Podcast

İnsanlığın Sonu 2: Zombi Virüsler, Uzay Mikropları

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Şu ana kadar yaşamış 110 milyarı aşkın insandan neredeyse hiçbiri dünyayı yok etme gücüne sahip değildi. Sultanlar sultanı, Tanrının kırbacı, gecelerin yargıcı, kim olursanız olun. Ama 20.yy'da bir avuç insan, tarihimize nokta koyacak güce kavuşmaya başladı. Hayatlarının belli bir anında, “bunu yaparsak acaba tüm insanlığı tehlikeye atar mıyız” diye ciddi ciddi oturup düşünmeleri gerekti.

Fularsız Entelliğin önümüzdeki bölümleri, geleceğimizle Rus ruleti oynayan görece sıradan insanlar hakkında. Bugünkü konumuz, yerin dibinden ve uzayın derinliklerinden çekip çıkarmaya çalıştığımız bilinmeyen canlılar.

.

Konular:


(00:04) 3.5 milyon yıllık mikrobu yemek

(05:18) Denizler altında 100 milyon yaşında bakteri

(08:00) BM Dış Uzay Anlaşması: Uzayda hijyen

(09:58) Apollo 11 karantina macerası

(12:32) Uzaylı virüs ve Independence Day (1996)

(15:18) The Andromeda Strain (1969)

(16:28) Life (2017)

(20:05) Mars'tan gelen asteroidler

(20:57) Bedelsiz risk

(22:25) Patreon Teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Haber: Anatoli Brouchkov


Yazı: Deep Frozen Arctic Microbes Are Waking Up


Yazı: Scientists wake up 100-million-year-old microbes


Yazı: The moments that could have accidentally ended humanity


Yazı: The Apollo moon landing was real, but NASA's quarantine procedure was not


Yazı: After The Long Voyage Home (1968, Popular Mechanics)

Makale: The Tragedy of the Uncommons: On the Politics of Apocalypse


***

Kitap: The Andromeda Strain (1969)

Film: Independence Day (1996)

Film: Life (2017)


.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.132 kelime · ~16 dk okuma

2009 yılında Moskova Devlet Üniversitesi'nde görevli Anatoly Bruchkov isimli bir jeolog, Sibirya'nın kuzeyinde bir yerlerden 3,5 milyon yaşında bir bakteri bulmuş. Buzullardan veya permafrost denen donmuş topraklardan eski mikropların çıkması ilk defa olmuyor. İklim krizi bağlamında sıkça bahsedilen bir şey. Hatta yakın zamanda çözülen bir hayvan leşindeki zombi bakteriler yüzünden bir tane çocuk on binlerce de rengeyi şarbondan ölmüştü.

Buruçkov'un yaptığını özel kılan şey, bakteriyi canlandırdıktan sonra her sorumlu bilim insanının yapacağını yapıp onu yemesi. Evet, resmen hap haline getirip hapurupur atmış. Ondan sonra neden erkekler daha az yaşıyor? Böyle bir şeye kalkışmasının sebebi, hayvanlar ve ekinler üstünde yaptıkları deneylerde güya hepsinin sağlığının olumlu yönde etkilendiğini, ömürlerinin uzadığını görmeleri.

Birkaç sene sonra da kendisi yemeğe başlamış, artık hasta olmadığından bahsediyor. Ben de hemen bullshit alarmı çaldı tabii. Çünkü bu röportajlar 2015 senesinden olmasına rağmen hala yer yerinden oynamadı. Ve konu hakkında hiçbir sağlam kaynak yok.

Transkriptin tamamını oku

Gözüme bir tane haber ilişti. Münih'te yaşayan plastik cerrahi bağımlısı bir kadın. Nereden bulduysa Burçkov'la iletişime geçmiş, adamdan bir miktar bakteri almış. Sonra onu yemekle kesmemiş olacak ki damardan enjekte etmeye başlamış.

O da öve öve bitiremiyor. Cildim bebek gibi oldu, diyor. Belli ki bizim profesör emekliliğini rahat rahat geçirebilmek için bulduğu şeyi bir gençlik iksiri olarak pazarlamayı denemiş. Şöyle denk getirip Dr.

