Podcast

S3E17: İstanbullu Olmak ya da Olmamak I Sineterapi #2

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sineterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna; yıllardır süregelen "gerçek İstanbulluluk" meselesi hakkında konuşuyor, yerlilik-gurbetçilik ikilemine filmlerle derman arıyor.

Filmler:
Gurbet Kuşları
Breakfast at Tiffany's (Çılgınlar Kraliçesi)

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.599 kelime · ~33 dk okuma

Sine terapiden herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Türek İremitçi. Sine terapi mahallemi okuyabilir miyim? Buyurun. Ruhsal sancılar çekenler ama umudu kesmeyenler... ...hayattır, olur diyenler, filmlere şans verenler için sine terapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhaba yine bu hafta sine terapi ile sizi karşılıyoruz. Çünkü biraz da hoşumuza gitti doğrusu. Bana biraz daha zor geldi Tuna. Daha böyle büyük bir zaman harcıyoruz aslında filmleri seyrederken, öyle değil mi? Kitap konusunda çok kendime güvenliymişim herhalde. Böyle bir zorlanma yaşıyorum aslında. Tabii film okumak çok başlı başına farklı bir sanattır. Yani bir filmi seyretmek başka şeydir, okumak başka şeydir, okuyarak seyretmek başka bir şeydir. Yani evet, seyretmen şey yapamazsın. Filmlere çok farklı açılardan yaklaşılabilir tabii ki. Yani kitapları bir de hani hatırlıyormuşum, biliyormuşum. Hakkında notlar tutmuşum. En azından yazar hakkında notlar tutmuşum falan filan. Daha kolaydı benim için sanki kitaba hazırlanmak. Filmde yani oturup bayağı bir hani iki saat seyrediyorsun. Notlar hatta ben işte dün Göçmen Kuşları seyrettim tekrar. Gurbet Kuşları. Aman Göçmen Kuşları. Gurbet Kuşları'nı seyrettim. Altı saatimi falan aldı yani. Altı saat oturup tek tek not çıkarttım. İnşallah da o notlardan bir tanesini bile okuyabilirim. Böyle sinema tarihine uzandığın zaman yani popüler sinemanın dışına çıkıp... ...karşılaştığın şeyler seni çok farklı yerlere sınıflıyorlar. Evet. Soruya geçeyim mi? Bu hafta bir sorumuz var. Ne var? Bu sorumuzun sahibinin derdine derman olacağını umduğumuz filmler bulduk, izledik, getirdik. O filmlerden bahsederek bakalım bir şifa yolculuğuna çıkabilecek miydik? Evet. Sorumuz şu. Ve olaylar gelişir.

Sorumuz şu, bu soruyu ben birebir de aldım aslında. Yani şeyden değil, e-mail yahut mesajdan değil, birebir de aldım bu soruyu. Tanıdığın birisi mi yani seni? Tanıdığım birisi, evet. Bir arkadaşın arkadaşı.

Transkriptin tamamını oku

Öyle derler ya aslında kendi derdinden bahsetmek ister ama cesaret edemeyen bir anlaşan var. Bu konu bayağı haftalara yayıldı artık. O kadar uzun zamandır konuşuyoruz ki çünkü bazı problemler yaşandı. Şöyle sevgili Sine Terapi, Kayseri'liyim. 15 yıldır İstanbul'da yaşıyorum.

Başarılı bir iş hayatım var, kariyerim var, kendi param var. Fakat İstanbullular tarafından sürekli gerçek İstanbullu olup olmamakla sorgulanıyorum. Ve bu bende bir aşağılanma duygusu ister istemez yaratıyor. Bu tip tepkilerle karşılaşıyorum. Ne önerirsiniz? Kimmiş o gerçek İstanbullular? Çok merak ettim ya.

Hayır öyle bir şey mi var acaba? Var mı? Evet yani tabii. Bence gerçek İstanbullular, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler falan yani. Onlar derse böyle bir şeye haklı olurlar. Evet doğru. Belki ama onlarla da karşılaşıyordur. Ama onlarla da karşılaşıyor olma ihtimali artık çok az. Çünkü onlar da kalmadı zaten. Evet. Yani nadiren karşılaşabildiğimiz insanlar. Ben şeyde yaşarken, kurtuluşta yaşarken Ermeniydi ev sahibim ve bütün komşularım ve bütün mahalle.

Hani evet orada ama o insanların da bak şimdi o insanlar derken de ayıp ediyorum ama yani Ermenilerin diyeyim en azından ve orada tanıştığım Rumların da öyle bir nezaketleri vardı ki tutup da insanın yüzüne zaten herhangi bir şey söylemek gibi bir niyetleri hiç o zaman olmaz. Gerçekten o kültüre sahip olan birisi zaten onu yapmaz. Zaten evet hiçbir zaman duymadım ki efendim siz nerelisiniz hiç böyle bir şey duymadım. Hatta benim tanıdıklarım kendi Anadoluluklarıyla Dalga geçerlerdi. Çünkü en nihayetinde Ermenilerin çoğu aslında... Kayserili. Anadolu'dan...

Elia Kazan Kayserili değil mi? Evet, Elia Kazan Kayserili. Anadolu'dan hani kalkmış gelmişi de var bunun çünkü. İstanbul'da doğmuş büyümüş de var. Hani benim dedem işte, biz beş kuşaktır İstanbulluyuz. Benim dedem zaten Dolmabahçe Sarayı'nın teşrifatçısıymış falan diyen tipler vardır ya bir de. Var bunlar, evet. İşte biz Pargalı Paşa'nın soyundan geliyormuşuz aslında falan diyen. Ya da mesela eski Moda Burcuvazi'si diye bir Burcuvazi vardır mesela. Moda Deniz Kulübü'ne takılırlar bu insanlar falan. Benim öyle akrabalarım var mesela eski eşimden. Bunlar gerçekten bir İstanbullu burcuvalık giyinmişlerdir kendi üzerlerine. Kendi dünyalarında yaşarlar. Onun dışındaki dünyayla çok temas etmek istemezler. Ama öyle hani gelini beğenmemek falan gibi bir tarzları da pek fazla yoktur. Acaba nerede başına gelmiş bizim arkadaşımızın bu semt? Nişantaşı. Nişantaşı. Semt, Nişantaşı. Nişantaşı bir travma geçiren bir yer bir kere. Çünkü çok değişti. Mesela ben de sonradan olma Nişantaşı'yım. Yani 12-13 yıldır Nişantaşı'nda yaşıyorum. 13 yıl öncesinin Nişantaşı'yla bugün arasında bile çok fark var. Her bakımdan Türkiye'nin değişimiyle beraber Nişantaşı da çok farklı bir yer haline geldi. Yaşaması daha zor bir hale geldi. Nişantaşılılarda belki böyle bir şu anda

Ya şimdi kabul edelim. Deformasyon olmuş olabilir. Bence bu var zaten. Hayır kim İstanbullu ki zaten yeni geleni beğenmeyecek? Onun hala var mı öyle bir şey ya? Allah aşkına bak geçen gün şimdi aklıma geldi. Tekrar okuduğumda iriti olduğum gibi şimdi tekrar iriti oldum. Şemsa Denizsel var bir şey. İşin doğrusu pek Kim olduğunu da bilmiyorum. Zannedersem bir şef. Ben çok sonradan böyle şeylerini görmeye başladım. Bizim Oksijen'de yemek yazıları yazıyordu. Arada bir okuyordum ben. Çok ilgimi çeken bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Ayvalık'ta yaşıyordu. İşte orada Ege Mutfağı falan filan yapıyordu.

