
5.820 kelime · ~29 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim hoş geldiniz bir Biblioterapi'ye daha. Hoş bulduk. Yeni bir biblioterapi, yine bir biblioterapi. Sorumuza hemen giriyorum. Sevgili Aslanım ve Tuna Bey, biblioterapiyi neredeyse ilk bölümden beri çok severek dinliyorum. Reklam aldım yine. Her bölüm uygun kitap önerisinden çok daha fazlasını sunuyorsunuz dinleyiciye. Evet öyle. Sorun her ne idiyse, bölüm sonu mutlaka çözülebileceğine hatta eskisinden daha iyi olabileceğine dair umutla dolmuş oluyoruz dinleyici olarak ve aradaki tatlı sohbetleriniz iki dolu güzel beyinden bize aktarılan bilgiler de icing on the cake demiş.
Çok teşekkür ederiz. Icing on the... Icing on the cake. ...cake mi demiş. Şey, kekin üstündeki kreması. Çilek. İşte tam ben de onu diyecektim. Bizim dilimizde evet. Sizin futbol tabirlerinden geçen hafta demiştin değil mi? Evet. Benim sorum birkaç katman, yani reklamlar için özür dileriz ama olacak o kadar yani arada böyle reklamlar... Herhalde canım, sevenlerimiz söylemiş, biz söylemedik. Benim sorum birkaç katmanlı, kısaltabilmek adına istediğiniz şekilde edit edebilirsiniz ki ben şu an gördüğünüz gibi hiçbir şey edit etmiyorum. Ne edeceğiz ya? 20'lerimin sonunda yurt dışına yerleştim. Kırklarımın başında ise İstanbul'uma geri döndüm. Yanımda bir eş ve 9 yaşında bir çocukla. Hayat şartlarımız öyle gerektirdiği için oğlum doğduğunda çalışmayı bırakmak zorunda kaldım. Şimdi kendimi bulduğum noktada ise eski arkadaşlarımla hayat şartlarımız çok değişmiş, ortak noktalar çok azalmış. Yani yeni bir sosyal çevreyi yaratmaya ihtiyacım var memleketimde.
İkinci olarak yeniden çalışmak, iş hayatında var olmak istiyorum. Ancak 9 senelik tam zamanlı ve desteksiz annelik sürecinden sonra kendimi çok yorgun, geride kalmış, dışarıda kalmış ve hatta zekası bile azalmış hissediyorum. Bu iki noktada bana destek olacak, ilham verecek hangi kitapları önerirsiniz? Sıfırdan başlamak, hayata rağmen hayata tutunmak gibi birkaç bölümünüzden de kendime paylar çıkardım ama yine de kendi derdimi sorup kitaplarda derman arayayım dedim. Sevgiler ve çok teşekkürler. Gonca, Papaso Trio. Trio. Papaso Trio.
Ursula Le Guin'in bir sözü geldi aklıma. Gerçek yolculuk geri dönüştür demiş. Gerçek yolculuk geri dönüştür. Gerçek yolculuk geri dönüştür. Çok güzel bir laf yani. Şimdi bir an şeyi düşündüm de şöyle acaba sırf Ursula Kelly Guin dedi diye mi çok beğendim? Yani ne dese kadın artık dinlemeden bile beğenecek halde miyim diye düşündüm. Sonra yok hakikaten çok güzel ama... ...bir yandan da ben bunun aslında zararlı olduğunu düşünüyorum. Geri dönmenin mi? Sürekli en azından geri dönmenin. Yani şöyle, bir kez geri dönelim, iki kez dönelim, hadi beş kez dönelim. Oradan dersler çıkartalım, onu alalım, önümüze koyalım. Yeni bir yol haritası çizmemize bize yardımcı olsun geri dönüşlerimiz. Ama eğer yeni bir yol haritası çizmek yerine sadece geri dönüşlerde takılı kalıyorsak, Bir kere geri dönebilirsin zaten başka nereye döneceksin? Hayır. Gonca Hanım'ın hikayesi benim anladığım yurt dışına çıkmış. Uzun yıllar orada kalmış. Ondan sonra... Ben Fikren demek istedim.
Yok, somut bir hikaye var burada ama. Hayat şartları geriye dokuz sene sonra geri dönmüş. Enis Batur'un bir dizisi geldi burada da aklıma. Tamam, şimdi anladım. Pardon, bağlamdan kopmuşum. Şimdi söyle, şimdi söyle Enis Batur'u. Enis Batur'un bir dizisi geldi aklına. Söylemeyeceğim. Söyle, hadi. Hadi Tuna, hadi. Vazgeçtim. Hadi Tuna, hadi. Döndüm ki döndüğüm yerde değilim.
He hatırladım bunu da. Döndüğüm yerde değilim. Çok güzel. Yani Gonca Hanım dönmüş ama döndüğü yer değil. Döndüğü yer. Evet. Hiçbir zaman orası orası olmuyor zaten. Aslında şimdi ben de düşünüyorum. Başlı başına güzel bir hikaye zaten. Evet. Yani burada yeniden sıfırdan bir şeye başlamak istiyor.
Ve hep öyle oluyor. Tanıdığı insanlar artık tanıdığı insanlar değil. Tanıdığı şehir artık tanıdığı şehir değil. Çalıştığı sektör artık çalıştığı sektör değil. Ve burada yeni bir gonca yaratması gerekiyor. Yeni bir dünyanın içerisinde. Ne okuyayım diye soruyor. İşte bunu soruyor. İşte ne okuyayım diye buna soruyor. Çok somut Gonca Hanım'ın derdi. Hiç felsefe yapmana gerek yok yani. Peki. Zaten sen de çok güzel kitaplar seçtin bunun için. Yine sen seçtin. Sonra ben birazcık bir yerinde müdahale ettim ama... Sen daha iyi hazırlandın ama. Ve çok da iyi oldu bence. Ben de aynı tecrübeyi yaşadım. Ben de 10 yıl buralarda yoktum. 9,5 yıl buralarda yoktum. Ben de döndüğümde... Döndüğün yerde değildi. Çok somut bir örnek vereyim. Sufle benim üçüncü romanımdı. Ama ben döndüğümde herkes Sufle benim birinci romanım zannediyordu. Ki iki roman Türkiye'de yayınlandı. Hakkında bir sürü haberler çıktı. Ama sen olmayınca... Bana da öyle takdim edilmiştin Aslı Hanım. Sufle adlı romanın yazarıdır. Halbuki ondan önce ki senin çok sevdiğin Cellat Mezarlığı var mesela. Başkalarının kokusu var ama çünkü bir suret konulmayınca şeye isme o zaman insanlar nedense seni algılamıyor ve ben hep şunu söylüyorum Gonca hanım etrafıma hep bunu söylüyorum çünkü bazen insanlar soruyorlar diyorlar ki ya nasıl olur ya yani
Aslında Perker adını neden hala daha yeni duyuyoruz? Siz kaç yıldır varmışsınız, biz niye yeni duyuyoruz? Çünkü benim ilk romanım yayınlandığında 2005'de yıl. Kaç yıl olmuş? 18 yıl olmuş ilk romandan, pardon 19 yıl olmuş ilk romandan bu yana. Bana hala bunu diyorlar ki 19 yıldır varsınız ve ben sizin adınızı ilk kez uyuyorum. Çünkü onun içinden 10 yılı çıkartın. Evet. Yani benim aslında buradaki varlığım sadece daha 9 yıl. Ben o 10 yıl yoktum çok tuhaf bir şey.