Oz'un programına çıksaydı, efendime söyleyeyim Andrew Huberman'ın podcastına çıkabilseydi, Hayatı kurtulurduk. Becerememiş olacak ki senelerdir sesi soluğu çıkmıyor. Bu şapşal hikayenin korkutucu bir yanı var yalnız. Önüne gelen milyon yıllık organizmaları alıp kurcalayabiliyor.

Kazara labdan sızabilir diyecektim de adam hap yapıp yemiş zaten daha ne olsun. Kuzen mikrobiolog, açtım sordum. Dünyayı yakarsa siz garipler mi yakarsınız dedim. Cevap kısaca evet.

Şöyle bir kontrol mekanizması varmış. İncelediğin şey, bilinen patojenlerle yani hastalığa sebep olan organizmalarla akraba çıkarsa, Sağlık Bakanlığı'na ve gerekirse Tarım Bakanlığı'na haber vermek zorundasın. Onlar duruma bakıyorlar, Dünya Sağlık Örgütü standartlarına göre gereken biyogüvenlik seviyesindeki lablara yönlendiriyorlar veya projeyi tamamen durduruyorlar. Fakat yetkililere haber vermek araştırmacının inisiyatifinde.

Bir şey olmaz ya diyebilir. Kaldı ki o şeyi topraktan çıkarıp üniversitenin labına getirene kadar projeyi bilen birkaç kişi dışında kimseye haber vermesine gerek yok. Tehlikeyi fark ettiğinde iş işten geçmiş olabilir. Veya daha kötüsü, tehlikeyi hiç fark etmeyebilir.

Sonuçta milyon yıllık bakterilerden bahsediyorsak henüz bilmediğimiz bir yöntemle de bizi etkilemeleri olası. Ben bunları panik yaratmak için anlatmıyorum. Çünkü bazı risk hakikaten düşük. Bir kere çoğu mikrop çözülürken zarar gördüğü için canlanamıyor.

Canlanabilenlerin çoğu da bize zararsız. Zararlı olan her şey de bulaşıcı değil. Dolayısıyla herhangi bir ihmal olduğunda büyük ihtimalle bundan kimsenin haberi bile olmuyor. Ama benim asıl ilgimi çeken bu kararların ortak alınmaması.

Toprağa kazmayı vurduğun andan, sondajı yaptığın andan itibaren, makalenin yayınladığın ana kadar, sürecin hiçbir adımında kamuoyunu bilgilendirmene, halkın seçtiği bir insanla konuşmana veya herhangi bir uluslararası kuruluştan izin almana gerek yok. Öyle işlere bakan bir kuruluş da yok zaten. Bu açıdan bakınca yaptığımız şey dev bir silahla Rus ruleti oynamaya benziyor. Silah hepimizin kafasına dayanmış ama onu ufak bir grup tutuyor ve mütemadiyen tetiği çekiyorlar.

Henüz silah patlamadığı için çoğunluk endişelenmiyor. Yalnız silahta kaç tane kurşun haznesi var, kaçı dolu kimse bilmiyor. Bu oyunu oynayan başkaları olsa belki ders çıkarırdık ama görebildiğimiz kadarıyla öyle birileri yok. Uzayın karanlığında tek başımıza oturuyoruz.

Günlük koşuşturmacılarımızın arasında biraz dikkat kesilince arka planda devam eden o monoton sesi duyabiliyoruz. Eskiden güldürürken düşündüren programlar vardı. Benimkisi düşündürürken hayattan soğutan bir program. Geçen bölümde doğal bir takım varoluşsal risklerden bahsetmiştik.

Yani bir anlamda kafamıza dayanmış bir silah hep vardı. Fakat şu ana kadar yaşamış 110 milyarı aşkın insandan neredeyse hiçbiri o silaha dokunamamıştı. Dünyayı yok etme veya onu kurtarma gücüne sahip değildiler. Sultanlar Sultanı, Tanrı'nın Kırbacı, Efendim Gecelerin Yargıcı kim olursanız olun, gezegenin tarihi açısından bir dipnottan, bir virgülden fazlası değildiniz.

