Podcast

İnsanlığın Sonu 3: Nükleer Savaş Hakkında Her Şey

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Nükleer silahlar, tarihimizdeki ilk yapay varoluşsal tehdit. Bazı fizikçiler, ilk atom bombasının, önlenemez bir zincirleme reaksiyonla tüm atmosferi yakabileceğine ihtimal veriyorlardı. Bu gerçekleşmeyince onbinlercesi üretildi ve birçok defa yanlışlıka savaşın eşiğine gelindi. Bugünkü durum nedir, bir savaş çıkarsa etkisi tam olarak ne olur? Tüm bunları konuşacağız, bonus olarak fisyon ve füzyon bombalarının nasıl çalıştığını öğreneceksiniz. Bu bilgi günlük hayatta umarım işinize yaramaz.



Konular:


(00:05) İlk Yapay Varoluşsal Tehdit.

(01:09) Soğuk Savaş ve MAD

(02:37) Nükleer Savaşın eşiğine geldiğimiz anlar

(07:58) Nükleer Kış

(09:33) Atmosferi Yakmak

(10:31) Radyoaktivite ve fisyon

(12:10) Einstein'ın yazmadığı mektup

(13:36) Manhattan Projesi

(14:27) 1.7 Milyar Yıllık Doğal Reaktör

(16:53) Little Boy

(19:21) Fat Man

(20:46) Zincirleme Füzyon

(23:22) Termonükleer Bombalar

(24:14) Risk

(25:56) Gelecek bölüm: Biyolojik Silahlar

(26:46) Patreon Teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Video: How would a nuclear war between Russia and the US affect you


Yazı: Here’s How Bad a Nuclear War Would Actually Be


Makale: Global food insecurity and famine


Yazı: The Fear of Setting the Planet on Fire


Yazı: 1946: Can air or water be exploded?


Video: Nuclear Bomb: How it Works in detail


Video: Oppenheimer's Apocalypse Math






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.761 kelime · ~19 dk okuma

Annem ve babam doğduklarında insanlığın uzayda hiçbir imzası yoktu. Geçen bölümün merkezinde olan uzayda ne bir uydumuz, ne bir uzay aracımız, ne de bir insanımız vardı. Her şey tek bir gezegenin yüzeyinde olup bitiyordu. Kısa süre sonra uzay yarışının başladığını gördüler, birilerinin dünyanın yer çekimini ilk defa yendiğini gördüler ve bir seyahat anısı gibi oralardan evimize bazı hediyelikler getirdiklerini gördüler.

Fakat insanlık kendini yok etme becerisine bundan da önce kavuşmuştu. Zira annem ve babam nükleer bir dünyanın içine doğmuşlardı. İşte bugün Fularsız Entellik'te nükleer silahların sonumuzu getirme ihtimalini konuşacağız. Tamamen soyumuz kurumasa dahi bizi bir kez daha ve bu sefer sonsuza dek gezegenin yerçekim alanına mahkum etme ihtimalini konuşacağız.

Klasik bir giriş yapalım. Soğuk savaştan başlayarak. Nitekim çoğumuzun aklındaki nükleer felaket senaryosu, on binlerce füzenin birbirine doğrultulduğu ve her an ateşlenmeye hazır olduğu bir dünyanın mirası. Nükleer silahlar bu açıdan epey ilginçler aslında.

Transkriptin tamamını oku

Soğuk savaşın soğuk kalmasının sebebi iki tarafında birbirini defalarca yok edecek güçte olması ve bunun iki tarafça bilinmesiydi. Sadece birkaç nükleer silah olsaydı veya öyle olduğuna inanılsaydı, Sürpriz bir saldırıda bunların devre dışı kalacağı düşünüldüğünden savaş hala çekici bir seçenek olarak kalırdı. Ama ilk salvo da yok edilemeyecek kadar çok nükleer silah olunca, ilk saldıran olmanın da bir avantajı kalmıyor. Her halükarda yok olacaksın.

O yüzden de planlı bir savaş ihtimali azalıyor. Meşhur MAD doktrini bu. Mutually Assured Destruction. Yalnız MAD denen deliliğin diğer yüzü, kaza eseri savaş çıkma ihtimalinin artması ve bir kez savaş çıkınca da verilen zararın akıl almaz boyutları taşınması.

Herhangi bir ekipman hatası veya denizaltında kala kala kafayı yemiş birkaç radikal subay yüzünden her şey bitebilirdi. Normalde ''Aaa hava sahanınıza girmişiz pardon ya, bizdeki bir casusunuzu serbest bırakalım da bu iş tatlıya bağlansın.'' gibi şeyler diyebiliyorsun. Konuşmalar, görüşmeler, tehditler, pazarlıklar bunların hepsine zaman var.