Bir de Efraim Kişron'un bir sözüne cevap vermek isterim sana. Buyurun. İnsan ancak öldüğü zaman yazar olur. Efraim Kişron'dan. Yani şöyle, bence bu da çok doğru. Ben ilk zaten souffle'ye kadar, aslında belki hata bende de... ...ben souffle'ye kadar zaten kendime yazar demedim. Çünkü hala emin değildim diyeceğim ama yazılmaktan emin değildim değil. Ondan emindim, onu yapacağımı biliyordum. Ona on dört yaşında karar verdim ben de.
Yani illa Soufflé ile başlayalım diyorsun bölüme. Başladın hatta koyadını. Peki hadi tamam. Evet Gonca Hanım için ilk seçtiğimiz kitap. Ama Aslı hiç bu manada anlatmıyorum. Sus. Çok sevdiğimiz saydığımız can yazar Aslı Perker'in kaç dile çevrilmişti? 25. Aslı Perker'in tam 25 dile çevrilmiş olan romanı Soufflé ile başlıyoruz. Hatta başladık çünkü Aslı'nın kendi hikayesi de. ...Gonca Hanım'ınkine çok paralel. Evet, devam et. Ama yani aslında hikaye yani suflerin içindeki hikaye bu değil ki. Suflerin içindeki hikaye ama bir gidiş, sonra dönüş ve sonra kayboluş hikayesi değil ama... ...suflerin hikayesi evet kendini aslında kaybetmiş üç kişinin hayat içerisinde, hayat gailesi içerisinde... ...kendini kaybetmiş üç kişinin yeniden kendilerini bulma... Yolculukları ve bunu da işte sufle adındaki bir yemek kitabı aracılığıyla yapıyorlar. Üçü de mutfağa giriyor ve üçü de mutfaktaki... ...deneyimleriyle tekrar o yolculuğu yaşamaya başlıyor. İşte bunlardan bir tanesi Mark. Mark aslında gayet güzel bir hayat yaşamış. Yani dönüp baktığında pişman olduğu bir şey de yok. Ama aslında hayatını kendi kurmamış. Karısı onun için o hayatı kurmuş. Ve Mark yeni baştan her şeyi sıfırdan keşfetmek zorunda kalıyor. Karısı vefat ediyor çünkü değil mi? Evet karısı vefat ediyor. Bunu en baştan söyleyebiliriz çünkü zaten hikayeden diye öyle başlıyor. Mark'ın hikayesi öyle başlıyor. Zaten karısı vefat etmemiş olsa bu hikaye olmayacak. Lilia da aynı şekilde, o da New York'ta. O da yine kendi hayatını aslında hep bir kenara koymuş.
O kocası için önce koymuş, sonra iki tane çocuk evlatlık edinmişler Vietnam'dan. Onlar için koymuş. Onlar da hain evlatmışlar. Ona girmiyorum şimdi hani boşver konuyu dağıtmayalım diye. Ama yani aslında biraz da kendi basireti bağlanmış ve kendi hayatını hep bir kenara koymuş. Ve çok yıllar sonra bunu işte kocası onun da bir gün bir beyin kanaması geçiriyor... ...ve o da yine birden hayatı allak bullak oluyor Lilian'ın. Yepyeni bir hayat kurmak sonra kalıyor evin içerisinde. İşte kocasının odası değiştiriliyor, eve kiracılar alınıyor. Ekonomik olarak destek sağlansın bütün o hastane masrafları.
Hep yeni bir yolculuk başlıyor ve Liliya o yaşından sonra, 65 yaşındaydı galiba, öyle hatırlıyorum. Ben de kendi romanımı çok hatırladığımı söyleyemeyeceğim. O yaştan sonra kendine... Okur musun kendi romanlarını zaman zaman? Hiç okumam. Ve çok da şey yaparım, çok tedirgin olurum. Mecburen okuduğum zamanlar oluyor. Bir şeyden, bir çalışmadan dolayı yahut İngilizce'ye çeviriyorum biliyorsun. Ben kendi romanlarımı şey için aslında bunu editing olsun diye editlemek için yapıyorum. Oralarda falan çok rahatsızlık duyuyorum yani böyle hani... O yüzden de aslında ilk üç romanda kendime yazar demedim. Çünkü yazdıklarımı beğenmiyordum. Şimdi şimdi dönüp baktığımda... Ki Cellet Mezarlığı çok güzel bir romandır. Aslında iyi yazılmış bir roman. Ama ben kendini biraz paralamayı da seven biriyim. En kötü özelliğiniz ne? Mükemmeli işçilik.
Öyle oldu. Ama hakikaten yani tamam iyi yanları olur, kötü yanları olur ama genelde baktığımda şöyle bir genel çerçeveden baktığımda fena değil bu romanlar. Neyse, nihayetinde Lilya da öyle. Aynı şekilde Ferda da İstanbul'da. O da aslında yine kendisini hiçbir zaman zaten gerçekleştirmemiş ve yaşamamış bir kadın olduğunu çok uzun zaman sonra fark ediyor. Nasıl bir şifa öneriyoruz bir kitaptan dinleyelim bize. Şimdi bir alıntı yapacağım. Bir alıntı okuyacağım. Bir dakika dur hemen böyle bağra çağra şifa ne öneriyoruz falan. Durmayalım düşeriz. Şimdi bu Lilia'nın hikayesinden, romanın üç hikayeden oluşuyor ya... ...paralel hikaye, paralel giden üç hikaye. Bir ona zıplıyoruz, bir ona zıplıyoruz. Bilmeyenler için anlatıyorum. Lilia'nın hikayesinden biri bölüm. Lilia, Manhattan'a 25 dakika uzaklıkta bir banyo şeyinde yaşıyor. Bir banyo da yaşıyor, orada bir evde, büyük bir evde yaşıyor. Ve trene biniyor, Manhattan'a geliyor. O sahneleri şimdi bir kısmını okuyorum.
