
4.241 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 3 Ocak'ta alıyoruz. 2024'de Türklüğü tartışarak girdik. 29 Aralık'ta Suudi Arabistan'daki Galatasaray-Fenerbahçe maçının oynanmaması, 1 Ocak günü Gazze mitingine giden bir adamla bir gencin kavgası Türkiye gündemine yön verdi. Her iki taraf da Türklüğü savunuyor fakat her iki taraf da karşı tarafın Türk olmadığını iddia ediyor. Biz de bu bölümde bu tuhaf didişmenin arka planını işleyeceğiz. Uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
29 Arlık'ta Suudi Arabistan'da yaşanan ve Galatasaray ile Fenerbahçe maçının iptal olmasına neden olan olaylar zinciri, Simon Cooper'in, futbol asla sadece futbol değildir sözünü yeniden hatırlattı. 21. yüzyılda geldiği nokta itibariyle futbola salt bir sportif faaliyet olarak bakabilmek pek doğru değil. Lütfen hayal edin, bu zamana dek en çok izlenen Oscar töreni olma özelliğine sahip 1998 Oscar ödülleri törenine 55 milyon kişi canlı izlemiş.
Buna karşılık 2022'de Arjantin ile Fransa arasında oynanan Dünya Kupası finalini ise 688 milyon kişi canlı izliyor. Maçın oynanacağı saatlerde dünya üzerindeki her 12 kişiden biri ekrana kilitleniyor. Bu yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna geldik ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Futbol, 21. yüzyılda insanlığın en önemli eğlencesi. Ve elbette Türkiye'nin de.
Şu ana kadar hata yapmayan tek taraf, Karakartal'a gönül veren taraftan. Evet taraftan zaten müthiş. Her ülkenin geleneksel oyunları var. Misal bizde okçuluk, yağlı güreş, cirit atma gibi ata sporları var. Dediğim gibi her ülkenin benzer ata sporları var fakat futbol, yerel ve geleneksel olanın yerine geçen evrensel ve modern bir spor. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyadaki ata sporlarının popülerliğini taca çıkarıyor ve yerine evrensel ölçüleri olan modern bir spor getiriyor.
Bugün bildiğimiz anlamda kurallara dayalı bir kaleci ve 10 oyuncudan oluşan ilk futbol maçı 1855 yılında İngiltere'de oynanıyor. Futbol bu nedenle bir İngiliz oyunu sayılır ama bu ifadeden daha doğru olanı futbolun bir sanayi devrimi oyunu olduğudur. Ve bu nedenle futbol insanlığa sanayi devriminin yüzdede olan 19. yüzyılın hediyesidir. Henüz 200 yıllık tarihi bile olmayan bu spor, İslamiyet kadar hızlı yayılıyor desek yeri. Bakın bildiğimiz anlamdaki ilk futbol maçı 1855'te İngiltere'de oynanıyor dedik ya. Yıllar içinde kıta Avrupa'sına yayılıyor bu spor ve sadece 20 yıl sonra Osmanlı'da da oynanmaya başlıyor.
Osmanlı topraklarında kayda giren ilk futbol müsabakası 1875 yılında Selanik'te düzenleniyor. Ancak maç yapanlar İngilizler ve Yunanlar. Hikayemiz de burada enteresan hale geliyor. Çünkü futbol bu topraklara girdiğinde Müslümanların bu oyunu oynamasına izin verilmiyor. Yıllarca gayrimüslimler futbol oynuyor, Müslümanlar ise onları gıpta ile izliyor. O tarihte henüz Müslümanlar futbola karşılar. Daha doğrusu Müslümanlar demeyelim, dönemin uleması diyelim futbola karşı. Devir de 2. Abdülhamid devri. Futbol gayrimüslimler arasında hızla yayılıyor da Müslümanlar için bu spor caiz değil. Kerbela'da Hz. Hüseyin'in kesilen başını Muaviye'nin askerleri top diye oynadı hurafesinden yola çıkarak haram dairesine giriyor futbol oynamak. 2. Abdülhamid de yasaklıyor bu oyunu. Hatta 1960'lara 70'lere dek bu hurafe devam ediyor. Bu hurafeye hala inanan kesimler bile var.
Bazı kardeşlerimiz top oynamanın günah olduğunu söylüyorlar. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin torunu olan Hazreti Hüseyin'in kafasını kesip onunla top oynadıklarından dolayı ve bundan dolayı topun futbolun ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu doğru mu? Futbol bizim topraklarımıza gayrimüslimler tarafından getirildiği için İslami kesimler uzun süre bu spora soğuk yaklaşıyor. Gavur adetidir deniyor. Müslümanlar futbol oynayamazken gayrimüslimler takımlar kuruyor, ligler düzenlemeye başlıyor.
Mesela taa 1894'te İzmir'de Rumlar Futbol Klub Simirna adıyla bir takım kurmuş. Mesela 1903'te Konstantinopoli Futbol Lig oluşturulmuş. Ama dediğim gibi Müslümanlara futbol haram. İzlemek serbest ama oynamak yasak.