Sonra Selanik'e taşınmaya karar verdi. Hatta yani ben orada da böyle bir şey oldum. Çünkü bunu böyle bir bangır bangır duyundu. Ben Selanik'e taşınıyorum. Çünkü Türkiye'de artık yapamıyorum. Zeytinliklerin söküldüğü bir yerde ben yapamam falan. Gerçekten öyle mi? Yazık yani hani. Neler çekmiş.

Yani hani zeytinliklerin sökülmesi... Bir Nusret'in el üstünde tutulduğu ülkede ben olamayacağım dedi. Şey falan demiş, işte kıymet bilmiyorlar bu ülkede. Yani sen bir şefsin, aşçısın ve harikulade bir evde... Aşçısa sen aşçı kalma diyorsun Cem Karaca'nın. Harikulade bir evde yaşıyorsun, param var, pulun var. Yani bence bir aşçı olarak yeteri kadar değer görmüşsün işin doğrusu. Belki lordluk falan istiyor. Hani bu ülkede ne yazarlar, ne filmciler, ne sanatçılar, ne kültür insanları, ne akademisyenler var ki bir şey görmediler, değer görmediler. Kendi evleri falan yok. Dolayısıyla yani bunu bu kadar abartmaya bence gerek yoktu. Sen çok fazla yükselmeden bir bağlama geri dönelim. Hayır, hayır, bir dakika döneceğim. O geçenlerde de bir şey, başka bir şey paylaştı. Instagram'dan diyorum ya takip etmeme rağmen önüme düşüyor. Çünkü galiba çok konuşuluyor.

O da şu, bu Selanik'e taşındı. Selanik günlükleri yapıyor şimdi de çok sanki. Yani taşındığı yer de Selanik gerçekten. Şuradan sekiz saat sonra gidebildiğin bir yer. Bizim köy. Bizim köy, o ayrı. Bir de şunu söyleyeceğim. Yani zeytinlikler taşınınca kurtulacak mı? Hani sen kaçtın, o kaçtı, bu kaçtı. Pardon, kim bu işin başında duracak? Mesela dün ben Mehveşevin'le buluştum. İnanılmaz kendini... Ne yapıyorsun Mehveşevin? Kendi buna adamış çeviricilik konusuna şimdi de 12 bölümlük bir podcast hazırlamış mesela. Deliler gibi çalışıyor yani bu konuyla ilgili. O mesela sahip çıkıyor. Gidene bilir bu arada. Kim Yadışev'in eski İstanbullu, gerçek. O gerçek eski İstanbullu. Ayıptır söylemesi ama köprülülerden kendisi. Yani o eski İstanbulluyum ben dağılın diyeceklerin başında kendisi geliyor yani. Hiç böyle bir şey hayatımda ama ondan. Gerçekten. Onlar söylemezler böyle şeyler zaten. Ne ondan ne annesinden duymadım.

Neyse bu Şemsa Denizsel geçen günde niyeyse şöyle bir paylaşımda bulunmuş. Telefonum yanımda olsaydı söylerdim. Okurdum. Ben İstanbulluyum. Ben hani vardır ya böyle üç köpek dört köpek denilen işte ben onlardanım. İşte İstanbullu olmakla gurur duyuyorum ve yeter be falan gibi hani böyle. O dağılın demiş mesela. Niye böyle bir şeye ihtiyaç duymuş?

Altına da böyle ben şey beklerdim doğrusu hanımefendi siz ne diyorsunuz ya bu ne gerek var böyle bir polemik şimdi diye bir şey beklerdim altına oh be bende işte şuradan gelmiş biz sarmaya sarma demeyiz dolma deriz çünkü o İstanbul'dur çünkü İstanbullular gerçek İstanbullular dolma der. Bu İzmirliler gibi olmuş biraz. Şimdi şey zaten Egeliler'e şey yapmışlar. Ege'de Sarma Diyo olabilirler. Ege'nin köylüsü Sarma Diyo olabilir. Biz buna İstanbul'da dolma deriz. Biz de dolama deriz o zaman.

Her yerde bir şey bir şey deneyecek yani. Yani ben gerçekten İzmirliliğimle alınmadım bu işe sarma dediğimiz için alınmadım. Bu polemit bana çok acayip geldi. Böyle bir büyüklenme duygusu neden ona geldi? Neden yani İstanbullu ayrımı yaptın dolma üzerinden? Gerçekten daha ciddi konulardan yapılabilir. Şimdi sen biraz önce dedin ya, kim böyle şeyler diyor ya? Hayır, hala böyle şeyler mi varmış? Yani evet, bak sosyal medyadan bunu büyük büyük yapıyor herhalde. Bana biraz arkayık geldi yani bu konu. Yani 300 bin takipçisi var, 300 bin takipçisinin hepsi İstanbul'da olamaz, onları oradan atar yapmış yani. Tamam, demek ki şöyle bir gerçeği sattırıyoruz biz. Biz gerçek İstanbulluyuz. Bunlar da geldiler, İstanbul çok bozuldu Anadolu'dan diyenler hala var. Bu iş bitti zannetmiyordum. Bundan dolayı haksızlığa uğrayanlar var. Bunlardan biri de bizim podcast'imize ulaştı ve bu derdini bildirdi. Diyor ki ben Kayserili başarılı bir iş kadınıyım. Ayrıca bir yaşam tarzım var. Fakat geldim, bu nişan taştılar.

Beni hor görüyorlar. Tamam modern ekonomist. Sürekli diyor bir şekilde diyor laf dönüyor dolaşıyor. Biz gerçek Nişantaşlıyız. Biz gerçek İstanbulluyuz. Burada görgü kuralları farklı ilerler. Şimdi bu podcast yaptıktan sonra Nişantaşı'na bizi almasınlar. Ya sokmasın, sokmayacaklar mı? Ya sokmayacak olmasınlar. Olmasınlar. Ya kimin gücü yeter beni herhangi bir yere sokmamak diye bir şey. Sence olabilir mi? Bir bakma. Bir bana bak, bir bak. Bu arkadaşımız hanımefendiye, Kayseri'yle olan. Bazı filmler önerelim ki kendisi kendisini daha iyi hissetsin diye düşündük. Biz, girizgah biraz uzun oldu. O yüzden ilk filmi istersen geç artık.

Tamam geçeyim. Bu arada yani herkes bir yerde zaten yabancıdır. Herkese bir yerde beğenilmez. Az bulunur. Yani Allah'ın nişan taşlısı da mesela bak Allah'ın nişan taşlısı olur Fransa'ya gittiğinde. Anlatabiliyor muyum? Ki bence öyle değildir. Yani bence de öyle kendi deneyimimden de bir ara bahsedeceğim. Öyle de değildir ama yani her zaman doğup bir tık kötüdür ya. Herkes kendi batısına bakmak ister. Herkes kendi batısına bakmak ister. Sağ kolunun tarafına hiç bulaşmak istemezsin. Aslında bütün mesele buradan kaynaklanıyor ama bütün mesele şuradan da kaynaklanıyor. Kendi kimliğine aslında biz nedensiz sahip çıkmak konusunda biraz sonradan bilinçlendik.

Kayseriliyim ya ben. Yani mesela Yozgatlıyım ben ya, Erzurumluyum ben ya, Karslıyım ben. Ve bununla gurur duymak, bunun güzel bir şey olabildiğini anlamak, konuşmak, düşünmek bunlar bize çok sonradan sonradan yeni yeni olan şeyler. Uzun yıllar Anadolu'lu olmak çünkü şimdiki ilk başlayacağımız Gurbet Kuşları filminden de... Onunla mı başlayalım? Onunla başlayalım, olmak üzere. Anadolu'lu olmak zaten bize şey olarak empoze edemiş filmlerden. Çirkinlik.