Dev kütüphaneyi karşı kaldırımda gördüğünde 5. caddeye geldiğini anladı. En azından bunu unutmamıştı. Kütüphanenin merdivenleri eskiden de olduğu gibi yine öğlen yemeni yiyenlerle doluydu. Kendi de bir zamanlar o merdivenlerde oturmuştu. Hatta Arne ile işte o 6. basamakta tanışmıştı. Lilia o anda Manhattan'a 6 yıldır gelmediğini ilk kez itiraf etti. Hesaplamak hep zor gelmiş, kendi kendine 3-4 yıl deyip geçiştirmişti. Gerçekte ise Lilia tam 6 yıldır dünyanın en ünlü adasına ayak basmamıştı. İnsanların şıklığını fark etmemeye imkan yoktu. Yanından geçen her kadının kıyafetini baştan ayağa süzmeden edemiyordu. Elini ister istemez arada bir saçlarına gidiyor, gözünün önüne düşen birkaç deli beceriksizce kulağın arkasına sokmaya çalışıyordu.
Üzerindeki mor palto onu gitgide daha çok rahatsız etmeye başlamıştı. İçine giydiği elbisenin zevksizliğini ise düşünmek bile istemedi. Sonunda kendisi kadar bakımsız bir kadın gördüğünü zannedip rahatladığında, gördüğünün Barnes'ın, Noble'ın vitrinindeki kendi yansıması olduğunu anladı. Kendinden kaçarcasına dönen kapıyı olanca gücüyle iterek içeri girdi.
Çok güzel bir roman gerçekten. Yani ben bu romanı okuduğumda seni tanımıyordum. Kim bu kişi diye merak etmiş ve tanışma isteği duymuştum seninle. Çok teşekkür ederim. Liliya kendini o kadar kaybetmiş ki kendi yansımasından...
Kendisini aslında tanıyamayacak halde. Yani kendi bakımsızlığının farkında değil. 6 yıldır 25 dakika uzaklıkta oturmasına rağmen 6 yıldır hiç menetnına bir trenle iniliyor, inmemiş. Yani orada başka bir hayata kendini kaptırmış, gitmiş. Şimdi biz, yani şu aslında şefa diyecek olursan...
Biz hayatın içerisinde kendimizi gerçekten de kaptırıp gidebiliyoruz. Özellikle çocuk bence buna çok büyük bir etken. Bunu hep söyleyeceğim, her zaman söyleyeceğim. Bir gün Leyla bana yeter artık, sus diyene kadar söyleyeceğim. Fakat çocuk bir kadının hayatını alak bulak edebiliyor, değiştiriyor. Erkeğin de aslında, yani o kadın erkek ilişkisini de tamamen değiştiriyor. Tabii canım, erkek de olsa insan insandır. Yani işte. Olduğu kadar, olmayan kadar. Tamam.
Kendimizi kaptırıyoruz ama bir noktada durmamız, evet senin ilk dediğinden benim yanlış anladığım gibi geriye dönüp bir bakmamız, orada... ...bir takım dersler çıkartmamız ve bunları önümüze koyup... ...neredeyse şey çıkartmamız gerekiyor, rapor çıkartmamız gerekiyor ve önümüze yeni bir plan koymamız gerekiyor. Hayatta ben şunu anladım, zaman zaman zaten yeni planlar yapmak gerekiyor. Tabi insan ne denir? Esnektiği sayesinde hayatta kalan bir varlık. Yani uyumlanma. Esas olan uyumlanma. Dünya bizim keyfimize göre duracak değil tabi ki. Her şey değişiyor. Her şey hızla gelişiyor. Biz de akıntıda sürükleniyoruz bir şekilde ve uyumlanmak zorundayız. Bu romandaki üç karakter de aslında uyumlanan karakterler.
Hem evet, hem yeni hayatlarına uyumlanan karakterler kimisinin ki işe yarıyor, kimisinin ki işe yaramıyor. Bunu görmek bakımından bence faydalı olabilir. Aynı zamanda nasıl hesaplaşıyorlar kendi geçmişleri? Bunu görmek bakımından da bir size şey tutabilir, ayna tutabilir, size bir kılavuz olabilir. Onlar nasıl hesaplaşmış? Bir dakika, ben nasıl hesaplaşayım? Ben kendime nasıl yeni bir yol çizeyim? Yani durduk yerde bazı insan işte yeni arkadaşları dinliyor vesaire. Böyle şeyler de oluyor ki Mark'ın hayatında bu oluyor mesela. Zaten iyi giden Mark'ın ki uyumlanmış. Evet. Peki neden şimdi aslında normalde bizim listemizde bu hafta bu konuda souffle yoktu. Neden souffle'yi son anda ben itiş kakış buraya soktuğumu da o zaman sana da yalvar yakar hani mesaj yazdım ya souffle'den bahsedebilir miyiz diye sordum. Bunun sebebini söyleyeyim. Bir sonraki kitap, Cumpa Lahiri'nin Olduğum Yer adlı romanı. Sevdiğim bir yazar senin. Benim çok sevdiğim bir yazar. Bu roman çok güzel bir roman. Bunu sen tabii aslında yine seçtin. Hani bu roman olsun dedin.
Şimdi ben bunu düşündükçe düşündükçe dedim ki, aşk olsun be Aslı sana. Sufle'ye yeni geliyor, yerden yere vuruyorsun. Yok efendim, o benim en sevdiğim romanım da değil aslında. Onda hatalar var diyorsun falan filan ama dedim. Bak dedim, yani Cun Palahiri'nin bu kitabıyla aslında o kadar paralel bir roman ki. Cun Palahiri'den sanki... Ne hatası var ayrıca, mis gibi bir roman ya. Var yani, işte benim kendimde bulduğum hatalar var. Söylenmez, öyle şeyler söylenmez, onu kendi kendine söylesen.
Millet sahi sanır. Fakat evet, sonra Cunpa Lahiri'ni öve öve yere koyamıyorum. Bu roman da aynı şekilde öyle. Dedim ki ya Aslı haksızlık ettin sen bu sufleye. O yüzden yani sırf şey olmak için, sufleye destek olmak için kendime ayıp ettim diye. Biraz da kıskançlıktan. Yabancı dillere çevrilmiş bir roman olsa hadi neyse yani. Biraz da kıskançlıktan. O yüzden souffle'ye son dakikada yer vermek istedim. Ben de hemen kendi romanlarıma bakıp bir tane şey yapmak istedim bulamadım ama. Var. Olmaz olur mu ya? Bir tane de benimkilerden olsun dedim. Niye? Dualar kalıcıdır sanki öyle gibi değil mi? Öyle gibi evet. Değil mi? Sanki bence oluyor. Doğru. Dualar kalıcıdır gelmemişti aklıma. Evet. Olsaydı hemen yapıştırırdım. Evet hemen yapıştırdım. Bir sonraki sefere. Kısmet. Olduğum yere geçelim mi o zaman? Cümba Lahiri.