Fakat oyun da güzel oyun yani, insanın içi gider değil mi? Dur bir de ben deneyeyim şu işi dersiniz yani. İşte bizim topraklarımızda bu futbol işini gözü kesen ilk kişinin adı Fuat Hüsnü Bey. Soyadı devriminden sonraki adıyla Fuat Hüsnü Kayacan. Fuat Hüsnü Bey henüz 20'li yaşlarının başlarındayken Kadıköy'de futbol oynayan İngilizleri gıpta ile izler. Kendisi takım kurup maç yapmak arzusundadır ama Müslümanların takım kurması bir siyasi faaliyet olarak değerlendirildiğinden tehlikeli bir iştir.
Kimse devletle başını derde sokmak istemez. Böylece Fuat Hüsnü Bey, İngilizlerden eski bir futbol topu edinip, kendi kendine oynamaya başlar. Bir gün Fuat Hüsnü Bey, Kadıköy'de papazın çayırında duvara top atıp dururken, arkadaşı Reşat Danyal Bey kendisini görür. Futbola meftun bu iki arkadaş, o gün bir takım kurmaya karar verirler. Dönemin iktidarda yakın bürokratların çocuklarına teklif götürürler ki başları belaya girmesin.
Böylece 1901 yılının başında Türkiye'nin ilk Türk futbol takımı kurulmuş olur. Takımın adı ne biliyor musunuz? Black Stockings. Türkçe ifadesiyle siyah çoraplılar. Yani henüz Türkçe takım bile kurulmamış. Takımı kurduk ama futbol namına bir şey bilen yok. Oyunun kurallarını dahi tam idrak edebilen bulunmuyor. İşte bir kale var, topu oraya sokacağız. Temel dertimiz bu yani. Bırakın sahaya ama topları bile yok.
Fakat yine de 26 Ekim 1901'de Rumlarla maça çıkmak için randevulaşıyorlar. Böylece başlıyorlar maç için idman yapmaya. Fuat Hüsnü Bey'in tanımı ile topa gelişi güzel vurmaktan öteye geçemeyen bu idmanların ardından Reşat Bey arkadaşları etrafına topluyor ve maç için oyunculara taktik veriyor. Çocuklar, siz artık oyunu pişirdiniz. Rumlarla bir maç yapacağız. Göreyim sizi.
Şimdi her oyuncunun vazifesi ve yerini anlatacağım. Kulaklarınızı iyice açarak beni dinleyin. Kaleci bizim kalemizi koruyacak. Topla hücum eden karşı taraf oyuncusunun ayağından topu yakalayacak. Eğer bu mümkün olmazsa yumruklayacak.
Böylece futbol namına pek bir şey bilmeyen bu 11 Türk, 26 Ekim 1901'de adını öğrenemediğim Rum takımıyla karşılaşır ve 5-1 yenilirler. Bizimkilerin ilk ve tek golünü de Fuat Hüsnü Bey atar. Fuat Hüsnü Bey'in bu golü de böylece tarihte bir Türk'ün attığı ilk gol olarak kayda geçiyor. Fakat bu maçı 2. Abdülhamid'in Kadıköy bölgesi hafiyelerinden Şamil Bey de izler ve maçı rapor eder. Ve ne olur biliyor musunuz?
Hariciye nezaretinde mevru olan Reşat Bey, Tahran'a sürülür, Bahriye öğrencisi olan Fuat Üstübey de askeri mahkemede yargılanır. Hafiye Şamil'in mahkemeye gönderdiği jullanotunda şunlar yazar. ''Karşılıklı kaleler kurup Rumlarla aynı kıyafeti labis olduğu halde top endahtı ile talim icra etmekte olduklarından, Fuat Hüsnü Bey'e reza verilmez ama Black Stoking Kulübü kapanmak zorunda kalır. Daha fazla bilgi edinmek isteyen dinleyicilerimiz Mehmet Ali Gökaçlı'nın iletişim yayınlarından çıkan Bizim İçin Oyuna kitabını okuyabilirler. Şimdi ne alaka diyebilirsiniz. Bunca şeyi niye anlattın bize diye sorabilirsiniz. Şunun için anlattım. Bu topraklarda geleneksel olanla modern olan her zaman çatışma halinde olmuştu. Geleneksel olan köy ile modern olan kent çatıştı. Geleneksel olan tarım ile modern olan sanayi çatıştı. Geleneksel olan tımarlı siparişlerle modern olan harbiye çatıştı. Futbol ile güreş çatıştı. Osmanlı-Türk modernleşmesi geleneksel olan ile modern olanın çatışmasından filizlenecekti.
Futbol ise geleneksel değil, modern bir spordu. 19. yüzyılın insanlığı armağınıydı. Mutasip çevrelerin uzak durduğu bu spora sahip çıkanlar da modernleşme yanlısı kesinler olmuştu. Şunu söylemek yanlış değildir. Futbol bizim topraklarımıza aslında bir tür Jön Türk sporu olarak girmiştir. Jön Türk spordur futbol.