Ama bu iş 20. yüzyılda değişti. Bir avuç insan o tarihe nokta koyacak güce kavuşmaya başladı. Çoğu kazara o konuma gelmişti, hiçbiri hazırlıklı değildi.

Hayatlarının belli bir anında, ''Bunu yaparsam acaba tüm insanlığı, hatta tüm hayatı tehlikeye atar mıyım?'' diye ciddi ciddi oturup düşünmeleri gerekti. Fularsı Zenterliğin önümüzdeki birkaç bölümü, geleceğimizle Rus ruleti oynayan görece sıradan insanlar hakkında olacak. Bugünkü konumuz ise yerin dibinden ve uzayın derinliklerinden çekip çıkarmaya çalıştığımız bilinmeyen canlılar.

Permafrost denen şey epey büyükmüş. Kara yüzeyinin çeyreğini kaplıyormuş. Havalar ısındıkça giderek daha büyük bir kısma erişilebilir olacak. O zombi mikrop sızıntıları veya araştırmaları artacak.

Yalnız benzer keşifleri havaların ısınmasını beklemeden çok daha geniş bir alanda yapmak mümkün. Okyanusların tabanında. Okyanuslarda yaşayan her şey ölünce başkaları tarafından tüketiliyor. Onlar da başkaları tarafından sayısız defa geri dönüşüme uğruyorlar.

Elbette hiçbir geri dönüşüm %100 verimli değil. Eninde sonunda bazı organik atıklar okyanusun tabanında birikiyor. Bu tortuyu katman katman kazdıkça bir nevi zamanda geri gitmiş oluyorsun. 2020 yılında bir grup araştırmacı da böyle bir zaman yolculuğuna çıkmışlar.

Pasifik okyanusunun görece epey ölü bir kısmında suyun binlerce metre altına inip tabana sondaj yapmışlar. Ve burada hapsolmuş bir takım canlı bakteriler bulmuşlar. Okyanusun görece ölü bir kısmında olması bu yüzden önemliydi. Daha az mikroskopik canlı olduğu için oksijen tabana kadar ulaşabiliyor ve oradan aşağı sızıyor.

Yüreği çoğalmalarına yetmemiş ama onları hayatta tutmuş. Araştırmacılar da onları sarıp sarmalamışlar, ninniler okumuşlar ve azotla, karbonla besleyip yaşama döndürmüşler. Fakat burada daha garip bir detay var. İçinde hapsoldukları katman tam 100 milyon yıldıkmış.

Sonradan oralara sızma ihtimalleri düşük olduğu için en az o kadar yaşlı olduklarını düşünüyorlar. Bu demektir ki o sene birilerinin evinde şu diyalog geçti. Tatlım nasıldı günün? Valla ne olsun 100 milyon yaşındaki bir varlığı uyandırıp besledik.

Memnunlar hayatlarından. Bunu duyduktan sonra insan kendi gününden bahsetmeye isteği kalmaz. Gelelim asıl soruya. Tehlikeliler mi?

Araştırmacıların savunması basit. Bunlar çok yaşlılar. Yani insanlarla veya insanların etrafındaki hayvanlarla birlikte evrilmedikleri için bize tamamen yabancılar. Sonuçta 100 milyon yıl önce, bırak insansıları, primatlar bile yoktu.

Kemirgenlerle ortak olan atalarımız dolanıyordu ortalıkta, bitkiler bile çok farklıydı. Mesela çayır çimen yoktu. 100 milyon kulağa korkutucu gelse de eskiye gidildikçe bize zarar verme ihtimalleri düşüyor. Ya bağışıklık sistemimize takılacaklar, çünkü onu ekarte etmek için evrilmemişler, ya da bizle etkileşime bile girmeyecekler.

Onlar açısından uzaylıktan farksız olacağız. Mantık bu. İyi, güzel. Peki gerçekten de uzaylı bir mikroorganizmayla karşılaşırsak ne olacak?

Çünkü bu mantıkla bize hiç tehlike arz etmemeleri lazım. Apayrı şartlarda evrim geçirmişiz, kendimizi korumamıza gerek yok. Bu riski alır mıydınız? Uzaylı mikroplarını hap gibi yutar mısınız mesela bir TikTok videosu için?

