Podcast

İmkansız Hedef: Bilinci Anlamak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bilinç nedir?" Hem felsefenin hem de bilimin en çok sorduğu sorulardan birisidir bu. İşin tuhafıysa bir türlü cevabını veremiyor olmamız. Zira beyin dediğimiz şey özünde bir “madde”. O yüzden bu “maddenin” hali ve etkileşimlerini de açıklayabiliyor olmamız lazım. Ancak bilinç dediğimiz şeyi henüz fiziksel olarak açıklayamıyoruz. Peki fiziksel olarak açıklayamadığımız bu şeyi her gün daha da genişleyen “evren” tanımının içinde nerede konumlandıracağız? Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in yeni bölümünde bu konu üzerine gidiyor, bilinç denen şeyi sorguluyoruz.



Bu zamana kadar Hiçbir Şey Tesadüf Değil’de birçok şeyden bahsettik, bir çok fizik yasasına değindik. Ancak bir şeyden bahsetmezsek, bundan önce bahsettiklerimiz veya daha sonra bahsedeceklerimizin de pek bir anlamı olmayacak. Zira tüm bunların arkasındaki “şeyden”, tüm fizik yasalarında mutlaka gördüğümüz ve göreceğimiz o güçten bahsetmemiz gerekiyor. Enerjiden ve onun dağılımından, yani entropiden.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

1.767 kelime · ~9 dk okuma

Benimle kısa bir yürüyüşe çıkar mısınız? Şu anda her ne yapıyorsanız ufak bir ara verin. Gelin kısa bir sürede olsa doğada kaybolalım birlikte. Şehri arkanızda, çok uzaklarda bıraktığınızı hayal edin. Bütün karmaşa, korna sesleri, boğucu atmosfer, kalabalık, gürültü, bağırış çağırış. Siz yürüdükçe yavaş yavaş yok olsun. Gri bir dünyayı arkanızda bırakıp önünüzdeki ormana odaklanabilirsiniz artık.

Daha önce de sizin gibi şehirden bunalıp kaçan ve bir nefes almak için buraya sığınanların bıraktığı küçük bir patika çıkıyor karşınıza. Ucu ormanın derinliklerine kadar uzanan bir patika bu. Siz de ardınıza bakmadan adımlıyorsunuz bu patikayı. Kaçış rotasını izliyorsunuz. Yeşillikler içinde, mis kokulu ağaçların arasında yapayalnızsınız. Kuşların cıvıltısı, ayağınızın altında çatırdayan yapraklar ve rüzgarda salınan dallardan başka hiçbir ses yok artık.

Güneş de ağaçların arasından kırılarak düşüyor önünüze. Size ışık oluyor. Tüm ruh haliniz, modunuz değişiyor. Birkaç saat önce o trafik ışıklarındaki kalabalığı yara yara karşıya geçerken yaşadığınız anlık anksiyeti atağından eser yok artık. Zaten o an karar vermişsiniz kaçmaya. Biliyorsunuz tabi, kalıcı değilsiniz burada. Tekrar o kaosun içine döneceksiniz. Ama bir an, sadece bir an. Sanki dönmeseniz de olur gibi geliyor.

Transkriptin tamamını oku

O kadar huzurda oluyorsunuz ki. Bir anlığına da olsa o ormanın bir üyesisiniz. Bir ekosistemin parçası. Farazi söylemiyorum. Gerçekten öyle hissediyorsunuz. Tüm unsurlarıyla bir ağaç gibi, bir kuş gibi bütünleşiyorsunuz. Bulunmaktan öte bir şey bu. Var olmak daha anlamlı geliyor size. Her şeye bir anlam yükleniyor sanki.

Ne dediğimi anlıyorsunuz değil mi? Garip bir andır bu. Pek açıklayamayız, kelimelere dökemeyiz veya bir yasa bulamayız bunu açıklayacak. Evet, durmadan fizik ya da kuantum fiziği konuşabiliriz burada hep beraber. Konuşmaktan daha fazla zevk aldığımız çok az şey var. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir ayrıntı var. Genel olarak doğa bilimleri söz konusu olduğunda o ormanda yaptığımız yürüyüşte hissettiklerimizin hiçbir anlamı yok. Evet, yok.

Olamaz. Hatta olmamalı da. Bunda hiçbir sorun yok aslında. Ama bu tip öznel deneyimlerimizle, böylesi deneyimleri bilimsel olarak açıklama çabalarımız arasındaki boşluk insanın canını sıkmıyor da değil. Zira beyin dediğimiz şey özünde bir madde. O yüzden bu maddenin hali ve etkileşimlerini de açıklayabiliyor olmamız lazım. Ama nasıl?

