Podcast

Dert Edinmek

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hayatın nihai bir hedefi, mutluluğun ya da tatminin bir zirvesi yok. Bu doğamıza aykırı. Yine de arayıştan bir türlü vazgeçemiyoruz. Dert ediniyoruz. Dert edinmek de insana has, enteresan bir tavır. Neden peki?




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.187 kelime · ~11 dk okuma

Bu bölümü hazırlarken internette bir e-ticaret sitesine girdim ve tuvalet kağıdı kategorisine baktım. 19 marka altında 1016 tuvalet kağıdı satılıyor. Bilmiyorum tuvalet kağıtlarıyla ilişkinizde benim bilmediğim bir ayrıntı var mı ama benim açımdan tuvalet kağıdının tek bir işlevi var ve 19 marka bu konuda 1016 seçenek sunmuş biz insanlara. Haddini aşan yaşam rehberinin dert edinmek adına ilk bölümü sanıyorum bu örnekle gayet iyi kendini anlatıyor. Derman arardım derdim bana derman imiş demiş Niyazi Mısırgi 17. yüzyıldaki mısrasında. Belki de bu bölümün derdini anlatan bu iki örnek olabilir. İnsanın bir şeyleri dert edinmesi. Ama dert edinmek derken, dert etmek gibi algılamayın. Çünkü dert etmek başka bir şey, dert edinmek başka bir şey. Dert etmek belki bizden başka pek çok canlının meselesi. Yani karnının açlığı, işte susuzluğu, tepesindeki damığı. Ama dert edinmek sanıyorum sadece insana has bir şey. Yani ortada hiçbir problem yokken, tam bütün hedeflere ulaşmışken, tam huzura erdik, rahatı bulduk derken bir şeyi mesele edinme hali. Dert edinme.

İşte biz de bu küçük anlamların peşinde bütün bunların bizler için ne ifade ettiği, yaşamımızda nasıl farklar yarattığını araştıracağız bu bölümde. Bölümün içeriği olan dert edinmek meselesine geçmeden bu yayının neyi dert edindiğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir şeyler öğretme iddiasında değilim. Daha çok birlikte bir şeyler öğrenebilir miyiz? Hayata sorular sorabilir miyiz? diye bir arayış olarak da düşünebilirsiniz bu yayınımızı.

Önümde bir metin yok, sadece notlarım var, bolca da heyecanım var. Kafam her zaman olduğu gibi fazlasıyla bulanık, karışık, birçok fikir var. Kuyruğu birbirine değmeyen tilkilerin dolaştığı bir zihne sahibim ama derdim kurnazlık değil, derdim bütün bunların içerdiği, oluşturduğu, çizdiği anlamı sizlerle paylaşabilmek. Haddini aşmayı amaçlayacağız. Yani insanın doğasında var olan, çoğu zaman negatif anlamlara sahip olan bu had aşmak meselesini anlamlı, faydalı bir hale nasıl getirebiliriz bunun denemesi olacak ve bir anlamda da dert edindiği konuları işleyecek yayınımız.

Transkriptin tamamını oku

Mesleğim gereği bolca konuşuyorum, bolca düşünüyorum, bolca yazıyorum, üretiyorum ama her yayında özellikle de çok önemsediğim bu yayında fikirlerimi bütünlüklü bir şekilde sizlere aktarmak için dertliyim. Dolayısıyla isterseniz bu girizgahın ardından bu dert edinme meselesine bakalım. Dert edinme. Dert dilimize Farsçadan girmiş pek çok başka sözcük gibi keder demek, hastalık demek ama bugün dert dediğimiz şeyin içerisinde pek kederle hastalıktan bahsetmiyoruz. Meselelerden bahsediyoruz. Bugün bambaşka meselelerimiz var. Arka odada Wi-Fi'nin çekmemesi, tuvalet kağıdı kalmaması veya işte USB kablosunun tam tersinden sokmaya çalışmamız gibi dertlerimiz var bugün.

türlü çeşit dertlerimiz ama hepsi kendi içerisinde en az bir diğeri kadar önemli bir diğeri kadar mesele bizler için ve hayat dediğimiz şey yani bize ortalama bu çağın şartlarıyla düşündüğümüzde 70-80 senesi nasip olan bir aksilik olmazsa elbette hayat dediğimiz şey rahat ermek uğruna yürüttüğümüz uğraşlarla geçirip duruyoruz. Ve nihayetinde ulaşmaya çalıştığımız şey ise mutluluk. Neden böyle? Çünkü diğer ulaşmaya çalıştığımız her şeyin arkasında bir başka neden, bir başka gerekçe, amaç var. O yüzden mutluluk sadece ve sadece kendisi için peşinde koştuğumuz hayattaki tek şey ve hayatta amaçladığımız her ne varsa nihayetinde bu mutluluğun peşinde bunu sürdürüyoruz.

