
2.832 kelime · ~14 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Bir
yıl daha bitmek üzere. Birçoğumuz geriye dönüp bakıyordur herhalde şu an. Bu yıl neler yaptım, neler başardım? Kendinize soruyor musunuz bu tür soruları? Hedeflerimizi tutturabildik mi bari?
Sahi ya, neler neler hedeflemiştik değil mi bu yıla girerken? Nasıl amaçlarımız vardı? Peki onlar için verdiğimiz uğraşlar bir sonuca ulaştı mı? Kırmamak üzere hazırladığımız o zincirler nerede bakayım ha? Bir yerlerde kırıldı mı yoksa? Öğrenciler, bu yıl o dersten geçeceğim diye kaç kişi hedef koydu? Görelim parmakları. Göremiyorum. O zaman sizinle bir üniversiteye gidelim şimdi.
Malum, final dönemindeyiz. E hocalar da hep der ya, çok çalışanlarla... ...epek de öyle çalışmayanların ortaya çıktığı bir dönem bu. Ya bir çekilir misiniz? Göremiyorum. Bir saniye ya, biz de bakmaya çalışıyoruz herhalde. Oh be, geçmişim sonunda. Nazlı epey bir heyecanlı gözüküyor. Yanındaki arkadaşı Selen biraz daha rahat sanki. Hazırlanmış belli, sıkı çalışmış bu sınava. Ay ben bakamayacağım galiba. Selen sen söyle, kaç almışım? Dur ya da dur, söyleme söyleme, ben bakarım.
Ya da söyle ya. Bak bir hafta boyunca gece gündüz çalıştım. İyi bir puan almış olmam lazım. Kızım sakin ol ya. Merak etme. Bayağı çalıştın sen. Kesin geçmişsindir. Ya ben bir noktadan sonra bıraktım çalışmayı. Derste dinlediklerime güven. Ya hadi söylesenize. Ben de çok merak ettim şimdi. Acaba sınavdan kaç aldılar? Galiba isimlerini buldular listede. İnanmıyorum. Çok iyi ya. Seksen almışım. Ne? Nasıl olur abi? Bildiğin kırk almışım ben. İmkansız.
Sahi ya? Nasıl oldu bu? Oysa ki Nazlı çok çalışmıştı. Dediği gibi gece gündüz hiç durmadan ders notlarıyla yatıp kalktı. Selen de çalıştı elbette ama bir noktadan sonra ara vermeyi de ihmal etmedi. Daha bir rahat davrandı ve buna rağmen daha yüksek bir puan aldı. Nazlı o kadar kastığı halde nasıl bu kadar düşük bir not almış olabilir ki? Sanırım ben bunun cevabını biliyorum arkadaşlar.
Çalışmaya gerek yok, bir şekilde başarırsın diyeceğimi sanıyorsanız tabii ki yanılıyorsunuz. Düş kuralım da o kadar da hayalperest olmayalım. Ama bazen de yeteri kadar çalışmak ve sonra da kendimize güvenmek işe yarayabilir. Bu tür bir yaklaşım bir performans ansiyetesinin önüne geçebilir.
Bakın mesela bizim Selena. O önce çalıştı, sonra da bilinçli bir şekilde çalışmayı bırakıp ara verdi. Ve bu yöntem onda işe yaramış gibi gözüküyor. Elbette bu sonuçlar arasındaki fark üzerine böyle çeşitli yorumlar yapabiliriz hepimiz. Mesela kimimiz, Selena'nın Nazlı'ya göre daha zeki biri olduğunu düşünebilir. Ama tabi bu son derece öznel bir yorum olur.
O yüzden bugün sizlerle bunu daha farklı bir perspektiften konuşmak istiyorum. Bir teori üzerinden, bir önerme. Literatürde The Law of Reversed Effort ya da Türkçedeki karşılığıyla Ters Efor Teorisiyle. Bugün bunun üzerine düşünelim istiyorum.
Dikkat ederseniz İngilizce olarak söylerken içinde the law yani yasa kavramı geçiyor. Ama bence kendisini çok aşırı ciddiye almış bu kavram. O kadar da değil yani. Şimdi konuşacağımız şeyleri öyle bir yasa, bir kanun olarak görmemek lazım. Bu sadece bir önerme. Hani şu Murphy yasası falan var ya, biraz onun gibi bir şey bu da.
