
3.691 kelime · ~18 dk okuma
Selam flarsızlar. Birkaç dakikalığına Singapur öveceğim izninizle. İran sinemasını yeni övüp gelmiştim gerçi ama olsun artık. Bu gece beni uyutup bir uçağa atsanız ve gözlerimi Singapur'da açsam herhalde gıkım çıkmaz.
Siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz da demem. Bozuntuya vermeden yaşamaya devam ederim. Öyle rahat bir yer. Suç yok, tertemiz, yemekler güzel, çeşitli, her yere bağlantısı var, eğitim seviyesi yüksek, dingil sayısı az.
Herkes İngilizce konuşuyor ve herkes her cümleyi la ile bitiriyor. Yani Türkler de yabancılık çekmezler. Ama hepsinden daha şaşırtıcı olanı, şehrin veya ülkenin yarısının yeşil alan olması. Şaşırtıcı çünkü küçücük bir yer.
Sadece 700 km2. Yani Bakırköy'den Kadıköy'e gidin, bir o kadar daha kuzeye gidin, bitti. İstanbul'a tam 7,5 Singapur sığıyor. Ve o kadarcık alana da 5 milyondan fazla kişi doluşmuş.
Sadece insan değil, para da bol. Kişi başına düşen milli hasıla 80 bin doların üstünde. Dolayısıyla oradaki her parkın her bir metrekaresi resmen altın değerinde. Yıllar önce ziyaret ettiğimde bizi gezdiren arkadaş şansına Gardens by the Bay denen yerde çalışıyordu.
Sadece mimari olarak değil, çeşitlilik olarak da muazzam bir park. 1,5 milyon farklı bitki çeşidi var dünyanın her yerinden. Bunun gibi tahsis edilmiş yeşil alanları ek olarak gökdelenleri de yeşillendiriyorlar bir yandan. Dikey çiftlikler kuruyorlar, çatıları, duvarları, her yere bir şeyler ekiyorlar.
Ama durun, daha bitmedi. Bu şehre Covid'den hemen önce gelen yabancı turist sayısı neredeyse 20 milyon. Çoğu Çin'den ve çevre ülkelerden geliyor. modern bir şehirle doğanın nasıl iç içe geçtiğini görmek için geliyorlar.
Ve bu kadar turistin iyice arttırdığı o emlak baskısı hiç kimseyi, neredeyse hiç kimseyi evsiz bırakmıyor. Çünkü halkın %90'ı ev sahibi, %80'i de kamu projesi konutlarla ev sahibi olmuş. Dolayısıyla bunun karşılığında bazı kısıtları var. 6 aydan daha kısa süreliğine kiraya veremiyorlar evlerini.
Bir başka de işte Airbnb kısıtlı. Şimdi bunların hepsini toparlarsak, bizle paralelliği şöyle kurmamız lazım. İstanbul'da iki kat daha fazla insanın yaşadığını, birkaç kat daha fazla paranın olduğunu, 55-60 milyon turistin geldiğini düşünün. Bugün tüm Türkiye'ye gelenin iki katı kadar yani.
Ve o şartlarda yerel halkın kendi mahallelerinde yaşamaya devam ettiğini, şehrin de yarısının yeşil alan olduğunu düşünün. İnsanoğlunun yamyamlığına, o dibe doğru yarışları kaçınılmaz kılan ekonomik yapılara tamamen ters bir durum söz konusu. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı. 60'larda Malezya'dan bağımsızlıklarını kazandıklarında turizm namına hatta genel olarak kalkınma namına bir şeyleri yoktu.
Dediler ki bizim tarıma ayıracak yerimiz yok ağır sanayiyede, hizmet sektörü olacak işimiz. Bir plan yaptılar. Yavaş yavaş denizi doldurup yaşam alanlarını büyüttüler. Bir yandan da bir ağaç dikme kampanyası başlatmışlar.
Hala da her sene onun bayramını kutlarlar. Sonra mesele ağaçtayı siz hala anlamadınız mı diyerek ölçeyi büyüttüler. En son 2021'de açıkladıkları bir plan var, 2030 hedefli. Efendim güneş enerjisi 4 katına çıkacak, atık azaltımı 3'te 1 oranında indirilecek, fosil yakıtlı araçlara yeni ruhsat verilmeyecek, tüm binaların %80'i enerji açısından verimli hale getirilecek.