Buyurun. Cumpola Hiri'den bundan birkaç hafta önce uzun uzadıya bahsettik. Evet. Değil mi? Kitabın adını şimdi hatırlamıyorum. Namesake'den mi bahsetmiştik? Türkçesini de hatırlayamadım ama neyse. Hatırlayabildiğin bir şey varsa ondan devam edelim.
Olduğum yer, çok güzel bir roman. Şimdi aslında, Cunfolio Heery çok çok iyi bir yazar. Şöyle kısaca yine hemen anlatacağım. Daha önce de şeyden geçmişten bahsettik. Şeyde doğuyor, Londra'da doğuyor, Amerika'da büyüyor. Annesi, babası Bengali. Aslında Hintli.
Ve karman çorman bir hayatı var yani dolayısıyla bir göçmenlik söz konusu kendisinde. O yüzden de çok iyi bir göçmen yazar, çok iyi göç hikayeleri anlatan bir yazar. Baçlıların sevdiği tarzı. Tam öyle. Amerikalıların özellikle sevdiği. Ama gerçekten dili gerçekten çok güzel. Su, su. Su gibi atıyor gerçekten ve şairhane. Şimdi bu romanda da yine bir aslı göçebelik oluyor. O da ne? Cunpa Lahiri İtalya'ya, benim gibi çok İtalya şeyi var onun merakı ve sevgisi var ve İtalya'ya bundan galiba 20 yıl önce falan bu arada ya da 10 yıl önce, uzun bir süre önce İtalya'ya taşındı.
Ve ilk böyle İtalyanca roman yazmaya başladı. Bu Olduğum Yer İtalyanca yazdığı bir roman. Şimdi gene sen bana kızacaksın. Şöyle arıyorum. Bakayım bu romanın... Sevgili dinleyicilerimiz fazla D vitamini olan varsa programımıza destek olsunlar. Niye, niye? Hatırlayabilirim diye. Evet, bazı şeyleri. Şöyle romanın İtalyanca adını aradım. Dove mi trovo? Yani aslında tam anlamıyla kendimi bulduğum yer bu romanın adı. Çünkü İtalya'ya taşınıyor, İtalyanca yazıyor, sonra kendisi İngilizce'ye çeviriyor. Bir değişik bir iddia tabii yani İtalyanca iddia yazması. Ben de yazdım yetmedi, bir de onu İngilizce'ye çevirdim. İngilizce'ye çevirdim. Fakat başarılı, yine çok başarılı bir roman. Bizde de İtalyanca aslında çevrildiği için aslında... ...ve çok iyi bir çevirmen Eren Yücesin Cendey çevirdiği için bence gayet güzel. Şimdi bu da şöyle...
Alice karakteri buradaki de. Pardon, Alice değil, o bir sonraki romanımızın karakteri. Bu karakterimizin adı yok, pardon, anlatıcının adı yok. Şehrin de adı yok, biz onun Roma olduğunu anlıyoruz. Çok Virginia Woolf esintisi olan bir aslında roman. Yani ben çok benzetiyorum Virginia Woolf'a bu romandaki tarzını, Jumpa Lahiri'nin. Çünkü bir gününü sadece anlatıyor mesela. O gün de, yani bütün roman bir gün değil de, o gün kiminle karşılaştığını anlatıyor. Annesine gidiyor, onu anlatıyor. Bir işte kafeye giriyor, baristayla sohbet ediyor, bu var romanın içinde.
Dolayısıyla aslında bir şey yok. Biraz oradan da sufle sonra benim için hemen burada yer aldı. Yani tam böyle bir şey, bir kurgudan bahsedemeyiz. Ve sonra öyle oluyor, böyle oluyor, sayfaları çeviriyorsun ve işte son, finalde hiç beklenmedik bir son sizi bekliyor. Değil. Aslında bir şey, hayat romanı. Hayatın akışını anlatan ama çok güzel bir dille anlatan, çok şairane anlatan bir roman.
Yalnızlığı seçen bir kadın, romanımızın kahramanı. Mesela balkonda oturuyor, güneş batarken, o güneş batışına karşı bir şeyler yazıyor. Kendi zamanını tamamen kendiyle geçiriyor. Aslında şöyle bile diyebiliriz, tekrar tekrar kendini doğuran bir kadından bahsediyoruz. Yeni baştan yeni baştan kendini yaşayan bir kadından bahsediyoruz.
Dolayısıyla özgürlük kavramını çok değişik bir şekilde ele alıyor. Yani bu yalnızlığı seçmiş bu kadının yaşadığı özgürlük kavramını anlatıyor. Ve bu karakterin tek ilişkisi şehirle. Şehir de bir karakter. Yani hangi şehir olduğunu burada bilmiyoruz ama aslında şehirde bizi pek çok yere götürüyor ve işte Roma olduğunu tabii tahmin ediyoruz.
Biz şehirde romanda bir karakter ve bu kadına yarenlik eden... Romada açan roman karakteri olmak için çok müsait bir şeydir. Biliyorsun ben de henüz Roma'dan döndüm ve yine bir kez daha gerçekten beni çok mutlu etti bu kent. Diğer Avrupa şehirlerinin tersine. Bir Berlin değil tabi ama... Allah muhafaza yarabbi iyi ki değil. Şu soruyu sorduruyor. Tek başına yaşanan hayat illaki eksik ve kısır bir hayat mıdır?
Yani yalnızlık illa ki kötü bir şey midir? Bunu sorduruyor. Biraz Gonca Hanım'ın şu bağlamda düşünün. Hani belki kendini yalnız hissediyor diyor ya. Yeni arkadaşlar edinmeye çalışıyorum, yeni bir sosyal ağ kurmaya çalışıyorum kendime diyor. Belki de önce böyle bir süreçten zaten geçmesi gerekiyor. Yalnızlık illa ki eksiklik demek değil ya da kısır bir hayat demek değil.
Bir de şehre bir yabancının gözleriyle İstanbul'a bakabilme imkanına sahip. O çok büyük bence bir avantaj. Evet. Mesela... ...gerçekten bizim görmediğimiz pek çok şeyi görebilme şansına sahip. Ben bunu bir dönemenin en azından bir süre yaşayabilmek isterdim. İlk defa gören ya da uzun zamandır görmemiş yabancı birinin gözleriyle İstanbul'a bakmak.
