Podcast

S3E16: Kaygılanıyorum, Ne Seyredeyim? I Sineterapi #1

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dermanını kitaplarda arayanların buluşma noktası “Bibliyoterapi”de derman arayışımız sürüyor. Arayışımıza yeni bir rota daha eklendi; filmler! Biraz da filmlerde derman arayalım.
Sineterapi'nin ilk bölümünde Aslı ve Tuna, birçok kişinin muzdarip olduğu "anksiyete" problemine filmlerle derman arıyor.

Filmler:
Adaptation (Tersyüz)
Un Coeur En Hiver (Ayazda Bir Yürek)
Silver Linings Playbook (Umut Işığım)
Kaybedenler Kulübü

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.697 kelime · ~33 dk okuma

Sine terapiden herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Türek İremitçi. Sine terapi mahallemi okuyabilir miyim? Buyurun. Ruhsal sancılar çekenler ama umudu kesmeyenler, hayattır, olur diyenler, filmlere şans verenler için sine terapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar arkadaşlar. Bugün sine terapi ile huzurlarınızdayız. Sine terapi nedir? Biblio terapinin kardeş podcast'i. Aslı Perker biliyorsunuz akademik olarak hem psikoloji hem de edebiyat eğitimliydi. Ben de sinema TV eğitimliyim. Yani bu sefer benim de akademik eğitimim devreye girecek. Mimar Sinan değil mi? Mimar Sinan sinema televizyon bölümü. Evet. Lisans eğitimim o yönde. nasıl ki bibliyoterapide derdi olana kitaplarla şifa öneriyorduk. Bu sefer de derdi olanlara filmlerle şifa önereceğiz. Hadi bakalım hocam söz sende. Evet bir şey demiştik zaten bir sürprizimiz olacak demiştik. Şöyle biraz ortalığı biraz biz de hareketlendirelim dedik. Velveleye verelim. Bir de çok sık aslında biz hemen hemen hafta sonları her zaman film seyrediyoruz zaten ve bunlar üzerinde uzun uzun konuşuyoruz. Hatta yani böyle iki gün falan konuşuyoruz. Bir gün yine buraya geldiğimizde böyle bir filmden referans verip konuşurken burada sevgili podcast'imizin niye diyelim müdürü Can Dost Bey. Patron istedi biz yaptık. Patron dedi ki aslında ya böyle dedi hani sinemadan da konuşabilseniz ne kadar güzel olur vesaire. Biz de dedik ki arada bir neden konuşmayalım. Biblioterapiye devam ediyoruz, yanlış anlaşılmasın. Fakat iki haftada bir falan ya da belki bir hafta biblioterapi, bir hafta sine terapi bakacağız. Yani biraz da aslında sizin de isteğinize göre, bizim de biraz o günkü ruhsal durumumuza göre. Sabah yatağı ne tarafından kalktığımıza göre? Ona göre evet arada alternatifler yapacağız. Şimdi zaten filmlerin insan psikolojik tedavisinde kullanılması ve değerlendirilmesi yeni bir fikir değil. Uzun zamandır yapılan bir şey. Nasıl ki zaten bizler bile bireysel hayatımızda ne zaman canımız sıkılsa, sevgilimizden ayrılsak, bir travma yaşasak, iş hayatımızda zorlansak, eve gittiğimizde ne yaparız? Kendimize uygun bir film seçeriz. O filmi seyrederek kendi dertlerimizden biraz uzaklaşmaya çalışırız. Ki bunun aslında kurumsal olarak yapılmışı da var. Mesela Wonderful Life filmi.

Yani Hayat Güzeldir filmi Frank Capra'nın vaktiyle depresyon hastalarına gerçekten kurumsal olarak Amerika'da önerilen aslında en sıradan hayatın bile ne kadar kıymetli olduğunu hatırlasınlar diye bir filmdir ki geçen bir Noel filmidir. Geçenlerde yılbaşına doğru tekrar yayınlandı. Ben seyrettim. Hakikaten insan morali üzerinde. Olumlu bir etki yapabiliyor. Biz de buna göre gelen sorulara Nacizane seçtiğimiz filmlerle... ...onlar hakkında konuşarak bir film muhabbetine doğru sürükleneceğiz adeta. Zaten ulusal yani Amerikan mesela ulusal ruh sağlığı enstitüsüne göre... ...filmlerin gerçekten ruh sağlığı üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olabiliyor. Bu yüzden de şeyleri tavsiye ediyorlar. Olumsuz şey de olabiliyor, etkisiz de olabiliyor. Bazı filmin tabii gerilim filmi, suç filmi bunların olumsuz etkileri tabii ki. Onların da katarsis olarak rahatlama şeyi olduğu söyleniyor. Fakat bir gerilim, korku, hatta teen slasher filmlerinin bile çok sevilmesinin sebebi... ...o kadar şiddet kahravan seyredince bir tür saçmalı olsa katarsis duygusuna ve rahatlamaya yol açmasıdır. Gerilim, polisiye türlerinin bile dönüyor. Biz tabii ki hani direkt onlara dalmayacağız.

Transkriptin tamamını oku

Ama onlardan da bahsederiz canım. Bir de her filmin içinde, yani bir filmin içinde sadece kitaplarda olduğu gibi bir fikir yok. Bir filmin içinde çoğunlukla birden çok fikir var. Bazen filmi çekenin niyetinden bağımsız fikirler de var. Tabii tabii sen oradan canının istediğini o günkü ruh haline göre zaten çekip çıkartabiliyorsun. İşimize geldiği gibi filmleri yorumlayacağız diyebilir miyiz hocam?

Diyebiliriz bence ama bırak da ben sana hocam diyeyim. Bu sefer hocam benim. Hocam sensin. Mimar Sinan sinema televizyon mezunu olan sen olduğuna göre. Aynı zamanda öğretim görevlisi. Ha evet bir dönemde öğretim görevliliği yaptın. Bu durumda sana soracağız. Benim çekilmiş uzun metrel filmim var. Bunu bilmeyen var mıdır? Bunu bilmeyenler vardır. Sinema sektörü içerisinde yönetmen ve senarist olarak yer aldığım bir dönem var. Ondan sonra bir şekilde devam etmedim müzik aşkına. Müzik ve edebiyat aşkı buna engel oldu. O zaman sorumuzu okuyayım mı? Hadi artık bu kadar girizgahtan sonra. Bu arada bibliyoterapiye gelen sorulardan seçtim. Umarım dinleyicimiz kusurumuza bakmaz. Hakkını helal etsin. Evet. Bundan sonra kafamıza göre sorulardan seçip filmlere de cevap verebiliriz. Artık şansınızla bibliyoterapiye mi düşeceksiniz, sineterapiye mi düşeceksiniz, bunu kader gösterecek. Sevgili Biblio Terapi, anksiyete durumum nedeniyle günlük yaşamımda ciddi sıkıntılar yaşıyorum. İnsanlarla konuşurken veya bir şey yaparken ne yapacağımı şaşırıyor ve yaptığım işi veya konuştuğum konuyu abartabiliyorum. Bu anksiyetemden kurtulmak için ne yapabilirim? Ne yapabiliriz? Anksiyete çağımızın hastalığı. Evet, gerçekten tabii bir de şunu düşünmeden edemiyorum. Çağımızın hastalığı bir de Büyükşehir hastalığı galiba. Anksiyette nedir? Kaygı bozukluğu. Kaygı bozukluğu, evet. Yani sebebini tam olarak bilmeden sanki kötü bir şeyler olacak ve ben yapamayacağım gibi bir hislere sürüklenmek ve bunun getirdiği kaygılar yüzünden huzursuz olmak. Evet. Ya pek çok, pek çok konuda da bu arada kaygın olabilir. Yani yeri gelip hani biriyle tanışma konusunda kaygılı olabilirsin, sokağa çıkma konusunda kaygılı olabilirsin. Onlar somut sebebi olan kaygılardır. Mesela sınava gideceksindir. Eğer ben bu sınavı ya veremezsem iş görüşmesine gideceksindir ya kötü geçerse. Bunlar daha somut sebebi olan kaygılar. Bir de somut sebebi olmayan hayata dair insanın kendisini devamlı huzursuz ve rahatsız hissetmesini yola açan bir kaygılar silsilesi. Ama tabi bilinçaltı müthiş şey biriktiriyor ya, veri topluyor gün içerisinde. ...ve bunları toplayıp biriktiriyor. Sonra sen diyorsun ki, farzı misal... ...o gün hiç aslında seni, canını sıkacak bir şey olmadı... ...ya da kaygılanmana sebebiyet verecek belki bir şey olmadı. Ama evdeydin hatta. Ama dışarıdan geçen ambulansın sireni... ...yahut bir itfaiyenin sireni. O anda, bundan üç dakika sonra televizyonu belki beş dakikalığına açtın... ...CNN'de gördüğün bir, yahut herhangi bir haber kanalında gördüğün bir bomba patlama... ...şeyi, görüntüsü.

