
1.882 kelime · ~9 dk okuma
Evet, geldik bir yılın daha sonuna. 2023 yıl geçti. Neyden beri? İsa'dan beri. Baştan söyleyeyim, ben bu tarihlendirmeye karşıyım. Öyle dini motivasyonla falan değil. Yanlış anlamayın sakın. Dümdüz karşıyım. Çünkü şakasız, epey bir insan gerçekten de insanlığın 2023 yıldır dünyada olduğuna falan inanıyor. Bu tarihlendirme insan algısını bayağı köreltiyor aslında.
Bu arada farklı takvimler de var tabii. Bazıları 5000 yılında, bazıları binlerde. Kurzgezak diye bir kanal var YouTube'da mesela. Onlar da bir takvim oluşturdular. 12.000'li yıllardayız o takvime göre. Neyden beri? Göbekli Tepe'den beri. Medeniyetin başlangıcını almışlar aslında sıfır noktası olarak. Bence kötünün iyisi de bu. Peki ya bana göresi nedir bu takvim işinin? Ona da cevaplayayım. Bence 300.000'li yıllardayız. Keyfimi öyle istediği için söylemiyorum tabii.
Fosil kayıtlarına göre Homo sapiens sapiens'in, yani bizim, bu gezegenin topraklarında gezmeye başladığımız zaman zarfı bu. 300 bin yıldır buradayız. Yiyip, içip, geziyoruz. Ama ne badireler atlattık var ya. Ohoo! Öldük öldük dirildik. Kelime oyunu da yok burada. Bildiğiniz birkaç kez neslimiz tükenme riskiyle karşı karşıya kaldı. Mesela Happy Top'u 100 bin kişiydik bir ara şu kocaman dünyada.
Şimdi ben bu satırları yazarken bir taraftan da Worldometer web sitesinden takip ediyorum son durumu. Site sayıyor dünya nüfusunu. 8 milyar 77 milyon 910 bin 231 derken 270 derken 300. Neyse o saya dursun.
Neticede türümüzün nüfusu 8 milyarı geçti. Daha da çılgın bir şey söyleyeyim mi size? En başından bugüne dek. 300 bin yıldır yani. Doğmuş ve ölmüş insanların sayısını, bugünkü nüfusu da kattığımızda bu gezegende bulunmuş insan sayısı kaç biliyor musunuz? Tahminlere göre 100 milyarın üzerinde. 100 milyar insan gelmiş geçmiş ve geçiyor. Bunun şu anda sadece 8 milyarı yaşıyor. Niye anlatıyorum bunları?
Şu yüzden en başından beri 300 küsur bin yıldır yaşamış ve ölmüş 100 milyardan fazla insanı düşündüğümüzde biz, bizim nesil, bu jenerasyon, tarihin en şanslı jenerasyonu aslında. Altın bir nesil bu. Eşi benzeri yok. Her anlamda. Komik geliyor değil mi size? Nasıl yani diyorsunuz? Savaşları, salgınları, kötülüğü, ayrımcılığı, ırkçılığı filan düşünüyorsunuz.
Haberleri dinlediğimizde ha bu hafta, ha öbür hafta, bilemediniz seneye kıyamet koptu kopacak gibi bir hisse kapılıyorsunuz değil mi? Değil aslında. Anlatayım. Basit bir soruyla başlayalım. Şansınız olsaydı geçmişte hangi zamanda yaşamak, ne yapmak isterdiniz?
1453'e gidip Fatih'le İstanbul'u fethetmek mi? Shakespeare'in oyunlarından birini canlı izlemek mi? 1960'larda hippilerle minibüsünüzle dünyayı dolaşmak mı? Atatürk'le bir iki kelam etmek mi? 15. yüzyılda Michelangelo'ya Davut heykelini yaparken eşlik etmek mi? Ya da aklınıza gelen herhangi muhteşem bir tarihe dönmek ister miydiniz?
Genellikle bu sorunun cevabı evet oluyor. Herkes geçmişte kendince muhteşem addettiği bir zamana dönüp o zamanlarda yaşamak istiyor. Benim tarzım tam 1930'lar Amerikası. Ya da benim içimde bir 1950'ler Fransız kadını yaşıyor. Ben bu zamana ait değilim diyen birileri vardır etrafınızda eminim. Kime sorsak şu an için tarihin en kötü zamanı ve bizler tarihin en talihsiz nesliyiz cevabını verecektir.