Ama sen mesela Bulgaristan'a hani gidip geldin bir ara, değil mi? Evet, ama Bulgaristan İstanbul değil ki. Ha, Bulgaristan'a gidip geldim. Ben o kadar kopuş yaşamadım ama ben geliyordum zaten. Anladım. Düzenli aralıklarla. Bir de Bulgaristan şurası sonuçta. Evet. Yani ondan dolayı şey... Mesela İstanbul Belediyesi'nin amblemi vardır meşhur. Beş tane minareden oluşan. Onun Fatima'nın eline benzediğini bana yabancı bir arkadaşım söylemişti. İlk defa İstanbul'a gelen.
Doğru. İlk görüşte dedi, Fatıma'nın eline benziyor bu amblem dedi. Ben 30 yıldır İstanbul'da yaşayan birisi olarak bunu fark etmemişim mesela. Ben mesela İstanbul'u çok seviyorum biliyorsun. Hatta biraz sapkınca neredeyse seviyorum. Hani böyle Roma'ya gidiyorum. İstanbul'u sevmek için sapkın olmak lazım. Evet şu an öyle gibi sanki. Döndüğümde mesela Roma'dan çok büyük mutlulukla döndüm. Gecenin birinde neredeyse sokakta dans ediyordum döndüm diye.
Aynı şekilde mesela geçtiğimiz hani aylarda Almanya'ya gittiğimde zaten koşarak döndüm falan. Ben ama neden İstanbul'u bu kadar sevdiğimi söyleyeyim. Benim İstanbul'u sevme sebebim zaten çok uzun süre Amerika'da yaşayıp ara ara İstanbul'a gelip, ki İstanbul'lu falan değilim ben, İstanbul'u görüp İstanbul'u uzaktan uzağa beğenmeye başlamak, hani böyle uzaktan böyle... İstanbul'u uzaktan sevmektir sevmenin en güzeli. Uzaktan uzaktan sevmeye başlayıp böyle flörtleşmeye başlayıp sonra gerçekten aşık olup ve hayır ben bu aşka kavuşmalıyım diyerek neredeyse İstanbul'a döndüm. Gonca Hanım'a direkt bunu öneriyoruz. Çünkü sanki uzun süre sürmüş evliliklerde yapılması gerektiği gibi İstanbul'unuzda yeniden flört etmek, onun kalbini tekrar kazanmak, ona kalbinizi tekrar açmak şansına sahipsiniz. Ne mutlu size kıskandım şimdi.
Evet, gerçekten öyle. Ben hakikaten belki ben de bir gün hani sen ve senin gibi başka arkadaşların geldiği noktaya geleceğim. Yeter artık İstanbul'dan bıktım diyeceğim ama on yıldır şimdi, yok on yılı geçti. 2013 yıldır ben şu an İstanbul'dayım ve hala bıkmadım ve hala çok tutkuyla yaşıyorum burada, severek yaşıyorum. Öyle söyleyeyim.
Aman Allah bozmasın diyerek aramaneye geçiyorum müsaadenle. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblio Telebi ne yapıyor? Devam ediyor. Evet şimdi son dakika değişikliği yaptık biz burada. Sevgili dinleyiciler ben hasedimden ne yaptım biliyor musunuz?
Aman efendim, Süsle kitabını Aslı Perker'in işledik de benim doğalar kalıcıdırı neden işlemedik diye. Hazır Gonca Hanım'da bunu imkan sağlamışken sorusuyla diyerek adeta akışa el koydum. İlk defa böyle bir şey yaşanıyor Biblioteki bir tarihinde. Bu gerçekten çok enteresan bir bölüm oldu. Benimki de 25 olmasa da 16 dilde çevrilmiş olan Doğalar Kalıcıdır kitabımla huzurlarınızdayım. Şimdi kitabın konusunu kısaca özetleyeyim. Şimdi bir dakika ben dedim ki Tuna'ya o ara manide bir ara verdik. Ya keşke hakikaten yapsaydık onu olurmuş dedi. Ben de dedim ki ee yapalım şimdi dedim. Yani ben hani kitabı en nihayetinde biliyorum.
Ama bilseydim güzel hazırlanırdım dedim yani hani alıntılar çıkartırdım falan filan. Tuna dedi ki yok yok dedi ben dedi söylerim senin şey yaptığını, hazırlanamadığın için böyle olduğunu dedi. Evet, yani ben hasedimden zaten... Tamam, çok güzel oldu. Tamam, çok güzel. Hareket iyidir. Bir de bu bölümün konsepti de böyle olmuş olsun diyerekten. Hiç kendi kitaplarımızdan bahsetmiyoruz. Bahsetmiyoruz, biraz utanıyoruz bunu yapmaya ama... ...en nihayetinde de yani... ...Çin'den eğer bir okuyucu beni ziyarete İstanbul'a Sufle'yi okuyup geliyorsa... ...çünkü hani böyle şeyler yaşanıyor. Sufle zaten kıymeti Türkiye'de bilinmemiş bir kitap. Tuhaf bir şekilde. Yazarlar arasında kıymeti bilinmiş, hatta kıskançlığa da yol açmış bir romandır. Çünkü yazarlar birbirlerini çok kıskanırlar biliyorsun. Ama okurlar hala öyle bir kitap mı var falan diyebiliyorlar. O yüzden dualar kalıcıdır. Bak yine sufleden bahsederek kaynatmışlar. İşte yazarlar böyledir sevgili dinleyiciler.
Sürekli ben, sürekli benim kitaplarımın. Hep ben, ben, benim, benim. Çok harikayım ben. Aman efendim başkasının kitabından söz açılmaya görsün. Hemen araya yine kendilerini ve kitaplarını karıştırın. Ya biraz önce ben dedim dualar kalıcıdır diye. Hadi buyurun anlatın. Dualar kalıcıların süresinin yarısını sufleyle yedin. Hadi.
Ben de bunu yemedim. Tamam. Efendim, Dualar Kalıcı'dır. Benim 2007 yılında yayınlanmış olan bir romanım. Romanın konusu şu. Madame Rosella diye adı bilinmeyen ama İsviçre'nin bir şehri olduğu anlaşılan aşırı uygar bir şehirde hayatının son demlerini yaşayan bir hanımefendimiz var. Yaşlı bir Yahudi.
Almanya ödesi bir hanımefendi. Bir de oraya okumak için ailesi tarafından gönderilmiş Pelin adında bir kızımız var. Üniversiteli asi aykırı giden bir kız. Asi ruhlu. Bir gün kızımız para kazanması gerekiyor. Zengin babasından para almak istemiyor çünkü orada yaşarken. Gazetede bir ilan görüyor. İlanda deniyor ki Türkçe bilen eleman aranıyor. Sigara içmemesi tercih sebebidir. Ücret tatminkardır diye.