Hadi onu kapattın. Belki yan apartmanda şey var. Güzel yaptın bak. Böyle bir inşaat var. Sosyal medyanın bizzat kendisi. Sosyal medyanın aynen ve bunun susu yaşayan biri olduğunu ben zannetmedim. Sosyal medya zaten bir anksiyete üretim merkezi olarak çalışıyor. Hatta şöyle yani diyelim ki aynı kişiden bahsediyoruz şimdi bak verilere veriyorum. Sosyal medyaya girdi, bir beş dakika sonra belki aynı iş grubundan bir arkadaşının bir şeyini gördü, postunu gördü. Onun ne kadar daha başarılı olduğunu gösteren ya da mutlu olduğunu gösteren bir şey mesela. Oradan da bir şey aldı. Yani gün içerisinde bizim içimizde aslında çok şey birikebiliyor. Ya sosyal medyada 15 dakika takılıp da ansiyeti hissetmemek zaten mümkün değil. Evet. Ve hani ondan sonra en son günün sonu geldiğinde, günün sonunda demiyorum, günün gerçekten sonu geldiğinde, akşam olduğunda yani. Bu arada günün sonunda İngilizce'den çevrilmiş aslında Türkçe'de olmayan bir deyimdir, onun yerine netice itibariyle. Ya da sonuç olarak... Bu konuda çok hassas olduğum için... ...güzel Türkçemizden de faydalanabiliriz yani. Evet, henüz günün sonunda deyimini ben hiç... ...çeviri deyimini hiç kullanmadım. Sen gerçekten günün sonunda diyorsun. Gerçekten de. Günün sonu geldiğinde, hava karardığında... ...senin içinde artık belki bir huzursuzluk var... ...bir şey var, kötü bir şey olacak. İçin daralıyor, nefesin daralıyor ve... ...yani bunu bir şeye sebep arıyorsun, bulamıyorsun. Ama halbuki orada zaten pek çok şey içinde birikti senin. Bu bilinçaltının yatacak yeri yok diyebilir miyiz hocam?

diyebiliriz. Çok fazla yani mesaj gün içerisinde özellikle dediğim gibi büyük şehirde. Şimdi kırsalda böyle bir şey yaşamıyor olabilirsin. Bu kadar ansiyete ya da işte kaygı bozukluğu da yaşamayacak olabilirsin. Çünkü gerçekten gün içerisinde senin dışından gelen gerçek somut şeyler sorunlar dışında dışarıdan gelen mesaj çok az. Ben biraz önce arabaya bindim. Otoparktan çıkarken orası böyle ağaçlıklı bir yer. Cam açıktı ve kuş sesi duydum. O an o kadar iyi geldi ki. Yani o böyle birkaç saniye mesela. Düşün şimdi hep onu duysan bambaşka bir ruh haline bürüneceksin. Ama benim dediğim gibi sirenler, inşaat sesleri, bağırtı çağırtı, korna, kavga, küfür. Evet. Yani. Peki bu gerizge ışığında ilk filmimize geçelim mi? Geçelim. Nedir?

Adaptation diye düşündüm. Ters Yüz diye galiba Türkçe'ye çevrilmiş. Türkçe'ye Ters Yüz diye çevrilmiş. 2002 yapımı bir Spike Jonze filmi. Aynı zamanda da efsane senarist Charlie Kaufman. Aynı zamanda bu ikiliyi nereden hatırlıyoruz geçmişte? John Malkovich olmak adlı. Garip garip olduğu kadar güzel bir filmden hatırlıyoruz. Evet. Zaten şöyle Charlie Kaufman bir hayli meslek yaşantısında Being John Malkovich'a kadar çok debelenmiş bir arkadaş.

Debelenir tabi o kafayla. Yani o kadar avangard bir kafası var ki kendi kendisine. New York Üniversitesi'nde aslında film okuyor ama ondan sonra nereye başvurduysa ajanslara işte küçük sinopsisler gönderiyor, onu gönderiyor, bunu gönderiyor. Nereye ne atsa kurutuyor adeta hiçbir şey cevap gelmiyor yıllarca. Sonra her şey gibi, her işte film dünyasına adım atan insan gibi Los Angeles'a gittikten sonra ufak tefek böyle birkaç şeyde komedide bir şeyler yazdıktan sonra neyse sonunda şans ama bayağı yıllar geçtikten sonra şans yüzüne giriyor ve Being John Malkovich'i yazıyor. Bu film de zaten Adaptation'da Charlie Kaufman'ın senaryo yazma başarısı ve debelenmesi ve bu yüzden yaşadığı ansiyeteler üzerine aslında baş kahramanın senaryonun ta kendisi olduğu. Evet. Çok deneysel bir film aslında bu film. Çünkü konusu itibariyle de çok ilginç. Şimdi bir Orchid Thief diye Susan Orlean diye bir yazarın. Orki de hırsıza. Gerçekten var bu kitap bu arada. Evet evet var var. 1998'de böyle bir kitap yayınlanmış. Kadın da Susan Orlean'da New Yorker yazarı. Bu zaten New Yorker'a yazdığı küçük bir, aslında küçük derken New Yorker'a yazdığın her küçük makale neredeyse 20 sayfa. O makaleden yola çıkılarak yazılmış non-fiction, kurgu dışı bir kitap bu. Saplantıya varan orkide tutkusu üzerine bir kitap anladığım kadarıyla. Evet yani orkide kaçakçılığı yapan insanlar var. Çünkü orkidenin özünden elde edilen bir uyuşturucu var. Ve bu uyuşturucuyu toplamak isteyen insanlar var. Orkidenin kafası iyi yani. Evet kadın bunun peşinden koşuyor.