Ve bütün bunların ışığında unutmamamız gereken amacımızın rahata ermek olmadığı, amacımız bir uğraş sahibi olmak. Çünkü rahata erdiğimiz anda doğamız gereği kendimize bir rahatsızlık buluyoruz, sahip olduklarımıza yabancılaşıyoruz ve yeni bir uğraş ediniyoruz. hiç sebepsiz, hiç anlamsız da değil şüphesiz. Bütün bunların bir gayret sonucu olduğunu unutmamak lazım. Durduk yere, başıboş kaldığınız anlarda elinizin telefona gitmesi bu yüzden, eve girdiğiniz anda sessizliği yok etmek için televizyonu, radyoyu açmanız ya da bir podcast dinlemeye başlamanız bu yüzden bunların hiçbiri sebepsiz ya da anlamsız da değil. Amacımız kendimize bir uğraş edinmek, uğraş edinmedeki amacımız da

Dert edindiğimiz şeylerle ilgili bir meşgale yaratmak. Aradığımız şey huzur değil. Bizi besleyen şey aksine bizzat huzursuzluğumuz. Huzur bize huzursuzluk veriyor. Bu da bize has. İlginç ayrıntılardan biri.

Hani bizim kültürümüzde de vardır ya çok güldük başımıza bir şey gelecek kavramında olduğu gibi iyi şartlar bizde bir tedirginlik yaratıyor. Çünkü aklımızın bir kenarında hep daha iyisinin, hep daha güzelinin, hep daha anlamlısının olduğunu biliyoruz. Hayata yönelik bir tatminsizliğimiz var ve bizi hayatta başarılı kılan ya da başarıya yönelik çabaya sevk eden şey bizzat bu tatminsizliğimiz. Mutsuzluğumuz. Mutsuzuz çünkü mutluluğun peşindeyiz. Peki mutluluğa nasıl ulaşacağız? Hiçbir zaman ulaşamayacağız çünkü hiçbir zaman esasında bunun yöntemini bilmiyoruz.

Buna yönelik net bir hedefimiz, hayalimiz yok. Sadece taştan taşa seker gibi bir uçtan bir uca yol alıyoruz. Ve aslen zannettiğimiz gibi koyduğumuz hedeflerin değil, o hedefe ilerlerken yürüdüğümüz güzergahın. Yani menzilin derdindeyiz. Hayatı anlamlı kılan da bu çabamız. Yoksa ulaştığımız hedefler değil. Ulaştığımız hedeflerin uğruna nice çaba verdiğimiz bütün bu hedeflerin ulaşıldığı anda anlamsızlaşması da o yüzden. Hiçbir zammın bizi tatmin etmemesi, kariyerimizdeki hiçbir ünvanın bizi mutlu etmemesi, hiçbir ulaştığımız hedefin nihai, son hedefi olmaması da bizzat bu yüzden.

Saçlarım... ...Beyazlaştıktan sonra içimi bir korku aldı. Ölüm korkusu. Düşünebiliyor musun? Yüzden fazla film çektim ben. Ama kimse ne aradı ne sordu. Tek bir satır yazanı olmadı. Adam yerine koymadılar beni. Yok farz ettiler. Onlar için böyle bir adam yaşamadı. Yaşamıyor. Bir kere bile ödül vermediler.

Kiraz Festivali ödülüne bile razıydım. İstedim ki ben öldükten sonra bile... ...Aa o mu? Filanca filmin yönetmeniydi desinler.

Biz hedefin değil, yolculuğun peşindeyiz. Ve bütün hayallerimizi hedefler üstüne kuruyoruz ilginç bir şekilde. Yani mutluluğa yönelik kavramları bir gözünüzün önünden geçirin. Hepsi nihayet olarak ulaşmayı hedeflediğimiz şeylerden ibaret. Oysa ki yine hafızanızı taradığınızda, yaşamınızı bir gözden geçirdiğinizde, ulaştığımız hedeflerle değil, o hedefler üstüne, o hedefler uğruna yürüttüğümüz çabadan

Onlar için verdiğimiz emekten, çektiğimiz dertlerden ibaret. Hayat dediğimiz şey. Üstelik ulaştığımız hedefleri anlamlı kılan, bizi ne kadar mutlu edip etmediği de bizzat bunlar. Gelin tam da şu anda hiç ummadığımız şeyleri mesele edinenlerin çözümlerine kulak verelim.