Velhasıl tüm bu yüzdeler, rakamlar arasına kaybolmayalım. Amaç belli. Hem çevrenin hem de yerel halkın korunması. Evet flarsızlar, yeterince Singapur'u övdük sanırım.
Bugünkü konumuz tam olarak Singapur değil ama sürdürülebilir turizm. Yahut sürdürülemez turizm. Zira Singapur gibi her örnek başına Paris gibi, Venedik gibi, Prag gibi birkaç tane örnek düşüyor. Bunların hepsine bakacağız.
Bu arada podcastin düzenli dinleyicileri fark etmiştir. Altruizm serisini unutmadım. Üçüncü ve son bölümü en yakın zamanda gelecek. Singapur'da eskiden beri gelen kalkınma planları vardı ama bir noktada bunları Birleşmiş Milletler'in hedefleriyle uyumlu hale getirdiler.
Çünkü Birleşmiş Milletler 15 senelik hedefler belirliyor periyodik olarak. Zamanında millennium hedefleri vardı, 2000 yılında açıkladıkları. Tüm üye ülkeler de kabul etmişlerdi. Başarılı olundu mu derseniz bunun basit bir cevabı yok.
Az sayıda hedefe ulaşıldı ama onlar da en önemlileri. Aşırı fakirlik içinde yaşayan nüfusun yarıya indirilmesi mesela. Temiz suya ulaşamayan nüfusun yarıya indirilmesi. İlk öğretimde cinsiyet eşitliği, sıtmanın azaltılması, bunların hepsi oldu.
Bir kısmında da hedefi kıl payı kaçırdılar veya önemli gelişmeler yaşandı. Mesela AIDS'in sıfıra indirmesi planlanıyordu. Sıfıra inmedi ama ne oldu? 3,5 milyon vakadan 2 milyona düştü.
Üstelik hastalar da daha uzun yaşıyorlar artık. Hiç fena değil. Ama hedefi en çok şaşan konu çevre ve sürdürülebilir kalkınmaydı. İlerlemek şöyle dursun, geriye gidilmiş birçok ölçütte.
Zaten bu yüzden program 2015'te yenilenip genişletildiğinde ismi sürdürülebilir kalkınma hedefleri oldu. Ben oturup okudum bu hedefleri. İşim gücüm yokmuş gibi. Enerji, atık, okyanusların sağlığı gibi 17 konu başlığı var.
Her birinin de bir sürü alt başlığı var. Çok detaya inmediğiniz sürece, raporlara dalmadığınız sürece genelde laf salatası. Daha doğrusu bir sıfat cürcünası. ''inclusive, sustainable, participatory, integrated'' hepsi aynı cümlede olabiliyor.
Bu tip dokümanları cümle başına iki sıfat limiti getirilmesi lazım. Ama nicel ölçütlerden bahsedildiği kısımlar daha ilginç. Mesela şehirlerde yaşayan nüfus artıyor, hepimiz biliyoruz. Yalnız her iki şehirliden birinin toplu taşımaya herhangi bir pratik erişimi yok.
Şehir yaşamının olmazsa olmazı toplu taşıma. Zira 1 milyardan fazla insan aslında gece kondu mahallelerinde yaşıyor. Ve bu mahallelerde ev dışında hiçbir şey yok. Şöyle çılgın bir veri paylaşayım.
Her 4 şehirden 3'ünde kamuya açık kullanıma ayrılan kısım %20'nin altında. Kamuya açık demek park bahçı değil sadece. Herhangi bir kamu kullanımı cadde bile olur. Tüm bunları toplasan %20'yi bulmuyor.
Hedefledikleri de %40, %50. Velhasıl bu yeni programı da tüm üye ülkeler kabul etti 2015 yılında. Dedim bir tanesi mi RedOyu kullanmaz merak ettim. Kullanmamışlar hakikaten ama sonuçta bakıyorsun verdiğin sözü tutmadığında bir bedel ödemiyorsan herkes söz verir.
Birleşmiş Milletler hedeflerinin de herhangi bir bağlayıcılığı yok. Bir araya gelip güzel güzel konuşuyorsun. Kulağa güzel gelen hedefler koyuyorsun. İşte x yarıya insin z bitsin gibi.
Ondan sonra uzmanlara diyorsun. Valla biz böyle dedik ama nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Siz bir şekilde ölçütler uydurun diye. ve hedefi kaçırınca da herhangi bir ceza ödemiyorsun.
