var diyorlar. Ve bunları aslında tümüyle gözlemlerine dayanarak söylüyorlar. En iyi onlar bilir zaten. Onlar çiftçilerimiz, toplumumuzun nabzı.
Bakın benim üzerimde incecik bir tişört ve incecik bir ceket var ve ben yürüyerek geldim size. Bugün tarih 1 Aralık. Dolayısıyla burada dikkati çekmemiz gerek var. Ben evde doğru dürüst kaloriferi daha çalıştırmadım. Bunlar dikkat çekiyor. Hava koşullarına bakıyoruz. Kontrol edilemeyen yağmurlar, dünyanın farklı yerlerinde başka doğa olayları, bütün bunlar
bazı sinyaller veriyor. İşte küresel ısınma hali hazırda 1.2 santigrat dereceye ulaşmış durumda ve birçok araştırma hani bu Paris anlaşması ile belirlenen kritik eşlik olan 1.5 dereceyi 2030 yılından önce göreceğimize inanıyor. Bu da daha fazla sorunlarla karşı karşıya gelecekmişiz gibi gösteriyor.
Şimdi yayından önce de sizinle sohbet etme fırsatımız oldu. Bütün dünya bunu konuşuyor dediniz de, Türkiye'de pek anladığım kadarıyla gündem değil. Yani benim gözlediğim kadarıyla da pek gündem değil. Özellikle büyük şirketlerin gündeminde. Çünkü artık Paris Antlaşması var, karbon düzenlemesi olacak, 2026'tan sonra bu iş vergilendirilmeye başlayacak. Fakat dünya bunu farkında da Türkiye'de bir ölçüm yaptınız mı? Yani hem
Tüketici duyarlılığı açısından ne kadar farkındayız? Tüketiciler bunu ne kadar gözetiyorlar sürdürülebilirlik meselesine? İki üreticiler yani şirketler ne kadar bilinç sahibi? Böyle bir ölçümünüz var mı? Bunu ölçmek zor, kolay değil. Öncelikle dinleyicilerimizin de kafasında oturtmak için sürdürülebilirlik kavramını oturtmamız lazım. Yani sürdürülebilirlik bizim lügatımızda sadece çevresel bilinç ve çevreye ilişkin duyarlılıklarımız değil. Aynı zamanda
yaşadığımız ülkedeki sosyal ihtiyaçları olan duyarlılığımız ve buna verdiğimiz cevaplar aynı zamanda da ekonomik sürdürülebilirlik yani çalışanlarımıza ürün ve hizmetlerimizle sunduğumuz tüketicilerimize olan sorumluluğumuz ve en önemlisi de bunu yaparken bunun Yönetişimi, yani nasıl yaptığınız. Dünyada bu konuşuyor şu anda. Hani tamam yapıyorsunuz ama nasıl yapılıyorsunuz? Şimdi eğer bir ülkedeyseniz bir ürün ve hizmet veriyorsanız, sadece ürün ve hizmetlerinden oluşan bir odak artık yetersiz. Yani sadece ürün ve hizmetine odaklanan bir şirketin 20 sene sonra olmayacağını size söyleyebilirim. Artık içinde bulunduğumuz toprakların ihtiyaçlarına ve müşterimiz olsun olmasın oradaki insanlarla bir duygusal bağ yaratmak, bir saygı yaratmak, bir saygı markası olmak çok çok önemli. Yani sadece ben en yüksek gelir elde edeyim, en düşük maliyet de yapayım, hissedarlarıma en iyi temettüyü vereyim yoluna çıkan şirketlerin geleceği pek parlak değil. Bunu bütün akademik araştırmalar söylüyor, anketler söylüyor. Neden? Artık tüketici davranışları değişti. Ben meslek itibariyle herhalde 10 bine yakın ya da abartmayayım ama belki 5 bine yakın mülakat yapmışımdır bugüne kadar ve bu mülakatlarda insanlara şunu sorarım ben odaya girdiklerinde neden buradasın derim ve bunun cevabı değişti son 10 seneden beri. Nasıl? Buradayım çünkü sizin sürdürülebilirlik vizyonunuzu beğeniyorum. Buradayım çünkü toplumun sosyal ihtiyaçlarına verdiğiniz cevap, yaptığınız projeleri beğeniyorum. Buradayım çünkü çalışanlarınıza değer veriyorsunuz. Kimse bilançonuz iyi, geliriniz iyi, hisse senediniz çok iyi gidiyor demiyor. Özellikle gençlerde bir