Hemen gidiyor, Bayan Rosella ile tanışıyor. İş ne diye soruyor. Bayan Rosella diyor ki haftada bir gelip benimle Türkçe konuşacaksınız. Çünkü diyor benim en güzel anılarım Türkiye'de yaşandı ve Türkçe'yi unuttukça o anıları da unutmaktan korkuyorum diyor. Harika bir kurgu bence. Tam böyle benim en sevdiğim... Bak şimdi böyle anlatınca bana da güzel geldi. Niye canım? Zaten benim en sevdiğim kurgulardan biri bu. Gerçekten güzel. Teşekkür ederim hocam. Ve böylece haftada bir buluşup Türkçe konuşmaya ve birbirlerinin hikayelerini anlatmaya başlıyorlar. İşte anlıyoruz ki Bayan Roselle aslında İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerden kaçıp İstanbul'a gitmiş ve İstanbul'daki bir seferat Yahudisi beyefendiyle evlenmiş. Ve orada bir gizli aşk yaşamış bir şairle. Pelin'in de kendine göre sorunları var. Babası tarafından İsviçre'yi adeta postalanmış okusun diyor çünkü. Ölmüş olan annesini bir türlü unutamıyor. Ve birbirlerinde bir yalnızlıklarına merhem buluyorlar. 21 yaşındaki rockçi Pelin'le. İşte hayatının son demlerindeki 80'li yaşlardaki bayan Rozella. Farklı Türkçeler konuşuyorlar. Kitabın karakterlerinden biri de Türkçe aslında. Doğru. Aferin. Aferin. Anlamışsın romanı.
Anlamışım. Bizim edebiyat camiasının aklı kesmedi tabii bunu şey yapmaya. Yani bunu tespit edip kavramaya da. Türk yabancılardan daha çok duyuyorum ben bunu. Türkçe, romanın dil yani karakterlerinden bir tanesi. Bir kere zaten her şeyin başlama sebebi. Birincisi. İkincisi, Bayan Rözel ile öğrendiği dönemin Türkçesini konuşuyor. 1940'lı yıllar Türkçesi ile konuşuyor.
Pelin de günümüzün öğrenci jargonuyla konuşuyor yani aslında. Dolayısıyla zaman zaman birbirlerini anlamakta da zorlanabiliyorlar Türkçe konuşmalarına rağmen. Bu da ayrı bir katmanı oluyor romanın. Ayrıca o şöyle gibi yani hani şehre bir yabancı gelir gibi. Yani birdenbire bir şey geliyor Türkçe bir dil olarak Rosella'nın hayatına bir yeni bir kişi, kız olarak karakter olarak geri dönüyor ya da. Yani bu hakikaten zaten tam bir karakter analizine uyuyor.
Evet. Romancılıkta. O dönemler Türkiye Dibiyatı böyle incelikleri görebilecek düzeyde değildi. Yani 2000'li yıllarında Türkiye Dibiyatı'ndan bahsediyoruz. Öyle demeyelim canım. Her zaman tabii ki o düzeyde de çok vakit harcanmıyor bizde. Eleştiri sanatı sadece eleştirmek olarak kalıyor. Yani aslında analiz, metin analizi çok kıymetli bir şeydir. Ne diyeyim ben? İştir, derstir. Mesela bizde zaten çok verilen bir ders değil. Bir de bu düzeyde bir metni analiz edebilecek uzmanlarımız var mı bizim? Var, muhakkak var canım. Dünya kadar akademisyen var da... ...onlar zavallım, yer bulamıyorlar ki öyle yok... ...şeyde yazsınlar, gazetede yazsınlar, dergide yazsınlar. İşte Roman Kahramanları diye harikulade bir biliyorsun dergi var. O Roman Kahramanları üç ayda bir falan çıkıyor. İşte yani ne zaman çıktığı tam olarak anlaşılamıyor. Ben tam takip edemiyorum ama böyle periyodik. Orada mesela müthiş makaleler yazılıyor, müthiş analizler yapılıyor.
Çünkü akademisyenler tabii bunu çoğunlukla yapıyor. Zaten akademinin ön ayak olması lazım. Biraz öyle bir şey var evet. Yani hani belki ben kendi eğitimimden dolayı biraz akademik yaklaşıyorum, biraz oradan bakmaya çalışıyorum diye bir avantajım olabilir. Ama herkesin bu öyle bir eğitimi yok ve edebiyat yapmak demek illa edebiyatı lime lime edebilmek anlamına gelmiyor. Bazı yazarlar biliyorsun zaten kitap bile okumaz.
Çoğu okumaz. Bazı mı? Ben Cihangir'de pek kitap okuyan olduğunu zannetmiyorum. Yok öyle değil. Tabii de yani hani o yüzden de metin analizine, ben metin analizi dersi aldığım için, üstüne üstlük Sevim İrem'in Siyahcıoğlu gibi çok kıymetli bir profesörden aldığım için böyle rahat rahat...
Konuşuyorum. Yani metin analizi bambaşka bir iştir gerçekten. Her bir kelimenin canına okumak diye bir şey vardır yani. Bu da lime lime etmek anlamına geliyor aslında ama iyi anlamda yani. Bir şey hemen araya bir şey sokabilir miyim?
Soksana bundan nasıl bir şifa bekliyoruz da geçeceğiz. Evet, onu zaten soracağım. Seni ben bu sefer köşeye sıkıştıracağım. Şimdi yolda gelirken radyoda şey anlatıyordu. Şu an İstanbul Belediye Başkanlığı adayları işte hani Murat Kurum'la beraber belli oldu. İki belediye başkanının birbirine karşı ne avantajları ne dezavantajları var.
Murat Kurum daha doğrusu AKP tarafından bir yorumcu şöyle bir şey söyledi. Şimdi dedi yani dedi Murat Kurum tabii dedi zamanında dedi Tayyip Erdoğan bütün olumsuzlukları İstanbul'daki olumsuzlukları çözülmez şeyleri çözmüştü dedi. Şeyler, çukurlar, susuzluk, obuf, koku falan bunları çözmüştü dedi. Bunları çözdüğü için halk dedi ki İstanbul'da bu problemleri çözen insan Türkiye'de de büyük problemleri çözebilir diye ona.
Oysa dedi Ekrem İmamoğlu dedi, henüz bize bir şey çözebildiğini göstermedi dedi. Dolayısıyla çözebildiği bir şey yok dedi. Şimdi buradan metin analizine geliyorum. Bağlamdan nasıl kopulur, ne kadar kopulur? Hayır, hayır, hayır. Metin analizine geliyorum.
