Podcast

107 - Doğaya Adapte Olmak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türümüz tarih boyunca karşılaştığı her koşula adapte olabilmiş. Bu yönüyle değerlendirdiğimizde çok kuvvetli bir canlı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyle ki bazen bulunduğumuz ortamı da kendi şartlarımıza göre şekillendirebiliyoruz. Ancak konu çevreyi kendimize adapta etmek olunca bazen kontrolü kaybedebiliyor, çevresel sorunlara yol açabiliyoruz. 111 Hz'in yeni bölümünde doğanın bize değil, bizim doğaya nasıl adapte olabileceğimiz üzerine kafa yoruyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarımı: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Bu podcast Arçelik By Wat hakkında reklam içerir.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

2.127 kelime · ~11 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Arkadaşlar, tanıştırayım. Emre. Şu anda onun evindeyiz. Dinlediğiniz bu güzel müziği de o seçti. Gördüğünüz gibi burada yoğun bir hazırlık var. O yüzden ayak altında pek dolanmamaya çalışıyorum ben de.

Yarım saat sonra Emre'nin arkadaşı Ezgi gelecek. Bu hazırlık da o yüzden. Emre Ezgi'den çok hoşlanıyor ama bunu henüz itiraf edemedi. Geçenlerde Ezgi film izlemeyi çok sevdiğini söyleyince bizim Emre de onu etkileyebilmek için bir film gecesi düzenlemeyi teklif etti. İşler iyi giderse hem bir sinefil olduğunu kanıtlayacak hem de kurduğu bu atmosferle Ezgi'nin unutulmazlar listesine girecek. Ah ah gençlik işte. Aşık olunca farklı bir heyecan basıyor.

Transkriptin tamamını oku

Bu arada bizim Emre projeksiyonu kurmuş bile. Mis gibi kokular da geldi. Emreciğimiz Ezgi'ye aşçılık yeteneklerini de gösterebilmek için İtalyan usulü bir makarna sosu pişiriyor. Vallahi biliyor bizim Emre işini. Baya her şey plana uygun işliyor şu an.

Hayda, elektrikler gitti. Bayağı bildiğin en olmayacak anda ışığı söndü Emre'nin. Sadece evin değil, Emre'nin de gözlerindeki ışık söndü bu arada. Ee, ne olacak şimdi? Müzik, ocak, projeksiyon... Hepsi elektrikle çalışıyor. Ev de karanlığa büründü. Ne yapacak acaba şimdi? Tüm planı suya düştü bizim oğlanın. Hah, odanın karşı tarafına geçmiş ama pek de mutsuz görünmüyor.

Şimdi ortam biraz aydınlandı işte. Ben de önümü görebilmeye başladım. Emre dolaptan birkaç tane mum çıkarıp onları yakmış. Hiç de fena değil. Hatta mumlar bu romantik ortamı şenlendirdi bile. Bakın ne dedim? Bizim oğlan biliyor işini. Şimdi de makarnayı boş verip atıştırmalıkları kaselere koyuyor. Çekmeceden ne çıkaracak bakalım? Hmm...

Filmler için hazırlanmış bir kutu oyunu. Bu oyun sayesinde sinema bilgisini konuşturabilir ve yine Ezgi'yi etkileyebilir. Sahi ya ne ara almıştı acaba bu kutu oyununu? Aslında çok mantıklı. Filmler hakkındaki engin birikimini gösterebilmek için çok daha iyi bir taktik hatta. Aferin sana be Emre.

Vay, Emre müzik için de elektrik gerektirmeyen bir yol buldu bak. Gitarda hünerlerini sergileyecek. Ezgi de geldi galiba. Biz en iyisi Emre'ye bol şans dileyip onları yalnız bırakalım. Az önce her şey plana ters gittiği halde Emre kısa sürede tüm problemlere uygun bir çözüm geliştirebildi.

Bunu da oldukça hızlı bir şekilde yaptı. Belki aklındaki fikirlerin hepsini tam olarak gerçekleştiremeyecek olsa da günü kurtarmayı ve bu yeni duruma uyum sağlamayı başardı. Hmm... İşte belki de aradığımız kelime bu. Uyumlanma. Ya da bizim daha sık duyduğumuz tabiriyle adaptasyon.