O konularda atılım yapacak, atılımları denetleyecek kurumlar kurman bile zorunlu değil. Yani teşvik sistemi yok. E şaşırtıcı gelmeyecektir. 2030 vadeli bu yeni hedeflerin bugün sadece %15'ine zamanında ulaşacak yolda gidiyoruz.
Yarısında ciddi oranda hedeften sapılmış. Üçte birinde zaten geriden bile gitmiyoruz, olduğumuz yerde kalmışız veya geri gitmişiz. Tabii pandemi ve savaşların etkisi var ama bir kontrol ve ceza mekanizması olmadıkça hayal kırıklığı kaçınılmaz. Burada sonuçta üç önemli trend var.
Birincisi, low hanging fruit denen gelişmeler azaldılar. Yani az bir çabayla büyük getirilere sebep olan projeler yapıldı bitti. Bundan sonra aynı oranda ilerleme sağlamak çok daha zor. Zira kalan sorunlar zaman geçtikçe kökleşiyorlar.
Yasalışı göç gibi, bioçeşitlinin azalması gibi. Bunlar 15 sene önce daha halledilebilir sorunlardı. Bir 15 sene sonra daha da zorlaşacaklar. İkincisi de ülkelerin uzun dönem projelere kaynak ayırmaları zaten zor bir şey.
Politikanın doğasına aykırı. Bazı yerlerde 15 sene sonsuzluk gibi bir şey. Kimin nerede olacağı belli değil ya. Eline geçen bir para varsa kendine hemen siyasi kredi sağlayacak işlere harcaman lazım.
Bunu yapıyor hükümetlerin çoğu. O yüzden de bu hedeflerin finansman açığı senelik toplam 4 trilyon doları bulmuş. Her sene bu kadar daha fazla para gerek hedefleri tutturmak için. 2030'a da bir şey kalmadı, alt tarafı 6 sene.
Son trend de ülkeler arasında, şehirler arasında artan uçurum. Türkiye'den bir örnek vereyim, biraz içkarartıcı. Türkiye Verim Araştırması raporu diye bir şey okudum, ekledim açıklamalara. Genel olarak işletmelerin verim kavramına, bakışını, o konulardaki uygulamalarını araştırıyor.
Ülke ortalamasını yansıtacak şekilde irili ufaklı işletmelerle görüşmüşler. Sadece turizm sektöründen bahsetmiyorum, hala genel konuşuyoruz. Bulguların özeti şu, işletmeler verimliliğe önem veriyorlar ama Bekledikleri fayda maliyetlerin azalması. Neredeyse herkesin önceliği bu, %60 oranında.
Malzeme tasarrufu yapalım, enerji verimliliği yapalım, her türlü şey yapalım, yeter ki cebimizde biraz daha fazla para kalsın. Çevresel kaygıları önceliklendirenlerin oranı %5. Mevzuata uyum diyenlerin oranı %13. Kısacası millet zar zor geçiniyor, verimle birlikte günü kurtarabilmek için şart.
Yoksa öyle sürdürülebilirlik farkındalığı veya bir stratejisi yok. Hatta diyorlar ki işletmeler bu konuda kamunun ve özel sektörün sağladığı teşviklerden bile haberdar değiller. O kadar alakasızlar. Öte yandan bakıyorsun biraz daha işin yeşillik tarafına dönersek, Kopenhag 2025'te karbon nötr olacak.
Öyle bir hedefleri var. Oslo'nun hedefi 2030. Başka yeşil şehirler? Amsterdam, Zürich, Frankfurt, Portland, Vancouver, Reykjavik ve Singapur.
Bunlar dünyanın en yeşil şehirleri de aralarında ne ortaklık var? Çoğu ufak ve hepsi zengin yerler. Daha da ufağın düşünelim. Almanya'da bir köy var.
Orada bir köy var uzakta, Feldheim diye. 130 kişilik alt tarafı. Bunlar ta 90'lı yıllarda kendi kaynaklarıyla çevredeki tarlalara birkaç rüzgar türbini koymuşlar. Sonra baktı iyi gidiyor, akıllı şebeke yapalım, güneş panelleri ekleyelim, biyogaz jeneratörleri yapalım, daha fazla türbin koyalım derken bugün tükettiklerinden 250 kat daha fazlasını şebekeye geri satıyorlar.