Evet şimdi Charlie Kaufman da aslında hiç istemeyerek yani filmin içerisinde bir Charlie Kaufman var. Nicolas Cage Charlie Kaufman'ın kendisini canlandırıyor. Ayrıca Meryl Streep, Chris Cooper, Tilda Swinton gibi çok önemli aktörler de var. Şimdi Nicolas Cage Charlie Kaufman rolünde oynuyor bir kere. ...aşırı anksiyeteli ve bu anksiyetesi davranışlarına da artık yansamış olan bir kişi. Şimdi hiç istemeyerek alıyor bu işi aslında. Şimdi bundan nasıl bir film çıkaracağını da bilmiyor. Yani klasik bir Hollywood filmi mi çıkarayım? Şey diyor çünkü yani diyor, konusu yok kitabın diyor, kurgusu yok diyor. Yok gerçekten. Çünkü bir olay anlatıyor. Yani kurgu dışı bir olay anlatan zaten bir kitap. Kurgusu yok. Oturup nesini yazacak? Hocam bunu yapsan yapsan sen yaparsın diye vermişler. Bu da o kadar psikolojik debelenmeler yaşıyor ki kendine bir ikiz yaratıyor filmin içerisinde Donald Kaufman diye. Olmayan bir ikizini yaratıyor ve bu olmayan ikiziyle beraber çalışmaya başlıyor. Sonra da bu olmayan ikiz senaryonun bir karakteri haline geliyor ve kendisi senaryoya çözümler getirmeye başlıyor bir taraftan da çünkü bu

Donald, yani hikayenin içerisindeki karakter Donald, Hollywood tarzı bir şekilde bu senaryonun nasıl yazılabileceğinin yollarını bulmaya başlıyor bir taraftan da. Charlie Kaufman'a diyor ki, herifin bu macerasını ben kendi hikayemin ana ekseni haline getireyim diyor. Ve böylece olaylar iyice bir senaryo çocuğu nasıl haline geliyor? Şimdi sinema eleştirmenleri tarafından denmiş ki bu o kadar acayip bir film ki yani yönetmenin kendisi filmde unutuluyor. Yani senaryonun başrolünde olduğu bir film tarihte belki de ilk kez çekilmiş. Bu da bu bakımdan çok gerçekten öncü ve avangard bir örnek. Fakat burada bizi ilgilendiren şey ne? Nicolas Cage'in hakikaten çok komik ve başarılı bir şekilde canlandırdığı anksiyete mağduru senarist karakter.

Evet ve yani aslında bizim dinleyicimizin sorduğu soruya son derece paralel şeyler yaşıyor. Sorunlar yaşıyor. Mesela bizim dinleyicimiz hani demiş ya, insanlarla konuşurken bir şey yaparken ne yapacağımı şaşırıyorum, konuştum, konuyu abartabiliyorum, işi abartabiliyorum demiş. Aslında Kaufman da tam olarak bunu yapıyor ve aşırı bir ter döküyor. Bunlar da tabii ki var. Yani hani kaygı bozukluğuna ait. Kendi kendine trebe girdiği zamanlar da çok şey tabii. Yani böyle işte bir ter dökme, kendini aşağılama, kendini yerme yahut kendini beğenme bir anda. Pek çok şeyi var yani konuşmalarında bir anda ani tepkiler verme.

Bir de kardeş, yani hayali kardeş Donald Kaufman'ı da tabii ki Nicolas Cage oynuyor. Ve ikisinin karşılıklı şeyleri de aslında çok komik. Çünkü beraber çözüm bulmaya çalışıyorlar. Mesela bir senaryo yazma kursuna gidiyor Donald Kaufman. Robert McPhee'nin senaryo kursuna gidiyor.

Filmdeki karakter de Robert McPhee ve Robert McPhee'den klasik bir Hollywood senaryosunun nasıl yazılacağına dair dersler not tuta tuta alıyor böyle bir de çalışkan öğrenci gibi. Gelip bunu kardeşine satmaya çalışıyor bir gelir. Tabi kardeşi tersliyor onu. Ben zaten öyle bir şey yazmak istemiyorum. Ben bir Hollywood sonu istemiyorum ki diye. Ama Donald'ın senaryosu daha iyi gidiyor çünkü o Charlie kadar anksiyeteli bir karakter değil. Charlie'de en son diyor ki ben bu tipin senaryoya yazma macerasını hikayenin içerisine katayım ki hiç olmazsa bir olay örgüsü olsun diyor. Ve iyice işler dallanıp budaklanmaya başlıyor. Gerçekten çok eğlenceli bir film. Psikolojik komedi denilebilir mi hocam buna? Denebilir herhalde evet. Ya ben böyle bu soruyu ilk okuduğum anda gözümün önüne mesela Nicolas Cage'in bu filmdeki böyle arkadan bir çekilmiş hali vardır onun böyle. Kamera arkasında şöyle hafif başını kendi soluna doğru döndürüyor ve böyle boncuk boncuk terleri görüyoruz alnındaki. Benim aklıma direkt mesela o sahne geldi. Kaygıyı bana göre bugüne kadar kaygılı hali. En iyi oynamış karakterlerden biri bu filmdeki Nicolas Cage'dir. Büyük bir baskı altında çünkü. Bir de şey, John Malkovich olmakta büyük bir başarı kazanmış. O başarının altında da eziliyor kendisi. Bir sonraki filminde kim bilir neler yapacak baba diye bir beklenti var. Ve her nedense yani tam da anlaşılmayan bir sebeple bu kitabı adapte etme görevini üstleniyor. Ve bunun getirdiği bir aşırı baskı altında kaygıları var. Bir de şey var, görüntü yönetmeni Lance Akert Amerika'da çok önemli bir görüntü yönetmeni özellikle o dönemlerde. Yani onun açıları ve aydınlatmalarıyla da... Evet, aydınlatma meselesi çok önemli gerçekten. Evet, o psikolojik ortama çok doğru yansıtan bir aydınlatma var filmde. Kamera açıları var ve Nicolas Cage ki ben büyük yapan değilim. Charlie Kaufman'a baktığın zaman mesela filmde ter basıyor seride, sinir basıyor. Donald'a baktığın zaman birden ferahlıyorsun. Çünkü Donald'ın hiç öyle... Donald'ın ayağında spor ayakkabılarıyla gayet rahat, hayatından mutlu. Yani çok güzel orada bir şey vermişler, karşıtlık vermiş gerçekten. Ve Donald'ı yaratan da Charlie zaten bir taraftan da. Yani kendi antitezi olarak böyle bir ikiz kardeş yaratmış ve onunla itişip kakışıyor devamlı hikayeler boyunca. Bir maceraya da atılıyorlar, şeyi takip ediyorlar işte. Yazarı takip ediyorlar. Yazarın da meğerse uyuşturucu kaçakçılığı yapan, orkide hırsızıyla ilişkisi varmış. Chris Cooper. Chris Cooper oynar onu da ben çok severim Chris Cooper'ı zaten.

Meğerse şey yapacaklarmış. Bir suç filmi haline de geliyor birdenbire iş yani. Evet evet birdenbire onlardan kaçmaya çalışıyorlar ve sonu... Neyse söylemiyorum. Neyse. No spoiler, no cry. Ama bütün senaryo tarzlarından aşağı yukarı harmanlayarak... ...ortaya çılgın benzeri o zamana kadar olmayan, ondan sonra da olmayan... Artık komedi mi diyelim, aksiyon mu diyelim, psikolojik gerilim mi diyelim? Şunu diyelim, IMDB puanı 7.7. Biz her zaman buna bakıyoruz burası sevgili dinleyenler. Biz IMDB'ye güveni olan... Biz IMDB'ye bakmadan film seyretmiyoruz ama şöyle, diyelim ki 5, çok iyi oyuncular var, çok iyi öğretmen, çok iyi yazar. 5.6 merakımızdan seyrettiğimiz de oluyor. Ne yapmışlar ki 5'i çıkmış diye. Mesela benim bir tane çektiğim uzun metraj filmim var. Senaryoda aksamalar olduğunu ben de çektikten sonra fark ettim.

IMDB notu, bence bana IMDB notu ver deseler ben 5.4 verirdim filme. IMDB notu da 5.4. Ben o yüzden IMDB'ye güveniyorum.