Görgüsüzlük, hatta aptallık. Hayır, Yeşilçam Sineması bunun tam tersini yapmıştır aslında. Gerçekten mi? Hadi anlat. Yani Yeşilçam Sineması'na baktığın zaman Anadolu'dan gelen... ...insanlar hep saflığı, temizliği ve güzelliği temsil ederler. Tam tersine Nişantaşlılar ve hani Nişantaşlıların çılgın partileri vardır ya böyle Yeşilçam Sineması'nda. Arkada böyle pop rock çalar ve çılgınca dejenere dejenere eğlenen gençler genelde nişantaşılardır. Hep mesela Türkan Şoray tipik bir Anadolu kızı olarak sevilir. Fatma Görek tipik bir Anadolu kızı olarak sevilir. Hülya Koçiğit ilk filmi Susuz Yaz'da bir Anadolu kızı olarak karşımıza çıkmıştır. Filiz Akın her nasılsa sarışındır ama o da bir şekilde Anadolu kızı oldu. Yani şu anki Türk dizilerine baktığın zaman da aynı şeydir. Yani Anadolu tipli yakışıklılar ve güzeller sevilirler.

Yani sarışın kategorisi çok azdır genellikle ve Anadolu insanını daha çok çünkü müşteri onlar. Yani Yeşilçam'ın müşterisi Anadolu insanı olduğu için sıkar mı orada Anadolu insanını küçümseyen film yapmak? Yapamazsın. Ya şimdi şöyle aslında geniş bakış açısından evet ben de böyle düşünüyorum. Hayır Erdem'inden dolayı değil müşterin o. Yapamazsın ki. Bir şey söyleyeceğim. Yani ben de öyle düşünüyordum ama ben Türk filmlerini hiçbir zaman yani bu arada da siyah beyaz Türk filmi merakım vardı benim eskiden. Her gün öğleden sonra eve gelir muhakkak bir Türk filmi seyrederdim. Ama hiçbirini gerçekten aslında düşünerek, inceleyerek, irdeleyerek seyretmemişim işin açıkçası. Hepsini çok sevdiğim için seyretmişim ve ne anlamışım ne anlamamışım. Dolayısıyla senin gibi evet düşünüyordum. Fakat sonra dün gurbet kuşlarını altı saatte seyredince kafamda bir şeyler değişti. Çok fazla not aldım, çok fazla şey yani cümle cümle yazdım. Gurbet Kuşları'nın yönetmeni kim? Halit Refik. Halit Refik benim hocam. Ben öğrencisiyim kendisinin. Film analizi yapmayı kendisinden öğrendik. Mimar Sinan Sinema Televizyonu bölümünde. Gurbet Kuşları 1964 yılında hocanın çektiği Turgut Özakman'ın bir öyküsünü Orhan Kemal, Halit Refik ve Turgut Özakman üçü beraber senaryo yazarak ortaya konmuş olan bir köyden kente göç hikayesi. İşleri bozulunca Maraş'tan İstanbul'a göç eden Tahir Ağa ve Bakırcıoğlu ailesi İstanbul'da karşılaştıkları hazin olaylar, Tahir Ağa işte İstanbul'da dolandırılmasıyla başlıyor sonra çocuklarının başına gelenlerle şansı yaver gitmiyor gene. Erol Tarkın, Tanju Gürsül, Pervin Par, Filiz Akın gibi isimleri görüyoruz burada. Bir siyah beyaz Türk sineması klasiği. Evet. Notlarınıza geçelim hocam. Yani şöyle yani bunlar böyle geliyorlar. İlk daha zaten şeyde başlıyor, trenden iniyorlar. Ellerinde böyle torbalar bir şeyler. Mesela o Haydarpaşa Garı'nda iniyorlar. Haydarpaşa Garı merdivenlerinden boğaza bakma sahnesinin ilk örneği. İlk örneği ve bakıyorlar ve gerçekten de tam olarak sana kral olacağım diyorlar yani bu cümle var. Yeneceğim seni İstanbul. Sana kral olacağım diyor. Daha sonra birkaç kez tekrar İstanbul'a şah olacağız, İstanbul'a şah olacağız falan. Bu şeyde de çok vardır mesela New York'la ilgili. Hatta şey, Rocky'de miydi? Yok, değil. Sylvester Stallone'ın polis olduğu bir film vardır, çok ünlü. Onda bile çok önemli sahne vardır. New Jersey'den şeye bakar, New York'a bakar ve bir gün seni yeneceğim New York. The Cup mı? The Cup, evet. Çok kötü filmdi. Ben severim, Sylvester Stallone'ı sevdiğim için. Ben de çok severim. Özellikle yalanıma girerim. Sylvester Stallone'ı severleri üzen bir film. Evet evet ama ben gerçekten o kadar seviyorum ki Sylvester Stallone'yi, o filmi bile kabullenmişimdir yani. Rocky'den sonra yaptığı bir hayal kırıklığı filimdir ama Allah'tan sonra başka şeyler yaptı da unutuldu o filime. Yani aslında aynı şey, İstanbul böyle New York gibi, senin yeneceğim kafasıyla gelinen bir yer. Bizans, kahpe Bizans. Evet tekrar tekrar alınmak istenen bir şehir, tekrar tekrar fethedilmek, alınmak, sahip olunmak istenen bir şehir.

Bunlar geliyorlar orada ve kral olacağız falan diyorlar. Mesela bir Kayseri'de tipi var. O trenden onlarla beraber oynuyor. Haybeci. Haybeci. Kayseri'den zaten biletsiz binmiş. Baradan oynuyorlar. Öyle böyle gelebilmiş. Tam onun polisi tutuklayacak neyse hadi bırak diyor.

Sonra vapurda şöyle bir şey diyor mesela. Geliyor bu sefer vapura da biletsiz binmiş. Bana bak senin peşindeyim ver biletini falan. Niye diyor? Ben bu vatanın evladı değil miyim? Benim diyor dedem diyor 93 Harbin'de savaştı. Babam diyor Sakarya'da savaştı. Ben de diyor bu vatanın şeyi ben buna binebilirim. Bu vapura ben binebilirim falan daha oradan şey başlıyor. Hani Anadolu.

Köylü milletin efendisidir. Hikayesi var ya Mustafa Kemal. Taşlı şehirli çatışması daha oradan başlıyor zaten. İşte şey diyor İstanbul'da adım atsam para her şey para falan filan. Oradan dönüyor biri diyor ki İstanbul'da senin gibilere haybeci derler falan diyor. Haybeciydi değil mi? Haybeci evet. Haybeci derler diyor.

Bunlar gidiyorlar bir aile olarak Kayseri'li bir yana. Ailecek çok daha Kayseri'den adamakılı görünüyorlar. Oğlum öyle haybecilikli olmaz. Çalışacaksın, didineceksin. Bu işler öyledir falan. Balat olduğunu tahmin ettiğim bir yerde, hatta o evi ben biliyorum yani. Orada bir eve giriyorlar. İşte gelmişler yirmi gün önce evi tutmuşlar. Kadın bunlara anahtarları veriyor, ağlaşıyor falan filan. Daha eve girdikleri andan itibaren bu Anadolulukları fazla fazla göze sokuluyor. Yani yol yordam bilmemeleri, usul bilmemeleri, abilerin kıza şiddet uygulaması, işte kızın söz hakkı evde olmaması ama o kızın illaki, illaki kötü yola düşecek yani o kız. Ben zaten Orhan Kemal hikayelerini çok sevmem işin doğrusu. Sürekli aşırı şey vardır böyle umutsuzluğa şey yapan, sürükleyen. Ben katılmıyorum buna. Orhan Kemal aydınlık gerçekçi bir insandır. Edebiyat olarak. Yani şey, bana çok umutsuz gelir hikayeleri. Hep kötüye gider. Bahsettiğimiz filmin sonu bile umutlu bir şekilde bitmeyi başarıyor yani. Yani ne kadar umut dersen ona. Yani çünkü şöyle bir kere kız ölüyor, intihar ediyor. Hani evin genç kızı. Çünkü gidiyor başka bir adamın koynuna giriyor ve o adam da zaten onu kullanıp atıyor. Yani film aslında bir şey filmi. Anadolu'dan İstanbul'a gelmeyin, burada bir şey yok. Geldiğinizde harap olursunuz filme.