Yalnız şu var ki, daha fazla yanılamaz bir insan. Şu an içinde bulunduğumuz zaman yaşanabilecek en iyi zaman aslında. Bunu ben iddia etmiyorum. Hatta ben hiçbir yorum dahi yapmıyorum. Bilim bunu söylüyor. Gelin önce istatistiklere bakalım, sonra söyleyeceğim bir iki şey olacak elbette. Öncelikle, insan artık daha uzun yaşıyor. Sadece 100 yıl önce dünyada ortalama yaşam süresi 30 küsur yıldı. Sadece 30 yıl.
Hayal edebiliyor musunuz? Güncel istatistiklere göre dünya geleninde ortalama yaşam beklentisi 2023 yılında 73.4 yıl. Bazı ülkeler bunu abartmış durumda. Mesela Liechtenstein'da ortalama yaşam süresi 84.95 yıl, İsviçre'de 84.38 yıl, Singapur'da 84.27 yıl ve İtalya'da 84.20 yıl. Ki bu çarpıcı fark sadece 100 yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda ortaya çıkıyor.
Öncesinde özellikle antik çağlarda durum çok daha vahimdi. Yeni doğan birçok bebek çocukluk yıllarını bile görmeden ölüyordu. Yine istatistiklere göre 4 bebekten biri daha ilk yılında hayatını kaybederken çocukların %49'u ergenliğini bile göremiyordu. İlk yılı atlatanların neredeyse yarısı yetişkinliğe erişemiyordu. Bugün ise bu oran %3.
Örneğin 1950-1955 yılları arasında Dünya genelinde her 1000 canlı doğumda ortalama 152 bebek ölürken bu oran 2015-2020 yılları arasında 40'a düşmüş. Tamam şimdi doğum ve ölüm oranlarından bir sonuca mı varılır diye düşünebilirsiniz. Ama size sunacağım tek istatistik bu değil elbette. Buyurun bir başka istatistik size. Ki bu biraz garip gelebilir. İstatistikler diyor ki Dünya şu an çok daha güvenli bir yer.
Eminim içinden gülenler olmuştur o bilgiye. Zira gazeteler, televizyonlar, X veya Instagram'da atılan postlar filan. Nereye bakarsak felaket senaryolarıyla karşılaşıyoruz. Medya kıyamet çığırtganlığı yapmaktan yeri kalmadı. Salgınlar, açlık, savaş, terörizm derken dünyanın sonu gelmek üzere sanıyoruz. Ama işin aslı hiç de öyle değil tabii. Şöyle ki insanlık tarihinin büyük kısmında nüfusun %15'i savaş ya da cinayet sebebiyle ölüyordu.
Bunu günümüze uyarlarsak 2023'te 1 milyardan fazla insanın bu nedenlerle ölmesi demek bu. Sadece dünya savaşları özelinde düşünelim. Birinci dünya savaşında 16 milyon kişi ölmüştü. Bunların 7 milyonu sivildi. İkinci Dünya Savaşı'na durum daha da korkmuştu. 70 milyon insan ölmüştü. Ölenlerin 50 milyonu sivildi. Yaralı sayısını söylemiyorum bile. Bunun da ötesinde bazı bölgelerde savaş yüzünden erkek kalmamış, demografik yapı tamamen değişmişti. Mesela Haçlı seferlerinde ya da Cengiz Han'ın işgallerinde ölen insan sayısını tahmin etmek zor olsa da bazı kaynaklar dünya nüfusunun önemli bir kısmının bu zamanlarda kılıçtan geçirildiğini söylüyor. Ama bugün bu sayı yani savaş ve cinayet nedenli ölüm sayısı 100 binde 6 ile 8 civarında. Yüzde 15'lerden 100 binde 6'lara. Hatta Japonya'da bu oran 100 binde 0.5 civarında. Güvenli yer arayanlar için not olsun bu da.
Bir de salgın mevzusu var tabii. Geçmişte biri gelip sizi kılıçtan geçirmiyorsa bir hastalık belası çıkıyordu bu sefer başınıza. Bugün tok karına bir hap alıp atlattığımız hastalıklar milyonlarca insan için ölüm fermanıydı bir zamanlar. Özellikle Covid ile bu konudaki tarihsel hafızamız tazelendi maalesef. Travmalarımızı hatırladık. Oysa unutmuştuk ne güzel.