Yani diyor ki Tayyip Erdoğan çözdü bütün İstanbul'daki meseleleri. AKP kaç yıl İstanbul Belediyesi'nin başındaydı? Zaten Ekrem İmamoğlu'na kadar AKP vardı. Zaten bütün problemleri 18 yılda çözdüğünü düşünüyoruz. Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu'na zaten hiçbir şey çözemedi demene gerek yok. Zaten siz çözmüşsünüz ya. Zaten çözülecek bir problem yoktu demen lazım. Kendi içinde çelişen bir metin. Şimdi bir metine böyle bakınca bu kadar didik didik anlatabildim mi demek istediğimi? Ben hiç anlamadım. Bak diyorum ki... Bir daha anlatacağım ama programın süresi bir çok sene. Hayır, hayır, hayır. Diyorum ki zaten çözülmüş problem ya. Tayyip Erdoğan çözdü diyorsunuz ya. Bütün problemleri Tayyip Erdoğan çözdü diyorsunuz. Sonra diyorsunuz ki... Ekrem İmamoğlu hiçbir problemimizi çözemedi. Problem kalmadı, çözüldü zaten. Tayyip Erdoğan çözdüyse. Yok, o dönemin problemlerini çözdü. Pardon da iki yılda yepyeni, çünkü çok büyük problemlerden bahsediyor, çözülemez problemleri çözdü diyor. İki yılda yepyeni problemlerimiz olmadı ki bizim. O oldu, taksi problemi mesela.
Öyle problemlerden bahsetmiyorlar yani. Çok daha derin hani işte koku, denizdeki koku, musilaj, bilmem ne gibi problemlerden bahsediliyor. Evet. Anlatabildim mi? Yani daha böyle doğayla birleşik problemlerden bahsediliyor. Yani kendi içinde çeliş... Neyse konumuz bu değil. Konumuz şimdi çözülemeyen problemler değil. Konumuz şu... Biz burada Türk belediyeciliğinin geleceğini tartışmak için toplanmadık mı? Konumuz şu, bir metinin içinde aslında çok çelişiyor. Mesela ben hemen orada olmak istiyorum ve orada demek istiyorum, bir saniye, söylediğinizde büyük bir problem var. Kendi içinde çelişen bir konuşma bu, bir metin yani. Oksimoron bir şeyden bahsediyorsunuz siz.
Yani metin analizi böyledir aslında. Dolayısıyla bir edebiyat eseri okunurken de yeri gelir böyle yapılabilir. Şeydeki gibi Erşen Kunönü'ndeki gibi. Canım isterim, metin analiz ederim, canım isterim, metin analiz etmem. Yapılabilir, yapılabilir. Buyurun lütfen sizden şifayı alabilir miyim? Hayır, vaktimiz var. Şifayı alabilir miyim? Şifa, Türk Belediyeciliğinin geleceğine taze bir bakış bize kazandıracak doğal arkadaşları okumak.
Yani hem Murat Kurum hem de Ekrem İmamoğlu'na bu kitabı okumalarını şiddetle tavsiye ediyoruz. Gonca Hanım, siz de okursanız. Hayır, bir dakika ya. Kendinize bir pay çıkarabilirsiniz. Lütfen, olabilir ama böyle arada bir bağlamdan kopabilirim ben. Tamam, ben de işte ona göre şey yaptım. Bütün kadrolarına, parti önde gelenlerine, yetkili kurullara. Yani yine geçmişle bir hesaplaşma mı? Geri dönüş romanı bu da, evet. Gerçek yolculuk geri dönüştür romanı.
Yani 1940'lı yıllara dönen bir bayan Rosella ile günümüzden kendi geçmişine dönüp... ...annesiyle tekrar bu sayede kavuşan bir Pelin'in beraber geri dönüşü. Yani bu da aslında enteresan bir şey. Bence bu da çok güzel oldu. Çünkü şu, mesela Pelin kendine dönüp bakıp da ders çıkartmıyor. Rosella'ya bakıp ders çıkartıp kendi geleceğini tekrar inşa ediyor ya. Yani roman da bunu yapıyor aslında insana. Yani Gonca Hanım da bu romanları okuyup... ...oradaki başkasının problemini görüp... ...kendi geleceğini inşa edecek. Evet, bir de görmezden gelinmiş bir başka dünya çapında özelliği vardır bu romanın. Sadece diyalogdan oluşur. Evet, tabii. Yani dünya edebiyatında da çok... ...yani yabancı değerlendirmeler de bunun çok üstünde durdular. Türkiye'de dediğin değerlendirmeler olmadığı için... ...şey yapılamadı ama sadece iki insanın diyaloglarından oluşan... ...onun dışında bir betimleme... ...yer almadığı gerçekten de yazarlık bileği isteyen bir romandır. O yüzden de aslında bence okuması çok çok zevkli. Ben şey de okumayı mesela çok severim hani tiyatro metni okumayı da çok severim. Üniversitede çok severdim. Zaten tiyatroya uyarlandı bu da iki defa. Evet. Yani dolayısıyla okuması hakikaten çok zevkli bir roman. Kesinlikle tavsiye ediyorum ben. Bayan Rözelle'yi sevgili Nurseli İdiz canlandırmıştı. 10 yıl önceki sahneye koyuluştu ve efsaneydi gerçekten de. Evet geçebiliriz bu kadar kendimizden bahis yeter ama Gonca Hanım sayenizde bu programda biraz kendimize oynamış gibi olduk. E yani böyle oldu tamam canım ne yapalım olsun da. 50 bölümde bir bunu yapabiliriz herhalde. Evet. Peki dördüncü roman şimdi aradan bir tane attık ya. Evet. Şey mi olsun? Şairin romanı Murathan Mungan mı olsun? Yoksa benim yine çok sevdiğim yeniden başlamak için güzel bir gün. Liana Moriarty mi olsun? Moriarty olsun çünkü Murathan Hoca'nın romanını başka bir bağlamda ele alırız. Evet. Onda da gerçi benim çok çok çok böyle içselleştirdiğim bir şey vardı. Ondan çok bahsetmek istiyordum. Hadi oradan bahsedelim. Hayır hayır başka sefere başka sefere. Haklısın. Niye bana soruyorsunuz ama? Hayır, haklısın. Yeniden başlamak için güzel bir gün. Çünkü tam olarak cuk diye oturuyor Gonca Hanım'ın sorusuna. Türk Belediyeciliğine bir faydası var mı bu romanın? Yeniden başlamak için güzel bir gün derken, İstanbul için... Hayır, Avustralya'da bir yazar, Liana... Ama bağlayacağım belediyeyi değil mi? Hayır, bağlamayacağım. Şimdi bu kitabın orijinal adı, Alice'in Unuttukları.
Bunun da harikulade bir kurgusu var. Yani böyle fantastik gibi görünen... ...ama aslında her insanın, biraz önce bahsettiğimiz yine romanlarda da olan... ...bir şeyin kurgulanmış hali o da şu. Alice adında bir kadın, 1998 yılında... ...çok mutlu hayatından, çok sevdiği bir kocası var, çok tatlı... ...ona böyle müthiş tatlı tatlı sözler söyleyen, iltifatlar eden Nick diye bir kocası var. Bir de hamile.