hareketlenme var, bir farkındalık var. Bu da aslında bizim podcastımızda biraz optimistik olacağımız, pozitif olarak konuşmamız gereken bir şey. Dolayısıyla şirketler de hem tüketicilerin hem çalışanların aslında tüm 360 derece paydaşlarının beklentisini yönetmek zorunda. Bu akıl haritasında da sürdürülebilirlik kavramı devreye giriyor. Dolayısıyla şirketler artık misyon statementlarına sürdürülebilirliği koymaya başladılar. Çünkü biliyorlar ki bir itibar yönetimi yapmazlarsa, sürdürülebilirliği bugünden ajandalarına almazlarsa, yarınlarını kaybedecekler. O yüzden bu konuda artık Chief Sustainability Officer gibi üst düzeyde organizasyon yapılanma oluyor ve şirketler buna yatırım yapılıyor ve bu yatırımın geri dönüşte bir güven markası olmaları, bir itibar yönetimi anlamında aslında onların geleceğini garanti
Biraz aslında size ipucu verdim. Çevre dedik, sosyal dedik, bir de yönetişimi söyledim. Aslında yönetişim yani çevre ve sosyali ve ekonomiyi alttan kesen, yata eksen, hepsi için önemli. Bu environment, social and governance diye, ESG diye son beş senede dünyanın her köşesinde konuşulan bir kavram var. Bu kavram bayağı da tartışmalı bir kavram. Biraz açar mısınız bunu? Ne demek bu? Evet, biz bunu ÇSY olarak Türkçeye çevirdik. Çevresel kriterler, şirketin doğayla ilişkisini ve çevreyi nasıl koruduğunu, çevreye karşı, gezegene karşı sorumluluğunu ele alıyor. Sosyal kriterler, şirketin çalışanları, tedarikçileri ve en önemlisi toplum ile olan ilişkilerini ele alıyor. Ülkedeki sosyal ihtiyaçlara verdiği cevabı yaptığı projeleri ele alıyor. Yönetişim governance, aslında şu anda en çok konuşulan dünyadaki konsept governance.
Yani sen çevreyi yönetiyorsun, sen sosyeli de yönetiyorsun ama nasıl yönetiyorsun? Nasıl raporluyorsun? Ne kadar şeffafsın? Daha önce verdiğin sözleri ne kadar tutuyorsun? Artık bunu işsedarlar sorguluyor, tüketiciler sorguluyor, çalışanlar sorguluyor. O yüzden bu Y hayatımıza girerek bu ÇSY kavramını oluşturmuş durumda. Biz de şirketimizde ÇSY'den bağımsız bir düşünce perspektifi düşünemiyoruz. Eminim ki yeni bir dünya inşa etmede ÇSY önemli bir kaldıraç olacak ve günümüzde finansal gücü pekiştirmenin, kurumsal itibarı artırmanın, özellikle şirketlerin tüm insan kaynakları departmanlarında konuşulan
müşteri ve çalışan bağlılığını sağlamanın yolu bize göre ÇSY yönetiminden geçiyor. Ben bunu artık bir olmazsa olmaz kavram olarak görüyorum. Yani adını koyun veya koymayın şirketler tarafından yapılması gereken aksiyon listesi ÇSY. O yüzden bu konuyu önceliklendiren, bu konuya maddi manevi yatırım yapan şirketler gelecekte diğerlerinden bir adım önde olacak. Şöyle bir özetleyeyim anladıklarımı. Dünyada ESG diye bir şey var fakat biz bunu Türkçe'ye ÇSY diye çevirelim. Bu aslında bir nevi bu sürdürülebilirlik meselesinde şirketlerin anayasası gibi bir şey değil mi? Yani temel ilkeler bütünü yaratılıyor. Evet, bu bir manifesto gibi bir şey aslında, evet doğru. Ve şimdi sürdürülebilirlik deyince geniş kesimlerin aklına ilk etapta çevresel olan geliyor ama... Oradan çıkmamız lazım biraz. Siz diyorsunuz ki bu işin... Yelpaze geniş. Sosyal boyutu da var. Örneğin benim okuduğum kaynaklarda kadın iş gücü ne alemde? Yönetimde kadın ne kadar önemli? Ya da dijital dönüşüm ne aşamada? Buna benzer kriterler de var. O noktada Vodafone'a gelelim. Yani şimdi çevreme sordum, Vodafone'da bir yöneticiyle sürdürülebilir konusundaki en önemli isimle röportaj yapacağım. Ya Vodafone ne yapabilir ki dedi.