Eviniz, barkınız yıkılır, dağılır. Çoluğunuz, çocuğunuz intihar eder. Kötü yola düşer. Sonunları ne öneriyor aileye? Maraş'a geri dönün. Maraş'a geri dönün. Orada kendi işinize, gücünüze bakın. Kendi şehrinizi kalkındırın orada diye aslında. Hayır, yanlış mı? Yanlış bir mesaj mı? Değil. Ama gerçekçi mi? Maraş'ı İstanbul yapın diyor. Yani İstanbul'a gelmenin insanları. Ama bir dakika, gerçekçi mi? Yani niye her İstanbul'a gelen kötü yola düşüyor? Ya benim annem bile... Ben düştüm mesela.

Ben geldim İstanbul'a direkt kötü yola düştüm. Yani ben bile gelirken İstanbul'a annem benim aman içtiklerine dikkat et demiş bir kadın yani yani içeceğime gerçekten ben İzmir'de feleğin çemberinden geçmişim. Hani bodrumlarda çalışmışım, otellerde, barlarda çalışmışım. İstanbul'da biri benim içeceğimi şey katacak. Ben 11 yaşında yatılı okula geldim İstanbul'a mesela. O zaman 1984 yılı olduğu için... ...Beyoğlu trafiğe açıktı henüz böyle. Hayat kadınları, seks işçileri sokakta çalışırlardı. İşte pavyonlar zamanı Beyoğlu'nun falan. Öyle bir dönem. İşte annem babam beni bırakmışlar Galatasaray Lisesi'ne. Dışarı çıkmışlar, bir bakmışlar ortağım bu. Annem babama demiş ki, Ömer biz çocuğu nereye bıraktın?

Doğru, hakikattir. Evet, yani direkt kötü yolu düştün, dakika bir zaten dışarı çıkıyorsun. Kötü yol o zaman zaten Beyoğlu kendi başına. Hatta adı öyle olsa değil mi? Kötü yol. Kötü yol. O da Halit Refik filmi adı gibi oldu, evet. Sonra 90'lı yıllarda işte Beyoğlu dönüştü bir kültür sanat merkezine. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği sayesinde döndü. Biz kötü yoldan birden Kültür Sanat Merkezi'nin ortasında büyüyen çocuklar haline geldik. Yani hepsi var İstanbul'un içerisinde ama kötü yola düşme şeyi var. Evet düştük mü kötü yola düştüğümüzde kalktığımızda olmuştur. Şimdi bunun konumuza hani bizim sorumuza bağlayacak olursak burada işte Filiz Akın karakteri var. Şimdi bu dört tane çocuğu var bu aileye. Filiz Akın iyi İstanbul kızı.

İyi İstanbul ailesinin işte abisi doktor Amerika'ya gitmiş, baba tarih düşkünü. Bizimkileri seven İstanbullu yani. Önce değil, hayır. Önce mesela bu Maraş'tan gelen ailenin dört tane çocuğu var. Bu dört taneden üçü olan biri kız. Kız zaten kötü yola düşüp göğe yani düşmüyor da işte ölüyor. Diğer üç oğlandan bir tanesi doktor olmaya karar veriyor ve o üniversiteye giriyor. Evet. Üniversitede Filiz Akın'la tanışıyor. İşte iyi aile kızı Filiz Akın. Böyle şöyle bir sahneleri var. Yürüyorlar yolda ve birileri işte gelip böyle bir şey... Bunlardan bir şey mi dileniyor? Unuttum şimdi neydi onu.

Kız da diyor ki, kalk köyünden gel, İstanbulluyu soy. Yok ya, diyor. Hiç. Kadın bir şey istiyor da, sapasağlam kadın. Gitsin, çalışsın. Kalk köyünden gel, İstanbulluyu soy. Sonra oğlan böyle biraz bozulunca falan dönüyor. Yoksa sen de mi onlardansın, diyor. Sen senin arka şeyin, bu gezenin... ...şey karşılaştığı olay 1964-2024. Demek ki arada geçen 60 yılda bir şey değişmemiş bu konuda. Evet. Sonra oğlan da buna şöyle cevap veriyor. Hiç de değil. Benim ailem su katılmamış İstanbul'da. Bildiğim tek köy Kadıköy diyor. Hala verilen bir cevaptır ya bu. Bildiğim tek köy Kadıköy falan. Mecidiyeköy. Senden sağ... Dur ya. Biz çok güzel, biz bunu sahne... ...canlandırırız bu sahneyi. Yapalım mı?

Köyünden gel İstanbulluyu soy. Yoksa sen de mi onlardansın? Ne münasebet. Benim ailem Halis Munis İstanbul ailesi. Bildiğim tek köy Kadıköy. Diğeri de soru gülüyor. Bir de şey diyor tabi hikayede Turgut Özakman.

Yani İstanbul'a gel, doktor olacaksan gel, İstanbul'a kal diyor. Evet, evet, evet. Vatanı, milleti faydalı olacak biriysen eğer doktor olacaksan gel, kal, İstanbulluyla da evlen hatta diyor. Ama bunu yapmayacaksan dön memleketini, orada atölyeni aç, tezgahını, memleketini kalkındır. Şehirli olmayı becereyeceksen İstanbul'a gel. Ama bir yandan da yani hani şey var hani bunu kim yapıyor, kim yapmıyor bilemezsin. Hani çocuk tıp okuyor diye birdenbire İstanbullu gibi oluyor. O komplekse de giriyor. Aynı şekilde bunun bir tane şoför abisi var. O şoför abi de o komplekste. O da hep bir İstanbullu kadın hayali kurmuş. Tancı Gürsü.

İstanbullu kadın hayali kurmuş, o da diyor ki... ...ben bir gün İstanbullu bir kızla evleneceğimi biliyordum... ...İstanbul'un kraliçesini buldum diyor. Kızı diyor ki ben İstanbullu değilim ki diyor. Ne? Adam bayağı sinirleniyor. İstanbullu değil misin? Yani böyle bir fark. Böyle bir rüya. Gerçek İstanbul'da olması. Avrupa'ya yaşamaya giden Türklerin karşılaştığı... ...ya da Fransa'daki cezaevlerinin karşılaştığı. Yani göçmenlik her zaman... Zor bir şey. Bir de şehirli olmak üç nesilde gerçekleşen bir prosesdir ya. Bir insanın bourgeois olması için sadece kendisinin şehirde doğması yetmez. Baban da deden de şehirde doğmuş olacak diye bir söz vardır. Evet. Ben kendi oğlunla aramdaki farklara bakınca bu sözün doğruluğunu görüyorum mesela. Evet, şimdi mesela bu şeyin ailenin kızını... ...Fatma'yı şeye götürüyor. Bir tane mahalleden böyle hafif haşifte bir tip var. O alıyor, partiye götürüyor. İlk kızın başının yanması orada başlıyor. Orada mesela şey yapıyorlar böyle... ...işte kızlar, ay sen de çok soğuk nevaletsin, işte bir şey... ...haydi canım iç içkini falan içmiyor. İşte diyorlar ki... Ay canım belki oruçludur. Hani direk. Oruçlu musun diyor. Bu da diyor ki niye oruçlu olayım Ramazan'da bile değiliz. Hahaha diye orada da bir gülüyorlar. Yani inanmazsın belki ama bu benim bahsettiğim bu soruyu soran kişi bununla karşılaştı. Çünkü bunun annesi başı kapalı.