Dev şirketlerin dev projeleri değil, halkın katıldığı ufak tefek işler. Bir de üstüne bu yüzden küçük bir turist merkezi olmuş. Yani köyüyle, kentiyle ayrı bir yüzyılda yaşıyor bazı kesimler. Şimdi sürdürülebilirlikle turizm arasında geçiş yaptığımız bu noktada yine Türkiye'den bir örnek vereceğim ama bu sefer pozitif bir örnek.
Bugünkü sponsorumuz olan enerji sahanın Centrum adında bir girişimi var. Sürdürülebilir enerji temelli turizm uygulama merkezi. Valla yani bu kısaltma konusunda Amerikalılar bir numaradır. Her şeye bir kısaltma bulurlar.
Bu da o seviyede olmuş. Tebrik ederim. Sabancı Üniversitesi ile ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile ortaklaşan Ayvalık'ta, Küçükköy'de bir turizm modeli yaratmak istiyorlar. Küçükköy eski bir Rum köyü.
Sonra Balkan Savaşları döneminde Boşnaklar gelip yerleşmişler. Şimdilerde yeniden canlanmış. Bir sanat köyü haline dönüşmüş. Madem böyle bir hareketlilik var, bunu destekleyelim demişler.
Projenin bir ayağı işletmelerin enerji verimliliğini artırmak, bir ayağı çevrenin artan turizmle bozulmaması, Diğer ayağı da halkın bu konularda eğitilmesi, onların paydaş olması. Zaten sürdürülebilir turizm denen şey en temelinde nedir? Çevrenin ve yerel halkın yararına olacak turizm. Yani ekonomik model önemli burada.
Büyük bir şirket dışarıdan gelip orayı kendi inşaat alanı haline getirmiyor. Özel bir girişim var. Üniversiteyle, yabancı kalkınma fonlarıyla, bir noktada belediyeyle beraber çalışıyorlar. Orada bir denge yakalamaya çalışıyorlar.
Cem Seymen'in hazırladığı dört bölümlük bir video serisi var. Katılımcılarla birçok röportaj içeren, merak eden oradan bakabilir. Ben tabii bunları okuyunca aklım hemen bunun zıttına yığın turizmine gitti. Çünkü bu tip projeler ve akımlar yığın turizminin yıkıcı etkilerine karşı verilen tepkiler.
O yüzden ben biraz geri sarıp onun başlangıcına bakmak istiyorum. İşin aslı, bizim anladığımız anlamda turizm çok yeni. Ya çok çalıştım, biraz şuraya gideyim de rahatlayayım, kafa dinleyeyim, kurtlarımı dökeyim. Sonra gelip işime devam ederim deme lüksü olmamış pek kimsenin.
Bu çok yeni bir kavram. Zaten öyle işten izin alayım diye bir şey yok. Hadi ücretsiz izin alsam bir şekilde serbest dolaşım hakkı diye bir şey yok birçok yerde. Hadi o olsa ulaşım çok zor, hadi ulaşsan kalacak yer bulamıyorsun.
Yani o kadar zahmetli bir şey ki. Turizm o yüzden yüzyıllar boyunca Kodomanların eğitim için sağa sola gönderilmelerinden ve çeşitli dinlerdeki hac yolculuklarından ibarettir. Sonra 17. yüzyılda Grand Tour diye bir rota ortaya çıkıyor.
Londra, Paris, Cenevre... Giderek aşağı doğru devam ediyorsun. Florence, Roma, Napoli. Sonra yukarı dön Venedik, Vienna, Berlin, Brüksel ve tekrar Londra.
Şanslıysan da arada İtalya'dan sonra bir Yunanistan kaçamağı ekliyorsun. Bunları tabii yine normal insanlar yapmıyorlar. Aristokrat veletlerin interrail gezisi gibi bir şey. Bir yandan partilerken bir yandan da antik Yunan, Roma ve Rönesans kültürünü özümsüyorlar.
Amaç bu. Böylece sonraları yemek masasında birileri gönderme yaparsa cahil cahil bakmıyorlar. Tabii erkeklerden bahsediyorum bu arada. Aristokrat kadınların öyle kendi başlarında gezip tozma imkanları yok.
Yavaş yavaş bunu yapan insan sayısı artıyor. Burjuva sınıfının gelişmesine paralel olarak onlar da katılıyorlar bu tura. Bir sonraki kırılım noktası da demir yolları sayesinde yaşanıyor. Orada Thomas Cook var.