Çünkü bekledikleri benden mesela bir petrol şirketi sahibi olsanız veya enerji şirketi yöneticisi olsanız daha farklı sorular sorulabilir. Ama telekomünikasyon alanında ne yapılabilir bu alanda? Ne yapıyorsunuz? Yani Vodafone ne yapabilir ki sorusu cesaretimi...
kırmamakla beraber cesaretimi artırıyor. Bence herkes bir şeyler yapmalı. Herkes üzerine düşeni yapmalı. Vodafone da üzerine düşeni yapmalı ki biz 2010 yılından beri sürdürülebilirlik raporu çıkartan bir şirketiz. Yani aslında 13 seneden beri düzenli olarak sürdürülebilirlik raporu çıkartıyoruz. 2020 yılı itibariyle ÇSY formatına geçtik. Bu global bir format. Tabii bir Vodafone grubunun global bir parçası olmak da bizim işimizi kolaylaştırıyor. yüzden bugün ÇSY alanında yani bütüncül bir bakış açısıyla hayata geçirdiğimiz yatırımlarla bu meşhur Birleşmiş Milletler'in 17 tane sürdürülebilir kalkınma amacı var. Her yerde böyle duvarları asarlar toplantıda. Onlardan 10 tanesine dokunabilen bir şirketiz. Yani bir şirket veya bir brey ben sürdürülebilirlik için ne yapıyorum deyince bir checklist oluşturmak açısından bu 17 amaçtan kaç tanesine dokunduğunuz önemli. Yani biz ÇSY konseptini işimizin ayrılmaz bir parçası olarak
görüyoruz ve başarıyla yürütmeye çalışıyoruz. Burada şöyle bir noktanın altını çizmek isterim. Bu iş sahiplenmeyle olur. Bu iş şirkette bir tane küçük CHSY departmanıyla olmaz. Bu iş yönetim kurulu başkanından CEO'suna CEO'sundan icra kuruluna icra kurulundan direktörlere kadar tüm şirketin kılcal damarlarına kadar gitmeli. Kapıdaki güvenlik görevlisi bile sürdürülebilirlikle ilgili şirketin amacından
kendi çapında haberdar olmalı ve kendisinin ne katkıda bulunabileceğini düşünmeli. Ancak böyle bu farkındalığı ve bu kültürü yiyebileceğimizi düşünüyoruz. Ben buna içselleştirmek diyorum. Başka bir de işte stratejinin ana bir parçası haline gelmesi olarak yapıyorum. Bir de demin bahsettim. Şeffaflık çok önemli. Kurumsal bakış açısı bu işi profesyonel olarak yapmak çok önemli. O da bu yönetişim çatısı altında ele aldığımız bir konu. Biz çok içselleştirdik. Şirket içinde bir ÇSY'ye komitemiz var, çalışma gruplarımız var ve profesyonel bir bakış açısıyla bu işi yapıyoruz ve senede bir raporlar çıkartıyoruz. Tekrar altını çiziyorum. Hoca olduğum için böyle tekrarlamayı severim. Şeffaflık burada çok anahtar bir kelime. Bu iş her geçen gün daha fazla gündeme geliyor. Bu şeffaflık, anahtar kelime derken nasıl şeffaflık? Yani söylediğini yapmak,
yaptığını söylemek, bunun dışına taşmamak, verdiğin sözü tutmak. Sadece greenwashing değil yani. Yavaş yavaş ısındırıyorsunuz, greenwashing'i de gireceğim. Bugün birçok şirket dünyada greenwashing yüzünden eleştiriliyor. Greenwashing nedir? Onu da söyleyeyim. İşte ben şunu yapacağım, bunu yapacağım, taahhütler verip o taahhütlere uymamak ya da doğru dürüst raporlamamak ya da şeffaf olmamak ve insanların aslında ben çevreci bir şirketim diye gözünü boyamak. Yani bu Washington oradan geliyor. Yeşil boyama ve yeşil yıkama gibi tam Türkçesini tercüme eden duymadım da. Bunlar şirketleri itibarlarını çok fena şekilde aşağı çekiyor. tam olarak kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar aslında. Aynen, aynen. Yani yapacaksan hakkını vererek yap ve bunu da iletişimini gerçekleştir. O yüzden biz buna çok önem veriyoruz. 2023 yılında TSIY raporumuzda, stratejimiz çerçevesinde attığımız adımlardan bahsediyoruz. Vodafone grubunun 2030 ve 2040'a yönelik karbon nötr hedefleri var. Karbon nötr ne demek? Doğada yarattığınız karbon ayak izini azaltmak ve başka faaliyetlerle