Nitekim Türk ifadesi de moderndir. İşte netameli soru bu. Türk kimdir? Bundan 120-130 yıl önce, henüz futbol Türkiye'ye girmeden önce, Türk ifadesi bugünkünden bambaşka duygularla yüklüdür. Prof. Dr. Besim Derleloğlu, Flu TV'de Niyazi Berkes'in anılarından öğretici bir kıssa anlatmıştı.
3 tane Osmanlı Aydın'ı meşrutiyet dönemi, yani 110 yıl önce... ...20. yüzyılın başında Paris'e gidiyorlar. Bibliotek Nasyonel'e giriş yapıp, kart yapıp... ...içeride çalışma izni alacaklar. Bir tane kağıt veriyor oradaki yetkili. Bunu diyor dolduracaksınız işte. Orada isim, soyad falan. Nasyonelite var. Dolduruyorlar işte, kağıtları veriyorlar. Müslüman yazmış. Müslüman.
Oradaki memur bakıyor. Din diye ayrı bir şey yok. Yok. Bunu yanlış yazmışsınız diyor. Yeni kağıtlar veriyor. Bunlar tekrar dolduracaklar. Bu sefer Otoman yazıyorlar. Yani Osmanlı. Aslında bir nasionalite değil o. Evet. Şimdi bakın Fransız orta kademe memurunun buna reaksiyonunu size anlatayım. O sizi yöneten ailenin soyadı diyor. Yani hanedan o diyor.
Sizi yöneten hanedan diyor. O siz değilsiniz diyor. Onu pisliğine yapıyor da olabilir mi? O da olabilir, olabilir. Ben size yardımcı olayım diyor. Siz nereden geliyorsunuz efendim? Biz İstanbul'dan geliyoruz diyor. Söylesenize diyor. Bak diyor burada İstanbul'dan gelen, şurada Ermeniler var diyor, şurada Rumlar var diyor. Siz Ermeni misiniz diyor, Rum musunuz?
Yok biz Türk'üz diyorlar. E tamam diyor siz onu yazın diyor. Türk de tıpkı futbol gibi modern bir kavramdır. Hatta o kadar ki Türk ifadesi 19. yüzyılı bile ıskalar. 20. yüzyılın başında zihnimiz değer edinir. Yani bugün bildiğimiz anlamıyla Türklük bilincinin tarihi 150 yıldan daha kısadır. Bu haliyle Müslümanlık geleneksel olanı, Türklük ise modern olanı temsil eder.
Müslümana futbol caiz değildir ama Türk'ün amacı Türk olmayan takımları yenmektir. Nitekim Galatasaray sultanısından Ali Sami Bey, 1905'te bir futbol kulübü kurmak için girişimde bulunduğunda muradını şöyle açıklar. Maksadımız, İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmektir. İşte bizdeki gibi modern politik bir hareketi tarihinde barındırmayan, yani Jön Türkler gibi bir hareketi tarihinde barındırmayan ulusların futbolla tanışması da çok sonra oldu. Alın işte, Suudi Arabistan'ın durumu ortada. Bir futbol ülkesi olabilmek için oluk oluk para aktıyorlar, aman afile. O yüzden biz böyle bir tarihe sahip olduğumuz için biraz da yüksek egoluyuz.
Arabistan'a niye gidiyoruz ki diyoruz, biz Türk'üz diyoruz, Arap değiliz diyoruz, bir gurur da var bu işin içinde. Çünkü onlar geleneksel olanı temsil ediyorlar, biz Türkler moderniz, modern olanı temsil ediyoruz. Fakat işte burada çatışma meydana geliyor. Türk ifadesinin modern bir kavramı olduğunu söyledik.
Elbette yüzyıllardır Türk kavramı var ama Türk kavramının bugünkü duygusuna erişebildiği tarih 20. yüzyılın başına denk gelir. Dolayısıyla Türk ifadesi geleneksel değil, modern bir bilişle kavranır. Bu bilincin ete kemiğe bürünmesi için de Türk'ün bir ulus devletin vatandaşı olması, yani cumhuriyetin kurulması gerekecektir.
Cumhuriyet, modern olanın geleneksel olana karşı en büyük zaferidir. Modernliğin zaferleri neticesinde futbol oynamanın caiz olmadığını söyleyen Hacı Hoca kalmadı. 100 yıl önce farklıydı ama artık herkes kabul ediyor ki futbol oynamak caizdir. Futbola ilişkin tüm İslami kesimlerin güncel yorumu hemen hemen İhsan Şen Hoca'nın şu yorumu gibidir.