Yapan çıkar gerçi de. Aslına bakarsanız uzaya çıkanlar her seferinde bu riski alıyorlar. Peki neye göre karar veriyorlar? Hangi hesaplarla o tetiği çekiyorlar?

Bunun için bir yarım yüzyıl geriye gitmemiz lazım. 1967 yılında Birleşmiş Milletler Dış Uzay Anlaşması diye bir anlaşma yapıldı. Halen bugün bile uzay programı bulunmayan bir dolu ülkenin imzası var şaka gibi. Ama tabi esas mesele ABD ve Sovyetler arasındaydı.

Uzayı parsellememek, militarize etmemek üstüne anlaştılar. Yalnız anlaşmanın 9. maddesi hijyen hakkında. Uzayı mikroplarımızda kirletmeyeceğiz diyor.

Öyle ilk uydu, ilk köpek, ilk şempanze, ilk insan derken çıkan cisimlerin sayısı hızla arttı. Hepsi potansiyel birer mikrop yuvası. Bu mikroplar, kendi mikroplarımız, uzayda olası bir yaşamı tespit etmeyi zorlaştırdıkları gibi gerçekten bir yaşama rastlarsak ona tehdit de oluşturabilirler. Düşünsene insanlık tarihinin en büyük keşfini yapıyorsun, sonra üstüne hapşırınca ölüyor.

Uzay araçlarını sterilize ediyorlar ama %100 sterilizasyon mümkün değil. Hele insanlı görevlerde hiç değil. Her birimiz binlerce türe ait trilyonlarca mikroorganizma taşıyoruz. Bazıları yaşamamız için şart zaten.

O yüzden insanın gittiği her yer kirleniyor. Mesela uluslararası uzay istasyonunun içi zamanla mikropla dolmuş. Camlara, kablolara hasar vermeye başlamışlar. Dolayısıyla amaç uzaya hiç mikrop götürmemek değil, götürdüklerine hakim olmak.

Bunu zorlaştıran bir etmen, birçok bakteri ve mantar türünün uzay boşluğunda da yaşayabilmesi. Basınç ve ısı farklılıklarına dayanabiliyorlar. Öbek öbek olurlarsa da o dış çeperdekiler, iç kısımdakileri radyasyondan koruyabiliyor. En azından bir süreliğine idare edebiliyorlar.

Bunları bu şekilde sağa sola yaymamız kötü olur. Fakat bu işin sıkıcı kısmı, esas cümbüş uzaydan bize mikrop getirmekti. Anlaşmanın 9. maddesinin diğer kısmı bununla ilgiliydi.

Yani bugün buzullardan, okyanuslardan mikrop çıkarmak hakkında olmayan işbirliği ve yasal çerçeve taa 55 sene önce uzay araştırmaları alanında oluşturulmuştu. Ve sadece 2 sene içinde ciddi şekilde sınanacaktı. Nitekim Apollo 11 Ay'a gidecek ve daha fenası oradan dönecekti. Apollo 11 1969 yılında Ay'a indi.

Astronotlar çıkıp biraz hava aldılar, hoplayıp zıpladılar. Kilo kilo toprak örnekleri topladılar. İşleri bitince de yörüngede bekleyen komuta modülüyle kenetlenip 3 günlük bir yolculuğun ardından bir ateş topu halinde Pasifik Okyanusu'na düştüler. Onları alacak uçak gemisinin yaklaşık 20 km uzağına.

Orijinal plan kesintisiz bir karantina süreci öngörüyordu. Astronotlar uçak gemisini kapsülde bekleyecekler, sonra araç olduğu gibi kaldırılıp geminin güvertesinde hazır bulunan geçici karantina konteynerinin yanına konacak, ikisi arasında steril bir plastik tünel kurulduktan sonra kapı açılacak, astronotlar biyolojik tehlike tulumları içinde çıkacaklar ve bir iki doktorla beraber kendilerini konteynere kapatacaklar. Gemi onları Hawaii'deki bir üste bırakacak, oradan askeri kargo uçağıyla Houston'a getirilecekler ve bu iş için özel tasarlanmış bir tesise transfer edilecekler. Anca oraya girdikten sonra konteynerden çıkıyorlar.