Birkaç örnekle ne demek istediğimi anlatayım. Bu kitaplarda okuduğumuz avcı-toplayıcı dönemi düşünün mesela. İlkel zamanlardaki yaşam şartlarını düşünün. Bugünle kıyasladığımızda çoğunlukla yokluk, sıkıntı, elem, kederle özdeşleştiriyoruz ama arkeolojik buluntulardan ve öngörülerden yola çıktığımızda avcı-toplayıcı toplumun bizden çok daha bolluk bereket içerisinde yaşadığı, bizden çok daha az uğraşa sahip olduğu, üstelik işin garibi bizim bugünkü şartlarımızdan çok daha dengeli beslendiğini görüyoruz. Günde bir iki saatlik çabayla avcı toplayıcı toplum kendisine çok dengeli ve bol bereketli gıda sağlıyordu.

Bugünkü kadar çalışmak zorunda değildi. Bugün günde ortalama en az 8 saat çalışıyoruz karnımızı doyurabilmek için. Oysa bu avcı toplayıcı toplumda 1-2 saatlik mesaiye denk gelen bir hedefti. Oysa modern hayatta bizler ekmeğimizi kazanmak, yemeğimizi yiyebilmek için en az 8 saat çalışmak zorundayız. Bu çabanın sonucunda ne kadar dengeli beslendiğimiz, ne kadar çeşitli, ne kadar bol ve sağlıklı gıdalarla maruz kaldığımız da epey büyük bir tartışma. Peki bunu terk etmemize sebep neydi?

Yani bu avcı toplayıcı toplumdan bizi uzaklaştıran şey neydi? Ne oldu da acaba birisi gelip ben buğdayı evcilleştirdim. Bakın şurada tarlaya ekiyorum. İşte bunu sürüyoruz, suluyoruz. Buradan bereketli gıdalar geliyor. Dolayısıyla sizin artık avlanmayla, toplanmayla işiniz olmasın. Siz başka dertlerin peşine düşün diyen ilk olarak kimdi acaba? Ya da tam olarak niyetlediği şey neydi?

Ve bütün insanlığın büyük bir iştahla kabul ettiği bu teklifin karşılığında dert ettiğimiz, mesele ettiğimiz şeyler bugüne kadar yansıyan durumlar. Yani daha iyi bir kıyafet üretme, daha iyi bir kıyafet tasarlama, daha iyi barınma şartları, daha iyi evler, araçlar, ortamlar, yaşam düzeni kurmaya iten şey bizi neydi? Şüphesiz işte bu huzursuzluk, yeni şeyleri dert edinme çabası, birilerinin karnımızı doyurmayı dert edinmesiyle birlikte başka şeylerin derdine düştük insanlık olarak. Daha güzel kıyafetler nasıl üretiriz, tasarlarız, daha iyi yaşam şartları nasıl sağlarız, daha iyi barınmayı nasıl mümkün kılarız gibi birçok şeyi dert edindik. Ve baktığımızda mevcut şartlar ne olursa olsun

Sırf edinilmiş, ulaşılmış, kazanılmış olduğundan dolayı anlamsızlaştırdığımız ilginç bir düzenin içerisindeyiz. Yani ne olursa olsun koyduğumuz bütün hedef, dert edindiğimiz her şey ona ulaştığımız, çözdüğümüz, üstesinden geldiğimiz anda anlamını yitiriyor, anlamsızlaşıyor. İnsanın hiçbir zaman son nefesine kadar ulaşabildiği, tamamıyla sonlandırdığı bir listesi yok bu konuda. Hayatın çünkü nihai bir hedefi yok. Mutluluğun ya da tatminin bir zirvesi yok ve hepimiz için için bunun farkındayız. Bu duamıza aykırı yani tatmin olma hissi bize çok yabancı bir kavram. Yine de bu arayıştan bir türlü vazgeçemiyoruz çünkü her zaman önümüzde bir başka hedef, bir başka anlam, bir başka arayış var. Anlamlandırma çabamız da bunun yansımalarından biri.