Yani mesela biz burada diyelim ki bir elektrik tüketiyoruz ama sizle beraber gidiyoruz ormana bir tane ağaç dikerek buradaki çevresel sorumluluğumuzu dengeliyoruz. Bunu çok daha farklı boyutta, çok daha farklı komponentlerde yaptığımızı düşünün. Yani böyle biraz daha gözlerde somutlaştırmak üzere birkaç veri paylaşabilirim sizi. Mesela kapsam 1 emisyon yoğunluğumuzu geçen yıla kıyasla %16 azalttık. Kapsam 2 emisyonlarımızda elektrik ihtiyacımızın tamamına yenilenebilir enerji kaynaklarından kaynaklıyoruz. Daha Türkçesi bunun hani fosil yakıtlardan uzak duruyoruz. Rüzgar, güneş burada. Su da var, hidroelektrik de var. O yüzden devamlı alternatif enerji yöntemlerini araştırıyoruz. Burada teknoloji de çok ilerliyor. Yani bir solar enerjinin, bir rüzgar enerjisinin geldiği nokta önemli noktalar. Yani yolda bile araba kullanırken ben artık solar tarlalar görüyorum. Otobanda işte daha çok rüzgar tribünleri görüyorum. Bu teknoloji daha verimli oldukça buradan da yer almaya çalışıyoruz. Şöyle bir kavram da var. Yani ben size bir şey desem. bu akşam eve gidin desem, bana kullanmadığınız elektrikle çalışan cihazları, yani çöp haline gelmiş cihazları bir çantaya koyun, bana ertesi sabah getirin desem, tahminen kaç kilo bir şey gelir? Kendi adıma kilosunu hesaplayamıyorum ama bir çanta dolusu... Evet, kablo, ekran, mouse... Fön makinesi dahil buna elektrikle çalışan işte biz bunları elektronik atık diyoruz Ozan Bey ve bu elektronik atıklar gün geçtikçe artık dayanılmaz boyutlara geliyor ve bu elektronik atıklarla ilgili bir şeyler yapmamız lazım. Ben bir elektronik atık dönüşüm merkezine gittim. Bunlar komponentlerine ayrılabiliyor. Yani bu gördüğünüz telefonumuz işte ekranı bir değer, içindeki bataryası bir değer, dışındaki kılıfı bir değer. elektrikli bir aletle kablonun içindeki bakır bir değer. Bunlar komponentlerine ayrılabilir, tekrar kullanıma kazandırılabiliyor. O yüzden biz şirketimizde böyle kocaman, sizin boyunuzun iki katı kadar plexiglas bir kumbara yaptık. Atık kumbarası. Ben de evden bir çanta, iki çanta eşya götürdüm oraya, kullanmadım. Ve bunları bir elektronik atık şirketine verdik. Buradan bir ekonomik değer yarattık. Ve 20 tonu aşkın E atık geri dönüştürdük. Buradan elde ettiğimiz maddi değerleri de gidip 8 tane kodlama sınıfı açtık. Türkiye Vodafone Vakfı'nın 7-14 yaşındaki çocuklara verdiği eğitim. Yani böyle biraz E atığı hem bilinçlendiriyoruz, hem dönüştürüyoruz. Dönüştürülmeden olan değeri de sosyal sorumluluk için kullanıyoruz. Böyle çok gönüllü bir proje.
O noktada müşterilerinizle de temasınızda böyle bir dönüşüm var mı? Yani örneğin Vodafone'un çalıştığı Kobiler'de de buna benzer bir elektronik-dijital atık dönüşümü projesi var mı? O kadar kilit bir soru sordunuz ki zaten bu dönüşüm şirketin kendi içinde olamaz. hepimizin içinde olduğu bir ekosistem var. Bunlardan bir tanesi müşterilerimiz, bir tanesi tedarikçilerimiz, silsedarlarımız. Dolayısıyla bizim bütün ekosistemimize bunu yaymamız lazım ve biz de bunu yaymaya tedarikçilerimizden, bayilerimizden başladık. Bayilerimizde bu tür e-atık kumbaraları koyduk ve bizi destekleyen, bizim yaptığımızın aynısını yapan tedarikçilerimizde, kobilerde mümkün. O yüzden
E atık konusu beni çok heyecanlandırıyor. Buna devam etmemiz lazım. Yani bu aslında telekomünikasyon alanının en önemli avantajı. Çünkü bütün COBİ'lerle iletişim halindesiniz. Şeyi de aynı şekilde anladığım kadarıyla, finans sektörü de örneğin artık diyor, kömürlüs termik santrallerle iş yapan şeylere kredi vermeyeceğim veya kredi verirken daha yüksek faizle kredi vereceğim. Dolayısıyla bütün COBİ'lerde şimdi yeni bir merak başladı. Ya biz bu yeşil dönüşüme
Nasıl adapte oluruz? Yani meselenin bir sosyal sorumluluk boyutu var, bir de ekonomik boyutu var. Rasyonel olan da dönüşmenin kendisi aslında. Bunu ne kadar anladı sizce bizim Türkiye sektörü? Evet, şimdi çok güzel pas veriyorsunuz bana. Ben bir ileri götüreyim yeşil dönüşüm ifadesine. İkiz dönüşüm. Yeşilin yanına dijitali de koyalım.