Sadece astronotlar da değil, uzay aracının kendisi ve inişten beri onlarla temas etmiş tüm görevliler de, yaklaşık 24 kişi ediyor, karantinaya tabi olacaklar. Vakumlu kutularda getirilmiş kaya ve toprak örnekleri ilk defa buradaki özel laboratuvarlarda açılıp incelenecek. Yüzlerce bitki, böcek, timsah, yılan, kedi, köpek, domuz, inek kullanılacak. O örnekleri toz haline getirip bunlara koklatacaklar, derilerine sürecekler, hem de enjekte edecekler.

Eğer her şey normalse, 3 hafta sonunda astronotlar o ana kadar can bir bölmeden görüştükleri aileleriyle nihayet kavuşacaklar ve bir kahraman olarak millet tarafından ağırlanacaklar. Tüm bunlar görevden yaklaşık bir sene önce yayınlanmış bir Popular Mechanics dergisi yazısında anlatılıyor. Görsel planları da eklemişler, çok eğitici. Gezegeni korumak için yapılmış hijyen planı buydu.

Tahmin edeceğiniz gibi de işler planlandığı şekilde yürümedi. Nitekim NASA, uçak gemisindeki o karantina konteynerini gereksiz buluyordu. Aslında içten içe tüm süreci gereksiz gören birçok uzman vardı. Ayda yaşam olasılığını çok düşük görüyorlardı.

Özellikle yüzeye yakın kısımlar bildiğimiz anlamda yaşama elverişli değiller. Hadi diyelim yaşam var, bunu yanlışlıkla kapıp dünyaya sağ salim getirmek zor. Hadi bir şekilde dünyaya ulaştılar, bize salça olmaları zor. O 100 milyon yıllık dünya mikropları için söylediğimiz her şey bunlar için kat be kat geçerli.

E tüm bu adımlardaki tahmini olasılıkları çarpınca bol sıfırlı bir yüzde buluyorsun. Ne gereği var bu kadar uğraşmanın diyorlar. Fakat oturduğun yerden istediğin kadar hesap yap, çarp, böl, nihayetinde kimse yüzeyin altından toplanacak örneklerden ne çıkabileceğini bilmiyordu. Burayı biraz açalım.

Uzaylı bir virüsün bize bulaşması imkansıza yakın. Çünkü virüs dediğin çok özelleşmiş bir protein katmanı sayesinde hücrelerimize giriyor ve sonra taşıdığı DNA ve RNA parçalarını hücremize yükleyip onun işleyişini değiştiriyor. Yani tamamen hücre yapısına bağlı. O yüzden de birçok virüs aynı organizmadaki tüm hücreleri bile etkilemiyor.

Belli tipteki hücrelere saldırıyor. Şimdi uzayda bulacağımız şey, bağışıklık sistemimizi geçecek, hücrelerimize girebilecek yapıda olacak, üstüne bizle aynı genetik materyali taşıyacak, yani aynı dili konuşacağız ve bizi hasta edecek. Yani zamanında ''Independence Day'' diye bir film vardı hatırlarsanız. Çok abartılı, eğlenceli, büyük bütçeli bir Hollywood filmiydi.

Amerikan başkanı savaş uçağına binip uzaylılara roket atıyor yani. Gerçeklik seviyesi o. Fakat bir sahnesi özellikle dalga konusu olmuştu. Jeff Goldblum'un karakteri Mac bilgisayarından uzaylıların ana gemisine bağlanıp, wireless bir şekilde bağlanıp... Bilgisayar virüsü yükleyerek kalkanlarını indiriyordu.

Ya ben kafedeki Wi-Fi'ye bağlanamıyorum. Mac'teki virüs PC'ye geçmiyor çoğu zaman. Biyolojik bir uzaylı virüsünün de bizi etkilemesi böyle bir şey olurdu. Bakteriler ve mantarlar biraz daha sıkıntılı.

O kadar ince işçilik yapmalarına gerek yok. Birçok bakteri mesela hücrelerimize doğrudan saldırmıyor, içimizde üreyip çoğalırken ya hücrelerimizden besin çaldıkları için ya da attıkları bize zehir olduğu için hasta oluyoruz. Ama bu bile nadir oluyor. Çünkü bağışıklık sistemimizi ekarte etmeleri için evrilmeleri lazım.