Test ettim, onayladım yani. Bu filmden ben bir şey, şifa önermek istiyorum. Şimdi filmde şöyle, Charlie Kaufman işte bulamıyor bulamıyor müthiş bir tıkanma, yazar tıkanması yaşıyor. Ve birdenbire böyle yattığı yerde aklına kendi kendine konuşurken fikir geliyor. Ha ben kendimi yani bu tıkanmayı bu filmin içine katayım diye. Ve şöyle başlıyor, şimdi Charlie şişman, kelleşmekte olan, terleyen, bilmem ne, kendini aşağılayarak başladığı bir konuşma var orada. Bunu bir şeye kaydediyor, teybe kaydediyor. Ve böyle yazmaya başlıyor. Şunu fark ettim, bu filmle ilgili düşünürken, bu kendi düşüncelerini, bu kaygı anlarında, ansiyeti anlarında, kendi düşüncelerini bir şeye kaydetmek, sesle kaydetmek bence çok iyi olabilir. Dissallaştırıyor mu yani? Bence dışsallaştırabilir, evet. Dışarıdan bakma şansı. Yani birdenbire bir hikayeleştirerek, hani hep ben diyorum yazın muhakkak yazın, çok faydası olur. Sonra düşündün mü, bu da evet bir fayda. Yani kendi sesini oraya kaydet, o an tam olarak ne yaşadığını anlat. İşte ben atıyorum Aslı, şu an işte terliyorum, sıkılıyorum, çok korkuyorum. Sarkındalık gerekiyor. Evet, çünkü şöyle şöyle bir şey yapacağım. Bir yap bakalım, nasıl gelecek? Sonra dinle.

Bakalım bir ayrışacak mısın kendinle? Sanki bir kediyi el sesinden yakalar gibi kendini yakala diyorsun. Evet bravo çok güzel bir laf oldu. Hemen betimlerim çok güzel olur. Fransız sinemasına geçelim mi? Tabi geçelim. Encore en Ive. 1992 tarihli bir Claude Sauté filmi. Aynı zamanda Yves Angelo görüntü yönetmeni. Çünkü bu filmin de görüntüleri ve açıları çok önemli. Belki de o klasik Fransız sinemasının son örneklerinden biri hocam bu yani. Galiba evet. Çok özlemişim ben bu tarzı mesela. Ben bu filmi seyretmemiştim. Benim yüzümden seyretmiş oldun. Senin yüzünden seyretmiş, senin sayende diyelim. Senin sayende oturdum seyrettim. Ve çok özlemişim bu Fransız türünü, Fransız filmi türünü. Fransız kafası. Çok özlemişim.

Fransız kafası demek ne demek? Aşk üçgeni demek zaten. 1992 yılında çekilmiş bir film. Şimdi bir keman ustamız var. Stefan. Stefan'ı da kim oynuyor? Eski dostumuz Daniel Otey oynuyor. Bir ortağı var. Maksim. Maksim. Maksim'i de... Dün seyrettim ya. Her şeye çok yatırıyorum. André Düsselier adlı güzel aktör abimiz oynuyor. Bundan şimdi ortaklar. André Düsselier böyle daha çok işin pazarlama, müşteri ilişkileri tarafıyla ilgilenen, güler yüzlü, sosyal, yakışıklı bir karakter.

Bizim Stefan da atölyeden çıkmayan, sadece orada litiyolik yapan ve kemanları yapan. Ama kemanlarından çok iyi anlayan. En önemli litiyolarından biri Paris'in. Evet, şeyden anlıyor, ağacından anlıyor, verneğinden anlıyor. En büyük kemancılar ona geliyorlar zaten. Böyle bir notayı duyuyor, solü duyuyor ve neden yanlış olduğunu anlıyor. Kulak da var. Çünkü kendisi de konservatuar mezunu, kendisi de aslında keman eğitimi almış. Neredeyse absolüt kulak, mutlak kulak. Ama ben yeteneksizdim diyor. Yani o da muhtemelen... ...kendi ansiyetelerinden kaynaklanan bir durum. Ruhsuz olduğu için ya da... Duygulu biri değil gibi çünkü. Aşka inanmayıp sadece müzeye inanan keman ustası Stefan var. Dostum değil, sadece ortağım diyerek adlandırdığı iş arkadaşı Maksim. Şimdi bunların hayatına çok önemli bir genç kadın kemancı Kamil giriyor. Kamil'i görüyor. Kamil'i de Güzeller Güzeli kim oynuyor? Emmanuel Beyah oynuyor. Evet. Güzelliğinin zirvesindeyim. Hakikaten öyle. 1992 yılında. Yani su gibi bir güzellik gerçekten de. Ve Ravel çalıyor.

Yani Zawel eserleri çalan genç ve güzel bir Emanuel Behar zaten filmi seyretmek için yeterli sebep olsun mu? Bir yıl keman dersi almış. Bu eserleri kendisi çalışmış. Emanuel mi? Tabi bu filmde oynayabilmek için. Bir yıl keman dersi almış kendisi çalıyor.

Evet işte ben... Zaten merak ediyorsun çünkü zaten bunu. Ben öyle baktım. Ben film çekerken oyuncuma on gün gitar tutmayı öğretememiştim. Kadın bir sene ders almış. O yüzden o Emanuel Beyer, benim bahsettiğim oyuncunun adını ben bile hatırlamıyorum. Ay şimdi bir şey oldum ben de.

Efendim bazen Türk sinemasıyla yabancı sinemalar arasındaki farkın ne olduğunu ben anlayabiliyorum. Geçen gün seyrettik ya neydi film? Past Lives Kore filmi. Efendim aradaki fark incelik. Fark incelik. Yani incelikli değil bizim sinemamız. Maalesef öyle.

Şimdi bu üçlü bir aşk öyküsü gibi görünse de aslında Stefan'ın anksiyeti dünyasına ve içe kapalılığına bir yolculuk. Kendini uzak tutmak istiyor. Çünkü bence aşka karşı bir kaygı bozukluğu ve anksiyetesi var. Bunun şimdi filmde hiçbir zaman şeyi vermiyor.

Hiçbir zaman bunun ipucunu vermiyor. Bunun psikolojik analizi şudur demiyor. Bu adam neden böyle? Diyor ki ben böyle doğmuşum. Kardeşlerim her zaman benim böyle mesafeli, gergin ve hatta şüpheli bir tip olduğumu söylerlerdi. Dolayısıyla bilmiyoruz ki, bu adam neden korkuyor, neden aşktan bu kadar ölesiye korkuyor? Çünkü bana göre mesela bütün itirazlarına rağmen, filmde kendi reddetmesine rağmen bence aşık.

Ama neden bu kadar korkuyor ve neden bu kadar uzak duruyor bu aşktan? Ve her seferinde kadın ona her geldiğinde neden tekrar tekrar reddediyor? Hayır sana aşık değilim. Anlasana. Kadın Maksim'in sevgilisi olarak duruyor. Maksim'in karısını hemen şey için, İzabel için boşamaya hazır aslında öyle bir durum var. Maksim bu kadar kadın için, kadın Maksim için bu kadar değerliyken, kadın...

Artık ne buluyorsa Daniel'de. Ne buluyorsa değil işte klasik zaten Maksim de onu açıklıyor. Ortadan kaybolarak Stefan yani önce bir ilgi gösterip. Ghosting'in gücüne. Ghosting yapıyor. İlk Fransız filminde kullanılmış bence Ghosting. Ghosting'in mucidi kendisi. Onu böyle yağmurlu bir günde bir yağmurun altında onunla beraber koşturuyor. Böyle hafif bir beline sarılıyor, elini tutuyor. O sahne çok çok güzel bir sahne. El ele tucaklar tutuşmuyorlar falan. Orada bir kadına şeyi bir veriyor. Love bombing'i veriyor. Love bombing'i böyle gerçekten beş dakikada harika yapıyor. Sonra birdenbire yok oluyor. Gördüğünüz gibi böyle şeyler 20. yüzyılda da vardı gençler. Love bombing olsun, ghosting olsun. Adı yoktu.