Peki ne olabilir bu ters efor teorisi? Haydi ayrıntıya girmeden önce biraz ipucu vereyim size. İsminde bir terslik olması işin sonunda da bir terslik olacağına alamet değil merak etmeyin. Bu ters efor teorisi ilk olarak kim tarafından ortaya atıldı biliyor musunuz?
bir bilim insanı tarafından değil, bir yazar tarafından. Bilim kurgu yazarı Aldous Huxley tarafından ortaya atıldı. Hatta geçenlerde YouTube kanalımda onun en meşhur romanı ''Cesur Yeni Dünya'' hakkında bir video da hazırladım. Çünkü romanda gelecekteki bir dünyanın böyle biyolojik mühendislik ve şartlandırma gibi kavramlar üzerine kurulu olduğu ve insanların böyle belirli kaslara ayrıldığı ve en kötüsü de Mutluluğun zorunlu hale getirildiği bir toplumu tasvir ediyor. Zorlama mutluluk.
Hatta Huxley'nin öğrencisi de George Orwell, onun da 1984 adlı eseriyle falan karşılaştırmalar yaptım o videoda. Yani distopya, bilimkurgu deyince biraz da bunlara felsefeyi ekleyince ilk akla gelen kişilerden biri Aldous Huxley. İşte bu ters efor teorisini ilk kez o yazıp çizmiş. Diyor ki, bir şeyi yapmak için bilinçli bir iradeyle ne kadar çok çabalarsak o kadar az başarılı oluruz.
Bir daha söyleyeyim mi? Bir şeyi yapmak için bilinçli bir irade ile ne kadar çok çabalarsak o kadar az başarılı oluruz. Çaba harcadığımızda istenen sonuca ulaşmamızın zorlaştığını söyleyen böyle bir şeyi ortaya atıyor. Bu ifadeye ilk olarak onun 1954 yılında yayınlanan kitabı Algı Kapılarında rastlıyoruz.
Şimdi statikodan biraz daha farklı bir ifade olduğu için yoruma muhtaç gibi geliyor bana bu kavram. Bir şeyi daha fazla kontrol etmeye veya istenen sonuca daha fazla odaklanmaya çalıştığımızda bu çabaların beklenen sonucu elde etmemizi engelleyebileceğini öne sürüyor. Peki bu neden olabilir? Zihinsel veya duygusal bir gerilim yarattığımızda yani biraz kastığımızda bu iş tersine mi tepiyor yani? İstenen sonucu elde etmeye yine kendimiz mi engel oluyoruz? Neden? Çünkü aslında her şey zihnimizde başlıyor ve yine orada bitiyor. Algı kapılarımızı açabilmenin yolu o kapıları zorlamamaktan geçiyor yani bizim Aldous Huxley'e göre.
Peki Nazlı'ya göre durum nasıl? Nazlı nerede yanlış yapmış olabilir? Ters efor teorisine mi takıldı acaba? Hadi gelin birlikte şu elimizdeki verilere, bilgilere bir göz atalım. Nazlı bir hafta boyunca her gün gece gündüz çalışmıştı. Kitaplarını, notlarını falan böyle adeta ezberlemişti. Çünkü hedefi sadece dersi geçmek değildi. Aynı zamanda yüksek bir puanda almak istiyordu. Neredeyse başka hiçbir şey yapmayıp sadece ders çalışmıştı.
Selen ise bir noktadan sonra biraz daha rahatlamaya başlamıştı ve böyle yeteri kadar çalıştığını düşünüp umursamayı ve sonuç odaklığı düşünmeyi de bir kenara bırakmıştı. Hepimiz öğrencilik dönemlerimizde böyle sınavlarla baş etmek zorunda kaldık veya hala kalıyoruz. Hayatın kendisi zaten başlı başına bir sınav. E dersleri geçmek için bu sınavları da vermek zorundayız. E haliyle tabii ki bir çaba harcamamız gerekiyor.
Peki ya zorunda olmadığımız ama günlük yaşantımızda başarmak istediğimiz şeylerde nasıl ilerliyor bu süreç? Hiç bunun hakkında düşündünüz mü? Çocukken mesela. Küçük ve kolay gibi gözüken eylemleri başarmak için çaba sarf etmez miyiz?