Ama insanlık tarihi o kadar fazla salgın gördü ki ve o kadar insan o kadar basit nedenlerle öldü ki aklınız durur. Veba mesela. Kara ölüm olarak da bilinir. 1347 ile 1351 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birini öldüren, kimi kaynaklara göre 75 milyon, kimine göre 200 milyon insanın yaşamını sonlandıran bir salgındı bu. Sonra 1918 ila 1919 arasında İspanyol gribi 50 ila 100 milyon insanı öldürmüştü. Dünya nüfusunun %5'i kadardı bu o zamanlar.
Günümüzde 500 milyona yakın insanın ölmesi gibi bir şey bu. Misal COVID modern zamanların en ölümcül salgınlığıydı ve 6 milyon civarında insanın yaşamını yitirmesine yol açtı. Tüm aşıları bir kenara bıraksak bile ki aşılar sayesinde çiçek gibi bazı hastalıkları tamamen yeryüzünden silebildik. Sadece penisilenin tek başına 2 milyardan fazla insanın yaşamasını sağladığı tahmin ediliyor.
Bakteriler, bakteriyel enfeksiyonlar, menenjit, zatüre, cinsel yolda bulaşan hastalıklar ya da basit bir cilt enfeksiyonu nedeniyle insanlar bildiğiniz öylece ölüp gidiyorlardı. Modern tıp inanılmaz büyük bir nimet. Yani doktorları, araştırmacıları, hemşireleri, bu alanda çalışma yapan, insan hayatını kurtaran, iyileştiren, kalitesini arttıran herkesi şöyle pamuklara sarıp sarmalamamız lazım. Bunlar bile aslında iyiye gittiğimize işaret. Ama dahası var. Oraya da kısa bir aradan sonra bakacağız. Tarihin en iyi zamanında yaşadığımızı iddia edince bunun altını da doldurmak gerekiyor elbette. Gelin size birkaç istatistik daha vereyim. Nükleer savaşlar. Eyvahlar olsun, o neydi öyle? Pek farkında değiliz ama bundan 60 ila 70 yıl kadar önce bildiğiniz tüm dünyayı havaya uçurma, kıyameti koparma noktasına gelmiştik.
Şaka değil ipin ucunu bir kaçırsaydık ki kaçmadı da denemez ama bu durum kontrol altına alınmasaydı bildiğiniz bitmiş, mahvolmuştuk. Japonya'da bu yok oluşun bir denemesi de yapıldı malum. Ve orada kullanılan bombalar dünyadaki nükleer başlık stoğunun milyonda biri falandı. Topyekün bir nükleer savaşa dönüşmesi durumunda şu an baya Fallout oyunundaki ya da Mad Max filmlerindeki gibi bir dünyada yaşıyorduk gerçekten.
Neyse sonra aklını başına aldı herkes. Böyle bir savaşın kazananı olmayacağı çok açıktı. Şu anda bu konuda süper olmasa da iyi durumdayız. 1986'da dünyada 70.000 nükleer savaş başlığı vardı. 70.000!
Bu sayı şu an 13.000 civarında. Bu da 1986'dan bu yana nükleer savaş başlıklarının sayısının %81.3'lük bir azalma gösterdiği anlamına geliyor. Hala çok fazla ama sadece 30 yıl gibi bir sürede gayet hızlı bir ilerleme. Peki ya açlık? Gıtlık konusunda da eskiye göre daha iyiyiz. 1960 öncesiyle ilgili pek bir fikrimiz yok. Zira Birleşmiş Milletler ilk defa 1961'de dünyadaki gıda tedariği ve tüketimi verilerini yayınlamaya başlamış.
Ama burayı milat olarak kabul ettiğimizde bile sadece 60 yılda çok büyük bir değişim var. 1960'lardan beri kişi başına düşen gıda miktarı 4 kat daha fazla. Bu dönemde dünya genelinde kişi başına günlük ortalama kalori tüketimi yaklaşık 450 kalori artmış ve gelişmekte olan ülkelerde bu artış 600 kaloriden fazla olmuş. Hayvansal ve bitkisel kaynaklı protein tedariği de %70 kadar artmış. Burada şunu da belirtmek lazım. 60'lardan 2010'ların ortasına kadar bu ilerleme çok umut vericiyken, 2016 sonrasında bu konuda yine bir gerileme söz konusu gibi. Burayı bir süre daha takip etmek lazım. Bir istatistik de kadınlar için. 1900 yılında doğum oranı bir kadın için ortalama 4,5'tü. Yani 5, 6, 7 çocuk doğurmak çok olağandı o zamanlarda.