Aynı gezegende olmamıza rağmen bitkilerden neredeyse hiçbir şey bulaşmıyor mesela. Rekabet yüzünden herkes zaman içinde özelleşmek durumunda kalmış. Ama uzaylı bir organizmanın yol açabileceği daha korkunç senaryolar var. Çevresel şartlarımızı bozabilirler.

Madem gezegenimizdeki hiçbir şeyle beraber evrilmediler, o gezegendeki yaşamı devam ettiren unsurlara karşı da hassas olmak zorunda değiller. Atmosferdeki oksijeni tüketebilirler mesela, ozonu yiyebilirler. Özellikle insanlara tehdit olmaları düşük bir ihtimal olsa da, genel olarak dünyadaki yaşama, ekosisteme tehdit olmaları çok daha yüksek bir ihtimal olabilir. Kimse bilmiyor.

İşte tüm bunlar ışığında Apollo 11 görevi öncesinde Sağlık Bakanlığı dedi ki bu işi şansa bırakmak akıl karı değil. Hatta meclis komisyonlarında tartışmalar sürerken astronotlara ülkeye giriş izni vermeme yetkileri olduğunu ima etmişler. Normalde bulaşıcı hastalık riski görülüyorsa vatandaş da olsan ülkeye girişin yasaklanabiliyor. Gümrük kanunuyla ilgili böyle bir teknik ayrıntıyı uzaydan gelecek kişilere uygulamaları gerçekten komik.

Ama bu tehdit karşısında NASA yılmış, tamam demiş bu önlemleri alacağız, gemi içinde karantina modülünü geliştireceğiz. Bugün Washington DC'nin dışındaki Udvar-Hazy Havacılık Müzesi'nde sergileniyor. Tenekeden yapılmış bir karavan gibi. Bu arada Apollo 11'in komuta modülü de şehir merkezindeki müzede sergileniyor.

Hepsi bedavadır. DC'nin en güzel yanı bu müzeler zaten. Sabah akşam git. Neyse bu metal karavan inşa edilirken ve diğer hazırlıklar son sürat devam ederken çok kısa süre içinde bestseller olacak bir kitap yayınlandı.

The Andromeda Strain isminde. Jurassic Park'ın yaratıcısı Michael Crichton'ın kendi adıyla bastığı ilk kitabı. Crichton aynı zamanda ER dizisinin de yapımcısı. Acayip bir kariyeri var.

200 milyon kitap satmış. İşte onun ilk başarısı 69 Mayıs'ında çıkan bu kitap. Hikaye, atmosferin üst tabakalarından mikroorganizma toplayan bir uydunun yeryüzüne düşmesiyle başlıyor. Kalıntıları almaya giden birlikle iletişim kesiliyor.

Bölgede yaşayanlar da ani kan pıhtılaşmasından ölmeye başlıyorlar. Meğer uydunun düşmesine bir göktaşı sebep olmuş. O göktaşının taşıdığı yabancı bir organizma uydunun tasarımı sayesinde yok olmadan dünya yüzeyine inmiş. Şimdi dehşet saçıyor.

Gizli bir laboratuara getiriyorlar inceleme için. Fakat orada da evrim geçirip koruyucu plastikleri yiyerek tesisten kaçıyor ve olaylar gelişiyor. Düşünsene bu kitabı okuyorsun, hop sadece 2 ay sonra astronotlar aydan dönüyorlar beraberlerindeki 22 kilo örnekle. Kitap pazarlaması açısından zamanlama mükemmel.

Ben olsam bir bölüm daha ekleyeyim diye diye bu fırsat aralığını yaklaşık 2-3 seneyle kaçırırdım kesin. Bu arada benzer bir hikayeyi daha yakın zamandan hatırlayacaksınız. 2017 yapımı Life filmi vardı. Robotlar Mars'tan örnek topluyorlar, uzay istasyonuna getiriyorlar.