Bilinç dediğimiz şeyi henüz fiziksel olarak açıklayamıyoruz. Peki fiziksel olarak açıklayamadığımız bu şeyi her gün daha da genişleyen evren tanımının içinde nerede konumlandıracağız? Bir teorik fizikçi olan Lee Smolin bu soruyu bilime dair en zor ve en karmaşık soru budur şeklinde tanımlıyor. Böyle sorulmasında da bir sorun yok ancak bilinçle madde arasındaki bu uçurumu kapatamadığımız sürece kuantum evreninin puslu havasından, maddenin nasıl doğduğunu veya zamanın gerçekten ne anlama geldiğini asla açıklayamayacağız diye de ekliyor. Ayrıca bu görüşü savunan başka bilim insanları da var.

Bazıları evreni içten dışa değil de dıştan içe tanımlamaya dönmemiz gerektiğini de düşünüyor. Bu ne anlama geliyor peki? Kuantum evrenindeki atomlar ve atom altı parçalıklar her ne kadar müthiş bir çalışma alanı olsa da cevaplamak istediğimiz sorunun muhatabı onlar olmayabilir demek oluyor. Biraz daha açalım burayı.

modern fizik özünde zihin ve maddenin ayrımına dayanır. Galileo'ya kadar gider bu. Evreni hareketli cisimler arasındaki etkileşim ile açıkladığında ruh kavramını ayrı tutmuştu Galileo. Evet, hissettiklerimiz ya da neye inandığımız hala önemli olabilir. Ama bunu bir kenara bırakmamız ve matematiksel olarak nasıl ifade edebileceğimize odaklanmamız gerekir demişti kendisi. İşte bu çok ama çok değerli bir felsefi dönüm noktasıydı. Sonu olmayan, kanıtlayamayacağımız olguları bir kenara bırakan ve Newton ile devam eden maddenin davranışını evrensel yasalarla açıklama çabası.

Biliyorsunuz, sonrası çorap söküğü gibi geldi zaten. Bilinen tüm temel parçacıkları ve kuvvetlerin müthiş modelleri ile birlikte, Kozmos'un büyük patlamadan bugüne dek geçirdiği evrimin çok hassas bir şekilde açıklanması süreciydi bu. Günümüzde de bir öze dönüş söz konusu. Maddesel olmayan, soyut olguları bir kenara bırakıp modern bilimi kurduk.

Bunun ardından oluşan fiziksellik akımıyla, yani doğadaki her şeyin temel fiziksel parçacıklardan türemesi gerektiği görüşüyle birlikte bir yaklaşım geliştirdik. Bilincin ya da ruhun da maddesel, fiziksel ya da somut bir şekilde açıklanabileceğine dair bir çaba söz konusu olmaya başladı. Özellikle de nörobilimde o kadar yol kat edildi ki, insan beyninde madde dışı bir şey olamayacağına dair neredeyse bir kesinlik var. Her ne kadar nörobilim, beyinsel faaliyetlerin hangi bilinçli deneyimlerle örtüştüğüne dair müthiş açıklamalar getirse de bu beyinsel faaliyetlerin neden bu bilinçli deneyime yol açtığını hala tam olarak açıklayabilmiş değil. Buna da zaten bilinçle ilgili en zor problem diyoruz. Kafa tasımızın içindeki maddenin kişisel, öznel deneyimlerin nasıl oluşturduğunu bilememe problemi. Bu tartışmada da iki farklı görüşü savunanlar var.

Kimileri bu sorunun anlamsız ve yanıltıcı olduğunu düşünüyor. Bilinç konusunun bir ilüzyon olduğunu ve yeterli zaman ve çalışma sonucunda bilinci açıklayabileceğimizi iddia ediyorlar. Fakat madde ve bilinç arasındaki bağlantıyı tekrar kurmaya çalışan fizikçilerin çıkış noktası ise başka. Kuantum mekaniği.

Evet, bildiğimiz gerçekliğin en derin katmanı olan atom altı parçacıkların evrenini açıklarken ortaya çıkan olasılıklar dünyası ve dalga fonksiyonu kavramları işleri baya karıştırıyor. Bir ölçüm yaptığımızda dalga fonksiyonunun çökmesi ve kesin özelliklere sahip olması durumu söz konusuydu. İşte bu da haliyle ciddi sorular doğurdu. Bölümün başında çıktığımız yolculukta çoğunuzun zihninde çakan kıvılcımlar olduğunu biliyorum. İşte burada ondan bahsediyoruz.