Fakat Müslüman futbol oynarken eğer Allah rızasına niyet ederse, güçlü bir bedenim olsun, yarın İslam'ı muhafaza edeyim, müdafaa edeyim. Buna niyet ederek futbol oynarsa bu adam ecir sahibi olur, bu adam sevap kazanır. Fakat niyet bu olacak. Yani bu bedenle ben İslam'ı, imanı muhafaza, müdafaa edeyim diye. Burada şuna riayet edecek.
giymiş olduğu o elbiseler, kıyafetler mutlaka dizinden aşağıda olacak ve oynamış olduğu o alandaki insanlar, onların kıyafetleri de dizinin üzerinde olmayacak. Yani bundan yüz küsur yıl önce futbol oynayan ilk Müslümanlar mahkemelerde yargılanıp sürgüne yollanırken, bugün futbol oynamak teşvik edilecek bir davranıştır. Bunu da modernliğin zaferine, yani cumhuriyete borçluyuz. Bu haliyle futbolun doğasında var olan modernite, gelenekseli temsil eden Suudi Arabistan'da bir feryada dönüştü. Modern Türk'ün temsili olan Atatürk imgesi üzerinden bir araya gelindi ve maç iptal edildi. Burada kısa bir ara, sonra Türklük tartışmasıyla devam edelim.
Dedik ki Türk'lük modern bir kavramdır. Dolayısıyla Türk'lük şuuru modern bir bilinçle kavranabilir. Modern bir kavramsa akılla kavranmak zorundadır Türk'lük. O halde Türk'ün bir tanımı da gerekir. Müslüman öyle değil. Sonradan Müslüman olunur. Kelimeye şehadet getirene Müslüman derler. İsteyen Müslümanlıktan da çıkabilir. Fakat Türk'lük varoluşsal bir meseledir. Doğuştan Türk olunur ve Türk'lükten de çıkılamaz. O halde kime Türk denir?
İşte bu soru, Osmanlı-Türk modernleşmesinin de üzerine kafa patlattığı temel soru olacaktır. Türk kime denir? Fransızın böyle bir derdi yok. Fransa'da yaşayan ve Fransızca konuşan herkes Fransız'dır. Zaten Fransa'da yaşayan herkes Fransızca konuşmaktadır.
O halde Fransız olmak için Fransa'da yaşamak yeterlidir. Bu nedenle Fransız milliyetçiliği dayanağını vatandan alır, vatan. Buna karşı Alman milliyetçiliği öyle değil. Alman kimdir? Alman, Alman kanı taşıyandır.
Yani Fransız milliyetçiliğinden farklı, daha ırkçı bir yaklaşım var Almanlıkta. Fakat Türk milliyetçiliği için Türk'ü tanımlamak Almanya'da Fransız kadar kolay değil. Çünkü Türkiye dışında yaşayan Türk olduğu gibi, Türkiye'de yaşayıp Türk olmayanlar da var. Irk temelli bir ulusal bilinç inşa etseniz, içeride hakim çoğunluk Türk değil. Yurt temelli bir ulus inşa etseniz, yurt dışındaki Türklere ne diyeceksiniz?
Fakat bunlar asıl sorun değil. Asıl sorun, Türk'ün Müslümanlık'la ilişkisini nasıl kuracağız? Müslüman olmayan Türk olur mu sorusudur. Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkese Türk denir. De, ee, vatandaş olan Yahudi'ye Türk mü diyeceğiz? Vatandaş olan Ermeni'ye Türk mü diyeceğiz? Mesela Hrant Dink Türk mü?
Adam Türk değilim ben diyor, Ermeniyim diyor. Ona itiraz mı edeceğiz? Hadi biz Rumlara Türk dedik de Rumlar kendisine Türk derler mi ki? Daha Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere gelmedim bakın. Yani Müslüman, Türk olmayan diğer halklara gelmedim. Sadece, sadece Hristiyan ya da Yahudi olan Türk olmayanlara bak. Burada bile bir sorunlar yumağı var.
İşte İslamcıların bu soruna tümden verdiği yanıt, Türk'ü Laz'ı boşverin hepimiz Müslümanız şeklinde olacaktır ki bu da geleneksel olanın modern olana cevabıdır. Bir gün babama sordum, baba biz Laz mıyız, Türk müyüz dedim. Rizeliyiz ya, kimisi siz Lazsınız diyor, kimisi Türksünüz diyor. Babam dedi ki, oğlum dedi, büyük dedem onlaymış. Ona sormuş, ne dedemidir? Biz Laz mıyız, Türk müyüz? Büyük dedem de babama şu cevabı vermiş. Torunum demiş, yarın öleceğim.
Dolayısıyla ümmetçi bir bakış açısında, Türklüğün İslam'dan ayrı bir bilinci, ayrı bir şuuru yoktur. geleneksel olan, modern olana tepi göstererek hepimiz Müslümanız diyor. Fakat orada da şu sorun var. Müslümansak, bizi Arap'tan, Acem'den ayıran nedir? Ya bu ümmet dediğiniz şeyin içinde 72 millet yok açıkçası, açık konuşalım yani. Devlet kuran, devlet yöneten Orta Doğu topraklarında 3 ulus var. Farslar, Türkler ve Araplar. Afrika'dakiler zaten kabili ölçeğinde yaşıyorlar. E diğer Müslüman halkların da devleti yok.