Belki Fransızlar başka şey diyorlardır ona. Kesin İngilizce bir isim hükmü koymamışlardır. Ama sinemada Love Bombing ve Ghosting'in ilk örneklerinden biriymiş. İşin doğrusu senin aklına hemen bu film geldi. Bu soruyu okur okumaz senin aklına bu film geldi. Oui, je parle français, je parle anglais, je m'en fous. İngilizce bilmeden hepinizi. I love you. Şimdi bence senin içinde bir yere dokundu bu. Yani senin içindeki bir kaygının karşılığı bu film. İçimdeki Stefan'ı mı okundu acaba? Ben gerçekten bilmiyorum. Böyle düşündüm. Senin içindeki bir kaygının. Şimdi şöyle. Muhtemelen Stefan gibi bir karaktersin. Ve o Stefan'ın neden öyle davrandığını biliyorsun. Ben gençken Stefan gibiydim çünkü. O kaygının sebebini bize söyle bari. Çatlatmayın insanı ya. Bu filmde bu adam neden... Korkuyor çünkü. Neyden korkuyor? Korkak. Tam neden korkuyor? Kendini başkalarının açmaktan korkuyor. Tamam o neden? Savunmasız kalacağından. Çünkü kolay yaralanabileceğinden korkuyor. Çünkü kolay yaralanabilir bir insan özgüveni çok fazla yok. Halbuki özgüvenim de var da diyor mesela şey diyor biliyorum çok iyi bir keman ustası olduğumu biliyorum diyor yani. Bir tek keman ustalığı konusunda özgüveni var. Yani keman kendini işine o kadar çok adamış olmasının sebebi... ...belki de o işi yaparken bir tek korku ve anksiyete hissetmiyor olması. Ya şöyle daha böyle film başlar başlamaz bir sahne var. Ben de o yüzden müzisyen oldum zaten kendi anksiyetimle baş edebilmek için. Bir tek gitar ya da piyano çalarken anksiyeti hissetmiyordum çünkü.

Bu hakikaten yalnız çok şey bir şey, rahatlatan bir şey. Ben de hani arada böyle bir gitarla biraz çalışıyorum falan kendi kendime. Şimdi şey yapmaya çalışıyorum, sevdiğim bir şarkının notalarını açıyorum, onu çıkartmaya çalışıyorum falan filan, çalmaya çalışıyorum. İnanılmaz rahatlıyorum. Saatlerce buna devam edebilirim. Elimden böyle bırakmak zorunda kalıyorum. Çünkü başka hiçbir iş yapamam eğer bunu yaparsam. Dolayısıyla Stefan'ı da anladım. Yani Stefan çalmıyor ama o da kendine... Aslında zaten kaygıyla, obsesyon galiba beraber el ele geliyor.

Yani kaygı, şunu görüyorum, fark ediyorum ki kaygı sahibi olanların bir de çok bağlı olduğu takıntı derecesinde bir şeyleri oluyor. Yani bir şifa olarak bir obsesyon edilmesini buradan. Hayır, onu önermiyoruz. Ben sadece bir kaygı insanı ne kadar kilitleyebilir, bunu görmesi için bunu belki seyretmesi gerektiğini düşünebiliyorum. Bir de filmdeki Paris görüntüleri de çok güzel. Her güzel Fransız filmde olduğu gibi Claude Satie Paris'i de çok güzel kullanmış. Adam, ben ne kadar kaygılı olduğunu, işin doğrusu bu filmde anlamadım. Ama dediğim gibi, yani senden yola çıkarak söylüyorum. Bununla beraber, sadece yaptığı, durmadan, yorulmadan, dinlenmeden yaptığı bir işi var. Evet. Kema yapmak. Kendini tamamen buna odaklamış, buna vermiş. Zaten şeyi de soruyor, biri diyor ki, eski hocası, hiç yorulmuyorsun değil mi diyor, hayır hiç yorulmuyorum diyor, ne kadar güzel.

Filmin ilk giriş sahnesinde... ...Daniel Otto'yu oturuyor, yani Stefan'ı oturuyor. Bütün o ekşi suratıyla. Şeyi kemanın kenarına yapıştırıyor. Üstüne plakayı, kemanın ön yüzünü koyuyor. Ondan sonra Maksim sesleniyor. Maksim geliyor. Maksim ya! Çok güzel. Öyle demiyor. Çok sessiz bir adam zaten. Tabii sesini de yükseltmez canım benim. Hiç yükseltmiyor. Ondan sonra Maksim geliyor. Ve Stefan kemanı tutarken... ...iki yandan o kemanı sıkıştıracak o vidalar var. Maksim onları takıyor. Bu tabii müthiş sembolik bir sahne. Şimdi burada... Maksim de bilmiyor değil litüeliği bu arada. Yok şunun için çok sembolik. Ben bunu ilk anda seyrederken... ...acaba kimin ruhunu sıkıştırıyorlar ikisi birden diye düşündüm. Bak hocam.

...ve gerçekten kızın ruhunu ikisiyle resmen el ele verip sıkıştırıyorlar. En sonunda kız bu yüzden patlıyor zaten. Yani hani biri de değil. Gerçekten o sahne bence çok şeydi. Girişteki bu sahne... Okumuşsun sahneyi hocam adeta. Çok sembolikti. Önce şey diye düşündüm çünkü. Stefan'ın kendi sıkışmışlığı mı bu? Kendi ruhunu bir yere kapatmışlığı, sıkışmışlığı, konuşmaması, hiç kimseyle iletişim kurmaması mı?

Fakat kemanın son derece feminen bir alet olduğunu, enstrüman olduğunu da düşünerek sonra iki adamın bir femineni nasıl ruhunu sıkıştırdığını fark ettim. İzabel'in de kemancı olması. Evet, onun kemancı olması. Bu arada kemanın zaten çok sembolik bir şeyi var, özelliği var. Yani keman pek çok duyguyu sembolize eden bir enstrüman. İnsan sesini en yaka enstrüman. Öyle mi? Evet. Bir de mesela işte çok tize inebiliyor, çok pese çıkabiliyor, birden yükseliyor, birden iniyor. Bu bütün ruh halinin iniş çıkışlarını ki zaten Isabelle'de de bu var. Bütün o iniş çıkışları, sertlikleri ama yumuşaklıkları da bize

Bire bir anlatıyor. Şöyle de düşündüm, bizim dinleyicimizin konuşurken kendini nasıl ayarlamayabilmemesi bu filmde tamamen keman üzerinden verilmiş. Duyguları tamamen kemana anlatıyor ve çok ayarsız yer yer. Zaten sürekli ayarlanmaya çalışıyor ya. Evet. Sürekli o kemanın ayarı yapılmaya çalışılıyor. Keman ve tarihi çok önemli bir keman. Bir de onun açığından Ravel müzikleri de zaten filme ayrı bir büyük atıyorlar. Bir de şöyle bir not almışım ben. Aslında Stefan Daniel Öteli'ni canlandırdığı bir tür ıssız adam. Evet. Bir ıssızlık içerisinde. Acaba Türk filmi olarak da ıssız adamı mı seçseydim ben diye bir ara düşündüm ama... ...sonra başka bir şey seçtik onu da başka bir bölümde ele alırız belki. Ama o zaten şimdi bunların, yani Stefan'ın kaygısı tam bizim konuştuğumuz aslında... ...yani yine çok uç noktalara götüren bir kaygı tabii. Bu da bir kaygı. Benimki mi? Stefan'ınki. Stefan'ınki evet.