En basit örneğinden yola çıkalım. Evrenin oluşumunu bir gözümüzün önüne getirelim. Süpernova patlamalarıyla ötedeki yıldızlardan dünyaya saçılan birçok madenden biri. Altın. Dünyaya saçılmış, toprağın altına gömülmüş, batmış ve onu çıkartıp anlamlandırmışız. Ona bir kıymet vermişiz. Oysa dünyadaki, evrendeki pek çok madenden sadece biri.

Ve onu işlemişiz, ona bir kıymet vermişiz, onu bir takasa aracı haline getirmişiz, ziynet eşyaları yapmışız. Ona bir anlam vermiş ve peşinde bir uğraş edinmişiz. Üstüne ekonomiler kurmuşuz, sektörler kurmuşuz. Onun peşinde çabalar yürütmüşüz. Neden? Çünkü bir anlamlandırma çabamız var. Hayata bir anlam katma peşindeyiz. Ve bu anlam katmanın tek yolu da bir şeyleri dert edinmek.

Dertlerimizden kurtulmayı, onlardan muaf olmayı umuyoruz insanlık olarak. Ama aksine bütün gelişimimizi, değişimimizi, dönüşümümüzü bizzat bu dertlerimize borçluyuz. Bütün bunları değiştirme çabasıyla yükseliyor hayat ellerimizin üzerinde. Yüzlerce yıldır gündelik yaşama yönelik binlerce çözüm ve yaklaşım geliştirmişiz bu konuda. Şu anda beni dinlerken oturduğunuz koltuğu ya da uzandığınız yatağı düşünün, dilseklerinizi koyduğunuz masayı ya da önünüzdeki tabağı, bardağı, çanağı. Bütün bunlar insanlık tarihi boyunca insanın daha iyi hale getirebilmek için uğraştığı şeyler.

Binlerce, belki yüz binlerce çeşit tasarım var bunların hepsine yönelik ve icadından bu yana sürekli olarak birileri daha iyisini, daha verimlisini, daha kullanışlısını, daha ekolojik olanını, daha ekonomik olanını üretme adına bir çaba yürütmüş. Sandalye gibi nihayetinde birkaç ayak ve bir oturaktan ibaret bir tasarımı dahi bu kadar çeşitlendirebilen insanın yaşama sade bir bakış açısıyla yaklaşması elbette mümkün değildi. Bizden önceki kuşakların hayal edemeyeceği şartlarda yaşıyoruz. Örneğin kişisel merakımdan dolayı bazen yemekle ilgili yazılar, makaleler, kitaplar okuyorum, podcastler dinliyorum. Ve bütün bunların ışığında örneğin geçmiş yüzyılların cihana hükmeden krallarının, sultanlarının, padişahlarının menülerine bakıyorum. Çok az kısmı bugünlere kadar gelebilmiş.

Ama bugün İstanbul'un Fatihi Padişah Mehmed'in Ramazan'da iftarını açtığı menü bir restoranda karşımıza bir seçenek olarak çıksa sanıyorum hiç kimsenin tercih etmediği bir mekan olurdu. Oysa bugün basit bir market alışverişinde karşımıza çıkan rafta bile onların Hayallerinde en uçuk rüyalarında bile göremeyeceği seçeneklerle karşı karşıyayız. Ama yine de tatmin olmuyoruz. Yine de yeterince mutlu değiliz. Tatmin olmama halimiz bizzat insanlığın doğasından kaynaklanıyor çünkü. Ve bu dert edinme konusundaki en büyük mücadele alanımız da şüphesiz kendimiz. Tuvalet kağıdında bile bunca arayışa sahip insanın kendi yaşamı, kendi benliği, kişiliği ile ilgili arayışının tabi ki boyutlarını hayal bile etmek mümkün değil.

Tarih boyunca daha iyi bir insan olmak için çabalamışız. Ulaştığımız, mutabık kaldığımız bir sonuçta yok işin ilginç tarafı. Yani daha iyi bir insan olmanın tanımı dahi belirsiz. Ama hepimiz kendimizce, kendi anlamlandırdığımız şekilde o daha iyiye ulaşmak için çabalıyoruz. Ve tabii ki bütün bu uğraş peşinde bugün dünyanın en büyük sektörlerinden birini yaratmışız. Kişisel gelişim.