Bunların arasında bir tek hücreli organizma bulunuyor. Bunu kesinlikle Dünya'ya getirmeyecekler, uzay istasyonunda inceleyecekler. Hayvanı besledikçe büyüyor ve yine olaylar gelişiyor. Fena değildi aslında ama ben bu tip filmlerden hiç zevk alamıyorum.

Çünkü hikaye canlı kalsın diye olabilecek her türlü aksilik oluyor, karakterlerde verilecek en aptalca kararları veriyorlar. Ya bunlar korku filmindeki gençler değiller, eğitimli astronotlar. Kriz anında doğru davranacak psikolojik yapıda insanlar, ona göre seçilmişler. Ama yok hikaye başlar başlamaz hop 50 IQ puanı kaybediyorlar.

Ya adam odaya girip plastik eldivenli uzaylıya dokunuyor. UFO'ya taş atan köylü daha akıllıydı. Sonra hayvan sorun çıkarınca da odaya başka biri alev silahıyla giriyor diğerini kurtarmak için. Mükemmel prosedür.

Yalnız Nobel ödülünü o labın mimarına vermek lazım. Son çare olarak hava kilidini açacaklar, uzay boşluğuna atacaklar hayvanı. Ama bu otomatikman yapılamıyor. Bir düğmeye basman lazım.

O düğme de odanın içinde ve diğer ucunda. Ya daha da spoiler vermeyeyim. Bu tempoda devam ediyorlar. Harika bir takım çalışması, sonuçta olabilecek en kötü Mars araştırması gerçekleşiyor.

Ben Andromeda Strain'i tercih ederim. En azından orada yapacak pek bir şey yoktu. Tesadüfe bakın ki tam da o kitabın çıktığı günlerde, yani milletin konu hakkındaki farkındalığı artıyorken, NASA prosedürlerde bir değişiklik yapmış. Okyanusa düşen o daracık kapsülde tulumlar içindeki üç adamın dalgalarda sallana sallana kurtarma gemisini beklemesinin gereksiz yere rahatsızlık vereceğini düşünmüşler, sağlık açısından riski bulmuşlar ve kapsülün kapısını açmaya karar vermişler.

Ve açtılar da. Astronotlar biyogüvenlik tulumları içinde çıkıp bir bota bindiler. Bot helikopterle kaldırılıp uçak gemisi güvertesine kondu. Oradan da yürüye yürüye karantina konteynerine girdiler.

Bu ağanın fotoğrafları var. Hiç öyle ortalıkta steril tüneller yok. Popular Mechanics'de anlatılan. Kısacası kapsülün içinde herhangi bir organizma olsaydı çoktan havaya salınacaktı.

Belki de salındı da haberimiz yok. Daha komiği, astronotları hemen oracıkta, botun içinde dezenfekte ediyor bir ekip. Tulumları yıkamakta kullanılan süngerleri denize atmışlar. Buzz Aldrin anlatıyor bunu.

Üstümdeki mikroplar okyanusun dibine geçmiş oldu. Gülünç bir durum diyor. Olayın 50. yıl dönümü için yapılan programlarda.

En kötüsü de kapsülün havalandırması karantinaya uygun değil. Atmosfere girdiği andan itibaren içeridekileri dışarı salıyormuş. Dolayısıyla tüm süreç aslında kısmen göstermelik. Ama o heyecanla, insanlık tarihinde bir ilk sonuçta bu ve karantina tesislerinin de verdiği yalancı güvenle kimse derinlemesini araştırma gereği duymamış.

Apollo 11'den sonraki iki ay görevinde de aynı prosedür uygulandı. Sonra da ayda hayat olmadığına emin olup karantina şartlarını tamamen kaldırdılar. Apollo 15, 16 ve 17'nin mürettebatları kelimenin tam anlamıyla ayaklarının tozuyla geldiler. NASA karantina prosedürlerini çoktan güncellemiş.

Diğer uzay ajansları da onlardan ders almışlardır herhalde. Fakat kim bilir belki 50 sene sonra bu günler hakkında benzer şeyler söylenecek, benzer hatalar bulunacak. Genelde biz vardır bir bildikleri desek de işte insanlar yaparken öğreniyorlar. Ve o arada Rus ruleti oynamaya devam ediyorlar.