Süper güçler arası nükleer savaşta ise kararlar sadece dakikalar içinde verilecek şekilde ayarlı. Geri adım atmaya zaman yok, o yüzden de kazara atılan ilk adım son adım olacak. Daha önce böyle bir savaşın eşiğine geldiğimizi biliyordum. En basitinden Küba füze krizi var ki aslında isminde Türkiye'nin de geçmesi lazım.

Zira bir ayağı Türkiye'de konuşulanan nükleer başlıklardı. Fakat öğrendim ki öyle bir iki kez değil, defalarca o eşiğe yaklaşmış dünya. Birkaç tanesini aktarayım. İlki, ta 1956'dan ve yine işin içinde Türkiye var, ABD hava savunma sistemi aynı anda birkaç kritik gelişme görüyor.

Türkiye üstünde bilinmeyen bir uçan cisim, Suriye üstünde uçan Sovyet uçakları, düşen bir İngiliz uçağı ve Karadeniz'de Sovyet donanmasının manevraları. Bunlar saldırıya geçiyor galiba diye alarm vermişler. Sonradan anlaşılıyor ki, meğer Türkiye üstünden uçan şey bir grup leylekmiş, Rus uçakları da Moskova ziyaretinden dönen Suriye Cumhurbaşkanı'na eşlik ediyorlar. İngiliz uçağı tamamen arıza yüzünden düşmüş, donanmanın hareketi de önceden planlanmış ve hatta ABD'ye de bildirilmiş olan eğitim manevraları.

Bir dizi tesadüf yüzünden milletin eli tetiğe gitmiş. Leylek neyse de bir ayı bile az kalsın nükleer savaş başlatacaktı. Aynı Küba füze krizi sırasında bir askeri üste gece vakti tellere tırmanan birini vuruyorlar. Sabotaj alarmı çalıyor.

Diğer askeri üsler de uyarılıyor otomatikman. Fakat hatalı bir sistem yüzünden başka bir tipte alarm çalınca nükleer füze taşıyan uçaklar havalanmaya başlıyorlar. Pilotlara bu bir talim değildir mesajı gidiyor. Yani onların açısından dünyanın sonu geldi gelecek.

Son uçuşları, son kez dünyayı görüşleri, tam uçaklar kalkacakken bir subay hatayı öğrenince piste doğru arabasını sürüyor, selektör yapa yapa filmlerdeki gibi ve uçakları durduruyor. Sabotör sandıkları şey de bir ayıymış. Zavallıyı vurmuşlar. Uçaklar kalksaydı ne olurdu?

Otomatikman bir savaş çıkmayacaktı. Henüz bir hedefleri yoktu. Ama zaten yüksek olan risk daha da artacaktı. Sovyetler o uçakları fark edecekler.

Alarma geçerken belki kendileri de bir hata yapacaklar. Durduk yere tehlike büyüyecek. Denizler altında çok daha belirsiz bir durum var. Aynı günlerde Küba yakınlarında bir Sovyet denizaltısını kıstırmış Amerikalılar.

Sahte bombalar atıyorlar yüzeye çıksın diye. Fakat denizaltındakiler bombaları gerçek sanıyor. Ve aynı zamanda Moskova ile irtibatları da kesiliyor. Savaş başladı sanıyor adamlar.

Kaptan ve gemideki parti görevlisi nükleer torpidoları ateşlemek istiyorlar. Ama kaptandan sonraki en yetkili subay onay vermediği için bu gerçekleşmiyor. Önce yüzeye çıkıp Moskova ile irtibat kurmalarını ikna etmiş bir şekilde. Tansiyon düşmüş.

Yine bir iki tane nükleer torpido atıldı diye kıtalar arası balistikleri ayağa kaldıracaklar diye bir şey yok. Ama bildiğin savaş çıkmış olurdu. Ondan sonra da kimse de ne olacağını tahmin edemezdi. Aynı böyle cesur bir subay sayesinde çok sonraları, 1983 yılında da ciddi bir tehlike bertaraf edilmiş, Sovyet erken uyarı sistemleri ABD'den atılan 5 füze tespit etmişler.

Uyarı sisteminden sorumlu subay bu bilgiyi üstlerine bildirmemiş. Diğer sistemlerden de kanıt beklemiş, onlardan kanıt gelmemiş. Sonradan verdiği ifadeye göre hem kendi sistemlerine güvenmediğinden hem de ABD bir ilk saldırı yapıyor olsaydı öyle beş tane değil yüzlerce füze yollardı diye düşündüğünden ayaktir etmiş. Yeni sistem hatalıymış tabii ki.

Takip eden aylarda başka yanlış alarmlar da vermiş. Neyse ki subayı bir gulaga yollamamışlar, tebrik etmişler. Yalnız madalya falan da almamış, erkenden emekli olmuş. Dünyayı kurtaran ama kendi halinde takılan bir insan.