Hani rehber kitapları olan Cook. Bu adam 1851'de bir grup turisti toplayıp Londra'daki büyük fuara götürüyor. Dünya fuarlarının öncüsü olan fuar. Sonra böyle gruplara günlük turlar satmaya başlıyor.
1800'lerin sonunda işe epey büyütmüş 20.000 müşterisi varmış. Daha sonraki senelerde ücretli izin uygulaması başlıyor, standart oluyor. Yalnız hala deniz kıyısı tatili büyük bir istisna.
Bu dönemde çünkü Akdeniz kıyısının çoğu gelişmemiş zaten. İspanya, İtalya geri kalmış yerler. İkinci Dünya Savaşı sonrası buralar hızla gelişiyorlar. Ondan sonra Avrupa içi turizm çok daha fazla artıyor katlanarak.
Daha sonra da biliyorsunuz Türkiye, Mısır, Fas gibi yerler ekleniyorlar bu denkleme. Bu tabi Avrupa merkezli bir bakış, farklı bölgelerde benzer şeyler oluyor. Herhalde sonraki kırılım noktası da ucuz hava yollarının yaygınlaşması olmalı. Hava alanına ulaşmanın, uçuşun kendisinden pahalı olduğu bir garip çağdayız.
Yalnız burada önemli bir parantez açayım. Çevreye duyarlılık elbette iyi bir şey ama bu duyarlılığı istismar eden turizm kampanyalarına karşı da uyanık olmak lazım. Benim eskiden ekoturizmden anladığım bir yere gidip börtü böcek görmekti. Şimdi ise anlamı o kadar genişledi ki buraya gelip dünyayı kurtarın tarzı mesajlara boğuluyorsun.
İyi de kardeşim ben oraya ışınlanmayacağım ki. Uçakla geleceğim. Turizm sektörünün karbon ayak izninin yarısı ulaşımdan kaynaklı. Yani şöyle komik bir şeye rastladım.
Condé Nast dergisinin bir yeşil destinasyon rehberi vardı. 2023'de gidilecek yerler diye. Listeledikleri yerler Butan, Madagaskar, Costa Rica, Barbados, Kuzey Finlandiya. Yazan da demiş ki evet buralara uçmak gerekiyor ama zaten uçacaksanız buralara gidin.
Ya iyi de her uçuş aynı değil ki kardeşim. Dünyanın bir ucundaki yerlere götürüyorsun bizi. Londra New York arası tek bir uçuştan payınıza düşen karbon birkaç aylık araba kullanımına denk. Daha eski uçakların kullanıldığı rotalarda verim daha da düşük.
Şimdi benim flight shaming denen şeyle de işim yok bu arada. Uçuşların büyük bir kısmı çok küçük bir kesim tarafından yapıldığı için öyle sıradan insanları suçlu hissettirmekten yana hiç değilim. Sadece insanlar kendilerini kandırmasınlar istiyorum. Yeşil bir tatil yapacağım, dünyayı kurtaracağım diye uçağa atlamak tanım itibariyle komik.
Bazı havayolları karbon katkınızı telafi ettiklerini söylüyorlar bu arada. Tabii ki gerçek bir telafi mümkün değil, gaza saldın atmosfere bitti gitti. Yaptıkları şey şu, ekstra para veriyorsun, onlar da gidip dünyanın bir yerinde ağaç ekiyorlar veya geri dönüşüm projeleri yapıyorlar veya güneş paneli kuruyorlar. Bana sorarsanız delikanlı gibi uçun, evet bu karbonu ben saldım deyin, sonra istiyorsanız kendiniz araştırma yapıp güvendiğiniz girişimlere doğrudan destek verin.
Böyle aracılara lüzum yok. Velhasılı kelam, şunu anladık ki turizmin doğası da ölçeği de son yüzyılda çok değişti. Yığın turizmi kalıbı biraz yetersiz kalıyor. Aşırı turizm demek lazım.
Over tourism denen bir olgu var. Bunu da anlatmak için sık sık kullanılan bir istatistik var. 1950'de uluslararası turist sayısı tüm dünyada 25 milyonmuş. Bugün, daha doğrusu Covid'den önce diyelim, yani sadece 70 sene içinde ne seviyeye ulaştı biliyor musunuz?
1,5 milyar. Ben aşırı turizm kavramını ilk defa Venedik'te tecrübe etmiştim. Bu çok oldu tabii, gerçi ucuz havayollarından da önceydi. Venedik epeydir bu sorunun sembolü zaten.