İlk çocuğuna hamile, 1998 yılında böyle hatırlıyor en son kendini. Diyeceksiniz ki nasıl yani? 2008 yılında bir spor salonunda başını vurmuş, düşmüş, başını vurmuş bir halde uyandığında kendini o 1998 yılındaki gibi hatırlıyor. Kitabın adını bir daha hatırlatır mısın? Dolayısıyla yeniden başlamak için güzel bir gün.
Tam Gonca Hanımlık, evet. 2008'de uyandığında yani o yerde uyandığında etrafındaki hiç kimseyi tanımıyor. Anlamıyor. Bu insanlar neden bahsediyorlar anlamıyor. Bir tane böyle telefonu var elinde. Tabii 1998'de öyle bir telefonu yoktu. 2008'de böyle çok tatlı güzel bir şey. Akıllı telefonu var. Ve bir de hani bununkisi iyi bir marka falan filan böyle. Ne olduğunu anlamıyor ama eli kendiliğinden tık tık tık tık tık hareket ediyor. Yani o şey otomatiğe bağlamış bir şekilde telefonda bir şeye basıyor, arıyor. Elizabeth kardeşini arıyor. Elizabeth tam o anda bir toplantıda hiç böyle bunun telefonuna cevap vermek istemediğini anlıyoruz. Bu hemen can havliyle kardeşini arıyor ama kardeşinin aslında bunu istemediğini, bununla konuşmak istemediğini anlıyoruz. Neler oluyor? Büyük bir hafıza kaybı yaşı. On yıl kaçırıyor arada. Bir on yıllık bir süreyi kaçırmış oluyor uyandığında. Hiçbir şey hatırlamıyor. Bu arada iki çocuğu daha olmuş. Yaşamış ama on yıl. Evet yaşamış. Toplam üç tane çocuğu var. Kocası o çok sevdi, çok aşık oldu. Kocasıyla. Boşanmak üzere. Kocası da tam o anda Portekiz'de bir iş gezisinde ve yükselmiş adam işinde. Bir asistanı falan filan var. Kadına hiç yüz verecek durumda değil. Boşanmak üzere oldukları için de telefonda son derece kaba saba konuşuyor kadınla. Elizabeth'le, kardeşiyle arası kötü. Elizabeth'in kendi sorunları var çünkü. Çocuk sahibi olmak istiyor ve çocuk sahibi olamıyor falan filan gibi sorunları var. Bu yüzden araları kötü olmuş. Böyle bir hayata uyanıyor. Hiç bilmediği, tanımadığı bir şeye uyanıyor. O kadar ki, eve gidiyor mesela, çocuklar kocasındaymış neyse ki. Çocuklar kocasından gelene kadar, yani hastaneden eve döndüğü süre, çocukların gece sürü arasında... ...işte kendine bir şarap açıyor. Evde çocukların odasından ipuçları toplamaya çalışıyor. Çünkü o iki çocuğuyla ilgili, yani daha doğrusu üç çocuğuyla ilgili hiçbir fikri yok. Kendi hikayesini keşfetmesi lazım.
Aynen bu. Hadi bakalım Gonca Hanım hazır mısınız? Hazır mısınız? Daha ben daha ne anlatayım yani bu romanla ilgili. Bence çok güzel bir kurgusu var. Gonca Hanım siz de keşfeye hazırsanız eğer, süreniz başladı.
Çok önemli bir şey var. Şimdi Gonca Hanım'ın şu şeyini anlıyorum. O tınıyı alıyorum e-mailinden. Yani diyor ki çocuğa bakmak durumunda kalmış, 9 yaşında bir çocukla, bir eşle dönmüş. Ondan sonra yanında bir eş, bir çocukla dönmüş. Bir şey hissediyorum. Yani bir hayattan, bir sıkılmışlık, bezmişlik de hissediyorum. Hayat yorgunu. Bir hayat yorgunluğunu hissediyorum.
Şimdi bu romanda bence çok tatlı bir şey var. Çiftin birbirini keşfetmesine sebebiyet veriyor bu hafıza kaybı. Nick'le bunlar tam ayrılmak üzereler ya. Evet. Bu da çocuklarının okulunda müdür olan Dominic'le sevgili bu arada. Tamam mı? Fakat bir parti düzenleniyor ki parti de bu düzenlemişmiş aslında artık son dakikada iptal edemiyorlar. O parti de mesela Nick ve Dominic o da orada ikisi de orada. Yeni haliyle Nick'den kesinlikle ayrılmak istemiyor, boşanmak istemiyor. Çünkü Nick onun hafızasına çok aşık olduğu bir adam. Ve Nick'i de yeniden keşfediyor. Nick de onu yeniden keşfediyor. Birbirlerine aşık oluyorlar. Çok güzel bir kuygu.
Evet. Ve yani aslında böylesine bir hafıza... Ben şöyle düşündüm Gonca Hanım için. Oturun ve bir hafıza kaybı yaşamışçasına geçtiğimiz on yılda neler yaşadınız? Dokuz yılda yani siz. Geçtiğimiz dokuz yılda neler yaşadınız? Ne kayıplar yaşadınız? Neleri hatırlamamayı tercih ederdiniz? Neleri hatırlamayı, vurgulamayı tercih ederdiniz? Bunu bir listesine yapın. Ve bu listeden yola çıkarak belki yeniden kendi romanınızı, kendi hikayenizi kurgulayın.
Neden olmasın? Şifa olarak bunu öneriyorum. Bravo. Gerçekten hiç bağlamdan kopmadan, sonuna kadar getirmen. Şehirciliğe girmeden, belediyeciliğe girmeden. O zaman künyeler. Künyeleri okuyayım. Olduğum Yer, Jumpa Lahiri, Domingo Yayınevi, Çeviren Eren Yücesin Cende, 168 sayfa.
Yeniden Başlamak İçin Güzel Bir Gün, Layana Moriarty, Neo Kitap, Çeviren Cumhur Mısırlıoğlu, 496 sayfa. Soufflé, Aslı Perker, Epsilon Yayın Evi, 312 sayfa. Dualar Kalıcı'dır. Tuna Kiremitçi. Doğan Kitap. Doğan Kitap. Kaç sayfa? 178 sayfa. Evet öyle bir şeydi. Hatırlıyorum. Çok gayet güzeldi. Şimdilik kitaplarımız bunlar efendim. Bibliyoterapi at podbimedia.com adresine e-mail gönderebilirsiniz. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Bibliyoterapi şimdilik ne yapıyor?
Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.