Bu olaydan birkaç sene öncesinde aslında çok daha kötüsü ABD'de yaşanmıştı. Onların erken uyarı sistemlerine birileri yanlışlıkla tatbikat senaryosu yüklemiş, diğer üsler bunu gerçek bir saldırı sanmışlar ve kendilerine doğru gelen tam 250 tane balistik füze saymışlar. Birkaç dakika içinde de bu sayı 2200'e çıkmış. Şimdi o kumandanları bir hayal edin Allah aşkına.

Her gün aynı sıkıcı işe gidip geliyorsun, günün birinde bir alem çalıyor ve 2200 tane nükleer füzenin fırlatıldığını öğreniyorsun. Ne yaparsan yap ABD bitti artık. ABD değil sadece bütün müttefiklerin, Fransa, İngiltere hepsi bitti. Hayata dair bildiğin her şey bitti.

ve herhangi bir cevap vermek için 3 ila 7 dakika arasında bir süren var. Sevdiklerini filan arayacak zaman yok zaten. Hepimiz öleceğiz, biz de elimizde ne var ne yoksa Sovyetlere sallayalım mı? diye soruyorlar birbirlerine.

Neyse ki onlar da doğrulayıcı bir bilgi beklemişler ve tam bu kritik sürenin sınırında 6. dakikada alternatif radar ve uydu sistemlerinden böyle bir saldırının gerçekleşmediği bilgisi gelmiş. Tarihte çekilmiş en büyük ohu çekmişlerdir. Herkes hayatında normal normal devam ederken birileri bunları yaşadı.

Bizden çok da farklı insanlar değildi bunlar. Bugün bu nükleer tehditlerin geçtiği sahnesine kapılmış olabiliriz. Sonuçta tarihten bahsediyoruz ama halen ortalıkta binlerce silah var. %90'ı NATO ve Rusya'da.

Halen bu stratejik savunma sistemleri aktif, silahların hepsi çok daha kuvvetli. Hepi topu 10 dakika içinde Rusya, İngiltere, Fransa, 15 dakika içinde de ABD ilk füzeleri yiyecekler. Nükleer bomba taşıyan uçak filoları alarm verildikten birkaç dakika içinde havalanacak şekilde hazır tutuluyorlar. Karadan fırlatılan kıtalar arası balistik füzeler de en geç yarım saat içinde hedeflerine ulaşabiliyorlar.

Yani parmaklar hala tetikte. Şöyle bir senaryo da olabilir. Bir kirli bomba kullanılmış olabilir. Teröristlerce patlatılmıştır.

Kendi başına çok yıkıcı olmasa da ABD-Rusya arasındaki tansiyon yüksekken bardağı taşıran son damla olabilir. Her seferinde de bizi kurtaracak cesur bir subay veya sağlam bir radar sistemi olacak değil ya. Tabii burada esas konumuz varoluşsal tehdit. Varoluşsal demek tüm insanlığı ilgilendiriyor demek.

Bazılarınız da ünlü bir Türk büyüğünden alıntı yaparak dünyanın beşten büyük olduğunu söyleyebilirler. Düşünürseniz insanlığın çoğu patlamalardan ve radyasyondan uzak kalacak. Füzeler onlara hedeflenmiş değil. Fakat nükleer kıştan uzak kalamayacaklar.

Birkaç bomba neyse de binlerce bombanın sebep olduğu yangınlardan çıkan duman yavaş yavaş atmosferin üst katmanlarına çıkacak ve oradaki akıntılar sayesinde sadece birkaç gün içinde özellikle kuzey yarı küreği tamamen kaplayacak. 20-30 hatta 40 derecelik sıcaklık düşüşlerine sebep olacağı öngörülüyor. Ve bu geçici bir durum değil. Duman, yağmur bulutlarının çok üstünde olduğu için, güneşten gelen enerjiyle de sürekli ısındığı için uzun süre orada asılı kalacak.

Özellikle Kuzey Yarı Küre'de tarım, hayvancılık, balıkçılık bitecek. Geçen sene yapılan bir çalışmaya göre, komple bir savaş senaryosunda ilk anda ölecek insan sayısı 360 milyon, iki sene içinde de aç kalacak insan sayısı tam 5 milyar. Ha kalanları da öyle harika şartlarda yaşamıyorlar, sadece minimum kalori ihtiyacını karşıladıkları varsayılıyor. Bu yıkımın ölçülemez bir dolu ikincil etkisi olacaktır.

Neredeyse tüm ticaret duracağı için birçok yerde kritik malzeme eksiklikleri olacak, salgınlar başlayacak, yerel savaşlar ve anarşi çok daha olası hale gelecek. O noktadan sonra bir daha belimizi kaldırabilir miyiz bilmem. Ha, eğer ABD-Rusya değil de Hindistan ve Pakistan arasındaki bir nükleer savaştan bahsediyorsak simülasyonun öngördüğü ölü sayısı sadece 2 milyarmış. Biraz iyimser bir haberle konuyu kapatalım dedim.