Bu size öylesine ve sıradan bir örnekmiş gibi gelebilir ama siz de kabul edersiniz ki günlük yaşantımızda hayat hiçbir zaman bizim bütünüyle planladığımız şekliyle gitmez. Yani hep farklı bir yol bulmak, hep böyle yeni bir strateji geliştirmek durumunda kalırız. Bunu bazen farkında bile olmadan yaparız aslına bakarsanız. Diğer canlılarla karşılaştırıldığında insan hem kendisini hem de etrafını şekillendirerek yaşadığı ortama uyumlanma becerisi gösteren bir varlık. Burada kastettiğim ortam sadece mekansal değil. Bazen belirli bir coğrafyanın fiziki koşulları, bazen de bir topluluğun kültürel değerleri ve bazen de bir şehrin yaşam tarzı gibi kimi zaman görünür olmayan ama etkisini hissettiğimiz faktörler.

Kısaca biz insanlar var olduğumuz her yerde kalıcı olabilmek adına bir takım metotlar geliştirmişiz. Günümüzde hala kullandığımız bu yeteneğimiz diğer canlılardan ayrılmamızı ve onlardan bir adım öne geçmemizi sağlıyor. Zaten psikolojide farklı zeka türleri üzerine çeşitli teoriler ortaya atılmış olsa da genel anlamda zekanın tanımı bazı ana beceriler etrafında şekilleniyor. Bunlar yeni durumlara uyum sağlayabilme, soyut konseptleri anlayabilme, deneyim yoluyla öğrenebilme ve öğrenilen bilgileri kullanarak çevreyi değiştirebilme gibi bir takım beceriler.

Teorilere ve tanımlara daha fazla boğulmadan örneklerle biraz daha açmak istiyorum bu konuyu. Ama bunun için sizi dünyanın biraz daha zor koşullara sahip bir bölgesine götürmem gerekiyor. Dünyanın çatısına gideceğiz birlikte. Nerede olduğumuzu anladınız mı? Var mı bir tahmininiz? Hani çatı filan da dedim ya. İşte Tibet diyenler doğru bildi. Çatı olarak anılmasının sebebi ortalama 4380 metreyle dünyanın en yüksek bölgesi olması. Burası aynı zamanda 8849 metreyle dünyanın en yüksek dağa olma özelliğini de taşıyan Everest'e ev sahipliği yapıyor.

E doğal olarak bu bölgenin yerel halkı hayatlarını sürekli olarak böyle oldukça yüksek bir rakımda sürdürüyorlar. Deniz seviyesinden önemli ölçüde uzaklaştıkça hem hava basıncı azalıyor hem de oksijen seviyesi düşüyor. Ve işte tam da bu sebeple buraya çıkanların vücudunda önemli değişiklikler meydana geliyor. Belli bir rakımın üzerine çıktığınız anda bu değişimi hissedebiliyorsunuz.

Mesela kalp atış hızımız iki katına çıkıyor. Ve nefes alışımız da öyle. Kalbimiz hücrelerimize daha fazla oksijen pompalamaya çalıştığı için kan basıncımız ve nabzımız da ciddi şekilde artıyor. Vücudumuz tüm bunları tıpta hipoksi olarak geçen oksijen yetmezliğini önleyebilmek için yapıyor. Bu değişimler başta bünyemiz için stresli olabiliyor. Hatta kalp sorunları yaşayan kişilerde ölümcül sonuçlar doğurma ihtimali bile var.

Ama bir süre sonra vücudumuz yüksekliğe karşı yeni ve daha etkili reaksiyonlar vermeye başlıyor. Daha fazla oksijen taşıyabilmek için al yuvar ve kılcal damar üretimimiz artıyor. Aynı zamanda da ciğerlerimiz büyüyor ve daha fazla kapasiteye ulaşıyor. Normal yükseklik seviyelerine geri döndüğümüzde daha fazla al yuvara ve daha yüksek kapasitede ciğerlere sahip olmaya devam ediyoruz. Eğer profesyonel bir atlet olsaydık bu durumu lehimize çevirebilirdik. ABD'nin olimpiyat antrenmanları merkezini Colorado'nun dağlık bir bölgesine kurmasının da bununla bağlantılı bir sebebi var mesela.