O yüzden yani hani ıssız adamı başka bir bağlamda bence konuşalım. Daha ilişkilerle ilgili bir şeyde konuşmamız lazım. IMDB sininde 7.6 olduğunu söyleyelim ki. Öyle mi? Klot Söte'nin zaten başyapıtı olarak sinema tarihinde alınıyor. O zaman bir ara mani söyleyelim ki. Hadi bakalım ne hazırladın? Ruhu acılar çekenler ama umudu kesmeyenler, hayattır olur diyenler, filmlere şans verenler için sine terapi ne yapıyor? Devam ediyor.

O zaman benim aşırı sevdiğim, defalarca seyrettiğim, bugün olsa yine akşam hani denk gelsem gözümü kırpmadan seyredeceğim bir filme gelelim mi? Hababam sınıfı. Tosun Paşa da olur. Doğru ama... Tosun Paşa zaten her tür derde deva. Gerçekten öyle. Onu çok sıkışırsak Joker olarak bir yere koyarız. Umut Işık. Yani... Silver Lining... Playbook. Playbook. 2012 yapımı bir film. Yönetmen kimdi? David Russell. Senaryo David Russell'a Matthew Quick imzalı. Oynayanlar kimler? Senin çok sevdiğin...

Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence. Benim çok sevdiğim Jennifer Lawrence ve halkın çok sevdiği Robert De Niro beraber oynuyorlar. Şöyle, Silver Lining'in ne demek olduğunu... Evet, bu deyim nedir gerçekten? Bilenler de eminim vardır da ben yine de söyleyeyim. Aslında Silver Lining şu her şerde bir hayır vardır da ki hayır.

Haa. O. Bir şeyin silver lining demek, tamam bunda da vardır bir hayır demek. Vardır bir kerameti gibi. Evet. Her şerde bir hayır vardır. Kötü bir şey iyi tarafından bakmayacak. İyi tarafından bakmak, evet. O yüzden Umut Aşık'ın bence güzel bir çeviri olmuş zaten.

Güzel, bazen oluyor güzel çevirileri. Şimdi bu filmdeki yani mesela kaygı bozukluğunu böyle görmemek imkansız. İki karakterde, iki ana karakterde de. Zaten demişler ki bir değerlendirmede akıl hastalığı etrafında gelişen romantik komedi.

Yani romantik komedi genelde klişe karakterlerden oluşan romantik komedi... ...geleneğine psikolojik bir derinlik katarak iki tane akıl hastalarından... ...muzdarip insanın karşılaşmasına göre kurgulanmış ve böylece... ...romantik komedi janrına da acayip değişik bir örnek oluşturmuş. Bu da bir ödüller falan aldı yanlış hatırlamıyorsam. Almış almış.

Şimdi şey çok güzel yani Pat, Bradley Cooper'un oynadığı Pat karakteri. Eski bir tarih öğretmeni. Eski bir tarih öğretmeni. Bu da bu arada bir kitaptan adaptasyon biliyor musun? Matthew Kuik'in romanı. İyi oldu bunu söylediğiniz. Evet yani yine bir kitap aslında hani hep bunu da konuşuyorduk. Kitaplardan çok fazla adaptasyon var. Ben bir Hollywood filminde, Hollywood filmin karakterlerinde, Hollywood filmlerinde genelde olmayan psikolojik derinlikler görünce... Daha kesin bu bir roman adaptasyonudur deriz. Evi seninle beraber araştırırız ve yüzde 85 doğru çıkar. Buradaki Pat aslında... Her şeyini bir günde yitirmiş. Karısının kendisini aldatırken yakalamış. Ondan sonra işinden olmuş. Hayatı birkaç gün içerisinde kaymış. Feri'nin sillesini yemiş olan bir eski tarih öğretmeni.

Şimdi aslında romanda bu mesele bipolar aslında Pet ve 8 aylığı şeye giriyor Mental Institution Rehabilitasyon Merkezi. Rehabilitasyon merkezine girip çıktığında sadece 8 ay geçti zannediyor. Oysa yıllar geçmiş yani şeyde romanda öyle. Filmde bunu bilmiyoruz. Gerçekten de birkaç ay gibi, sekiz ay gibi anlaşılıyor filmde. Tek amacı bir an önce iyileşip zayıflamak. O saçma sapan eşofmanları giyip koşuyor ya. Üstü çöp şeyi de giyiyor. Çöp torbası da giyiyor ki o da terletsin diye. Çünkü zayıflarsa ve psikolojik olarak düzelirse ve işini geri alırsa karısının kendisine döneceğine dair bir inancı var. Mesnetsiz bir inancı var. Bu arada da bu koşullarını yaparken, yok pardon koşuyu yaparken değil de, bir çok yakın arkadaşı var, onun evine yemeğe gittiğinde arkadaşının baldızıyla tanışıyor. O da Tiffany. O ondan daha şey... Nasıl desem... Çatlak. Evet, çatlak. Bir romantik komedi filminde asla olmaması gerekecek bir şekilde tanışıyorlar. Tanışıyorlar, evet. Tiffany'de şöyle bir soru var. Polismiş değil mi Tiffany'nin kocası? Evet, ölen kocası. Ölen kocası. Bir olayda kocası kaybedilmiş, şehit olmuş. Ve acısıyla başa çıkabilmek için azıcık neofomanyaklığa vurmuş kendini Tiffany'de. Kocasının bütün polis arkadaşlarıyla yatmış. Evet.

Ölüm acısından yani yasını bu şekilde tutmaya çalışmış. Ve şeyle tanışıyorlar. Bizim petle tanışıyorlar. Birbirlerine acayip gıcık oluyorlar. Önce ondan sonra aralarında bir yakınlık doyuyor. Sonra pete bir iyilik yapmak istiyor. Karşılığında sen ne yaparsan diyor. Dans... Bir dans yarışması var. Dans yarışması var. Tiffany'nin katılmak istediği... İşte bak yine bir obsesyonla beraber geliyor. Yani anxiety ile obsesyon yine el ele. Tiffany'de kendisini şeye adamış. Bir dans yarışması var. Bu dans yarışmasına girmek istiyor, katılmak istiyor. Yani birinci olması şart değil ama katılmak istiyor.

Pet'in takıntısı ise kilo vermek, koşmak bu yüzden. İkisinin de ruh sağlığındaki bozukluk yine onları bir takıntıya yöneltiyor. Anksiyetlerini böyle yenebileceklerini düşünüyor. Ancak böyle bir şekilde altından kalkıp koşuyorlar. Zaten spor ve koşmak anksiyetleri...