Şimdi gelelim bölümün sürpriz kısmına. Tüm bunlardan çok daha büyük bir felaket senaryosu var. Ve bu senaryo henüz on binlerce savaş başlığının olmadığı bir dünyada ilk atom bombası denemesinden bile önce ortaya atılmıştı. Acaba bir patlama hiç bitmeyen bir zincirleme tepkime başlatıp atmosferi ve okyanusları yakabilir mi?

Genelde olduğu gibi teknoloji geliştikçe endişeler artmamış. Zaten olabilecek en yüksek tehdit seviyesinden başlanmış. Tüm yaşamın yok olması. Bu kıyamet tellalığını yapanlar da konuyu en iyi bilenlerdi.

Zira halkın olan bir tanenin haberi yoktu. Her şey gizliydi. Biz tabii bu hikayenin sonunu biliyoruz ve sonunu bildiğiniz bir hikayeyi heyecanlı tutmak zor iş. Benim size başka bir teklifim var.

Fırsatını bulmuşken biraz detaya inelim. Nükleer bombaların nasıl çalıştıklarına bakalım. Kısmen tarih, kısmen fizik tekrarı olsun. O parantezi kapadığımızda felaket tellahlarını da iyice ciddiye alırsınız.

Tüm bunlar somutlaşmış olur. İlk durağımız radyoaktivite. Bazı atomlar, rahatsız tipler, çekirdeklerinde doğru sayıda proton ve nötron olmadığı için kâh fazla parçalarını fırlatarak, kâh elektromanyetik dalga yayarak daha stabil bir hale gelmeye çalışıyorlar. Herhangi bir atomun ne zaman ışıma yapacağı gerçek anlamda rastgele.

Bir milisaniye sonra da olabilir, bir trilyon yıl sonra da bilemezsiniz. Ama yeterince fazla sayıda atomu toplarsanız, yani bir miktar maddeyi alırsanız, bunların yarısının ışıma yapacağı süreyi tahmin edebilirsiniz. Mesela uranyumun en yaygın bulunan halinin yarı ömrü 4,5 milyar yıl. Çoğumuzun o kadar bekleyecek zamanı yok.

Bu atomları bir şekilde kışkırtmak lazım. Çekirdeğe taş atalım bakalım ne yapıyor demişler. Taş olarak nötron gayet iyi bir seçenek. Elektrik yükü olmadığından çekirdek tarafından itilmiyor.

Aksine emilebiliyor. Bunu uranyuma yapınca uranyum iyice dengesizleşip çat diye ikiye bölünüyor. Fisyon denen şey de bu bölünme. İşin kilit noktası parçaların toplamı orijinal bütünden küçük.

Aradaki fark enerji olarak yayılıyor. Yalnız enerji öyle sihirli bir şey değil tabii. Ne zaman sağda solda duyarsanız somut şekilde düşünmeye çalışın, ne demeye çalışıyor deyin. Enerjinin bir kısmı X ışınları ve gamma ışınları halinde yayılıyor.

Aslan payı ise bölünen parçaların kinetik enerjisi. Bunlar bilardo topları gibi etrafa salınıyor. Ortamdaki diğer şeylere çarptıkça enerjilerini onlara iletiyorlar. O bölgedeki moleküllerin ortalama hızı artmış oluyor.

Yani nedir? Orası ısınmış oluyor. Son olarak aradaki farkın ufak bir kısmı da bu süreçte kopup giden nötronlar. Bölünme için bir nötron sıkmıştık ya, eğer her bölünmede ortalama birden fazla nötron salınırsa zincirleme tepkime ihtimali doğar.

Tüm bunlar bir grup Alman fizikçi tarafından Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesinden birkaç ay önce keşfedilmişti. Aslında her zaman olduğu gibi daha önce ilgili keşifler yapılmıştı da özellikle Enrico Fermi tarafından. Ama Fermi ne yaptığını tam olarak anlamamıştı. Önceleri uranyumu daha ağır bir elemente dönüştürdüğünü sanmıştı.

Almanlarsa neyi keşfettiklerini anladılar. Sonuçlar 1939'un Ocak ayında yayınlandı. Diğer fizikçiler bunları tartışırken, Ağustos'ta Macar fizikçi Szilard, ABD başkanına bir uyarı mektubu yazdı. Başkan okusun diye de mektubu Einstein'a imzalatmış.

Akıllı adam. Henüz zincirleme tepkime için gereken şartlar bilinmiyor. Tonlarca uranyum gerektiğini düşünüyorlardı. O yüzden olası bir bombanın uçaklar için fazla ağır olacağını, gemilerle taşınıp mesela bir limanı tamamen yok edebileceğini hayal etmişler.