Ben de o sorunun bir parçası olarak orada bulunuyordum. Her yerin insan seli olduğunu, sokaklarda resmen tıkanıp kaldığımızı hatırlıyorum. Yani sırf insanlardan oluşan bir trafik sıkışıklığı. Hayatımda ilk defa görmüştüm bunu.
Venedik sene de bugün tahminen 20 milyon ziyaretçi çekiyor. Bunların hepsi uluslararası turist değil. Büyük kısmı İtalyan aslında. Ama birkaç milyonu da başka ülkelerden geliyor.
Sadece Venedik şehir merkezine gelenler bunlar. Biz turizmi hep pozitif bir etki olarak görmeye alışmışız. Neredeyse kimse turizmin maliyetlerinden bahsetmez. Ama Venedik halkı kalıcı olarak şehir merkezini terk etmiş vaziyette.
Oradaki nüfus zamanında 170 binden 50 binlere düşmüş. 40 bin seviyesinde kritik eşik olarak görüyorlar. Onun altına inerken tıpkı bir karınca kolonisinin belli bir sınıra geldiğinde bir anda çözülmesi gibi şehirde yaşayan bir şehir olmaktan çıkabilir diyorlar. Venedik'in böyle ucube bir Disney parkı haline gelmesini açıklayan bir sayı daha var.
20 milyon ilk sayımızdı, ikinci sayı da %80. Turistlerin %80'i günübirlik geliyor. Hem kalabalıklar hem masraf oluyorlar. Güvenliydi, temizliydi, ulaşı mıydı?
Hem de fazla para bırakmıyorlar bunun karşılığında. Turizm ekonomisini 5'te 1'i bile etmiyorlarmış. Yani bakın 5 turistten 4'ünü toplasan kazanılan 5 dolardan biri etmiyor. Aslında genel olarak biz istatistiklerde hep hangi şehre kaç turist geldiğini görürüz, onları kıyaslarız ama yerel ekonomi ne kadar kazanıyor bu hep arka planda kalır.
Birçok yerde bu veriye ulaşamıyorsun zaten. Ben oraya günübirlik gelmesem bile paranın nereye gittiğini düşünün bir. Kredi kartıyla mesela bir otel rezervasyonu yapıyorum. Demek ki paranın bir kısmı Visa'ya gitti, haraç olarak bir kısmı booking gibi platformlara gitti.
Ondan sonra kaldığım otel bir zincirse yaklaşık %15'i o zincirin merkezine gidiyor. Efendim uçak bileti alıyorum, bunun kime gittiği zaten hiç belli değil. Bir kısmı hava yoluna, bir kısmı hava alına gidiyor da onların işletmeleri yerel değil ki. Kim bilir hangi şirket?
Yani ancak gidip, sokağa çıkıp köşeden aldığın dondurmanın parasının halkın cebine gittiğinden emin olabiliyorsun. Kalan her şey karışık. Karışık olmayan bir şey var yalnız. En tartışmalı günübirlik, ziyaretçi tipi yolcu gemilerle gelenler, kruz şiplerle gelenler, bunların bazıları 2500-3000 yolcu bir anda bırakıyorlar merkeze.
Çekirge sürüsü gibi istila ediyorlar, pek para da harcamıyorlar. Bir tane pizza yiyip, bir kahve içip gidiyor. Zaten para bıraksa bile sorunlu. Sonuçta sürdürülebilirlik dediğin edinilen karla aynı şey değil.
Ama burada en kötü kombinasyon var, en sürdürülemez kombinasyon var. Doğrudan çevreye zarar da söz konusu. Amsterdam bu sene kuruz gemileri yasaklamış. Ondan biraz önce orada aylarca demir atmış bir geminin bacasından çıkan gazları hesap etmişler.
Bazı bileşenlerin emisyonu 30 bin kamyonun veya 370 bin arabanın şehre bıraktığına denk. Her Allah'ın günü. Ya bunun müebbetlik suç olması lazım. İdamlık diyecektim ama hadi Avrupa Birliği biraz yumuşayalım.
Müebbetlik olması lazım ya. Fabrika bacasını getirip milletin ağzına dayamışlar zorla. Gemileri yasaklamak tek refleks değil. Venedik seneye şimdiden meşhur olmuş bir uygulama başlatıyor.
Giriş parası alacaklar. Dünyada giriş parası alınan ilk şehir olacakmış. İşin detayları biraz daha az dramatik gerçi. Sadece günübirlik turistlerden alınacak, sadece de ekstra kalabalık olan günlerde uygulanacak ve sadece 5 euro olacak.