Ya bir uğraş galiba işte. Yok sporun salgıladığı işte... Dopamin. Dopamin. Koşucu kafası denilen bir şey var ya zaten. Run as head dedikleri. Çok fazla koşarsan zaten ansiyeten azalıyor vücudunda. Tabii tabii. Ben çok kısa bir şey anlatmak istiyorum. New York'ta yaşıyordum. Greenwich Village'de bir şey vardı, spor salonu vardı. Oraya yazılmıştım. Hayatımda ilk kez ve son kez bir spor salonu orada yazıldım. O da çünkü Hulk spor salonuydu, parasız. Her gün gidiyorum, yürüyüş bandında yürüyüş yapıyorum. Bir gün artık çok hızlandım yürüyüş bandında. Ben koşmaya kesinlikle karşıydım o zamana kadar. O kadar hızlandım ki koşmaya başladım. Bir baktım koşuyorum, koşuyorum. Çok iyi geliyor bana. Nefesimi düzenledim falan filan. Aynen oradan koşarak çıktım. Ben hiç üstümü falan da değiştirmiyordum. Ev çok yakında çünkü. Koşarak eve gittim. Hızını alamadın. Evet apartmana girdim. Üçüncü kata koşarak çıktım. Hemen bilgisayarın başına oturdum. Bilgisayarı açtım ve şey yazdım. Koşmak ve mutluluk. Koşmak artı mutluluk. Koşamazdım, yazamazdım. Koşamasaydım, yazamazdım diye. Harika Murakami. Kitabı da var ya. Birden karşıma şey çıktı, işte endorfin dedim ya bunu söylesenize. Yani çünkü bakıyorum kendime son bir saattir acayip bir mutluluk geldi üstüme başıma. Yani sporun, sporun beden sağlığına kadar ruh sağlığına da faydası bundan kalktı. Belki de Pet'in farkında olmadan koşmaya bağımlı olmasının sebebi anksiyetesinin zamanı geliyor. Çünkü çılgınlar gibi koşarken. Şimdi ikisinde de şeyler var. Bizim dinleyicimizin sahip olduğu problemler var. İkisi de gerçekten nasıl konuşacaklarını bir başka kişiyle kesinlikle bilmiyorlar. Sosyal ortamda nasıl olacaklarını kesinlikle bilmiyorlar. Zaten ikisinin iletişim kurma çabaları aşırı trajikomik birbirleriyle. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorsun yani öyle anlarsın. İkisi de son derece kolay irite oluyor. İkisinde de bir huzursuzluk var ve büyük beklentileri var. Çok hızlı sonuçlar verilmesini bekliyorlar. Bu beklentilerin çok hızlı sonuçlanmasını bekliyorlar. Nefes alışverişlerinde zorlanmalar var. Yani bir kaygı bozukluğunu karşılayacak her şey iki karakterimizde de görüyoruz. Bunlar var. Bir de Pet'in babası Robert De Niro var. O da Obsessive-Compulsive bozuklukta. Robert De Niro'nun da aslında son yıllarda oynadığı en parlak rol. En güzel rol, evet. Çünkü o dönem öncesindeki yıllarda böyle çok eleştirilir ya Robert De Niro. Hocam sen de her gelen senaryoyu kabul mü ediyorsun falan. Yani bir sürü böyle aslında low profile filmde de oynamıştır. Bu film gerçekten Robert De Niro'nun da bir süredir...

Robert De Niro'luğunu gösterdiği bir film olarak ortaya çıkmıştı. Bir de bu ekip aslında sana başka bir film daha yaptı, American Hustler. Aynı yönetmen ve ekiple beraber. Doğru, doğru. Yine Bradley Cooper vardı, yine Jennifer Lawrence var. Mükemmel filmdi. Aynı yönetmenle American Hustler'ı yaptılar. Şey de vardı ama benim sevdiğim, American Psycho'yu da oynayan. Senin sevdiğin çocuk. Christian Bale. Christian Bale'in 35 kilo almış göbekli hali vardı. Orada böyle gömleğinin böyle düğmeleri patlayacak gibi görünür. Ben onu hiç unutamam. Evet yani hakikaten çok güzel ekip. Bu arada anne rolünü oynayan kadın da çok önemli bir oyuncudur. Adını unuttum. O da harikulade oynar. Yani şöyle bu filmden sen ne şifa önerirsin? Var mı bir diyeceğin?

Koşun bir kere. Koşmanın belli bir faydası olduğunu önerebilirim. Ben şey diye düşünüyorum. İkincisi dilinden anlayacak birisini bulmaya çalış. Aa ne kadar güzel. Çok güzel. Kendine birini bulursan aksiyetini anlayabilecek. Ama tabii aksiyete sahibi bir insanın bunu yapabilmesi de çok zor ki filmdeki karakterler de şans eseri birbirlerini buluyorlar aslında. Bayağı da bir debeleniyorlar. Yani en sonunda aslında birbirlerini gerçekten bulmaları çok zor oluyor. Senin şifan ne? Ya bence dışarıdan nasıl göründüğüne dair güzel bir örnek. Yani şeyin kaygı bozukluğunu... İyi gelen bir film. Yani bir de filmler şeydir ya, hakikaten iyi gelen, feel good movie dedikleri. Bu genelde feel good filmleri... Bu film mesela psikologlar tarafından çalışılmış da bu arada. Bak onu az kalsın unutuyordum. Ve bunu kesinlikle kaygı bozukluğu hastalarına tavsiye ediyorlar. Çünkü sonu... Umutla bitiyor. İyi bitiyor. Mesajı iyi. Bu yüzden zaten tavsiye edilen kaygı bozukluğuna tavsiye edilen bir film. Psikologlar tarafından zaten tavsiye edilen bir film. Kaygı bozukluğu konusunda. Evet. Tamam artık ne diyelim.

O zaman geçelim son filmimize. Son filmimize Sevgili Türk Sineması'ndan bir film seçtik benim bütün ısrarlarımla. 2010 yılı yapımı bir Tolga örnek filmi Kaybedenler Kulübü hocam. Evet valla bunu sen anlat hocam. Çünkü ben Kaybedenler Kulübü'nden nasıl kaygımıza, yani şöyle aslında her karakter galiba kaygılı değil mi bu filmde?

Bu filmde herkes aslında anksiyete sahibi bence. Herkes. Ve bunun arkasına saklanarak... ...hepsi saçma sapan şeyler yapıyorlar. Standart. Standart hocam. Bunu Allah standarttan ayırmasın. Yani şimdi kaybedenler kulübü nedir?

...1996 ile 2001 yılları arasında Kaan Çaydamlı ve Mete Avınlık... ...Kent FM'de böyle enteresan bir programa başlıyorlar. Sanki onları kimse dinlemiyormuş. İçki içerek sohbet ediyorlarmış gibi. Başta herkes Nalambı diyor. Ondan sonra birdenbire... Büyük bir fenomene dönüşmüştü. Büyük bir fenomene dönüşüyor. Herkes böyle takip eden bir alt kültür filmi aynı zamanda. Yani Türkiye'de örneği çok az bulunan. Başka örneği bir iki tane sıksan kendini bulursun yani. Belki.

Gece Melek ve Bizim Çocuklar geldi bir takatif Yılmaz'ın aklıma. Onun dışında da pek var mıdır bilmiyorum. Bir film. Şimdi Tolga Örnek benim çok sevdiğim bir yönetmendir. Yani her yaptığı filmi çok özenli yapan. Bu yüzden de belki de bizim sinemamızda çok fazla kıymeti bilinmeyen, fazla özenli ve düzgün işler yaptığı için. Şu anda da Amerika'da yaşayan çok önemli bir yönetmen. Mehmet Ada Öztekin senaristi. Kim o şimdiki? Atatürk filminin şimdiki yönetmeni, sonradan ünlü yönetmeni olan. Şimdi hepsi bunların 6.45 diye bir yayını var. Hala da devam eden 6.45'imiz. Bunlar böyle William Blake, Roland Barthes gibi kimsenin okumadıkları kitapları yazarak...

Şimdi hatırladım ben. Bu filmde sen de varsın ufak bir saniye. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde varım. İkincisinde Mete varım. İkincisinde varım. İkincisinde Avunduk'u Yiğit Özşener canlandırıyor. Bunlar böyle kafalarına göre takılıp programı yaparlarken... ...hayatlarına bir kız giriyor, Zeynep. varım. Zeynep de çok düzgün işi olan, düzgün bir İkincis şirkette çalışan... ...Ahu Türk Pençe'nin canlandırdığı bir karakter. Çok romantik bir şekilde başlıyor Kaan'la, yani Nejat'la. Nejat'ın canlandırdığı ilişkisi. Fakat sonra kız, Nejat'la Yiğit'in kafasına ve hayat tarzına şahit oldukça... ..."Ya siz niye böylesiniz? Neden öylesiniz? Daha düzgün bir iş tutsanıza." falan gibi.