Ama uranyumun önemi kesin olarak anlaşılmıştı. Ve Almanların yeni ele geçirdikleri Çekoslovak uranyum madenlerinden yapılan satışları durdurduklarına da dikkat çekiyordu mektup. Tam o günlerde Niels Bohr ile Wheeler, uranyumun nadir bir versiyonu olan Uranium-235'in fisyon için özellikle uygun olduğunu keşfettiler ve bulgularını yayınladıkları 1 Eylül günü Polonya işgali başladı. Yani 2.

Dünya Savaşı başlamış oldu. ABD Başkanı Roosevelt hemen bir Uranium Araştırma Komitesi kurdu. O zamana kadar serbest şekilde paylaşılan nükleer araştırmalar gizlilik kapsamına alındılar ve zamanla bu komite meşhur Manhattan Projesi'ne dahil oldu. Bugün biz Almanların atom bombası geliştiremediklerini, hatta buna yaklaşamadıklarını biliyoruz.

Einstein de sonradan yakınmıştı. Eğer yapamayacaklarını bilseydim, o mektubu imzalamaz desteğimi vermezdim diye. Gerçi bu neyi değiştirecekti kim bilir? Belki birkaç ay geciktirirdi her şeyi.

Sonuçta Einstein bu işin çevresindeki bir figür. Merkezinde daha gençler var ve tabii her şeyden önemlisi savaşın buz gibi gerçekliği var. Manhattan projesi bir noktada 130 bin kişinin çalıştığı dev bir girişim haline geldi. Bu şu demek, işin teorisini keşfetmekle onu pratik bir silaha dönüştürmenin farkı, aralarında dünyanın en parlak beyinlerinin de olduğu on binlerce kişiyi senelerce çalıştırmaktı.

Almanların bunu ayıracak kaynakları olmamış. Gayet doğal, bir yandan Fransa'yı zapt ediyorlar, bir yandan İngiltere'yi bombalıyorlar, bir yandan da koca Rusya'yı işgale çalışıyorlar, rafa kaldırmışlar projeyi. Şimdi biz dönelim fiziğe. Fisyon kendi kendine olan da bir şey.

İlla nötronu laboratuvarda sıkmana gerek yok. Işın geliyor bir yerlerden, dünyada bir şeylere çarpıyor. O aradan salınan nötron da şansına bir uranyum çekirdeğine isabet edebilir. Genelde bu tepkimeler yayılmıyorlar.

Çünkü ilk bölünmeden çıkan nötronların çoğu komşu bir uranyum çekirdeğine isabet etmiyorlar. Başka yerlere gidip oralarda heba oluyorlar. Tepkime sönüyor. Ama uranyum yeterince fazla ve yoğunsa nötronlar heba olmayacaklar.

Kritik kütle denen eşik bu. Mesela saf uranyum-235 için kritik kütle 52 kilo. Futbol topundan biraz daha ufak bir top gibi. O kadar uranyum-235'i bir araya getirirseniz tesadüfen başlayan bir tepkime sönmeden devam eder.

Kütle biraz daha büyük olursa bu sefer tepkime geometrik biçimde hızlanarak devam eder. Bölümü hazırlarken öğrendiğim en ilginç şeyi paylaşayım şimdi sizle. Bu tamamen doğal bir şekilde gerçekleşebiliyormuş. En azından Gabon'da bir yerde doğal bir nükleer reaktör olmuş yaklaşık 1.7 milyar yıl önce.

Bir miktar uranyum var yerin altında bir yerde, orası suyla doluyor. Suyun bir özelliği var, nötronları yavaşlatıyor, diğer uranyum atomlarına çarpma ihtimalini artırıyor. O yüzden su gelince tepkime başlamış. Çıkan enerji suyu çok ısıtıp buharlaştırmış.

Bir müddet sonra ortama yeniden su doldukça yeniden tepkime başlamış. Bu döngü her üç saatte bir tekrar etmiş. Bu şekilde yüz binlerce sene devam etmiş. Günümüzde böyle şeyler olmuyor bu arada.

Merak edenler için bir paragraf geçeyim. 1.7 milyar yıl önce uranyum-235 doğal uranyumun %3'ünü oluşturuyordu. Zincirleme tepkime için yeterli bir oran.

Hatta bugünkü reaktörlerde de kullanılan oran. Fakat 235'in yarı ömrü daha kısa olduğu için zamanla oranı azalıyor. Bugün bakarsanız herhangi bir uranyum kütlesine onu sadece %0.7'sini oluşturuyor.

Doğal reaktör devrini kaçırmışız. En güzel zamanları hep kaçırıyoruz. Bizim uranyum-235'in oranını yapay yollardan arttırmamız lazım. Zenginleştirme dedikleri iş bu.