Bu haliyle Türk'lük vurgusu azalırken Müslümanlık vurgusu artınca, Türklerin bir kısmı kendilerinin Arap olmadığını vurgulamak zorunda kalıyor. Çünkü bizim coğrafyamızda ümmet içinde Türk'ün diğeri Arap'tır. Türk değil Müslümanız dedikçe aslında Arap'a daha çok yaklaşıyoruz. Arap değiliz kardeşim feryadı boşa değil yani bu feryadı duyabilmek gerekir.
Bu çatışmada çok enteresan bir olay 1 Ocak günü yaşandı. Olayın ham hali şu. 20'li yaşlarının başında genç bir erkek, üzerinde Arapça ifadeler yazan yeşil bir bayrak taşıyan orta yaşlı bir erkeğe yumruk atıp burnunu kanatıyor. Bunu yaparken de, Türküz biz Türk, Arap değiliz diye bağırıyor. Birazdan arka planını anlatacağım ama önce medyanın konuyu el alış biçimine bir bakalım. Olayın iktidar medyasındaki dili şöyle.
Filistin'e verilen desteği hazmedemedi, kelimeyi tevhid yazan bayrağa taşıyan vatandaşa yumrukla saldırdı. Tepkiler artınca kaçmak istedi ama kurtulamadı. Bak bak gel gel! Sen niye vuruyorsun kaçıyorsun? Polis! Bu haberi editoryal çizgisini sorgulamadan izleyen birine aslında anlatılan şu. Bu saldırgan kişi psikopatın tekidir, sadisttir, tutuklanması gerekir. Fakat bunun yanı sıra haberin bu dili şunu söyleyecek olan siyasetçiye de alan açıyor. İslam'a saldırı o denli yükseliştedir ki üzerinde kelime-i tevhid yazılı bir sancağı taşıyan Müslüman'a alenen saldırılabilmektedir. Bu memlekette laikler hala ki sesini kesemedi. İslam'a olan hasımlıklarını bitiremiyorlar. Müslümanlardan nefret ediyorlar.
Normal şartlarda bu saçma ifade biraz öyle dinlediğiniz haber dili sayesinde zemin bulabiliyor. Evet ya deniyor, Müslüman bir ülkede Müslümana saldıracak kadar ileri gidilebiliyor. Sadece bu da değil. Bu haberin dili sayesinde belki tutuksuz yargılamayla sonuçlanacak bir adliye olay, bu sayede hapishaneyle sonuçlanıyor.
Mahkemeler gerçekten kamuoyunun nabzına göre karar veriyorlar ve bu çok tehlikeli. Ankara gücü Faruk Koca'nın hapse girmesi olayı üzerine bir avukat arkadaşım yazmış bana. Demiş ki, bir kişinin yumruk attığı için tutuklandığına ilk kez şahit oluyorum. Yani bizim yargı sistemimizde yumruklu bir kavgada tutuklu yargılanmıyorsunuz arkadaşlar. Bu yumruklar genelde tutuksuz yargılamayla sonuçlanıyor. Hatta o kadar ki Kemal Kılıçdaroğlu'na yumruklu saldırı vakasındaki Osman Sarıgün bile tutuksuz yargılanmıştı. Ankara Çubuk'ta şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu'na yumruk atan Osman Sarıgün, jandarmadaki işlemlerinin ardından Çubuk haddiyesine götürüldü. Nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edilen Sarıgün, adli kontrol hükümleri uygulanarak serbest bırakıldı. Nasıl olur, nasıl böyle bir kişi tutuklanmaz diye sorulan iktidar cephesi ise, tutuksuz yargılamanın esas oluşturduğunu anlatıp durdu. Yani hukuk mukuk dediler.
Osman Sarıgün'ün adli kontrolle serbest bırakılmasını hukuka dayandırdılar. Fakat iktidar medyasının bu dili sayesinde her yumruklu saldırı, adaletin önünde farklı muamele görebiliyor. Kılıçdaroğlu'na yumruk atan Osman Sarıgün'ün serbest kalması nasıl meşru hale getiriliyorsa, Ege Akersoy'un ya da Faruk Koca'nın tutuklanması öyle meşru hale gelebiliyor. Çelişki de burada başlıyor. Faruk Koca'yı tutuklatabilen halkın öfkesiyse, o öfke Kılıçdaroğlu'na yumruk atıldığında niye duyulmuyor? Biz vatandaş değil miyiz? Bizim öfkemiz neden duyulmuyor? O da tutuklansın. Madem diye diye diye diye kafayı yiyoruz, sesimizi duyuramadığımız için daha yüksek sesle bağırıyor ve bir süre sonra zaten insanlıktan çıkıyoruz. Deliriyoruz yani. Sirke döndü memleket diyorum ya. Ama bilin diye söylüyorum, öyle trafikte falan rastlaştığınız, yumruklaştığınız birileriyle en fazla karakolluk olursunuz. Öyle hapis yüzü görmezsiniz.