Yani aslında dijitalleşme teknoloji bizi verimli kılıyor. Belki daha az yakıt tüketmemizi, daha az elektrik tüketmemizi, daha verimli çalışmamızı sağlıyor ve bu farkında olmadan bizim çevreye hizmet etmemizi sağlıyor. Düşünsenize daha az benzin tüketirseniz, daha az elektrik tüketirseniz teknoloji sayesinde çevreye bir sorumluluk gerçekleştirmiş olacaksın. Şimdi IOT dediğimiz nesnelerin interneti var. Tarımdan, eğitime, bankacılıktan bir sürü iş koluna kadar verimlilik sağlayabiliyor. Nesnelerin internetiyle, sensörlerle uzaktan kumanda edebiliyoruz her şeyi. Ve o yüzden biz şöyle bir hesap yaptık. Emisyon miktarını geçen yılı oranla özellikle müşterilerimizin dediğiniz gibi COBI'lerin yüzde 19 arttırarak yüzde 95 bin 300 ton karbon salımına engel olmalarına destek olduk. Şimdi öyle bir şey ki bu dönüşümü gerçekleştirmemenin maliyeti ne olur? Aslında kobilerin şöyle bir gözlerini kapayıp bu soruyu kendilerine sormaları lazım. Yani çünkü gerçekleştirenler var. Yani burada kobilerin de aslında sürdürülebildiği için yani geleceği için çünkü bu bir yandan da bir tasarruf, bir etkinlik getiriyor. Buna dikkat etmeleri...
gerekiyor. Hızla arttığını görüyoruz. Şimdi demin biraz size sinyal verdim. Çocuklar çok önemli. Ben Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde Mühendislik Fakültesi'nde ikinci sınıfta bilgisayar programcılığıyla tanıştım. O zaman Fortran 77 diye bir program vardı. 80'lerin sonu mu? Evet 80'lerin sonu aynen. Şimdi bir baktık, 2016'da oturduk, bu iş 7 yaşına kadar inmiş. Yeni jenerasyon ismi de bilgisayar programcılığının kodlama. Aslında aynı şeyler yani. Kodlama daha tabii böyle atraktif, daha havalı. Ve böyle oyunlaştırılmış eğitim programlarıyla yani çocukların kafasını dağıtmayacak, seveceği programlarla kodlama öğretiliyor. Kodlama ne sağlıyor?
Aslında bir algoritma mantığının çocuğun 7 yaşında öğrenmesini sağlıyor. Algoritma nedir? Bir sonuca ulaşmak için gerekli adımları aşmayı planlamak ve o adımlardan geçen bir dizin yaratmak. Algoritma odur. Bu da bize ne sağlıyor? Çocukların gündemine kodlamayı erken koyarak aslında tüketen değil, üreten bir nesil yaratmak. Kendi sorunlarını çözen bir jenerasyon yaratmak.
Ve en çok aldığım cevaplan söyleyeyim çocuklara. Çocuklarla çok aşırı meşhur olduğum için. Diyorlar, Hasan abi diyorlar, artık kendi oyunlarımızı yazabiliyoruz diyorlar. Başkasının yazdıklarına oyun oynamak yerine kendi yazdığımız oyunları yazıyoruz diyorlar. Uzattım buraya ama çocuklar olunca ben biraz uzatmayı seviyorum. Biz 2016'dan beri 7-14 yaşındaki çocuklara kodlama eğitimi verdik. 81 ilde 300 bin çocuğa. Üç yüz bin çocuğa, evet çok mütevazı bir rakam değil. Üç yüz bin çocuğa kodlama eğitimle buluşturduk ve dijital yetkinlikleri o yaşta kazandırdık. Şimdi o yaşlarımızı düşünün. Şimdi ben çocukları eğitimden önce giriyorum, sınıfa diyorum ki ne olacaksınız ileride? İşte diyor biri polis olacağım, savcı olacağım, mühendis olacağım, öğretmen olacağım diyor. Sonra eğitimden sonra giriyorum. En az üç dört tane sınıfta ben bilgisayarcı olacağım, ben programcı olacağım, ben teknolojide okuyacağım diyor.