Zor bir şey olduğu için zaten her önüne gelen atom bombası yapamıyor. Yoksa işin fiziğini herkes biliyor. Fakat diyeceksiniz ki, bu kadar zenginleştirilmiş uranyumu bir araya getirirsek, durduğu yerde patlamaz mı? Yahut o doğal reaktörlerde olduğu gibi yavaş yavaş eriyip gitmez mi?

gider de, patlar da. O yüzden bu maddeleri her an kritik eşiğin altında tutmak lazım. Tam patlatmak istediğin anda kritik eşiğe geçmeliler. Bombanın da tüm işi o mekanizmayı sağlamak.

Bunun en basit versiyonu aslında bildiğin silahtan farksız. Normal bir patlayıcı var. Bir mermiyi namludan ittiriyor. Tek fark merminin uranyumdan yapılması, namlunun ucunda da bir miktar uranyum olması.

Bunlar birleştiklerinde kritik eşeği aşmış oluyorlar. Tam o sırada ortama ekstra nötron salan bir mekanizma da var. Tepkime iyice garantiliyor. Zincirleme reaksiyonu inanılmaz çabuk gerçekleşiyor.

Bir mikrosaniye bile sürmüyor. Bu süre içinde ortam ısınıp genleşip bombanın kabını patlatıyor ve sonuç bildiğimiz mantar bulutu. Hiroshima'ya atılan bomba bu prensiple çalışıyordu. Çalışacağından da o kadar emindiler ki bu mekanizmayı daha önce denememişlerdi.

Zaten deneyecek kadar zenginleştirilmiş uranyum yoktu ellerinde. Yalnız bu bombanın verimi sadece %1.4 idi. Yani içerdiği uranyumun sadece o kadarı fisyona uğramış.

Tüm o yıkım %1.4'ün yarattığı yıkım. Aslına bakarsanız bir fizyon bombası zamana karşı yarış halinde. Her bölünmede açığa çıkan enerji bombanın haznesini zorluyor.

Hazne patladığında içindekiler açığa salınacak. Enötronlar da açığa salınan uranyum çekirdeklerini isabet edemeyecekler. Gidip havadaki azota, oksijene vuracaklar onun yerine. Zincirleme reaksiyon duracak.

Kalan uranyum toz halinde etrafa saçılıp karıştığı havanın suyun içinde ışımaya devam edecek. Yani ilk patlamada zaten dünya kadar radyasyon yiyor yakındakiler. Sonra da bu pofisyona uğramamış parçalar tarafından yavaş yavaş zehirleniyorlar. Özellikle de o parçaları yutarlarsa durum fena.

Uranyum alfa ışıması denen bir ışıma yapar. Bunlar büyük parçacıklar. Koyunca tam oturtuyorlar. Kesin iyonize ediyorlar.

Yani DNA'mızdan, hücrelerimizden elektronları çalıp onları bozuyorlar. Neyse ki normalde derimizin üst katmanlarını delip geçemedikleri için rahatız. Ama vücudun içinden ışıma olursa büyük zarar verebilir. Hiçbir fisyon bombası yakıtın %100'ünü enerjiye çeviremez.

Okuduğum kadarıyla pratik tasarım limiti %25 civarında. Yalnız bu anlattığım tasarım da özellikle verimsiz. Çünkü uranyum kütleleri daha tam birleşemeden, kurşun hedefine tam varamadan aralarında 25 cm kala tepkime başlıyor. Her şeyin bir mikrosaniye bile sürmediğini söylemiştim.

Bu sürede mermi sadece birkaç milimetre ilerliyor ancak. Yani uranyumun çoğu henüz birbirinden uzaktayken hazne genleşmeye başlıyor ve patlamaya başlıyor. Uranyumun da çoğu tepkimeye başlamadan ortalığa salınıyor. O yüzden de silah tipi tasarım uzun zamandır kullanılmıyormuş.

Uranyumun daha büyük kısmını aynı anda tepkimeye sokabilecek bir bomba tasarımı lazım. İşin ilginç tarafı da bu tasarım aslında en başından biri vardı. Tarihteki ilk nükleer deneme olan Trinity testinde kullanılan bomba böyleydi. Uranyum-235 nadir olduğundan bunu da plutonyum kullanmışlar.

Plutonyumu yoğun olmayan geniş bir küre şekline getirmişler. Güvenli biçimde duruyor. Hemen dışında nötronları yansıtacak bir madde var. Tepkime başladığında buraya isabet eden olursa boşa gitmesin, geri dönüp başka bölünmelere sebep olsun diye.

Onun da dışında kolayca bulunan uranyum 238'den yapılma kalın bir çeper var. Fazla kolay kırılmayacak. Bomba bu. Ama esas numara bu bombanın etrafını başka bombalarla çevrelemek.