Yani bir kahve parası. O yüzden de pek bir işe yarayacağını sanmıyorum. Yalnız bu giriş ücreti fikrinin ülke çapında uygulandığı yerler var. En uç örneği de Bhutan.
Bhutan nasıl bir yer derseniz hiçbir şey söyleyemem size. Birkaç sponsor daha almam lazım. Çünkü yakın geçmişe kadar. Orada bulunduğunuz her gün boyunca devlete 250 dolar veriyordunuz.
Sürdürülebilir kalkınma ücreti deniyor buna. Bu eylülden itibaren 100 dolara düşmüş bu ücret günlük. Hadi yaşadınız. Yani iki kişi bir hafta tatile gitseniz 1500 dolar sırf devlete bırakacaksınız.
O yüzden de sadece 250 bin, 300 bin turist geliyormuş her sene. Gerçi bunların da çoğu Hintli. Tabii o parayı veremeyeceklerinden ötürü onlara özel bir ücret uygulanıyor. Günlük 15 dolar.
Kalanlar da zengin. Az olsun, öz olsun mantığı. Bunun en uç noktasında butan. Bu bile aslında biraz sınırda yani Buta'nın nüfusu sadece 700 bin.
Bu haliyle Türkiye'deki de benzer bir turist halk oranı var. Venedik olmak istememişler kısacası. İstememişler derken çoğul ek'i kullanıyorum da orası krallık. Kral istememiş, ölü olmuş.
Diğer yerlerde öyle höt söt edecek kral olmadığından Venedik'in kaderi biraz daha yaygın. Paris mesela, herkesin aklına ilk gelen örneklerdendir. Orada da artık gidin başka yerleri görün diye kampanya yapıyor resmen devlet. Hem uluslararası turistlere hem kendi halkına.
Mona Lisa tecrübesini size daha önce anlatmışımdır. En azından kitapta bahsetmiştim. Bir defasında sadece tam kapanma saatinde gitmiştim nedense. O zaman rahat rahat izlemek mümkün olmuştu.
Kalan zamanlar korkunç. Odaya giremiyorsun. Bilgisayardan bakın 100 kat daha iyi. Normalde müzeye ekrandan tecrübe edemeyeceğin hisleri tecrübe etmek için gidersin ya.
Orada bu hislerin hepsi negatif ya. Yani o tecrübeyi seven Taksim'de bedavaya baklava dağıtılmasını da sever herhalde. Başka neresi var? Prag var.
Çok güzel bir şehir. Sadece bir gününüz varsa görülebilecek en güzel şehir olabilir. Ama şehir merkezi Disneyland gibi. Erken saatleri kaçırırsanız cılkı çıkıyor.
Senede 10 milyon ziyaretçi ağırlıyormuş. Ve o şehir merkezi denen yerde sadece 30 bin kişi yaşıyor. Yani 365 güne bölerseniz 30 bin kişilik yere her gün 30 bin yeni turist geliyor. Böyle bir yerde yerel doku moku kalır mı ya?
Çek kültürü diye gidiyorsun, turizm endüstrisinin durmadan çalışan çarklarından başka şey görmüyorsun. Ya bir de güzel manzara görüyorsun. Bir şehrin kültürel dokusu ortak kaynak. Orayı zaten turist merkezi haline getiren şey de o kısmen.
Ama kimse yığın turizmi denen talih kuşunu kaçırmak istemediğinden... ...kendi çapında mantıklı kararlar veriyor. Mesela dairesini Airbnb'ye dönüştürmek istiyor.
Dükkanını bir yatırımcıya veriyor, orayı restoran yapıyorlar falan. Bu ufak hareketlerin toplam sonucu o ortak kaynak, kültürel doku bitme noktasına geliyor. Birçok şehirde yaşayan insanlar şehir merkezinin tamamını veya ciddi bir kısmını turist bölgesi diye kodlayıp hiç uğramazlar. Ben de öyle yapıyorum.
Sanki orası yokmuş gibi davranıyorum. Bu inanılmaz bir değişim. Yani bunların dedeleri görse inanmazdı gerçekten. Bu durumun yakın geleceğini hayal edin bir.