Dayanıklılık sporlarında sporculara fiziksel bir avantaj sağlayabilmek için seçilmiş bu konum. Ne var ki bu değişimler kalıcı değil. Düşük rakımlarda vücut birkaç hafta içerisinde eski halini alıyor ama nesillerdir orada yaşayan yerel halkı incelediğimizde yaşadıkları yüksekliğe artık genetik bir uyum sağladıklarını görüyoruz. Günümüzde insanlık olarak çok çeşitli bölgelere yayılmış durumdayız ve bu bölgelerin her birinde değişen iklimlere, ultraviolet ışınlarına, yüksekliklere ve besinlere karşı kalıcı şekilde uyum yani adaptasyon sağlamışız. Tabi başka canlılar da kendi habitatlarında hayatta kalmak için adaptasyona uğruyorlar. Uğramadıklarını söyleyemeyiz. Adaptasyon dediğimiz mesele sadece insana özgü bir şey değil sonuçta. Mesela bir çöl tilkisiyle bir kutup tilkisini karşılaştıralım. Birinin kulakları kocamanken diğerinin kulakları oldukça küçük.

Neden olabilir bu sizce? Çünkü kulaklar ne kadar büyükse vücut o kadar ısı kaybediyor. E doğal olarak çölde yaşayan bir tilki büyük kulaklarıyla kavurucu sıcaklardan etkilenmemeyi başarırken, kutup tilkisi de küçük kulakları sayesinde aşırı soğuklara rağmen vücut ısısını muhafaza edebiliyor. Şimdi eğlenceli başka bir örnek daha vereyim size. Afrika'da yaşayan mirketleri bilir misiniz?

Hani şu gözlerinin etrafı koyu halkalarla çevrili, minyon, sevimli görüntülerine rağmen akreplerin korkulu rüyası olan o etobur hayvanlar? Gözlerinin etrafındaki o koyu halkalar aslında tıpkı bir güneş gözlüğü gibi ışığı yansıtıyor. Ve bu sayede Afrika'nın o göz kamaştırıcı güneşinde bile avlarını seçebiliyorlar. Vücudumuzun yaşadığımız habitata özel avantajlara sahip olması sizce de süper güçlere sahip olmak gibi değil mi?

Ama insanın süper güçleri burada bitmiyor. Çünkü insan adaptasyon sadece biyolojiyle sınırlı değil. Biz sadece bulunduğu kabın şeklini alan canlılar değiliz. Biz o kabı bizzat şekillendiren bir konumdayız.

Mesela mirketlerin göz çevrelerinin bir güneş gözlüğüne benzediğinden bahsettim ya az önce. Biz ışıktan korunmak için herhangi bir fizyolojik adaptasyona sahip olmasak bile, e güneş gözlüğü fikrini bulup hayata geçiren bir türüz. Suda perde ayaklılar kadar rahat hareket edebilmek için paletler, nefes alabilmek içinse dalış tüpü üreten bir tür. Hiçbir zaman bedeninin sınırlarıyla yetinmeyen bilim ve teknoloji sayesinde eksikliklerini kapatmakla kalmayıp hız, güç, verimlilik açısından daha üstün seviyelere ulaşan bir tür. Teknoloji bizleri havada kuşların dahi erişemediği hızlara ve yüksekliklere çıkardı. Karada en atak yırtıcıları geride bırakmamızı sağladı.

suda hiçbir balığın yaşamadığı derinliklere götürdü ve dünyaya başka hiçbir türün veremeyeceği düzeyde zararlar vermemize yol açtı. Bu tabii ki teknolojinin kendisiyle değil, onu ne şekilde kullanmayı tercih ettiğimizle ilgili. Ve insanlık adaptasyon sürecinde bir süredir doğayı ve kendi yaşamını riske atacak tercihler yapıyor. Yaşadığımız çevreyi kontrol ve manipüle etme arzumuz havayı, toprağı, suyu kirletmemize de sebep oluyor.

insanın en yüksek potansiyeline ulaşması için büyük bir devrim olarak görülen sanayileşme ve fosil yakıt kullanılan endüstriler sera gazı emisyonunu artırıyor. Yeni değişimler kapıda. Dünyamız üzerinde kurulan tüm bu kontrol ve baskıya sanki acı bir cevap veriyor. Yerkürenin ısınmasıyla iklim dengesi bozuluyor. Artan sıcaklıkla birlikte Antarktika'daki buzullar eriyor ve bunun sonucunda deniz seviyesi yükseliyor. Sel ve taşkın gibi afetler kıyı şeridindeki ülkeleri vuruyor. Küresel ısınmanın tetiklediği yangınlar habitatların kül olmasına ve doğal hayatın yok olmasına yol açıyor.