O yaşlarda böyle sizi etkileyen anılarınızı düşünün ve hayatınızın yönünü değiştirmiştir eminim ki. Çocukların gündemine bunu koyabilmek bile aslında geleceğin nesillerine olan çok önemli bir katkı. O yüzden ben bu projeye çok önem veriyorum. Türkiye'de de çok ihtiyaç duyduğumuz bir şey. Hayalimiz olmalı. Evet. Burada hayal kurmak çok zorlaşıyor giderek. Savaşlar, ekonomik krizler vesaire aslında bu anlamda da hayal kurdurabilmek çocuklara çok önemli bir şey.
Çok önemli, bir de bunu 360 derece gözlemlemek de çok önemli. Biz bir iş yaparken sadece çocuklara sormuyoruz, öğretmenlerine soruyoruz, velilerine soruyoruz, sizin gibi basındaki fikir liderlerine soruyoruz, kamudaki paydaşlarıma soruyoruz. Baktık bir konsensus var, doğru yolda ilerliyoruz. O şekilde sayıyı arttırdık ve coğrafi paylaşımı genişlettik. Bir de teknolojinin sosyal bir yanı da var.
Yani artık bu elimdeki cep telefonu sadece alo demek veya internete girmeye yaramıyor. Bu bizi bazı tehlikelerden de koruyor. Ne gibi? Mesela kadına karşı şiddet. Dünyada evrensel bir sorun. Hatta gelişmiş ülkelerde daha da büyük bir sorun haline geliyor. Yani bunu daha geçen gün 25 Kasım'da kadına karşı şiddet günü vardı biliyorsunuz. Şimdi biz bir uygulama yaptık. Malumunuz akıllı telefonlar artık lokasyon bazlı hizmetler de veriyor. Bir kadının şiddete uğrama ihtimali olduğunda
Telefonunu sadece sallayarak belirlediği üç kontağı, bunlar polis de olabilir veya yakınları da olabilir, sinyal gönderiyor. Ben buradayım ve şiddet ihtimali var bana karşı, diyor. Bu uygulamanın adı Kırmızı Işık, hem iOS hem Google Play pazarlarında var. Bugüne kadar 378 bin kere indirildi. Bin tane aylık aktif kullanıcı sayısına ulaştı. Geliştirdik bunu, modüller ekledik. Görme engelliler için, işitme engelliler için modüller geliştirdik. Bir de bizim ülkemizin bir gerçeği var, mülteciler. Arapça modül de koyduk. Yani onlar da şiddete uğruyor, onlar da faydalansın diye. Böyle kapsayıcı bir geliştirmeler de yaptık. Ya tabii konuştukça konuşuyorum ama kadınların başka bir tarafına geçmek istiyorum hazır kadınlardan konuşulmuşken. Bunlar sürdürülebilik meselesinin çevresel boyutu yanı sıra sosyal boyutu. Sosyale geçtik biraz evet sosyale geçtik. Şimdi kadınlar öyle bir şey ki şimdi bir ülke sıçrama yapmak istiyorsa, gelişimini arttırmak istiyorsa, kalkınmasını arttırmak istiyorsa bir sürü yola başvuruyor. İşte yatırımlar yapıyor, teknoloji yapıyor, fabrikalar kuruyor, teşvikler yaratıyor. Biz diyoruz ki daha basit bir şey var. Yanımızda duruyorlar. Kadınlar, kadınları sosyal hayata entegre edin, ekonomi hayatı entegre edin. Bunlarla ilgili çalışmalar var. Ülke sıçrayacak zaten. İşte bu içgörüyle yola çıktığımız bizim Dijital Benim İşim diye bir projemiz var. Ne yaptık burada? Kadınların dijital okur yazarlığına yönelik bir eğitim programı yaptık. Milli Eğitim Bakanlığı, Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü'yle beraber. Aynı zamanda dijital okur yazarlığı olan kadınlara da mesleki eğitimler vermeye çalıştık. Mesela bir el sanatı veya bir hizmet üretiyor. Onu sanal olarak, e-ticaret sitesi kurarak nasıl pazarlar ve ekonomik bir gelir elde edebilir? 20 ilde 15 bin aşkın kadın kursiyere bu eğitimleri verdik. Tabii 6 Şubat itibariyle bütün bu sosyal sorumluluk projelerimizi deprem bölgesine yönlendirdik.
Nasıl bir sınıfta veriyorsak, orada da konteyner sınıflarımız var, konteyner şehirlerdeyiz ve kadınlara veriyoruz. Ve şunu söyleyeyim Ozan Bey, geçen Maraş'taydım, kadın geldi yanıma bu ders verdi. Ya Hasan Bey çok teşekkür ederim size dedi. Neden dedim? Ya kafamız dağılıyor dedi. Yani biz bu depremin bu kadar etkisi altındayken siz gelip burada bize hem psikososyal olarak destek veriyorsunuz, hem böyle eğitimler veriyorsunuz. Bizim hayatı olan bağımız arttı dedi. Heyecanımız arttı dedi. Allah razı olsun dedi. Yani ben bir kadından bile bunu duymak doğru bir iş yaptığımızı gösteriyor. Özetle kadınlar önemli, kadınlara yakın, onları sosyal ve ekonomik hayata bütünleştirmek için çabalar içinde olmamız lazım. Biz de vakıfta bunu bir misyon edinmiş durumdayız.