Böyle bakınca adaletin kılıcı keskin. Ama o kılıç neden herkese keskin değil? Neyse, sorular uzar gider. Böylece Türkiye'deki İsrail karşıtlığından rahatsız olan siyonist uşağı, Müslüman düşmanı, ırkçı Ege Akersoy, yani böyle anlatıldığı için böyle söylüyorum, tutuklanıyor efendim. 21 yaşındaki üniversite öğrencisi gözaltına alındı. Yaralı adamsa polis tarafından hastaneye götürüldü. Adliyeye sevk edilen provokatör şahıs çıkarıldığı hakimlikçe tutuklandı.
Ege Akersoy tutuklanıyor ve Müslümanlar rahatsız ediyor. Oh diyorlar, oh Ege Akersoy tutuklandı. Neyse her şey normal. Çünkü hakikaten çok antipatik bir görüntü Ege Akersoy görüntüsü. Çok öfkeli, bağırıyor. Arap sevicisi, biz Arap değiliz diyor. Ne alaka? Biz gelmişiz Gazze mitingine, Müslüman kardeşlerimize sahip çıkıyoruz. Bu seni niye rahatsız ediyor ki? Arap sevicisi ne alaka yani? Ağzı burnu kan içinde kalan Aydemir'in yardımına vatandaşlar koştu.
Dedim ya iki taraf birbirinin ne dediğinden haberdar değil. Şimdi bir cephe olayı böyle algılıyor. Bu durumda bu psikopat gencinin tutuklanması gayet normal. Fakat diğer cephede de normal olmayan bir haller var. Mesela Mustafa Sandal şöyle yazmış Twitter'dan.
Hilafet bayrağı açmak ciddi bir suç. Anayasal düzene karşı çıkan o vatandaş neden gözaltında değil? Üstelik polisin yanında bir kez daha açmış o bez parçasını. Bir başka olay Fatih Altaylı. Olay sosyal medyada viral olunca Altaylı Twitter'dan eline sağlık yazıyor. Böylece Fatih Altaylı da trend topik oluyor.
Öğrendik ki suçu ve suçluyu övmek suçundan ifadeye çağrılmış Altaylı. Bu nasıl olabiliyor? Bir memleket aynı olayı nasıl farklı algılayabiliyor? Aynı görüntüye bakıp, nasıl oluyor da toplumumuzun bir kısmı yumruklu bir saldırgan görürken, bir kısmı hilafet bayrağı açmış bir mürteciyi görüyor? Bu noktada Ege Akersoy ve saldırıya uğrayan kişinin diyaloğuna bir kulak verelim. Bu diyalog, Türk kimdir sorusunun önemini tekrar hatırlatacak cinsten.
Ben Müslümanım, Kürtüm, gerizekalı. Sen tek bir Kürtsün lan gerizekalı. Ben de Müslümanım. Sen Müslümansan niye vuruyorsun? Nasıl Müslümansın? Ben gerizekalıyım, Kürtüm. Ulan sen tek bir Kürtsün.
Egeer Kersoy diyor ki, Türk'üz biz. Karşısındaki kişi de diyor ki, ee ben de Türk'üm. Fakat her iki taraf da kendilerinin Türk olduğunu ama karşılarındakinin Türk olmadığını söylüyor. Saldırıya uğrayan adam diyor ki, Türk zaten Müslümandır, diniyle vardır. Bize yıllardır anlatılan bu. Ya ben bize yıllardır anlatılana mı inanacağım, karşımdaki şu genç delikanlıya mı inanacağım?
Müslümanlığa sahip çıkmak demek, Türklüğe sahip çıkmak demektir ya. Biz bu ikisini birbirinden ayrı göremiyoruz ki tarihte Türk dediğin İslam'la sahneye çıkmıştır. Bu vaziyeti en şiirsel haliyle şair İsmet Özel anlatıyor. Tabii şair olduğu için işin içine ruh da katıyor. Türk'ün İslam'la bütünleşmesini şöyle ifade ediyor. Kafirle çatışmayı göze alan Müslüman'a Türk denir. Türk olmanın başka bir şartı ya da belirtisi yoktur. Yani Türk dediğimiz insan tarih sahnesine Müslüman olarak çıkmıştır ve Allah'ın kılıcı olarak çıkmıştır.
Anlaşamamamızın nedeni Türk'ün tanımında yaşadığımız çatışma. İsmet Özel aslında Türk sağının yıllardır söyleye geldiği bir şey hikayeleştiriyor. Nedir o? Türk dediğin kişi aynı zamanda Müslümandır. Türk'ün İslam'dan gayri bir tarihi yoktur.