Mesela bisiklete ilk kez binmeye çalıştığınız zamanları bir hatırlayın. Zihninizde dengede kalma fikrine ne kadar odaklanırsanız o kadar zorlanırsınız. Ama bir yandan da dengenin bisiklet sürebilmek için en temel ve gerekli şart olduğunu da bilirsiniz. Bir şeyi yapmaya ne kadar çok çalışırsak, o konuda o kadar kötü olacağımız düşüncesi bisiklet sürmeyi öğrenirken bile ortaya çıkabiliyor gördüğünüz gibi. Gidonu belirli bir şekilde tutmalı, ayağınızla itmeli, belirli bir hızla pedal çevirmelisiniz. Belli bir pozisyonda oturmalısınız, dengenizi korumalısınız. İşte buna benzer böyle onlarca, hatta bazen yüzlerce mikro talimatlar çoktan böyle bilincinize yerleşmiştir bile.
Bisiklete binmeyi öğrenirken bu bilgileri biliyor olabiliriz ancak bilinçli bir çaba sarf etmeden ve bu talimatlara tam olarak uymadan da bisiklete binebiliriz. Bu durum Huxley'nin ifadesiyle rahatlamayı aktivite ile birleştirmek olarak tanımlanıyor. Rahatlamayı aktivite ile birleştirmek. Yani yapmamız gereken şeyleri biliriz ancak bunları düşünmeden sezgisel olarak doğal bir şekilde yaparız.
Şimdi başka bir örneğe bakalım. Bu sefer bisiklete binmekten daha da kolay gözüken bir örnek vereceğim size. Ve muhtemelen çok yakın bir zamanda buna benzer bir durumu yaşadınız. Hatta belki de daha dün gece başınıza geldi. Hatta bu gece bile olması muhtemel. Yatakta uzanıyorsunuz. Tavana bakıyorsunuz. Arada böyle gözlerinizi kapatıyorsunuz ama zihninizdeki düşünceler bir türlü sizi uyutmuyor.
Ya oysa çok yorgunsunuz. Yarın da erken kalkmanız gerekiyor. Sanki gözlerinizi sımsıkı kapadıkça beyniniz uyanık kalmanız için daha çok çabalıyor gibi. Vücudunuzu rahatlamaya zorluyorsunuz ve uykunuzun gelmesini bekliyorsunuz. Hadi uyu! Uyu! Ama hiçbir şey olmuyor. Dakikalar geçiyor. Uyu artık!
Yine bir şey yok. Saat sabahın üçü ve siz hala öyle tavana bakıyorsunuz. Tanıdık geldi mi? Bu durumu kaç kez yaşadık kim bilir? İşte ters efor teorisiyle ilişkilendirebileceğimiz bir durum daha. Bu durumda da yapılacak şey uyumaya, çalışmaya, çalışmamak gibi duruyor. Nasıl olacaksa artık. E neden koyunları sayıyoruz sanıyorsunuz? Tersine efor.
Şimdi bunun ilk kez algı kapıları kitabında yazıldığını söylemiştim. Ama Huxley aslında buna sadece böyle bir isim koymuş. Ortaya attığı bu teori aslına bakarsanız pek de yeni sayılmaz. Ta antik dönemlerden kalan bir temele dayanıyor. Taoizm felsefesindeki Wu Wei kavramından bazı izler, emareler taşıyor. Wu Wei ne demek biliyor musunuz? Teslim olmak demek.
Teslim olmak mı? Böyle olumsuz bir ifade gibi geliyor ama aslında öyle değil. Yani böyle bir korkaklık ya da zayıflık gibi bir durum değil bu teslim olmak meselesi. Hatta tam tersine kendinden daha büyük, daha yüce birine ya da daha üstün bir duruma karşı teslimiyet hali olarak açıklanıyor bu durum.
O kadar eskiye dayanıyor ki bu düşünce tam olarak onu kavrayabilmemiz için sizinle milattan önce ta dördüncü yüzyıla kadar gitmemiz gerekiyor. Yolumuz uzun. Bir zamanlar hedefini tutturma konusunda ustalaşmak isteyen genç bir okçu vardı. Bunun için de gece gündüz çalışıyordu.
Tek düşündüğü hedefini tam 12'den vurmak ve tabi bir yandan da ustasını gururlandırmaktı. Ama nedense bir türlü bu hedefi tutturamıyordu. Neyse ki ustası onun her daim yanındaydı ve oku isabetli bir şekilde atabilmesi için ona sürekli yol gösteriyordu. Okçu, ustasından bir takdir cümlesi duymayı o kadar çok bekliyordu ki. Ancak bunun için önce hedefi tam 12'den vurmalıydı. Gözü hedefin orta noktasından başka bir şey görmüyor, zihninde başka hiçbir şeye odaklanmıyordu. Bir kez daha denedi Okçu. Ama Ok, hedefini yine bulamamıştı. Ustasıysa, neden hedefi tutturamadığının gayet farkındaydı. Öğrencisi, gereğinden fazla çaba sarf ediyordu.