Yani aslında Ç, S ve Y'nin ayaklarını bayağı bir konuşmuş olduk. Bu zamana kadar biraz meselenin pozitif yönü, olanı konuştuk. Biraz belki olması gerekenden bahsedelim, normatif yönünden bahsedelim. Hem kamu bürokrasi tecrübeniz var, hem özel sektör yönetici tecrübeniz var, hem ders veriyorsunuz. Bu noktada olanlar ortada.
Ya bir de olması gereken diye bir şey var. Yani ben kendi adıma 30'lu yaştan ortasında bir insan olarak çocuk yapsam mı diye endişeliyim. Yani baba olmak acaba çocuğuma büyük bir sorumluluk yükler mi? Bunu çevremde çok fazla görüyorum. Yani evet yapılan, işte elinize sağlık. Ama bir yandan da umutlu bir tablomu var. Neler yapmalıyız daha fazla? Neler düşünüyorsunuz bu konuda? İyi gidiyor muyuz yani? Ya ben doğa itibariyle optimist bir insanımdır. İyimser bir insanımdır. O yüzden böyle enseyi karartmam kolay kolay.
Belki hayatta yaşadığım mücadelelerden kaynaklandı. Belki yetiştirilme tarzından kaynaklandı. Belki ülkenin yetmişlerini, seksenlerini görmüş bir insan olarak karşınızda olmamdan kaynaklandı. Burada aslında sorunun içinde cevap var. Bir kere çocuk kadar kutsal, çocuk kadar doğal bir şey yok. Benim de 13 yaşında bir kızım var.
Dolayısıyla burada önemli olan bu çocuğu nasıl yetiştireceğiz? Bu çocuğu farkındalıklarının ne ile ne zaman oluşturacağız? Bu çocuğa doğru ve yanlışı özellikle içinde bulunduğumuz dünyanın dinamikleri çerçevesinde nasıl göstereceğiz? Ona nasıl rehber olacağız? Ona hangi kapıları açacağız? Ona nasıl bir koşluk?
gerçekleştireceğiz. Bunlar önemli. Paradigma değişiklikleri yaşıyoruz dünyada. Bu paradigma değişikliklerini çocuklara vermek için önce kendimizin anlaması lazım. Bunun için de antenlerimizin açık olması lazım. Bu konulara duyarlı olmamız lazım. Dünyanın nereye gittiğini, nelerin geri gittiğini, nelerin ileri gittiğini görüp kendimize o çizgi arasında bir nokta belirleyip yakınlarımıza enjekte etmemiz lazım bunu. Ben o yüzden bilinçli anne babaların daha da çok çocuk yapmalarını öneririm. enseyi karartmamak lazım. Benim çevremde konuştuğum bir grup aslında bu meseleye negatif yaklaşan da var. Şöyle, biz ne yapabiliriz ki? Abi zaten Çin yapsın, Amerika yapsın. Onlar zaten çevreyi kirleten, iklim krizini yaratan onlar. Yani bizim buradan yapacağımız hiçbir katkı yok. Dolayısıyla biz bu işin bedeli ödemeyelim. Böyle bir yaklaşım da var. Bu yaklaşımı çünkü... Mesela en son işte Oxfam'ın raporu yayınlandı. İşte en zengin ülkeler toplam en zengin %10, toplam emisyonun %50'sinden sorumlu. Biz de en zengin %10'un içinde değiliz. Belki Türkiye'de yaşayan en zengin, dünyanın en zengin %10'un içinde olanlar vardır ama hani sorumluluk bizden çıkıyor gibi bir hissiyat var. Ama bir yandan da Avrupa Birliği Regülasyonları vesaire falan da var.