Tüm bu saydıklarım hiç de iç açıcı değil, farkındayım. Hatta belki felaket tellallığı gibi de gelebilir size ama artık geldiğimiz bu evrede çevremizi şekillendirmenin de ötesinde bozduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü bir yanlışı düzeltebilmek öncelikle ortada bir yanlış olduğunu görebilmekle mümkün. Özellikle son dönemlerde bu sorunlara daha dürüst bir pencereden bakıyoruz.

Yani kendi yarattığımız problemlere de adapte olmaya çalışıyoruz diyebilirim. Beslenme, barınma, ulaşım gibi bir takım temel ihtiyaçlarımıza ilişkin doğa anayla aynı dilden konuştuğumuz çözümler bulmaya başladık. Mesela organik ve daha az su kullanılarak yapılan tarım önem kazandı. Permakültür ve akıllı binalar daha da önem kazanmaya başladı. Geri dönüşümden üretilen eşyaları kullanmak evsel atıklarımızı ayrıştırmakta. Artık gerek günlük yaşamımızda gerekse endüstriyel üretimde yenilenebilir enerjiyi konuşuyoruz. Günümüzde yapıların üstünde güneş enerjisi panelleri veya yollarda elektrikle çalışan araçlar görmek hiç de az rastlanan bir durum değil.

Öyle ki yakın zamanda karasağ dolaşımın neredeyse tamamını elektrikli araçlarla sağlayacağımız planlanıyor. İşte tam da bu noktada size bölümümüzün sponsoru olan Arçelik by Watt'tan bahsetmek istiyorum. İklim Dostluğu Hareketi'nin öncüsü Arçelik by Watt, yenilenebilir enerjinin günlük yaşama entegrasyonunda önemli bir fark yaratıyor. Türkiye'de üretilen AX elektrikli araş şarj cihazlarıyla evinizdeyken bile sürdürülebilir çözümlere ortak olabiliyorsunuz.

Elektrikli aracınızı 3-4 saatlik bir sürede şarj edebilen 22 kW gücündeki AX serisi sayesinde doğaya zararınızı minimuma indirgeyebiliyorsunuz. Arçelik BayWatt iklim ve çevre dostu bir çözüm sunmasının yanında ekonomik olarak da tasarruf etmenize olanak tanıyor. Hem iklim sorunlarını derinleştiren hem de pahalı olan fosil yakıtlara kıyasla daha temiz ve sürdürülebilir bir ulaşım deneyimi sağlıyor. Diğer yandan, 724 kesintisiz arçelik servis desteğiyle de kullanıcılarını asla yarı yolda bırakmıyor. Bugün insanlığın uzun süredir sebep olduğu tahribata yönelik güncel eğilimi daha çok iyileştirme üzerine. Dünyanın bizim onu iyileştirmemize ihtiyacı var mı? Bu da ayrı bir soru tabii ki ama bu noktada iyileştirmek kadar onarmak ifadesini kullanan yaklaşımlar da var.

Yani sebep olduğumuz hasarları gidermek gibi bir sorumluluğumuz da var. Belki bu anlayış yine içten içe kendimizi doğal yaşamın üstünde görmekten kaynaklanıyordur. Sonuçta 2020 yılında gerçekleşen pandemi hepimizi evlerimize kapattığında dünyadaki hava ve su kirliliği önemli ölçüde azalmış ve hatta bazı habitatlar yeniden canlılık kazanmış, bizden kaçmak zorunda kalan bir takım canlılar da yaşam alanlarını bir nebzede olsun genişletebilmişti. Yani demeye çalıştığım müdahale edilmediği sürece gezegenimiz kendini gayet de iyi bir şekilde yenileyebiliyor ya da onarabiliyor aslında. Ama insanlık olarak varlığımız devam ediyor ve sürekli evlerimizde kapalı kalamayacağımıza göre kendi aktivitelerimizi dünyaya zarar vermeden sürdürmenin yollarını bulmamız kaçınılmaz görünüyor. Eğer var olmaya devam etmek istiyorsak tabi.