Ona sık sık doğayı takip etmesi gerektiğini, zorlamadan ve gereksiz çaba harcamadan çalışmasını öğütlüyordu. Ancak öğrencisi ustasının öğretilerini tam olarak anlamamıştı. Sadece hedefe ulaşmak için daha da fazla çaba harcadı. diyeceğiniz gibi her seferinde yine başarısız oldu. Sonunda bir kez daha ustasına baktı ve ustası ona doğanın akışına uyarak, doğal yeteneklerini kullanarak ok atmaya çalışmasını söyledi. Sezgisel olarak. Genç okçu bu sefer başaracağım düşüncesinden uzaklaştırdı kendini. Sadece kendine ve yeteneklerine güvenerek ve bu kez başka hiçbir şey düşünmeden gerdi bu kez yayını. Ve... Bu sefer ok doğrudan hedefe isabet etti.
Ustası öğrencisinin artık doğru yolu bulduğunu ve doğal akışa uygun olarak hareket ettiğini görmüştü. Genç okçusuysa doğal yeteneklerine, içsel bilgeliğine güvenmesi ve doğanın akışına uygun olarak yaşaması gerektiğini öğrenmişti artık. Aşırı çaba harcamak yerine olayların gelişimine güvenmeyi temel alıyor bu ters efor teorisi ve Wu Wei felsefesi. Peki bu durum günümüzde nasıl işliyor dersiniz?
Başarılı ve yaratıcı olmak istediğimiz, hedef koyduğumuz bir dönemde olabiliriz. Okçu olmasak da sporun bir alanında kendimizce bir şeyler başarmayı düşünüyor olabiliriz. Ya da eğitim alanında, ya da kültür-sanat gibi alanlarda sürekli böyle bir çaba içerisinde olmamız muhtemel. Çünkü hayatta sürekli bir şeyler için çaba sarf etmek, emek vermek gereken bir dünyada yaşıyoruz. En çok da bir şeyler hayal etmeye çalışırken zorlanıyoruz belki de.
Hayal etmek demişken ilk aklınıza gelen üretim alanı nedir hayal etmekle ilgili? Mesela yazarlık olabilir mi? Bazen böyle karşınızdaki bomboş sayfaya öyle saatlerce bakabilirsiniz ya da öyle sadece bir iki kelime bir cümle yazıp tıkanabilirsiniz. Bunun sebebi yazmış olma düşüncesine çok fazla takılı kalmanızdan kaynaklanıyor olabilir. Belki de yazabilmek için o kağıdı kalemi ya da klavyenizi bırakıp kısa bir yürüyüş yapmanız gerekiyordu. Ya da yazacağınızı umduğunuz konu her neyse onun dışındaki başka bir konuyu düşünmek yani doğrudan onun hakkında düşünmemek de işe yarayabilir. Düşünmemek demiş olman bile bir ters etki yaratmış olabilir.
Şimdi size buna dair bir örnek vereyim. Bazılarınız duymuş ya da bununla ilgili yaptığım videoyu izlemiş olabilirsiniz. Pembe fil. Duydunuz mu bunu? Pembe fil. Eğer birisi size pembe fili düşünme derse ne yaparsınız? Herhalde pembe bir fili düşünmeniz kaçınılmaz hale gelir değil mi?
Bakın mesela ben şu anda ne kadar çok pembe fil dedim değil mi? Hepinizin aklında pembe bir fil tepiniyor şu anda eminim. İşte bu örnekte olduğu gibi sonucu düşünmememiz gerektiği zamanlarda da sonuç odaklı hareket ederiz. Bu insana özgü bir refleks aslında. İşte bu yüzden biraz akışına bırakmak, böyle hayata, tecrübelerimize güvenmek gerekiyor. Yani kasmamak,
Bu noktaya kadar Terseford teorisini başarılı üzerinden anlatmaya çalıştım size dikkat ederseniz ancak bunu duygularımızla da ilişkilendirebiliriz. Ama oraya geçmeden önce kısa bir ara verelim çünkü görüyorsunuz heyecanım sesime yansıyordur herhalde benim duygusal olarak anlatacaklarıma kendimi biraz hazırlamam gerekiyor. Öf! Şimdi sinek kolunuzu ısırdı ve çok fena kaşınıyor değil mi? Ama sakın kaşımayın. Biliyorum, kaşımak istiyorsunuz. Bu sizi rahatlatacak, o his geçecek diye düşünüyorsunuz. Ama unutmayın, eğer kaşırsanız daha da ve daha da kaşımak isteyeceksiniz. Bu eyleminize o ısırığı daha da kötü hale getirecek. Yani üstüne gittikçe daha zor ve daha karmaşık hale getireceksiniz bu basit sivrisinek ısırığını. Bakın mesela bu da bir ters efor örneği aslında.