Türk, İslam'la nurlandıktan sonra tarihte anlam kazanmıştır. İslam'da ayrı bir Türk davası da yoktur. Zaten Türk davası değil, Türk-İslam davası demek doğrudur. E bu hep böyledir zaten. MHP geleneğinin de sahip çıktığı Türk-İslam bütünleşmesi budur. Türk demek zaten Müslüman demektir. Yer yer mezhebe de vurgu yapılır. Türk dediğin sünnidir falan. Ege Akersoy'un yumruk attığı kişi diyor ki, e işte ben Türk'üm ve Müslüman'ım sorun ne yani? Ege Akersoy da diyor ki,
Akersoy da biz Türk'üz diyor. Hayda. Her iki tarafta biz Türk'üz diyor ama karşı tarafı Türk olmamakla suçluyor. Ege diyor ki kardeşim biz Arap değiliz. Neden Suudi Arabistan bayrağıyla geziyorsun? Zaten hassas dönemdeyiz. Suudlar orada Atatürk resmini kaldırıyor, sen burada Suud bayrağıyla geziyorsun. Adam da diyor ki sana mı soracağım? O da diyor ki bana soracaksın. Derken olanlar oluyor. Birbirlerinin üzerine yürüyorlar. Ege Akersoy da yumruk atıyor. Olayın basitliği budur aslında. Yani adalet terazisine koysanız tutuklanacak bir şey yok. Ama bu gündelik basitlikten derin bir tartışma da çıkabiliyor. Ak Ersoy bunu diyor. Biz Türk'üz. Elimizde bu Suud bayrağının ne işi var? Arap mıyız biz? Saldırıya uğrayan şahıs tümüyle şaşkın. Ya asıl Türk benim, sen kim oluyorsun diyor.
Burası Müslümanım. Geçip bana vuruyor. Ulan ben ne yapacağım Müslümanım? Türk'üm. Sen ne oluyor lan sen? Sen Türk'ten misin lan? Sen Türk'ten misin lan? Allah'ın cezası. Sen Türk oldun. Sen ne yaparsın? Sen Türk'lüğünü mi alıyorsun lan? Delikanlı mısın sen? Sen hapsin.
Çok enteresan tartışma değil mi? Ne tuhaf. İki Türk birbirine saldırıyor, bir taraf diyor ki biz Türk'üz, diğer taraf diyor ki biz de Türk'üz. Demek ki birinin Türk dediğiyle diğerinin Türk dediği aynı Türk değil. İki ayrı Türklük bilinci. Birincisi, Türk sahanın 50'lerden, 60'lardan, 70'lerden bu yana söylediğine daha yakın. Önce Müslümanız diyor. En büyük hassasiyetleri dini hassasiyetler.
Fakat bu hassasiyetler, onun için aynı zamanda milliyetçi hassasiyetler. Çünkü Türk dediğinde Müslüman kişidir zaten. Maraş tipi bir Türklük bu. 78 Maraş tipi bir Türklük. Duvara yazılan cinsten. Türklük için savaşa. Türk zaten Müslümandır. Müslüman olmadan Türk de olunmaz tezi, Türk sahanın anti-komünizm icadı olduğundan bu yana temel tezidir.
Buna da Türk-İslam sentezi diyorlar. Mevcut anlayasamıza da ruhunu veren ideoloji budur, Türk-İslam sentezi. Fakat belli ki bu temel tez yeni kuşakta biraz sorgulanıyor. Yani basit gibi görünen bu tartışma oldukça enteresan. İki ayrı Türk ve iki ayrı Türklük kavrayışı. Her ikisi de Türklüğünde iddialı. İkisinde de farklı da olsa Türklük şuuru var.
Dini hassasiyetinin olması onun Türk'lüğüyle çelişmez ki. Üstelik o Türk, tıpkı tarihteki gibi cihat etmeye devam ediyor. Türk'ün kılıcı, geçmişte de İslam için sallanıyordu, Allah'a çok şükür bugün de İslam için sallanıyor. Şehitlerimizi görüyorsunuz. Onları ölüler sanmayınız, onlar diriler de siz görmezsiniz. Şehit olan askerlerimiz, cennette onlara verilenleri gördükten sonra tekrar dünyaya dönmek isterlermiş. Ah! Bir daha şehit olmak için. İşte herkese nasip olmaz şehitlik.
Kimileri söylenip duruyor. Neymiş? Ne biçim bir düzenmiş bu? Neymiş? Hep yoksul gariban insanlar şehit oluyormuş. Hep mi sıvası olmayan evlere asılıyormuş bu Türk bayrakları? O evleri bilmezsiniz siz. İşte seninle benim anlaşamadığım yer burası. Bu evler zengin evleri. Sen zenginliği sadece para zannediyorsun. Evet, belki bu evlerin sıvası yok. Belki de bu evlerin duvarları kerpiçten. Ama bu evlerin içinde mertlik var, bu evlerin içerisinde din var, iman var, ahlak var, vatan sevgisi var, fedakarlık var, helal lokmayla büyütülmüş aslanlar var. Onun için Allah şehadeti böyle evlerin adamlarına nasip ediyor onu." Ne rezil bir anlatı değil mi?
O kadar zayıf temelleri var ki kafasını birazcık çalıştıran bu temelleri yıkıp geçer. Geleneksel olan din ile modern olan ulusu kavramaya çalışınca nasıl da çürüyorsunuz. Çünkü azıcık kafası çalışan bu tezgaha uyanıyor. YouTube'da, Twitch'de yayın yapan, bu şekilde anlatılan İslam'ı tartışan kanalları yüzbinler izliyor. Mesela bir felsefe ve tarih kanalı olan Diamond Thema'nın videoları milyonlarca kez izleniyor.