En son mürettebatlı Ay görevinin üstünden 50 sene geçmiş olması sizi yanıltmasın. O süreçte millet nal toplamadı. Uzay istasyonuna defalarca gidildi. Asteroidlerden örnek getirildi.

Çin Ay'a robotlar yollayıp kaya parçalarıyla geri döndü. Ve tabii ki yeni Mars görevleri planlanıyor. Orada bulunan roverın yapabilecekleri sınırlı olduğu için bunca zamandır topladığı örnekleri dünyadaki en ileri lablarda incelemek istiyorlar. İşin açıkçası teknik olarak bu daha önce gerçekleşti.

Mars'a çarpan asteroidler yüzünden kaya parçaları kopup uzaya salınıyor ve bazıları dünyaya düşüyor. Bugüne kadar yeryüzüne ulaşan on binlerce meteor arasından 350 küsur tanesinin Mars'tan geldiği düşünülüyormuş. Hatta dünyadaki hayatın böyle başladığını öne süren bir teori de var. O biraz uç bir teori ama en azından milyonlarca yıldır devam eden bu meteor alışverişlerinin rahatlatıcı bir yanı var.

Bir şey olsaydı şimdiye kadar ölmüştük diyebiliriz. Fakat çok da rahatlamamak lazım. Zira olası bir canlı ilk meteor çarpışması esnasında ölmüş olabilir, yahut uzayda geçirdiği onca sene sonrası ölmüş olabilir, yahut atmosferimize girerken ölmüş olabilir. Biz ise gidip oradan, toprağın altından sağlam örnekler çıkarıp pamuklara sarıp sarmalayıp getireceğiz.

Ya tam inişte araç parçalanarak düşerse ve örnekler atmosfere salınırsa? Burada yapısal bir sorun var aslında. Normalde herkes hatasının bedelini ödeyeceği ölçüde temkinli davranmaya zorlanır. Her iş de böyledir.

Sonuçta her rezalet, kovulma, dava risk politikamıza çekilen bir ayar. Oysa çok düşük olasılıklı ama zararı büyük olan risklerle yüzleşen girişimlerde bu mekanizma işlemiyor. Orada çoğu zaman işler yolunda gidiyor. İnsanlar buna alışıyorlar.

Kurum kültürü o şekilde gelişiyor. 40 yılda bir sorun çıkarsa da ortada ihmallerinizi cezalandıracak bir sistem kalmamış olacak. O yüzden riski olduğundan düşük görme yönünde bir eğilim var. Bu eğilim belki idealist insanların çoğunlukta olduğu bağımsız kurumlarda pek görünür olmayabilir.

Ama gelecekte uzay görevleri özelleştiğinde ne olacak? NASA görevlileri zamanında astronotların sağlığını düşündükleri için o ekstra ufak riskleri almışlardı. Özel girişimler ise kar baskısı yüzünden hep daha fazla risk almaya itilecekler. Kağıt üstünde uymaları gereken bir takım şartlar olacaktır elbette ama dediğim gibi sorun çıkmadığı sürece kimse onları soruşturmayacak, sorun çıktığında da soruşturacak birileri kalmayacak.

Belki başka bir galakside bize epey benzeyen bir uygarlık vardı, aynı projelere kalkıştılar, aynı hesapları yaptılar, kimsenin seçmediği, kimsenin tanımadığı birkaç sıradan birey aynı ihmallerde bulundu ve günün birinde çat diye her şey bitti. Ne olduğunu bile anlayamadan, kimseyi suçlayacak zamanları olmadan bitti. Belki bir gün onların kendi uydularına diktikleri bayrakları, orada bıraktıkları ayak izlerini buluruz. Evet flarsızlar uzay yolculuğumuza burada ara verelim.

Gelecek bölümde uzay yarışının da öncesine gideceğiz. İlk insan yapımı varoluşsal tehlikeye gideceğiz. Trinity testinden ve kitle imha silahlarından bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinize ve mikroplarınıza iyi bakın.

Özellikle de Patreon destekçilerimin mikroplarına teşekkür etmek istiyorum. Ömür Ulu Aşk, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Boran Güney, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir ve Özen K. Esrarengiz bir kişilik. Yakında tekrar görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)