Burada kısa bir dipnot düşelim. Mutlaka bizi ilk defa dinleyenler vardır. Hiçbir şey tesadüf değil, bir kuantum hikayesiyle başlamıştık. Kimi zaman önceki bölümlere ait bazı notlar düşüyorum. Özellikle bu konu, yani dalga fonksiyonu, gözlemce gibi şeylerle ilgili söylediklerim bir yere oturmuyorsa önceki bölümlere, örneğin Tanrı Zaratarmo bölümüne kulak verebilirsiniz.

O bölümde de çift yarık deneyinden bahsederken sözünü ettiğimiz gözlemci mevzusunu tekrar masaya getirmemiz lazım. Gözlemci ya da ölçüm. Kısaca şöyle demiştik. Atom altı parçacıklar bir gözlemci olduğunda yani örneğin bir sensörle ölçüm yaptığımızda başka, yapmadığımızda başka davranıyorlar. Bir anlamda sen bakarken giyinemiyorum diyorlardı. Her şeyi oluşturan parçacıkların böyle garip davranması baya sıra dışı felsefi yorumlara neden olmuştu tabii.

Gözlemci ve ölçüm konusu. İşte bunları tekrar konuşmamız lazım. Gerçeklik dediğimiz şey bu ikisi olmadan anlamsız hale geliyor. Bizim deneyimlediğimiz tırnak içinde klasik dünya kuantumun bu belirsizliğinden doğuyor. Kimin sayesinde derseniz? Tabii ki bizim sayemizde. Yani ölçümün sayesinde. Gözlemci biziz. Biz baktığımızda, ölçtüğümüzde, düşündüğümüzde, gördüğümüzde bazı şeyler anlamlı hale geliyor.

Biz yoksak zaten hiçbir şey yok değil mi? Gerçekliği gerçek kılan, felsefi anlamda da olsa biziz aslında. Yani en azından bizim çıkarımımız bu. Zira başka çıkarımlar gözlemciyi devreden çıkarıp çoklu evrenleri devreye sokuyor. Evet kendimizi bu çerçevede önemli ve özel hissedebiliriz. Fakat dalga fonksiyonunun çöktüğü her durumda sayısız olasılığın mümkün olduğu, sayısız evrenin doğuşu da mümkün olabilir diyorlar.

Sorunun dönüp dolaşıp geldiği yeri fark etmişsinizdir. Gözlemci. Kuantum mekaniğinde gözlemcinin rolü başka, genel görellilikte başka. Belki de odaklanmamız gereken yer tam da bu sorundur. Belki de ikisini birleştirecek çözüm de buradadır. Ve tabii gözlemciyle birlikte bir de zaman. O zaman yok mu o zaman?

Bir ilüzyon demişti Einstein oğlum için. Durduğunuz yer, gözlemci olarak sizin varlığınız, evrenin herhangi bir noktasındaki herhangi bir bakış açısından başka bir şey değil. Sizin durduğunuz ve baktığınız yer orası. Sizin için geçmişin, geleceğin, şu anın bir farkı yok aslında. Ama biz hissediyoruz. Nasıl yok derseniz kendinizi biraz soyutlamanız lazım. Nasıl yapacağız bunu peki? Merak etmeyin. Kısa bir aradan sonra onu da anlatacağım.

Evet, soyutlayalım bakalım kendimizi. Şimdi, çıkın dünyadan. Güneş sisteminden de çıkın. Çok büyük bir boşluğun tam ortasına alalım sizi. Uzayda herhangi bir yerde misafir edelim. Bomboş bir yerdesiniz. Herhangi bir gök cismini göremiyorsunuz. Sonsuz bir karanlık. Şimdi düşünün zamanı. Ne anlama geliyor sizin için? Saniyeler, dakikalar, yıllar… Bir anlam ifade ediyor mu artık?

Einstein'ın da dediği gibi, zaman dediğimiz şey bir deneyimden, bir ilüzyondan başka bir şey değil. Hatta gelin bir adım daha öteye gidelim sizinle. Tüm deneyimlerinizi, yaşadıklarınızı da silelim zihninizden. Daha önce hiçbir şey deneyimlememiş bir bebek kadar boş bir zihinle gönderelim sizi uzay boşluğuna. Bilinç nedir ki o zaman sizin için? Biraz fazla derine indik sanırım. Tamam öyleyse. Hadi biraz yüzeye çıkalım.

Bilinç sorununa tekrar dönelim. Tartışmanın iki tarafı var demiştik. Bir taraf da meseleye şöyle yaklaşıyor. Bilinç dediğimiz şey maddenin bir özelliğidir. Maddenin bilinci. Bunun nereye gittiğini az çok tahmin ediyorsunuzdur.