Şimdi annesiyle beraber görüldüğü ortamlarda. 2024 yılında mı kaçtı? 2024 yılında. 2024 Türkiye'sinde bu yaşandı. Bu yaşandı. Annesiyle beraber görüldüğü durumlarda canım onun annesi zaten pek çok şeye müsaade etmez. Onların yani işte selam vereyim mi, vermeyeyim mi? Apartmana girerken selam verelim mi, vermeyelim mi? Çünkü annesi kapalı, yanımızda erkek var. O selam ver... Yani direkt böyle yaşıyorlar. Bunu diyen kim? Nişantaşı'lılar. Evet.

Yani şey düşünüyor yani hani annenin başı kapalı yanımızda oğlan var, erkek var. Erkek oğlan merhaba desin mi demesin mi? Çünkü başı kapalı ama yanındaki kız son derece modern. Yani. Kafa karışıyor. Hani orada şey gibi bu. Yoksa oruç mu tutuyorsun şekerim? Yani bu, tamam. Yani kendini daha ileri zannederken daha geri olmak. Evet, evet, evet. Tam olarak o. Dolayısıyla bu film bence bunun çok uzun zamandır kanayan bir yara olduğunu gösteriyor. Baktığın zaman mesela çok kalın kalın yazılmış bir senaryo gibi duruyor. Çok aslında. Ama senin vaka var işte elimizde.

Yani sonuçta günümüz Nişantaşı'nda yaşanan olayla birebir denk geçiyor. Evet, evet, evet. Doğruymuş yani. 60 yıl önce bir de. Sadece o zaman çok şey kaba kaba yazılmış. Ve kaba kaba oynanmış ve kaba kaba montajlanmış. Bence sineması gayet iyidir. Sinematografisi çok güzel. Yani böyle kare kare çok güzel ama geçişleri bir tuhaf.

İşte şey yani... Sundance Festivali'ne göndermek için çekmemişler ki adamlar filmleri zaten. Ama niye çekmemişler ki? Biraz sonra bahsedeceğimiz öteki filmler aynı dönemde çekilmiş. O zaman bir milli sinema şeyi var, davası var. Ayrı bir konu. Yani bir yerli sinema dili yaratmak için Orhan Kemal, Kemal Tahir, Turgut Özakban, işte Halit Refik, Metin Erksan falan onların bir mücadelesi var. Bence Halit Refik'in iyi filmlerinden biridir Gülbetkuş gibi. Değilebilir belki. O zaman bir ara mani söyleyelim ki... Hadi bakalım ne hazırladın? Ruhu acılar çekenler ama umudu kesmeyenler, hayattır olur diyenler, filmlere şans verenler için sine terapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Şimdi şey var kızın çok fena abisinden dayak yediği bir sahne var. Sonra doktor abi geliyor diyor ki yabancı değil ya abin diyor döven diyor. Diyor ki üzülme diyor düzeltiriz diyor şimdi saçlarını diyor. Saçlarını kesiyor çünkü abisi. Ondan sonra diyor ki şimdi diyor benim dediklerimi tekrarla diyor.

Bundan sonra çok iyi bir kız olacağım. Kız soruyor. Bundan sonra çok iyi bir kız olacağım. Yanlış işler yapmayacağım. Yanlış işler yapmayacağım. Ağabeylerimi üzmeyeceğim. Ağabeylerimi üzmeyeceğim. Yani şimdi gerçekten Anadolu'nun da... ...hani hoyratlığını... ...ben o yüzden çok şey yapmıyorum yani... ...bu metni sevmiyorum. Hani Anadolu'nu dediğin... ...hoyrat... ...kızını kardeşini döven... Sonra da ama birdenbire kızın gene saçı güzelleşince kikirdemeye başladı. Halbuki hiç kızın karısına dönmez Anadolu'da böyle bir şey. Nerede görülmüş kadınlar? Anadolu'da baş tacıdır. Her zaman çok kibar muamele görürler. Ama bu arada mesela baba öyle değil. Gençim olanlar öyle. Baba öyle değil bu arada. Baba şey diyor, bu evde diyor ben babayım benim sözüm geçer diyor. Evet. Siz diyor benim diyor kızımı diyor bu eve diyor biriniz uç kurunuzun peşine düşmüşsünüz. Birinizin nerede olduğu belli değil. Siz diyor bu eve diyor beş kuruş getirmeden tıp da diyor benim kızımı dövecek insanda değilsiniz diyor ve kızı da dokunmuyor mesela baba. Ya orada bir dengi kurmuş neyse ama yani bu kadar böyle iki tarafın böyle çok keskin yapılıyor olması bir tanesinin babası hemen izin veriyor doktorla nişanlanmasına.

Paralar veriyor. Mesaj kaygılı filmler oldukları için yani iki tarafında sonuçta... ...bir de tarafsız bakmaya çalışılmış konuya yani. İki tarafı da kayırmadan. Ne Nişantaşı'lıları, ne Anadolu'luları. İki tarafı da bir de şey, İtalyan yeni gerçekçiliği var ya o zaman, Viscontiler'den falan gelen... ...aşırı gerçekçi ve kalın kalın çizgilerle gerçeği yansıtmak.

Böyle bir şey mi var? Böyle bir tür mü var? Ben bilmiyorum. Tabii yeni, İtalyan yeni gerçekçi, bisiklet hırsızları filminden falan gelen. Ondan etkilenmedir zaten Türkiye'de şey, ulusal sinema çizgisi. Gerçekçiliği çok kalın ve çarpıcı bir şekilde...

Zıtlıkları da böyle çat çat çat vermek. Evet kontrastları çok sert bir şekilde vermek yani bisiklet hırsızları filmini seyret. Mahvolmuşsun yani. Zaten mahvolmuşsun. Her şey böyle bu kadar mı şey olur keskin olur diye düşünürsün gerçekten. Yani Gurbet Kuşları böyle bir filmdir. Siyah beyaz eski Türk filmlerini sevenlere tabii ki tavsiye ediyoruz. Aynı zamanda Türk sinema tarihi hakkında fikir sahibi olmak isteyenlere de tavsiye ediyoruz. Biz kendi dinleyicimize niye tavsiye ediyoruz, ne şifa öneriyoruz burada? Türkiye'de çok büyük bir şey oldu. Çok uzun yıllara dayanan, çok eski bir mevzu. Şahsiye almasın bu konuyu mu yani? Hiç şahsiye almasın gerçekten. Bir de çok kişisel de farklılıklar oluyor. Mesela şey bekliyorsun bu filmde, Filiz Akın önce öyle diyor ama sonra dönüşen bir karakter.