Bunlardan bir iki tanesi de doğarken ya da doğduktan sonra bir sene içinde ölüyordu tabii. Bugünse bu sayı iki buçuk civarında. Hatta gelişmiş ülkelerde doğum oranı o kadar düşmüş durumda ki kadın başına 1.2 civarında bir doğum oranından bahsediyoruz. Bu da ayrı bir sıkıntı aslında. Nüfusun devamlılığı için bunun en az 2.1 olması gerekiyor. Ama bu ayrı bir konu. Kadınlar elde ettiği haklar, iş gücüne katılımları gibi gelişmeler sayesinde bu konuda çok daha özgür durumda artık.
hala toplumsal eşitlik ve kadına yönelik şiddet gibi son derece kritik konularda kat edilmesi gereken mesafeler olsa da uçurum eskisi kadar büyük değil. Son olarak benim en sevdiğim istatistiğe gelelim. 1700'lerde bir insanın hayatı boyunca erişebileceği bilgilerin tamamı bugün okuduğumuz bir gazeteyi dahi doldurmayacak seviyedeymiş. Kendimizi şanslı hissetmek için sadece istatistiklerle de anlatılamayacak kadar çok fazla nedenimiz var. Fransız devrimini düşünün.
kitaplarda okuyoruz. Ama o dönemi yaşadığınızı bir düşünün. Binlerce insanın giyotinlerle infaz edildiği, onlardan biri olduğunuzu, bugün dünyada adalet olmadığını düşünüyorsanız süreci bir gözden geçirin. Tarihte köleliğin, işkencenin, idamların çok yaygın olduğu hem de halka açık gösteriler şeklinde gerçekleştirildiği dönemler oldu. Bir çocuğun meydanda asıldığını izlediğinizi düşünün. Ya da başka bir şehre gitmek için aylarca yürüdüğünüzü,
Örneğin 1900'de dünyada hiçbir kadının seçme ve seçilme hakkı yoktu. Bugün 180 ülkede var. Sadece 20 yıl öncesine bakalım. Google'ın olmadığını düşünün. Google haritalarının ya da arama motorunun olmadığını. Peki bunları medyada niye görmüyoruz? Neden medya ve hükümetler tüm bu gelişmeleri bize anlatarak korkularımızdan sıyrılmamızı istemiyor?
Neden her gün, her an ölebilirsiniz, her yer hastalık, her yer terörist kaynıyor mesajları bombardıman şeklinde gözümüze sokuluyor? Çünkü istemiyorlar. Çünkü insan var olduğundan beri, özellikle antik çağlardan bu yana gelen hayatta kalma içgüdüsünün de etkisiyle, tehlikeye, olumsuzluğa, tehditlere karşı diken üstündedir. Birine yüz tane iyi, bir tane kötü haber verirseniz hiçbirini duymaz ve sadece kötü habere odaklanır.
O habere göre yaşar, korkar. Korku da hem medyanın, hem hükümetlerin, hem de şirketlerin işine yarar. Korkan bir topluma ürün satmak, korkan bir toplumu yönetmek ve yönlendirmek daha kolaydır. O nedenle bu bilgileri içselleştirerek, bu bilgileri yayarak korkularımızdan sıyrılma zamanıdır diye düşünüyorum. Çünkü iyi durumdayız. Bunu her gün kendimize hatırlatmalıyız. Neden mi? Zira bunu kabullendiğimizde ileriye bakabileceğiz. Korkuyla değil, umutla yürüyebileceğiz. Korkmadan geleceğe bakabileceğiz. Zaten çok uzun olmayan yaşamımızı en azından keyifle yaşayabileceğiz.
Belki biraz sosyal medyadan ya da haberlerdeki tüm olumsuzluklardan biraz uzaklaşmak gerekebilir. Ama yapabilirsiniz. Bir korku detoksu yapıp kendinize zaman ayırabilir. Kendinize yatırım yapabilirsiniz. Evet, her şey güllük gülistanlık demiyorum. Polyanlacılık da oynamıyorum. Ve burada bahsettiğim istatistikleri sadece sayısal olarak görmek de doğru değil. Fakat bir ilerleme oldu. Geçmişe baktığımızda sayısız sorun da çözdüğümüzü gösteriyor bu.
Belki bunu duymaya ihtiyacınız vardır. Her şey yolunda. Değilse de yoluna girecek. Merak etmeyin. Belki bu bölümü de çevrenizde paylaşıp şöyle olumlu bir hava soluyabiliriz hep birlikte ne dersiniz? O zaman yeni yılda yepyeni bölümlerde görüşürüz. Hepinize mutlu yıllar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.