Atatürk kendi yazdığı Medeni Bilgiler kitabında sayfa 28'te şöyle diyor. Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir milletti. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din ne Arapların ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabiydi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncar oluyordu. Bu Arap fikri ümmet kelimesiyle ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdular. Bununla beraber Allah'a kendi milli lisanlarında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaklardı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti.
Yani anlayalım. İnanan dindar Müslümanlar İslam'ı daha felsefi bir yerden kavruyor ve o yere uygun yaşıyorlar dinlerini. Yani halka anlatılan İslam'a inanmak için gerçekten kafanızı hiç çalıştırmamanız lazım. Hâli hazırda benim tanıdığım kafa çalışan Müslümanlar halka anlatılan İslam'a değil, daha felsefi bir yerden yaklaşıyorlar İslam'a. Yani benim şahit olduğum bu şekilde en azından. Ama gençlere dayatılan din, benim çocukluğumdan bu yana gördüğüm Müslümanlık gibi değil. Bunlara yakayı kaptırsanız sokağa çıkamıyorsunuz. Sokağa adımını attın, günah yazıyor. Yani ne biçim bir din bu? Hal böyle olunca, genç nesil bu İslami Türklük tanımına itiraz ediyor.
Fakat bu itirazın çok derinlikli olduğu da düşünülmesin. Benim gözlediğim kadarıyla bu seküler Türkçü gençler henüz bir politik hareket olabilmiş değiller. Çünkü bir politik vizyonla hareket etmiyorlar. Küfrediyorlar, sağa sola saldırıyorlar, antipatik olmak gibi hiçbir kaygıları yok. Çok ama çok öfkeliler. Aşırı zorbalar. Yakın tarih hakkında son derece manipülatif kaynakları tarıyorlar. Politik bilinçleri sosyal medya editleriyle oluşuyor. Derinlikli kanaat önderleri yok. Sadece öfkeliler ve öfkeli olmakta da haklılar. Gözlerini 2015 sonrası Türkiye'ye açtılar.
Bizlerin anormal saydığı şeyleri onlar normal sayabiliyor. Faşizme ilişkin herhangi bir tedirginlik hissetmiyorlar. Toplumsal çatışmalarda da daha zorba olanı seçme eğilimindeler. Sığmacı sorunu mu? Hepsini gönderin. Gerekirse zorla. Sokak köpekleri sorunu mu? Hepsini öldürün. Hatta Çin'e satalım da onlar yesin bizim köpekleri. Kürt sorunu mu? Lan ne Kürt'ü? PKK sorunu o. Çözümü de belli. Esat Oktay Yıldıran ne yaptıysa o. Lan!
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldırım. Diyarbakır askeri cezaevi. İç güvenlik amiri. Sen beni iyi dinle. Bu cezaevinin kuralları var. Bu kurallara uyacaksın. Burası bir cezaevi değil... ...askeri bir okuldur. Kurallara uyarsan... ...rahat edersin.
Öyle komünizmdir, marxizmdir, sosyalizmdir, kürtlüktür. Böyle sapkın düşünceleri kafandan söküp... Gençlerin İslamcılığa karşı geliştirdiği reaksiyon haksız değil. Haklı ama çıktıkları yolda vardıkları sonuç endişe verici. Günün sonunda Mustafa Muğlalı öven, Esat Oktay Yıldıran öven, bunları rahat rahat överken sol düşmanlığından taviz vermeyen, alenen faşizme meyleden ama İslamcı olmayan yeni bir kuşak. Ve bu kuşağın eylemlerini alkışlamadan önce, sorumluluk hissederek lütfen düşünün. Bu gençleri hepimiz birlikte delirttik.
Şimdi, bu gençleri tukaka ilan etmek işin kolay kısmı. Tam tersine, el üstünde tutmak sırtlarını sıvazlamak da doğru değil. Doğru olan, bu gençlerin çığlığına kulak vermek. Onlarla irtibatı koparmamak olmalı. Çünkü bu gençler, itirazlarının sonunda vardıkları yer doğru olmasa da itirazlarının çıkış noktası son derece doğru. Aksi halde bu gençlerle demokrat kamuoyunun irtibatı koparsa bu kuşağın iktidarında Erdoğan rejimini mumla ararız.
Geleneksel olan yenilmeye mahkum. Futbolda da böyle oldu. Yenilecek zaten İslamcılık. Geleneksel olan o. Modernliğin karşısında yenilmeye mahkum. Dolayısıyla geleneksel İslamcılık iddiasını kaybetti ve modern olana yenildi demek doğrudur. Fakat modern olan seçenekler içinde seçim yapacağız. Modern olan bazı seçenekler var. Bir yerde Esat Oktay Yıldıran o da modern. Mustafa Buğulalı o da modern. Ama
Bu modern olanlar için de seçim yaparken, insani olanı mı yoksa zorbalığı mı tercih edeceğiz? Önümüzdeki soru artık bu. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, insani olandan uzaklaşmayın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.