Evrenin de kendi bilinci olmalı o halde. Madde ile madde dışı deneyimleri ancak bu şekilde bir araya getirebiliriz diyenler de var yani. Son zamanlarda oldukça popüler olan bir akım bu. Belki fark etmişsinizdir. Kuantum mekaniğinden yola çıkarak evrene, maddeye bilinç atayan kişiler, akımlar, hareketler var artık. Şimdi bununla ilgili problemlere bir bakalım isterseniz. Fizikçilerin birçoğu konuyu burada kapatırlar.

Zira bu biraz aşırıya kaçmak oluyor. Haddimizi aşmak diyebiliriz aslında. Zira bu bakış açısı evrenin bilinci olduğunu, evrenin bizi dinlediğini, bizim isteklerimizi yerine getirdiğini falan iddia eden bir bakış açısı. Gerçekten haddini aşmaktan başka bir şey değil. Çünkü bunu iddia edebilmek için sayısız alandan yüz yıllardır, yüz binlerce insanın gece gündüz çözmeye çalıştığı bazı bilimsel çıkmazları çözebilmiş olmanız gerekiyor.

Hepsinden önce evrenin nasıl çalıştığını bilmeniz gerekiyor bir kere. Daha da ötesinde bilincin ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Yani kendinizi bilmeniz gerekiyor. Bireysel olarak yaşadığımız şahsi, öznel deneyimlerinizi evrene atfetmek ve bu bireysel deneyimlerinizle evrenin nasıl çalıştığını anladığınızı iddia etmek Ama burada biraz dikkatli olmanız lazım. Veriniz olması gerekiyor öncelikle. Bir değil, on değil, sayısız. Daha sonra deney yapmalısınız. Defalarca kez doğrulanmış teorileriniz olmalı sonra. Yani her ne kadar bu evrensel bilinç konusu bir yaklaşım olarak kabul görse de birçok şeyi ciddiye almayan bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Evrenin karmaşıklığını, evrenin doğuşunun karmaşıklığını, evrenin evriminin ne kadar karmaşık olduğunu ciddiye almayan bir yaklaşım.

Peki ne yapabiliriz bu anlamı arayışımızda? Nasıl bir yol izleyebiliriz? Güneşin doğuşunu izlerken ya da ormanda yaptığımız o yürüyüşte hissettiklerimizi nasıl açıklayabiliriz? Şöyle bakalım. Parçacıklar her zaman bütünün özelliklerini taşımaz. Tek bir deneyimden genel bir tanım yapamayız. Bir su molekülü mesela. Tek başına ıslak değildir. Ama bir araya geldiklerinde suyu oluştururlar.

Islaklık suyun bir özelliğidir, su molekülünün değil. Su molekülüne bakarak suyu anlayamazsınız. Garip geliyor belki ama en azından kuantum evreninde durum böyle. Aynı yasalar farklı parçalar üzerinde farklı etkilere de sebep olabilir. Peki ya çözümlediğimiz ve çok güvendiğimiz evrensel yasalar değişirse? İşte en temel sorun da burada ortaya çıkıyor.

Büyük patlamadan hemen sonrasını düşünün. Yasanın, parçacıkların olmadığı bir çağ. Ardından önce bazı parçacıklar ve bazı kuvvetler meydana gelsin. Sonra orada olmayan başka kuvvetler. Evet, çok çok uzun zaman geçti. Tüm yasalar ortaya çıkmış olmalı. Ama uzun zaman dediğimiz şey ne ki? Ya henüz evrenin heybesinden çıkarmadığı başka yasalar varsa?

Yani özetle bilinç nedir? Evren tanımında nerede duruyor sorusuna dair net ve bilimsel bir cevabımız henüz yok. Ama evreni anladığımızı düşünmek, ona bilinç atfetmek filan, şu an için bu kendimizi fazla önemsemek anlamına geliyor. İnsanın ve temelde canlılığın da bir anomali olduğunu unutmamamız gerekiyor. Evet, yaşamın kendisi bile aslında fizik yasalarına aykırı. Bunun üzerine de biraz düşünelim. Zamanı geldiğinde bunu da konuşuruz elbette.

Şu an için bilinçte kalalım biz. Anda kalmak derler ya. Ne zor değil mi? Bilinci açıklamak için yine bilincimizi kullanmak zorunda olmamız. Keşke bir üst bilincimiz olsa o anlatsa bize bu bilinçlenen şeyi. Ne güzel olurdu değil mi? Neyse. Bunları düşünmek bile keyifli aslında. Belki de olay cevapları bulmakta değildir. Belki de mevzu hedefe ulaşmak değildir. Kim bilir belki her şeyin anlamı bu yolculuğun kendisidir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)