Mızmızlanmaları başlıyor ve romantik komedi filmlerinin sonunda olması gereken şey maalesef olmuyor bu filmde. Olmadığı için de zaten fazla erkeksi olmakla eleştirilmiş. Yani Nejat diyor ki ben böyleyim işine gelirse diyor kıza ki romantik komedilerde biliyorsun Nejat'ın bu serseri hayattan vazgeçip kafeslenmesi. Dönüşmesi gerekir. Dönüşmesi ve evinin erkeği olmaya kabul etmesi gerekir ki kadınlar mutlu çıksınlar.

Bu filmden ve herkese tavsiye etsinler. Bayağı cinsiyetçi mi konuştuk acaba? Senin sevdiğin oyuncu kimdi? Barbie'de oynayan. Ha şey Margo. Yok erkek. Ha tamam.

Yani mesela o oynadığı Ryan Gosling hep böyle tatlı serseri çapkın olarak başlar filmlerine. Ama en sonunda aslında gerçek mutluluğu aradığı ortaya çıkar ve esas kız tarafından kafeslenir. Bütün kadınlar mutlu olur. Bu filmde o formül işlenmiyor. Bu yüzden de erkek fazla erkekçilikle suçlanıyor. Eğer öyle olsaydı daha çok dişe sahibi olurdu. Bir de kim lan bu Erol Egemen?

Sorusu var. Film boyunca tekrarlanan görüntü yönetmeni de Murat Kanbir. O da çok iyi bir iş çıkarmış. Şimdi bir de şu var. Şimdi bizi ilgilendiren kısmı sürekli radyo arayan bir takım tipler var. Mesela Brit diye bir karakter var. Arıyor ve ben intihar etmek istiyorum. Kadıköy'den. Artık dayanamıyorum. Kadıköy'den. Kadıköy zaten Kadıköy kültürü üzerine. Evet. 90'ların ve erken 2000'lerin Kadıköy kültürü. Brit arıyor diyor ki ben artık çok yalnızım.

Çok daraldım, hiçbir şeye dayanamıyorum. Basacağım, gideceğim bu hayattan, diyor. O zaman Kaan da buna diyor ki radyodan. Tamam diyor, sen bizim Kadıköy'e Bettik Aymeli'mişsin bundan sonra. Her hafta arayıp bize rapor vereceksin, diyor. Bir ağım çekelim, diyor. Sonra da bir, evet, şey, Acıbadem Unlu Mamulleri. Ben de bu arada ağım ne, hiç bilmezdim biliyor musun aslında? Ağım. Yani Acıbadem Unlu Mamulleri'nin ağımı. Hep o ağımı merak ederdim ben. Oymuş meğer.

Sonra binlerce kişi Ağam'ı çekiyorlar, değil mi? Evet. İşte şeyler... Bütün dinleyenler Ağam'ı, yani öyle olduğunu hayal ediyor. Hayal ediliyor. Ve Tolga örnekle o kadar güzel çekmiş ki filmi. Yani kaybedenler kulübünün gerçek radyo programını dinleyip... ...dinlemeye dayanamayacak olan bir sürü insan bu filmi seyrederek Kaybedenler Kulübü'ye hayran oldular. Evet, doğru.

Ve radyoyu arayan ve ansiyetleriyle boğuşan bir sürü insana Mete'nin ve Kaan'ın... ...verdiği tatlı cevaplar bir iyi hissedişe yol açıyorlar. Filmin geneli bence bir iyi hissetme filmi. İyi hissetme filmi. Yani gerçekten seyretmesi son derece zevkli bir türk filmi. Ve hani karakterlerin oluşumları da gayet güzel. Tolga Örnek zaten her şeyde Avrupa dünya standartlarında film çekebilen nadir yönetmenlerden biridir. Selam olsun buradan kendisine de. Ayrıca bu filmin devamı çekildi 2017 yılında. Onu da ben küçük bir rol oynuyorum işte. Onda sen Murat Menteş de oynuyor değil mi? O da böyle gelip kitaplarını veren şeye 6.45 yayın evine. Sonra Rıza Kocaoğlu'nun kitapları kaybettiği. Sotelediği böyle. Rıza Kocaalı da filmin yönetmeni Mehmet Oda Öztekin'in kendisini canlandırıyor. O mu? O mu gerçekten? O karakter aslında Mehmet Oda Öztekin'in karakteri. Bütün kitapları kaybeden, sürekli belgesel izleyen, tembel tip. Yani böyle, aslında bu filmin Gülümüz Türkiye'sinde çekilmiş olması bile, böyle özgürlükçü bir filmin Gülümüz Türkiye'sinde çekilmiş olması bile başlı başına bir moral kaynağı. Doğru söylüyorsun evet. Sırf bu yüzden bile seyredip moral bulmak mümkün. Ayrı zamanda anksiyetlere gülümseyerek bakan, yalnız olmadığımızı bize hissettiren bir kordela. Eskiden kordela denmişler ya filmlere. Aynı zamanda da şey yani bir takmama davranışını çok güzel bence insana anlatan bir film. Yani karşındaki ne diyor?

Sana bir şey mi diyor? Seni aşağılıyor mu? Senin aksiyetine sebebiyet artık verecek şeyleri ortadan kaldıran bir film. Şunu demek istiyorum. Sen mesela bizim dinleyicimizden gene yola çıkarak... ...insanlarla konuşmadan önce bir aksiyet emi yaşıyorsun. Bunun sebebi aslında o karşındaki insanları ya gözünde çok büyütüyor olman... ...heyecana kapılıyor olman, kendinden emin olmaman olabilir. Bu filmdeki karakterler sana şeyi gösteriyor. Sen varsın, başka kimseyi takma. Yemişim ansiyetisinin tavrı var filmde yani. Yani hani sen varsın. Başka da zaten kimse yok. Bunların bir önemi de yok. Bunların ne düşündüğünün bir önemi de yok. Aslında film de neredeyse bunun manifestosu gibi. Siz milyonlarca kadın bunların sonunda sevgili olmasını bekliyor olabilirsiniz. Ama biz bunu da takmıyoruz. Bu da olmayacak. Ve bunun olmasının getireceği 500 bin artı seyirciye de ihtiyaç duymuyoruz. Duymuyoruz. Yani bunun üzerine gerçekten kurulu. Aslında yani böyle bir antidepresan ya da antidepresan... ...anti kaygı gibi bir şey. Böyle bir dünyada var diyor yani. Öyle bir ilaç gibi bir film bence. Bak şimdi eski sevgilimi hatırladım. Neden? Eski sevgilimi hatırladım. Anladım filme gönderme yapıyorsun. Hangisini diye soruyor. İşte onu hatırlayamadım.

Ben bir an pardon şoka girdim. Neden bahsediyor? Belki hangisini sorarsan da tam metavunduk esprisi. Evet. Yaparım diyerek bunu da öneriyoruz yani. O zaman ne güzel küyü de vermiyoruz. Filmlerin adını söyledik. Bize yazmak isteyenleri söyle sadece. Şey gene bibliyoterapi edpodbimedya.com'a lütfen yazın. Biblioterapinin bir alt markası olarak sineterapide de el alabiliriz. Kendimizi aştık. Umarız size de faydalı olmuştur. Maniğimizi alalım. Fikirlerinizi yazın eğer beğendiyseniz. Biblioterapinin süper olduğu yetmiyormuş gibi.

Sine terapi diye süper bir şey çıkarmışlar. Sadece birini değil, ikisini de tavsiye ediyoruz diyerek nerelerde paylaşıyoruz? WhatsApp gruplarında, Twitter'da, Instagram'da, Facebook'ta. Yaşıtlarımız, küçüklerimiz, büyüklerimiz için çılgınca paylaşıyoruz ki bir çığ gibi büyümeye devam edelim. Ruhsal sancılar çekenler ama umudu kesmeyenler, hayattır olur diyenler, filmlere şans verenler için sine terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)