Yani bizim yapabileceğimiz Türkiye olarak burada neler yapmalıyız? Bizim sorumluluğumuz var mı gerçekten? Yani bir kere yok demek benim çizgim ve benim prensibim değil. Var ki ben buradayım zaten sizin karşınızdayım. Kesinlikle böyle pes edilecek, sırtımızı dönülecek, bana ne denilecek bir konu değil bu. hayatta her seçiş bir vazgeçiştir. Evet, biz yüzde onluk kesimi eleştiriyoruz ama o yüzde onluk kesimin ürünlerini, hizmetlerini kullanıyoruz ve vazgeçemiyoruz. Dolayısıyla ülkelerde kullandıkları ürünlerin, para harcadıkları hizmetlerin bilincini oluşturmamız lazım. Demin bahsettim ya biraz hani duygusal bağ, akıl haritasındaki şirketlerin yeri. Bunlara bakarak şey yapmamız lazım. Bir de yani bu işler
yağmur damlası gibi yani bir anda hortumla gelmiyor. Herkesin bu dünyada bu gezegende yaşayan herkesin bu gezegene karşı sorumluluğu var. Ha o iki tane ülke yapmadığı sürece benim yaptıklarım işe yaramaz mantığını başka alanlara ekstrapolü edersek yani kendimizi karanlık bir dünyada buluruz. O yüzden burada en önemli konulardan bir tanesi çok güçlü ve şeffaf bir kamu politikası. Yani burada devletimizin zaten attığı adımlar var. Biliyorsunuz bakanlığımızın bile ismi değişti.
İklim değişikliği bakalım. Evet, dolayısıyla bu önemli bir adım. Onların gündeme getireceği yeni mevzuatlar, düzenlemeler, bunu özel sektörün uygulaması, bunun monitör edilmesi, bunu yapmayanların bazı yaptırımlara tabi tutulması ve kamuoyunda sizler gibi kişiler tarafından, bireyler tarafından devamlı bir baskı yaratılması lazım. Bu böyle pes edilecek bir konu değil, takip edilmesi gereken. Dedim ya, mülakata üniversite mezunu çocuk geliyor.
Bazen siz ne yapıyorsunuz sürdürebilmek için? Bana anlatır mısınız? Hasan Bey diyor. Yani böyle sorularla karşılaşıyorum artık. Ben o yüzden iyimser bakıyorum. Bizim çok iyi bir genç neslimiz var. Tabii ki bazen moralimiz bozuluyor ama kuyruğu dik tutmak zorundayız. Yani bu en son Avrupa Birliği'nin karbon düzenlemesine ilişkin... ...2026'dan itibaren başlayacak yaptırımlarını, KOBİ'lerin farkına varması lazım. Yoksa...
biz 2026'da yaşayacağımız ihracat kaybından kaynaklı şokları, Türkiye'deki şoklara nasıl anlatacağız? Yani gazeteci olarak nasıl anlatacağız, çok merak ediyorum. İşte zaten o yüzden bu odadayız. Toplumsal farkındalığı, şirketlerin farkındalığını arttırmadan bu iş olmaz. Bir şey yapacaksan, iletişimini de yapman lazım. İyi bir iletişimini de yapman lazım, dengeli bir şekilde. O yüzden sadece içerik değil, aynı zamanda bunun kamuoyuna farkındalığının arttırılması, bilgilendirmesi de önemli. Biz de hani küçük bir rollez bugün siz de burada
bunu yapmaya çalışıyoruz. Çok teşekkür ederim. Güzel bir sohbet oldu, Hasan Bey. Ben teşekkür ederim. Umarım siz de keyif aldınız. Çok çok keyif aldım. Teknolojinin hayatımızdaki etkisinin bir daha altını çizerek kapatmak istiyorum. Bugün biz şirketlere getirdiğimiz çözümlerle, işte bulut bazı çözümlerle, Internet of Things çözümleriyle şirketlerin bakış açısını, ürün portföylerini ve vizyonlarını değiştirebiliyoruz. Herkesin yapabileceği bir şey var. Biz de Vodafone olarak elimizden geleni yaptık.
yapmayı da devam edeceğiz. Teşekkürler, sağ olun. Siz de sağ olun. Ahmet Amdi Tanpınar, Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkanı vermiyor, diyor. Haklı da. Bakın, Avrupa Parlamentosu, sınırda karbon düzenleme mekanizmasını da içeren ve Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyecek düzenlemeyi ne zaman onarladı biliyor musunuz? 16 Mayıs 2023. Yani 5-6 ay önce.
Fakat dikkat edin tarihe. Allah aşkına, 14 Mayıs'tan iki gün sonra, o salı günü, biz nasıl konuşalım sürdürülebilirliği, yeşil dönüşümü, karbon düzenleme mekanizmasını? Ama konuşamayınca da sorun yok olmuyor. Dünya gündemini kendi iç gündemimiz yüzünden kaçırıyor ve dünyadan kopuyoruz. Bu bölüm bence bu nedenle önemli oldu. Vodafone'a da destekleri için teşekkür ederiz. Trend ekonomiyi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sınırlı ömrünüze sürdürülebilir gülücükler eşlik etsin. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.