Klasik patlayıcılarla kaplamışlar. Bunlar aynı anda içeri doğru patladıklarında tüm küreyi sıkıştırıp plutonyumu kritik yoğunluğa getiriyorlar. Ve fisyon öyle başlıyor. Fakat bomba hemen patlamıyor.

İlk patlayıcıların o içe doğru yaptıkları basınç devam ettiğinden açığa çıkan ilk nükleer enerji de önce bu basıncı dengelemeli. Ancak ondan sonra dışa doğru ittirmeye başlıyor. Bunun sağladığı o ufacık gecikme sayesinde, birkaç yüz nanosaniyeden bahsediyoruz burada, o gecikme sayesinde hazne patlayana kadar çok daha fazla plutonyum fisyona uğramış oluyor ve muazzam bir enerji ortaya çıkıyor. Ayrıca çeperi oluşturan uranyum da tam zamanında tepkimeye girerek o patlamaya biraz daha güç katıyor.

Bu sayede verimlilik %17'yi bulmuş. Nagasaki'ye atılan bomba da bunun aynısıydı. Şimdi, nihayet gelelim varoluşsal tehditimize. Verimlilik sadece kullanılan radyoaktif maddenin ne kadarının tepkimeye uğradığını söylüyor.

Toplam çıkan enerjiyi söylemiyor. O, maddenin miktarına ve tepkimenin çeşidine bağlı. Şu ana kadar fisyondan bahsettik ama füzyon yani birleşme çok daha fazla enerji açığa çıkarabilir. Normalde bu olmuyor.

Atomları fazla yaklaştırmaya çalışırsan çekirdekleri birbirlerini iter. Fakat muazzam sıcaklıklarda atomlar deli danalar gibi koşturdukları için kinetik enerjileri bu itme kuvvetini yenebiliyor. Çekirdeklerde yeterince yaklaşınca merkezde olan o güçlü nükleer çekim bir anda devreye girip bunları birbirine bağlıyor. Güneş'in yaptığı bu, hidrojen atomlarını birleştirip helyuma dönüştürmek.

Trinity testinden önce atom bombasının daha önce dünyada görülmemiş bir sıcaklık yaratacağı biliniyordu. Bombanın merkezi güneşten bile sıcak olacaktı. Öyleyse füzyon başlatabilirdik. Örneğin havadaki azot bir şeylerle birleşmeye uğrarsa ortaya çıkacak enerji yeni azotların birleşmesini sağlayabilir ve böyle böyle tüm atmosfer kelimenin tam anlamıyla patlayabilirdi.

Eğer okyanuslar da yeterince ısınırlarsa aynı şey sudaki hidrojen için olacaktı. Hidrojenin füzyona uğraması daha da kolay. Oralar da patlayacak, kaçacak bir yer yok. Her yer güneşten sıcak olacak.

Bizleri geç, en kuytu köşedeki tekücceliler bile buharlaşabilir. Albert Speer'in hatıralarında, Nazilerin silahlanma bakanıdır, Heisenberg ile Hitler arasında geçen bir konuşma anlatılıyor. Heisenberg bu riskten bahsediyor ve herhangi bir kontrolsüz zincirleme reaksiyona yol açmayacağını garanti edemiyor. Hitler de epey bozulmuş.

Yani Hitler de olsan dünyadaki tüm yaşamı yok etmek psikolojini bozuyor. Oppenheimer'ın ekibinin bu konularda yaptıkları hesapları açıklamalara ekledim. 73 yılında halkı açık hale getirilmişler. Genel argüman şu.

Güneşte ısının kaçacağı bir yer yok. Her yer sıcak. Ama bizim atmosferde yayılan ısı çok çabuk dağılacak. Yani kazanılandan fazlası dağılıp gittiği için zincirleme reaksiyon sağlanamayacak.

Burada bildikleri şey atmosferdeki azot yoğunluğu ve her olası tepkimede ortaya çıkacak enerjiydi. Bilmedikleri şey ise azotun fizyona uğrama olasılığıydı. Test edebilecekleri bir şey değildi bu. Sağlamcı davranıp bu olasılığı %100 olarak farz etmişler ve o zaman bile zincirleme tepkime şartları sağlanmamış.

Ancak sıcaklık 100 milyar dereceye varırsa mümkün oluyor. E test edecekleri bombanın merkezindeki sıcaklık 20 milyon derece, dışarıya sızdıracağı sıcaklıksa 1 milyon derece. Yani 100 bin katlık bir hata yapmış olmaları lazımdı ki o da en kötü varsayımlar altında. O yüzden projeye devam ettiler.