Ne ilginç bir ayrıntı değil mi? Toplumsal gelişim diye bir çabamız yok. Oysa hepimizin dilinde pelesenk olan işin bu kısmı. Toplumsal olarak gelişmeyi, daha iyi bir toplumda yaşamayı hedefliyoruz. Ama peşinden koştuğumuz şey kişisel gelişim. Kitapçıların raflarında sürekli olarak artan sayıda rehber bize kişisel olarak nasıl daha gelişebileceğimizi anlatıyor.

Kişisel olarak gelişmenin belki yaşadığımız toplumu da daha iyi dönüştürebileceğini düşünüyor olabiliriz ama bugünkü hayata baktığımızda bu sanıyorum son derece naif, iyimser bir yaklaşım olur. Oysa kişisel gelişim aksine bugün dünyanın en büyük sektörlerinden biri. Örneğin bugün kendi içimize dönüp bir yoga meditasyonu yapacak olsak, bunun bile mağazalarda satılan hazır setleri var. Matıyla, havlusuyla, taytıyla, matarasıyla karşımıza bir yoga seti çıkıyor mesela, meditasyon seti çıkıyor.

Yani dünyanın bütün maddesinden, bütün dertlerinden, tasalarından arınıp kendi içimize, kendi meselelerimize dönmeye vesile olacak olan meditasyonda bile modern yaşamın bize sunduğu sonsuz seçeneklerin içerisinde büyük bir kafa karışıklığıyla karşı karşıya kalıyoruz. Ama kişisel gelişimin temel mottosunu da unutmamak lazım. Nefsimizi eğitmeye çalışıyoruz. Çünkü bir türlü her şeyi değiştirip dönüştürme kabiliyetine sahip olsak da bir türlü hükmedemediğimiz şey de bizzat nefsimiz. Yani bir yönetici olarak yüzlerce, binlerce, bazen yüz binlerce kişiyi yönetebiliyoruz. İnsan olarak, birey olarak ama bir açık büfe karşısında o tatlı seçeneklerinde nefsimize hükmedemeyebiliyoruz.

Yani dert edinme çabasının içerisinde aslında en büyük derdimiz nefsimiz, karakterimiz ve hepimiz onun açmazlarıyla boğuşuyoruz. Ve bütün bu çaba neyi çözme peşinde? Derdimizi çözme peşinde. Dert edindiklerimizi çözme peşinde. Peki acaba ilk insanın derdi neydi? Ve bugünkü dertlerimizden farklı mıydı? Hiç zannetmiyorum açıkçası. Muhtemelen aynen bugünkü şartlarımızda olduğu gibi etrafına bakınıp gayet normal duran, gayet sıradan, gayet de yaşanılası bir hayatın içerisinde

birileri kendine bir şeyleri dert etti, mesele etti ve çözmek için, daha iyi ulaştırmak için bir çabaya büründü. Aynen bugün bizim modern yaşamımızda yaptığımız gibi. Ama bunun doğru bir çaba mı, yanlış bir çaba mı olduğu da ayrı bir tartışmanın konusu. Yani dert edindiğimiz şeyler acaba gerçekten dert edinmesi şeyler mi?

Derler ki iki tür dert vardır. Birisi gerçek dertler, birisi de edinilen, mesele edinen dertler. Yani arka odada internetin çok iyi çekmemesi ile amansız bir hastalıkta, yoğun bakım odasında her tarafına tüpler, elektrotlar bağlı bir şekilde yatan insanın dertleri elbette dert kapsamındadır ama ikisi arasında epey fark vardır. Dolayısıyla mesele ettiğimiz şeyler bazen anlık, bazen bireysel hassasiyetlerimizden doğan konular, bazen de dünyanın gerçekten mesele edilen dertleri. Ama çoğunlukla hepsi zihnimizde eşit ağırlıklı olarak dağılıyor ve bazen bazıları hiç hak etmediği kadar üstünlük kazanıyor. Dolayısıyla yaşam dediğimiz şey bir anlamlandırma çabası.

Haddini aşan yaşam rehberi işte bu anlamlandırma çabasında, bu yolculukta karşımıza çıkan sorulara yanıt bulmaya çalışacak. Bazen bulamayacak, soracak. Ama derdimize derman olacak bir podcast yayını asla olmayacak. Aksine her birini yani her bir meselemizi güzelleştiren şey bizzat bu arayışın kendisi olacak. Yeni sorular sormak üzere. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)