O halde şimdi size bu konuda yapabileceklerimize dair somut bir örnek vereyim. Gelin sizi Avrupa kıtasında küçük bir kasabaya götüreyim. Almanya'nın küçük bir kasabası olan Feldheim'dayız. Burayı diğer yerleşim yerlerinden farklı kılansa tamamen kendi kendine yetebilen bir kasaba olması. Feldheim sakinleri ki toplamda sadece 130 kişiler burayı tamamen yenilenebilir enerjiyle işleyen bir kasaba haline getirmişler. Avrupa kıtasının geri kalanı yükselen enerji masrafları sebebiyle evlerinin sıcaklığından ve aydınlatmasından feragat etmek durumunda kalırken onlar bu durumdan hiç mi hiç etkilenmiyorlar.

Her şey 90'ların ortasındaki bir denemeyle başlamış. Bölgenin oldukça fazla rüzgâr almasını kendi avantajlarına çevirebilmek amacıyla kasabaya birkaç tane rüzgâr tribünü dikmişler. Böylece kendi elektriklerini orada üretmeye başlamışlar. Bunun oldukça etkili olduğunu fark ettikten sonra da birkaç rüzgâr tribünü daha eklemişler. Sonra birkaç tane daha, birkaç tane daha derken

Bu süreçte kendi elektrik şebekelerini de inşa eden Feldheim sakinleri sadece rüzgar enerjisiyle yetinmeyip güneş panelleri de kullanmaya başlamışlar. Önceleri sadece yavru domuzları ısıtmak için kullanılan biyogaz tesisi genişletilerek tüm şehre sıcak su sağlayan bir merkezi ısıtma sistemine çevrilmiş. Yakın dönem hedeflerinde ise hidrojen enerjisini kullanmak var. İşte bu akıllı kasaba insanlığın istediğinde doğayla uyumlu bir üretkenlik anlayışına sahip olabileceğini kanıtlıyor. Eee ne demiştik? Şartlar değişiyor. Dünya değişiyor. Biz değişiyoruz. Elimizde olan en büyük gücümüzse adaptasyon yeteneğimiz ve inanır mısınız o bile şekil değiştiriyor. Mesela ekosistem temelli adaptasyon kavramını hiç duymuş muydunuz?

Bu kısaca küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğine karşı ekolojik çözümler getirmeyi hedefleyen bir aksiyon planı. İklim değişikliğinin sebep olacağı gıda ve su krizine aynı zamanda büyük can kayıplarına yol açacak felaketlere önlem almak için geliştirilen bir fikir. Eğer bu yaklaşım küresel ve ulusal ölçekte benimsenirse var olan doğal kaynaklar ve habitatlar korunurken yitirilen ekosistemleri de restore edebilmek mümkün olacak. Biraz önce yükselen su seviyelerinden bahsetmiştim mesela size. Tehdit altındaki kıyı ülkelerinin almayı düşündüğü öncelikli önlem deniz duvarları olurken ekosistem temelli adaptasyon doğanın kendisinden yardım alabileceğimizi savunuyor. Örneğin tropikal iklimlerde yetişen mangrov ormanları kıyılara dikildikleri takdirde denizin kabarmasını ve doğal olarak sel felaketlerini önlüyor.

ya da deniz ekosistemi için önemini sıkça duyduğumuz mercan resifleri büyük dalgaları kırıp enerjilerini emerek kıyıya yıkıcı bir şiddetle vurmalarını engelleyebiliyor. Bazen kendi icat ettiğimiz sistemlerin ihtişamına kapılıp sorunlarımızın çözümünün değiştirmeye, kontrol etmeye ve hatta kimi zaman da sindirmeye çalıştığımız o doğanın kendisinde olabileceğini unutuyoruz. Kendimize sormamız gerek belki de. Adaptasyon sürecimiz bizi gittikçe doğadan uzaklaştırıp aramıza tıpkı o deniz duvarları gibi bir set mi çekiyor yoksa Feldheim'de örneğini gördüğümüz gibi doğayla daha bütüncül yaşayabilecek bir birikim ve teknolojik seviyeye eriştik mi? Doğanın dilini konuşmayı tamamen bıraktık mı yoksa tekrardan mı öğreniyoruz?

Ve gelecekte bizi ne gibi değişimler bekliyor? İnsanlık olarak nelere uyum sağlamamız gerekecek? Ve bundan belki de 100 yıl sonra acaba ne tür bir canlı insan olarak isimlendirilecek?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)