Ondan 15 sene sonra Ruslar o güne kadar ki ve bugüne kadar ki denenmiş en büyük bombayı patlattılar. Çar bombası ismi. Hiroşime'ye atılan bombadan 3000 kat daha kuvvetliydi. Termonikler bomba veya hidrojen bombası da denen bu silahlarda klasik bir atom bombası patlatılıyor, çıkan enerji de bir hidrojen haznesine yönlendiriliyor.

Hidrojeni füzyona uğratmak daha kolay azota kıyasla. Hatta o kadar zekice tasarlamışlar ki hidrojenler birleştikçe bir nötron salıyorlar. O da gidip hazneyi çevreleyen uranyuma çarpıyor. Orada füzyon tepkimesi yaratıyor.

O enerjide daha fazla hidrojen birleşmesine neden oluyor. Yani füzyonla füzyon arasında bir geri besleme döngüsü var. Ve hepsi yine bir mikrosaniye bile sürmüyor. Oracıkta bir güneş yaratmış oluyorsun.

Bunun en büyük halini denediler. En yakın rakibinden 3 kat daha büyük bir patlama. Büyük spoiler geliyor, o bomba da atmosferi yakmadı. İyi de mesele sonunda kimin haklı çıktığı değil.

Karar anındaki risk algısı. O işin içinde olan kimse o noktada hesaplarından %100 emin olamazdı. İlk nükleer teste tanıklık edenler arasında Harvard Üniversitesi'nin rektörü de vardı. Patlamayla çakan flash beklediklerinden uzun sürünce, aha da yaktık atmosferi geçmiş olsun diye düşünmüş.

İlk tepkisi o. Yani emin değiller. Yıllar sonra 1959'da basılan bir makale var. Araştırmacıların dediklerini yanlış aktarıp hesaplanan riskin milyonda 3 olduğunu söyleyerek tekrar bir tartışma alevlendirmiş.

Öyle bir şey yok. O zaman vardıkları sonuç sıfır risk gösteriyordu. Ha hakikaten de milyonda 3 çıksaydı yine denerler miydi? Bence kesin.

Binde 3 çıksaydı bilemem. Trinity testi yapıldığında Naziler çoktan teslim olmuşlardı ama ABD-Rusya arasında öngörülen rekabet o riski almaya zorlayabilirdi. Buradaki esas sorun, zamani fizikçilerin bilinen risklere bakıp bir şey olmaz ya diye davranmış olmaları değil, bilemeyecekleri bir şeyi kaçırma olasılığıydı. Unknown unknowns denen şeyler.

Belki fizik kanunları belli şartlar altında, belli sıcaklıklar üstünde farklı işleyecekler, hesapları alt üst edeceklerdi. Böyle bir şeyin olasılığını çok daha fazla insanla konuşarak, bulgularını paylaşarak anlamak mümkün. Ya da en azından daha iyi bir fikir edinirsin. Ama projenin gizliliği yüzünden bu mümkün değildi.

Manhattan Projesi'nin getirdiği o askeri, ekonomik baskıları hissetmeyen bağımsız bir gruba danışamadılar, fikirlerini onaylatamadılar. Halkı temsil eden hiçbir vekile danışmadılar. Yani vekiller konuyu anlayacaklarından değil de o süreç diğer uzmanları işin içine çekeceğinden daha sağlam olurdu. Hiçbirini yapmadılar.

Herkesin adına karar verdiler ve neyse ki çekirge bir kez daha zıpladı. Şimdi nükleer silahlar ne kadar korkunç olursa olsunlar, en azından kimde ne var az çok takip edilebiliyor. Çok büyük yatırım gerektiriyor, nadir elementler gerektiriyor, her önüne gelen inşa edemiyor. Yani oyunun kuralları 70 senedir belli ve oyuncu sayısı çok yavaş biçimde artmış, halen de çok kısıtlı.

Ne yazık ki biyolojik silahlar böyle değiller. Daha gizli şekilde geliştirilebiliyorlardı. Askeri laboratuvarlarda yaşanan kaçaklar bile yıllarca gizli tutulabiliyordu. Ama daha önemlisi son yıllarda gelişen teknoloji oyuncu sayısını kısa zamanda hızla arttırabilir.

O yüzden de beni asıl korkutan onlar. Bir başka da işte arkadaşlar gelecek bölümde de uzman biyolog olacağız. Sorun değil. Biyolojik Çernobil denen felaketten, kendin pişir kendin ye tarzı biyologluk olan biohacking'den konuşacağız.

Her zamanki gibi açıklamalarda kaynaklar var oraya da bakın ilginizi çekerse. Yalnız dinleyiciler arasında nadir görülen bir izotop var. Patron diyor bilim insanları, onlara ekstra teşekkürler. Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Emine Tekerek, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Cet, Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erman Korkut ve Mr.

X. Yine esrarengiz bir isimde durduk. Hepinizin alfa ışımaları, gama patlamaları, her şeyi bol olsun. Haftaya görüşeceğiz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)