Ters psikolojide olduğu gibi size pembe fili düşünme dediğimde pembe bir fil düşündüğünüze göre kaşıma dediğimde kolunuzu kaşıdınız muhtemelen. Eee artık olan oldu diyelim ama bence daha fazla zorlamayın. Bazen daha fazla çaba sarf etmek işleri daha da kötüleştirebilir demek istiyorum yine. Bir sivrisinek ısırığı, kırık bir kemik veya kanayan bir burun gibi durumlarda genellikle en iyi seçenek sadece durumu o haliyle, kendi haline bırakmak sanırım. Sonuçta eskiler boşuna dememiş değil mi? Her şey olacağına varır.
Tabii ki ben size her şeyi bırakın, salın, hiçbir şey için çaba sarf etmeyin. Yahu evrenden isteğin olsun, 777 aldım, kabul ettim falan demiyorum. Her şeyin fazlası zarar diyorum. Çünkü evrenin de kendi içinde bir işleyişi, bir dengesi var değil mi?
Bakın galiba doğru kelimeyi yakaladık bu kez. Denge. Neyse, şimdi evreni, 777'yi bırakalım bir kenara, ters efor teorisini duygularla ilişkilendirecektik. O meseleye geleyim ben. Tıpkı başarılı olma konusunda olduğu gibi, duygusal sıkıntılarımızı aşmak için de o sıkıntılarımızın üstüne çok fazla gitmemek gerekiyor bazen. Buna dair yapılmış bir çalışma bile var hatta.
İnsan zihni ve psikolojisi üzerine araştırmalar yapan profesör David Clark zihinsel paradoks olarak adlandırıyor bu durumu. Ne demek bu? Bilissel davranış olarak istenmeyen olumsuz düşünmenin duygusal sıkıntıya yol açması hali. David Clark insanlara şu soruyu sordu. Baskı altındayken sınav, iş görüşmesi, spor müsabakası gibi alanlarda nasıl hissediyorsunuz?
Bu soruya cevap verenler genelde olumsuz düşünmeyi durdurmak için çok fazla çaba harcamıştı ve çoğu zaman bu zorlayıcı çaba geri tepmişti. Olumsuz düşünceleri daha da bir arttırmıştı. Yani zihinsel kontrol paradoksunun tuzağına düşmüşlerdi. Düşüncelerimizi ne kadar kontrol etmeye çalışırsak bunu yapmakta o kadar az başarılı olduğumuzu deneyimleriz ki bu da ters efor teorisiyle bir kez daha örtüşüyor gibi. Biraz karıştı mı kafalar? Böyle ters köşe falan. Şimdi bu araştırmayla birlikte kafanızda bazı yeni soru işaretleri de oluşmuş olabilir. Bunu kabul ediyorum. Mesela... ''Yaratıcılık ve yeteneğimiz arasında hiçbir bağ yok mu?'' diye soruyor olabilirsiniz. Elbette var. Ama bize hep yeteneklerimizin üstüne gitmek öğretilmedi mi? Kendimizi sürekli zorlamamız gerektiği fikri aşılanmadı mı? İşte böyle anlarda fikirlerimizin organik olarak büyümesine izin vermek yerine o fikirleri itmeye, çekmeye, kakmaya, ana hatlarını çizmeye hatta onları kontrol etmeye çalışıyoruz.
Oysa ters efor teorisinin de bir kez daha altını çizeceği gibi yaratıcı süreç bir teslimiyet sürecidir, bir kontrol süreci değil. Yeteneklerimize ve kendimize, bilincimize ve belki de bilincimizin altına güvenip kendimizi bıraktığımız bir anda buluruz biz o aradığımız ilhamı. Neden en iyi fikirler hep duşta aklımıza geliyor sanıyorsunuz? Bu da son video önerim olsun artık.