Birleşmiş Milletlerin pandemi öncesi tahminlerinde 2030'daki uluslararası turist sayısı 1.8 milyarı buluyordu. Bunlar nereden geliyorlar peki? Biz hep turistleri çeken yerlere göre sıralamalara alışmışız da kim gönderiyor bu turistleri?
Biraz da ona bakalım. En fazla Çin'den geliyorlar. 2000 yılında sadece 10 milyon Çinli yurt dışına çıkmıştı. Hatta o kadar bile değil, 10 milyon yurt dışı seyahati yapılmıştı.
Şimdi 150 milyondan fazla seyahat yapıyorlar her sene ve esas çılgın istatistik sadece %10'unda pasaport var. Sadece %10'la bu kadar seyahat ediliyor. Oradaki herkes bu oranın artması için çalışıyor değil mi? Ben de olsam, ben de sınıf atlayıp, pasaport edinip, sonra uçağa atlayıp Paris'te Eiffel Kulesi'ne gitmek, onun önünde o gün çekilen aynı selfie'nin milyonuncu kopyasında yer almak isterdim.
Herkes de buna çaba gösterdiği için bu oran artacak. Peki %10'dan %20'ye çıktığında ne olacak? Şimdi yine dayanamayıp konuyu bilimkurguya bağlayacağım ne yapalım ama bu sefer haklı gibiyim ya. Bu işin çözümü sanal gerçeklik arkadaşlar.
Bu piyasa 5 sene içinde 6 milyar dolardan 32 milyar dolara çıkacakmış. Yani ciddi bir iğme var hakikaten. Elbette turizm tamamen sanal hale gelecek demek istemiyorum. Önceleri bu yardımcı bir teknoloji olarak yayılacaktır.
İnsanlar seyahatlerinin bir kısmının simülasyonunu yapabilirler gitmeden önce. Oteller arasında seçim yapabilmek için, günübirlik turlar arasında seçim yapabilmek için kullanabilirler. Yani fiziki seyahate eşlik eder. Ondan sonra klasik turizmin asla öneremeyeceği bir şey yapabilirler, zamanda yolculuk.
Bilmem kaçıncı yüzyılda şu şehirde buluşalım. Kolezyum'da sezon biletim var kale arkasında. Oradan çıkınca biraz Sezar Bıçakları, sonra Mısır'a kaçarız. Gayet güzel bir paket.
Total Recall artı zamanda yolculuk. Hepsi var. Bunlar eğlenceli şeyler olur ama bir noktada fiziki turizm ile değiştireceğine inanıyorum. Teknoloji belli bir olgunluğa ulaşınca ki tıpkı yapay zekada olduğu gibi bu nokta yıllarca gelmedi, gelmedi, millet bıktı.
Sonra bir anda geliverdi ve herkes neye uğradığını şaşırdı. Bence benzer bir şey olacak burada da ve bu bir ayrıma yol açacak. Bir yanda yığın turizmin favori noktaları. Yani bir yere gidip manzaraya 2-3 dakika bakıp selfie çektirme ritüelinden ibaret turizm bence azalacaktır.
Nur Müzesi'ni tek başına veya sadece arkadaşlarınızla gezdiğinizi düşünün. Prag'daki köprüyü insan seli olmadan görebilmek için illa sabah 6'da kalkmak zorunda olmadığınızı düşünün. En çok şikayet yaratan o en yüzeysel tecrübelerin 3'te 1'i, 4'te 1'i bile sanalda halledilse kar, yerel halk fazla bir gelir kaybı yaşamadan daha istedikleri türde turizme odaklanabilir. Bir yanda da bahsettiğim o Ayvalık, Küçükgöl gibi ortamlar var.
Veya benim zamanında yaptığım Voluntourism tarzı, sosyal ilişkilere yönelik turizm var. Bunlar sanal teknolojilerden daha uzun vadede etkilenirler. Çünkü o tip tecrübeler yerinde edinilecek tecrübeler. Yani gördüğün şeylere, güzel manzara karelerine bağlı değiller o kadar.
İnsan ilişkilerine bağlılar. Neyse daha fazla Nostradamusluk yapmak istemiyorum. Belki turizmin geleceği konulu ayrı bir bölüm yaparız. Bugünlükse benden bu kadar.
Singapur, Ayvalık, Venedik, Pırak bu turumuzu tamamladık. Hepinize katıldığınız için teşekkürler. Enerji sahaya da o Yeşil Destinasyon modelini Türkiye'de oturtmaya çalıştığı için ve bizi destekledikleri için ayrıca teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.