Sonra dönüşüyor ve gidiyor işte Maraşlı annesi babası oluyor ya artık. Evet karakter dönüşümleri var filmin içinde. Var ondan sonra gidiyor onlara anneciğim babacığım diyor. Kayınvalidesine Kur'an hediye ediyor. Öpüyor kadın başına koyuyor. Ah ne güzel bak benim dindar olduğumu da anlamış bu kızcağız diyor. İşte oh aferin oğluma iyi ki böyle bir gelin getirdin bize. Hani öyle dönüşüm var. Bozlaşmalar da öneriyor. Evet evet ve hani İstanbul'un bir yandan iyileşmesi hali de var. Hani dönüşmesi hali de var. Aşkla, sevgiyle dönüşüyor çünkü artık Maraşlı bir çocuğa aşık. Yani yapacak bir şey yok. Zaten filmdeki en sağlıklı ilişki o doktor olmak isteyen çocukla Filiz Akın'ın ilişkisi. Çünkü o kız Anadoluları anlıyor. Evet. Onlara saygı gösteriyor. Yani onlarla hayatını paylaşmak istiyor. Oğlan da İstanbul'a sağlıklı bir şekilde intibak ediyor. Bir de şey de var, onu da kısaca söyleyeyim. Yine kızın babasına söyletiyor Orhan Kemal burada. Diyor ki, işte Amerika'daki Türk doktorlarından bahsediliyor. Pardon, şey söylüyor, kızın, pardon, ailenin oğullarından biri söylüyor. Onlar da diyor, köyden şehire gitmiş gibiler diyor. Yani diyor, ha doktor bunu söylüyor. Yani Amerika'ya gitmek diyor. Onlar da diyor, bugünlerde çok var diyor. Köyden şehire gitmiş gibiler diyor. Baba diyor ki, olur mu canım falan diyor. Ben tabii bu noktada kendimi düşünüyorum mesela. Ben İstanbul'dan... Yani İzmir'den İstanbul tabii Anadolu'dan İzmir benim hikayem daha derin ama... ...Anadolu'dan İzmir, İzmir'den İstanbul, İstanbul'dan New York mesela. Kendimi orada hiçbir köyden şehire gitmiş gibi hissettim mi? Hayır. Acaba? Hayır çünkü İstanbul şehir gibi şehir. Yani bir New York kadar zaten bir kent. Hani yaşantısı olarak da öyle. Ama filmde bundan da bahsediyor işte Almanya'ya giden işçilerin... ...şeyinden oradaki sıkışmışlıklarından da bahsediyor. Filmin zaten en son sahnesinde gene Haydarpaşa garındayız. Doktor olan çocuk İstanbul'da kalan Filiz Akın'la evlenecek olan Filiz Akın iyi sarışın kız. Türkçe namazındaki iyi sarışın kızların ilk örneğidir zaten. Sarışınlar genelde fethane yuva yıkıcı olurlardı çünkü. Bunlar o sağlıklı sentezi gerçekleştiriyorlar. Yani aslında şeyin Orhan Kemal, Turgut Özakman, Halil Trefi üçlüsünün gönlünde yatan şey o. Anadolu'dan gelenler, doktor olsunlar, mühendis olsunlar, topluma katkı verecek şekilde intibak etsinler şehre edeceklerse, İstanbullular da Anadolu'lara böyle saygı sevgi göstersin. Ve sonra da zaten filmin sonunda da... Sonra onları baş başa görüyoruz galiba zaten. Ve şey diyor kız, biz de burada diyor eğitimimizi bitirince... ...yanınıza geleceğiz, Maraş'a. Çünkü orada bizim gibi yetişkin insanlar, yetişkinden buradaki kasta eğitim görmüş... ...yetişkin insanlara esas orada ihtiyaç var diyor. Yine bir mesaj. Daha önceki bölümlerde anlatmıştım mesela, benim annemin babamın da... ...Anadolu'ya görev için gitmesi, yetişkin insanlar olarak.

Yani ki benim babamın en sevdiği yazar kimdir? Orhan Kemal. Orhan Kemal. Bu mesajları almış almış gitmiş. Okumuş okumuş gitmiş. Bu sonuçta sosyalist gerçekçi bir film. Ulusal sinema, ulusal sol. Yani sosyalist Kemal Tahir etkisinde zaten. Sosyalist toplumcu bir film yani açıkçası ve sonuçta da toplumsal bir önerme getiriyor tabii.

Ya bir de bana bence bu film şu soruyu çok güzel sorduruyor. Yani eğer benim gibi böyle altı saatte seyredersen... ...Asimile olmalı mısın, olmamalı mısın? Sorusunu çok güzel sorduruyor. Bunun cevabını ben bilmiyorum. Çok karışık, çok uzun bir soru. Bunu düşündürmesi bakımından bence çok kıymetli. En azından bu arkadaşımız otursun. Bu soruyu çıkartırsa bu filmden bunu düşünsün. Evet, süremizin sonuna geldik herhalde. Bundan sonra kapatalım konuyu. Ama ben sana söylemiştim, gurbet kuşlarının saatlerce konuşulabilecek bir film olduğunu söyledim zaten. Tamam, sadece bunu konuşup bitirelim istiyorsan. Hayır, hayır. Ötekilere de, şeye değinelim mi lütfen? Breakfast at Tiffany's. Hadi ona da değinelim. Onu da seyrettim ya. Oturdum onu da seyrettim. Dünyanın en güzel romantik komedisi. 1961-1958'de Truman Capote yazmış bunu. 1961'de Truman Capote ile George X. Wrought beraber senaryosunu yazmışlar. Yönetmen Black Edwards pembe panter serisinin yönetmeni olarak komedi yönetmeni. Oynayanlar da tabi ki efsanevi Audrey Hepburn, Holly...

Nasıl soyadı o? Golightly. Holly Golightly ve Paul Varjag yazarı adayı. Rolünde de George Peppert'ı görüyoruz. 1961 tarihli dünyanın en güzel romantik komedisi. Gerçekten öyle. Bak şimdi ben bir daha mesela ben Breakfast at Tiffany's'i bilmiyorum kaç kere seyrettiğimi. Defalar defalarca seyretmişimdir ama bu sefer ben de biraz daha dikkatle seyrettim.

Çılgınlar Kralikesi adıyla oynamış Türkiye'de. Türkiye'de çok mantıklı tabii. Çünkü Odi Hepburn'un oynadığı... Filmin adı niye Breakfast Tiffany? Ben onu hala anlamış değilim. Çünkü şu, Holly... ...kendini en mutsuz hissettiği, en depresif hissettiği... ...en üzgün hissettiği zamanlarda... ...Tiffany'e gidiyor... ...ve orada şöyle bir dolaşıp kendine geliyor. Filmin açılış sahnesinde... ...5. Cadde, Tiffany's 5. Caddedeydi galiba...

Tiffany's bir sent mi? Hayır, Tiffany's bir çok önemli bir mücevher mağazası. Hı, o içine girdikleri yer yani mücevher bakmak için. Evet, evet o mücevher mağazası Tiffany's. Beşinci caddede yanlış hatırlamıyorsam. Ve şey, Holly ilk açılış sahnesi zaten üzerinde harikulade siyah uzun bir elbise ki ondan sonra o siyah uzun elbiseler moda olmuştur. Zaten ne giyse moda oluyormuş o zaman. Moda ikonu olarak oldu. Evet. Önemli. O siyah elbisesiyle orada böyle yürümektedir. Sabah çok erken zaten böyle arkaya baktığın zaman bomboştur. Her taraf bir tane bile araba göremezsin. Elinde böyle şeye benzeyen Pretzel'a benzeyen ama daha çok böyle bir de şey gibi açma gibi. Ben mesela onun ne olduğunu anlamadım bu seyredişimde. Çünkü ben New York'ta öyle bir çörek...