Eğer dikkat ettiyseniz istemediğimiz zamanlarda yaratıcılığımızın aniden ortaya çıktığını deneyimleriz. İşte dediğim gibi bazı parlak fikirler duştayken ya da yürüyüş yaparken veya uyumadan hemen önce bir anda zihnimizde beliriverir. İşte böyle anlarda benden küçük bir tavsiye o gelen anlık fikirlerinizi unutmamak için mutlaka not alın. Çünkü bu fikirler muhteşem sonuçlara dönüşebilir.
Yani başucunuzda böyle bir düş defteri olsun. E madem yaratıcılıktan bahsettik o halde bambaşka bir yerde üretilen ve yazarının aklına bir anda geldiğine inanmayacağınız çok büyülü bir dünyadan daha bahsedeyim şimdi size. Harry Potter'ın dünyasından. Bu kitapların yazarı J.K. Rowling.
pek de mutlu olmadığı bir dönemdeydi arkadaşlar ve Harry Potter evrenini yaratmak için öyle çokça bir çaba da sarf etmemişti. Tabi ki bir kitap yazmak ya da yeni bir evren yaratma isteği vardı bir yerlerde içinde ama tabi bazı mitolojik hikayelere de hakimdi. Bunlardan ilham da alıyordu yani bir birikim, bir bilinç, bilincin altı bir şeyler doluydu ama Dolu olmayan boş bir şey vardı, o da planlama. Henüz net bir planlaması yoktu. Rutin olarak yaptığı tren seyahatlerinin birinde aklına bir fikir düştü. Yalnızca bir fikir. Küçük bir şey. Muhtemelen gideceği yeri bile düşünmeden öylece yolculuk ediyordu o sırada. Bu bizim yazarımız Rowling. Ve içinde bulunduğu duygu durumunun üzerinde çok da durmadığı bir anda aklında Harry Potter'ın fikri canlandı.
Tabii ki bir trende olduğu için seyahat ettiği o tren ona Hogwarts Express'i ilham etmişti bir anda. Ve birçok iyi hikayenin başlangıcında olduğu gibi önce kahramanını yarattı, ardından da onu bir yolculuğa çıkardı. Fikirler fikirleri doğururken o da büyük bir ihtimalle sadece hayal gücüne ve tabii ki yazım yeteneğine güvendi. Yazacağı hikayenin ticari açıdan başarılı olup olmayacağına hiç takılmadı. En azından başlangıçta. Hedefi yalnızca iyi bir hikaye yazmaktı. Öyle büyük büyük planlar yapmadı. Kasmadı. Sadece başladı.
Ah be... Böyle zamanlarda böyle bir oh çekiyoruz. Rahatlıyoruz, başarmış hissediyoruz. Olumsuz düşüncelerden arınıyoruz. Peki nasıl yapabiliyoruz bunu?
Zahmetsiz eylemlerimizin sonucunda ortaya çıkan durumların geçmiş ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelerden arındırıldığını keşfediyoruz böylece. İstenilen sonuçlar aklımızda olabilir ancak dikkatimiz anlık göreve odaklanmalı. Böylece hedefimiz her neyse onun için aşırı efordan kaçınıp istenmeyen sonuçlardan uzaklaşabiliriz. Bu hedef sanki bir piyanistin müziğiyle, yazarın romanıyla veya sporcunun oyunla bütünleştiği bir noktaya gelir en sonunda.
Gelecekteki ya da geçmişteki başarı veya başarısızlıklar hakkında endişe duymadığımızda performansımız bu düşünceler tarafından etkilenmez. Tamam mı? Anlaştık mı? Şimdi sizden her neyi hedefliyorsanız onun sonucunu düşünmeyi bırakmanızı rica ediyorum.
Belki de yaptığınız şeyden uzaklaşıp Wu-Wei'nin ya da Tersefor teorisinin ya da adına her ne derseniz deyin, artık bir yere kadar çalıştıktan sonra teslim olmanın, fazla zorlamamanın zamanı geldi. Pembe filleri düşünmeyin dediğimde bunu yapabilmenizin tek bir yolu var. O halde hadi, o üzerine düştüğünüz şey var ya, kalkın bir onun üstünden. Yeter üzerine düştüğünüz, düşmeyin. Artık düşünmeyin. Bir yürüyüşe çıkın, bir duş alın. Sonra da sadece sessizlikte kalın. Suyun akıp yolunu bulacağını göreceksiniz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.