Görmedim hiç. Demek ki o dönemin çöreğiymiş o. 60'lı yıllarda varmış demek ki. O dönemde varmış. İşte ve kahvesi. Breakfast at Tiffany's. Orada Tiffany's'in vitrinine bakarak mücevherlere... ...kahvaltı eder. Tamam teşekkür ediyorum bu açıklama için. Ve... Holly'de... ...küçük bir şehirden. Teksas'tan. Düneyli bir de yani değil mi? Evet. Esas adı Lulu May'dir.

Texas'ın da bir böyle şeyinden geliyor yani. Kasabasından. Kırsalından gelen bir kız. Oradan New York'a gelmiş, tam bir şehirli kız olmuştur. Sosyete kızı olmuş hatta. Her şeyi öğrenmiştir. Bütün şehrin böyle ince detaylarını öğrenmiştir. Sosyete gülü olmuş hatta değil mi? Evet. Evet. Ama işte o da aslında adamlardan kazandığı parayla geçinmektedir. Yani kötü yolsa o da kötü yola düşmüştür aslında. Sadece bunu çok klas bir şekilde yapmaktadır. Mesela posta kutusunda şey vardır, parfümü durmaktadır.

En son evden çıkarken posta kutusunu açar, parfümünü orada son kez sıkar, oraya koyar ve bu yani çok müthiş bir New York detayı. Mesela Sex and the City denilen aslında şey, dizi, bu Sarah Jessica Parker'ın da canlandırdığı karakter. Zaten müthiş Audrey Hepburn'un o hallerine benzer, onun gibi giyinmektedir. O da bir moda ikonu olmuştur. Aynı şekilde Upper East Side'da, yani Manhattan'ın doğu tarafındaki çok böyle güzel bir muhitte, aynı yerde oturmaktadır hatta yani.

Bakarsan diziyle şeyi karşılaştırabilirsin. Audrey Hepburn'un sevimsiz olanı. Evet, Sarah Jessica Parker kesinlikle ve tabii o da döneminin moderni olarak yepyeni bir şey getiriyor. Yani Audrey Hepburn de aslında şehre gelmiş taşralı kızdır. Ama en bir şehirle olmuştur aslında. Oyunu kuralına göre oynuyor. Evet. Oyunu anlamış, içine girmiş ve kuralına göre oynamayı başarıyor. Evet ama bunu hani o kadar uzun konuşmayacak olursak, şöyle bir sahnesi var. Benim adım şöyle, Lulu May iken bu. 14 yaşındayken bir veterinerle evlenmiş.

Beklenen de babası yaşında. Babası yaşında. Adam bunu gerçekten çok sevmiş. 14 yaşında bir de çocuk gelin kadını yani aslında baktığında. Adam bunu gerçekten çok sevmiş. Adamın karısı ölmüşmüş. Dört tane ondan çocuğu var. Lulu May böyle sıskacık bir şeymiş. Bakımsız falan yani biraz böyle şey hani zaten evlenmesi gerekiyormuş. Evlenmiş fakat sonra Lulu May oradan kaçmış. New York'a kaçmış.

Bu doktor da bunu arıyor, arıyor, arıyor, yıllarca izini buluyor sonunda. Ama çok şey, doktor derken duck diyorlar aslında hani veteriner. Hayvan doktoru. İyi kalpli bir adam gibi. İyi kalpli bir adam, evet. Sen de seyrettin benimle filmi. Evet. Yani adam böyle şey hani kıza ince ince yaklaşıyor. Önce işte bunun üst komşusu olan... ...Paul, Paul Darling ama sonra ona Fred Darling adını takıyor kadın. Fred Darling. Ona yaklaşıyor önce diyor ki işte ya bir konuş hani böyle böyle evine dönsün falan filan. Ve sonra kız bunu çok iyi şey kocasını yani hala evliler.

Kanuni olarak kocası evet. Kocasını çok iyi karşılıyor. Ona çok tatlı davranıyor. Adam ona çok tatlı davranıyor falan. Fakat sonra işte hadi artık evimize dönelim diyor bunlar. Otobüs şeyine gidiyorlar. Otogara gidiyorlar. Tam böyle şey de geliyor. Komşuda bunlarla Fred Darling de geliyor bunlarla. Tam gideceklerken diyor ki kocasına ben gelmiyorum seninle diyor.

Ama diyor işte Lulu May diyor işte senin yerin orası falan. En son böyle pencereden elini tutuyor diyor ki bak... ...seni çok seviyorum, seni sevmiyor diyelim seni çok seviyorum ama ben Lulu May değilim artık diyor. O yüzden gelmiyorum diyor. Yepyeni bir kişi olmuş. İsmini de değiştirmiş işte. Hole olmuş.

Fakat sonra ilerleyen sahnelerde... ...Taksideler, bu üst komşusuna aşık oldu artık... ...Taksideler diyor ki, ben diyor... ...Lulu May değilim, evet... ...ama ben Holly de değilim... ...ben kim olduğumu bilmiyorum... ...ben kayıbım... ...tıpkı diyor bu kedim gibi... ...kedinin adı yok çünkü... ...onun da adı yok, benim de adım yok... ...nereye ait olduğumu bilmiyorum... ...beni bırak diyor...

Kendini bulmaya çalışıyor aslında. Kim olduğunu bulmaya çalışıyor. Bana mesela bu çok şey geldi yani. Bu bakımdan çok tanıdık geldi. Gerçekten müthiş şehirli bir kız. Bizim bu bahsettiğimiz insanla mesela müthiş şehirli bir kız. Baktığın zaman... Kimsenin tanıdık olan. Evet yani hani herkesten daha şehirli. Herkes yani bütün yollarını biliyor. Şeyin yani yaşamın yollarını gayet iyi biliyor. Kimle nasıl konuşacağını biliyor. Dediğim gibi kariyeri çok iyi.

Yani bir eksik yok gibi görünüyor ama demek ki içinde bu konu bu kadar mevzu olduysa, uzun uzadıya, içinde o kaybolmuşluk duygusunu belki yaşamayacaktı, yaşatıyor ama şehir ona yaşatıyor, etraftakiler ona yaşatıyor. Hatırlatıyor çünkü. Lulumaya da hatırlatması gibi. Geçmişinden gelen insanlar da hatırlatıyor zaten.

Evet yani hepimiz yaşadık sonuçta. Sekiz kuşaklar İstanbul'u değilsen falan hani bu sana bir şekilde yaşatılan bir şeydir karşılaştıklarında. Sen bunu okuldan anlatmıştın bir örnek olarak. Evet evet yani bir arkadaş grubuna girersin mesela. Yani işte görünüşte aynı şeyleri paylaştığını zannedersin. Aynı merakları paylaştığını zannedersin. Ya da aynı kafada olduğunu düşünürsün. Fakat bir yerde onlar sana hissettirirler ki sen İstanbullu değilsin. Sen Anadolu'dan daimiyatıyla okumaya gelmiş olan bir çocuksun. Ama onlar İstanbul çocukları. Aradaki farkı sana çat diye hissettirirler mesela kilit bir an geldiği zaman.

O anda iki tane ihtimal oluyor. Ya onlara sinirlenip uzaklaşacaksın ya da onların yancısı olmaya devam edeceksin. Bu seçimi sana sunarlar o anda. Hiç beklemediğin anlarda çıkar ama karşına. İşte tam olarak bunu söylüyorum zaten. Bu benim arkadaş grubum dediğin insanlar içerisindeyken çat diye birden bunu koyarlar senin karşına. Biz İstanbulluyuz sendeyiz.

Yani ben mesela şunun çok farkındayım ve bunu da böyle dürüstçe bence söylemek lazım. Bana bunu kimse söylemiyor. Niye İzmirlisin? Şimdi İzmirli de dokunamıyorlar. Orada bir şey var çünkü. Ama İzmir'de de, İzmir içinde de gerçek İzmirlilik, İzmirli olmamak diye bir şey var.

Yani... Sizin ayrı canım o konu. O konu zaten derin ama hayır yine eğer şey... Hem İzmirli hem Giritli misin o zaman falan. Falan bir şeye kadar soruyorum. Hiyerarşi var yani. Hayır bir de onun dışında ama bak ben şu lafı duydum. Canım sen İzmirli tam değilsin canım sen Bergamolasın.

Bergama, İzmir'in bir ilçesi değil mi? Evet. Ama hayır. Bergamalısın sen. Yani bu ne demek? Sen aslında taşralısın. Siz ne ya? Orada çiftçilik mi yapıyordunuz? Ben bunu... Ankara'da da duydum ben. Onlar kaleli kalelidir. Yani kaleli o şey değil. Kızılaylı, Çankayalı değil yani. Kaleli onlar. Taşralılık bayağı insanların çok fazla. Bunu da geçen yaz duydum ha. Yani bu bergamalısın sen zaten. Başka birine söylendi benim yanımda.

Ve ben şok halinde baktım. Gerçekten. Ağzım açık baktım. Bunun söylenebiliyor olması, bunun daha da söylenebiliyor olması değil, bunun bir konu olması hala.

İnsanlar çünkü olgunlaşmamış karakterler, daha doğrusu. Bu aslında sosyolojik olmanın yanı sırada bireysel bir sorun. Yani yeterince olgunlaşmamışsın, çeşitli komplekslere sahipsin, olgunlaşmamışsın, karakter gelişimini tamamlamamışsın. İçine su dökelim yani değil mi? Su serpelim. Kendinle barışık değilsin, zaten aç sallayacak adam arıyorsun. Doğru. Çok güzel. Eline ne geçerse onu aşağılıyorsun. Onu taşralı diye aşağılarsın. İşte bunu fakir diye aşağılarsın. Öbürünü zenci diye aşağılarsın. Öbürünü beşiktaşı tutuyor diye aşağılarsın. Yani zaten... ...şeysin. Kendi mutsuzluğunu orada aslında şey yapmaya çalışıyorsun. Doğru. Onu kapamaya çalışıyorsun. Kendi sevgisizliğini aslında kapatmaya çalışıyorsun yani.

Bravo. Bence çok, bak bu var ya en değerlisi yani. Bütün bunlar benim anlattıklarım arasında bu en değerlisi. Evet yani bence tabii ki pes etmesin arkadaşın bu insanların karşılığı ama biraz onlara merhamet de etsin. Çünkü aslında gerçekten büyük bir mutsuzluk belirtisi var. Evet, evet. Kendi içlerinde başka bir kompleks yaşıyorlar ve buradan gol atmaya çalışıyorlar. Yani kendiyle barışık olan insan...

Böyle şey yapar mı zaten yani? Buradan gol atmaya çalışmak, evet. Bir de şey notunu söylemek isterim. Breakfast at Tiffany's Lily May ismi Truman Capote esas kitabın yazarı. Daha doğrusu bu kısa bir novella da bir öykü. Breakfast at Tiffany's. Kısa roman yani. Onun yazarı Truman Capote'nin annesinin adı Lily May.

Truman Capote de mi Teksaslıydı? O New Orleanslı fakat küçüklüğü boyunca çeşitli yerlerde yaşıyor. Taşralıydı yani o da. Evet o da taşralı ve zaten kendisinin bütün yazdıklarını bunu çok net yaşantısında da hissettirir. Ha bir de bak Capote diye bir film vardır.

Ben müthiş sevdiğim bir film. Film Seymour Hoffman. En sevdiğim. Seymour Hoffman oynar. Tavsiye ediyorum. Şimdi onu düşünmemiştim. Capote'yi çok güzeldi. Capote'nin oradaki o şeyini çok güzel anlatır. E o ezilmiş bir ruh hali vardır. Taşralı olmanın getirdiği. Bu arada da Alabama'da yaşarken Harper Lee ile komşulardır. Ve Harper Lee kim? Bülbül'ü öldürmeyeni yazarı. Beraber trende yolculuk ederlerken başlıyor değil mi hikaye? Şey mi? Film. Kapote mi? Ha evet evet evet. Yani bak çok net hatırlamıyorum filmin nasıl başladı ama öyle bir sahne olduğunu hatırlıyorum. Harper Lee ile çok yakın arkadaşlardır. Bu konu onların arasında bir şeydir yani bu taşralık bir meseledir. Güneylilik yani işte bir... Onlarda da o eziklik hep vardır. New York'ları redneck diyerek şey yaptıkları, aşağılamak istedikleri... Bak ben şöyle söyleyeyim, ben bunu New York'ta çok gördüm. Bana yapıldığını bilmiyorum, görmüş müyümdür. Biraz duruşla da bence bu alakalı. Yine orada hani biraz önce dedim ya, Nişantaşı'na kim bana giremezsin diyecek, höyt diye. New York'ta da hiç böyle bir şey görmedim ama New York'ta bunun şeyini yaşayan, bu ruh halini yaşayan, bundan dolayı kompleks yapan insanlar gördüm.

Mesela. Güneyli olduklarımız. Evet, Oklahoma'lı bir arkadaşım vardı. Oklahoma'lı arkadaşım bundan çok sık bahsederdi. Tabii biz New York'lu olmadığımız için ve o aksanına sahip çıkardı. Mesela hep aksanıyla konuşurdu. Ha o aksanı da ama mesela yeri geldi mi değiştirirdi. New York aksanıyla konuşur. Kendi aksanıyla konuşur. NETEKİM GURBET KUŞLARI'NDA da aynen öyle şey var. Cüneyt Arkın böyle bir Maraşlı gibi konuşuyor. Sonra harika bir İstanbul. Bizim Kürtler de yaparlar onu çok. Mesela Canlar'ı İstediğinde Güneydoğu aksanıyla konuşurlar. Sırrı Süreyya değil mi mesela? Öyle. Şey Canlar'ı İstediğinde çok... Yani Sırrı Süreyya Kürt değil de işte Adıyamanlı. Canlar'ı İstediğinde öyle konuşurlar. Canlar'ı İstediğinde tık İstanbul aksanına dönüyorlar. Şaşırtırlar böyle ters köşe yaparlar yani. Şey için böyle galiba Öcalan için de böyle bir şey var mıydı sanki? İstediğine çok iyi konuşabildiğine dair. Böyle bir şey hatırlıyorum ben. İbrahim Tatlıses ile ilgili ben bunu şahit oldum. İbrahim Tatlıses. Yuh artık bende de benzetmeye bak. Şunu

söylemek isterim. New York'ta benim ilk para kazandığım zaman yani artık böyle hani paramız var. Hani yaşayabiliyoruz. Güzel hatta güzel bir hayat yaşıyoruz. Öncesinde çünkü çok büyük fakirlik çektik.

Sonrasında çok güzel yaşamaya başladığım zaman ilk yaptığım şeylerden biri Tiffany's'e gidip kendime bir kolye almaktır. Çünkü sen de bir güneyli kızsın. Evet. Çünkü ben de bir Holly Golight'lıyım. Evet sen de bir New York'a gelmiş taşralısın yani. O zaman programımızın sonuna bölümümüzün gelmişken...

Ya bir filmimiz daha vardı ama onu yapmayacağız. Kim dinler? Haklısın. Zaten yarım saat geçince sıkılıyor bizim milleti. O zaman ben manemizi okuyayım. Onunla kapatalım bari. Efendim ruhsal acılar çekenler ama umudu kesmeyenler... ...hayattır olur diyenler filmlere şans verenler için sineterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)