
3.182 kelime · ~16 dk okuma
Önceleri Tanrı'nın insana sırf yaşasınlar diye can verdiğini sanıyordum. Artık diğer nedenleri de biliyorum. Anladım ki Tanrı insanların ayrı yaşamasını istemiyor. Bu yüzden tek tek neye ihtiyaçları olduğunu açık etmiyor. Beraber yaşamalarını istediğinden hepsine kendileri ve diğerlerinin neye ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım. Oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş. İnsan neyle yaşar? Lev Tolstoy.
Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde aynı soruyu soracağız. İnsan neyle yaşar? Ne için yaşar? Az sonra...
Yeni bir bölümden herkese merhaba. Yine önümde notlarım, yine metronun yanlış çıkışından çıktım, yine yanlış sokaklardan geçerek stüdyomuzu buldum. Yine ne yapacağımı bilmeden elimde bir sayfa notla karşınızdayım. Kafam yine karışık ama sormak istediğim sorular hakkında aklım yerinde, kafam net, fikirlerim berrak.
Öncelikle bu bölümün ana ekseni olan, yaşam dediğimiz mevzuyla ilgili geçtiğimiz bölümden boşlukta kalmış olabilecek bir şeyi tamamlayalım. Yaşam dediğimiz, bize bir kısmı bahşedilen bu kısım, bu serüven bize bir şey borçlu değil. Bunu genellikle unutuyoruz. Sanki hayat bize bir şey borçluymuş gibi yaşıyoruz.
Hayat bize bir şey borçlu olmadığı gibi biz de hayata bir şey borçlu değiliz. Bu hayata bir şeyi yaşamak, bir şeye ulaşmak, bir şeye erişmek için gelmiş değiliz. Dolayısıyla ona bir sözleşme ya da kontratla bağlı da değiliz. Biz bir sözleşme imzalamadık. O da bize bir kontrat sunmadı. Bu bir karşılıklılık ilişkisi değil. Çünkü hayat dediğimiz şey... Sadece bize bahşedilmiş bir şey de değil. Hani nihayetinde düşündüğümüzde aşağı yukarı tam sayısı bilinmemekle birlikte 8 milyar bizim gibi hayalleri olan, planları olan, hedefleri olan hemcinslerimizle paylaşıyoruz bu zaman dilimini ve gezegenini. Bir diğer konu tabii ki herkesin kafasını felsefenin yazılı tarihinden bugüne belki de insanlık tarihinden bugüne meşgul eden konu hayatın anlamı ne? Yani ne için yaşadığımızın altında yatan sorulardan bir tanesi de bu. Hayatın bir anlamı var mı?
Bununla ilgili çok farklı fikirler olmakla birlikte ben kişisel okuduklarımdan, yazdıklarımdan, düşündüklerimden ve dinlediklerimden süzdüğüm sonucu sizlerle en özet şekliyle paylaşayım. Hayatın bir anlamı yok. Yani bu hayatı bir anlamı bulmak için yaşamıyoruz. Hayatın sahip olduğu anlama ulaşabilmek için bir gayret içerisinde değiliz.
Yani zirvesine ulaşmak istediğimiz bir dağdan bahsetmiyoruz. Nihayetinde işte hayatın bir noktasında bir anlam var ve biz de belirli şeyleri yaptık mı, işte şöyle beslendik mi, alnımıza şöyle bir krem sürdük mü, saçlarımızı şu şekilde taradık ve şu kariyeri sürdürdük mü, o anlama ulaşacağız diye bir şey var. Zihnimizin bir tarafında adlandıramasak bile hayatın anlamı yok. Ama ne var? Hayatın kazanabileceği bir anlam var ve hayata o anlamı biz katıyoruz. Neyine katıyoruz? Varlığımızla ve bu hayatın tamamen her noktasına, her köşesine değil veya böyle olmak zorunda değil olursa ne âlâ. Ama en azından kendi hayatımıza bir şey katmaya çalışıyoruz. Kendi hayatımıza bir anlam katmaya çalışıyoruz.
yaşamı kendi yaşadığımız hayat üzerinden anlamlandırmaya çalışıyoruz. Ya da böylesine bir uğraş hayatın tamamını değiştirmekten ya da nihayetinde o hayatın bir noktasına ulaşmaktan çok daha kolay, mantıklı ve gerçekleştirilebilir. Yani hayatın anlamı bizzat yaşamın ta kendisi. Belki de en başta hatırlamamız, sürekli kendimize tekrarlamamız gereken kısmı da bu. Hayatın bir anlamı yok.
Hayatın anlamı, bizim ona kattığımız anlam. Hayata bir anlam katmak şart değil. Hiçbir anlam katmadan, hiçbir anlama ulaşamadan yaşanıp bitmiş milyarlarca ömür var tarihin sayfaları arasında. Çoğunun adı sanı bile belki devlet kayıtlarında bile yok. Hiçbir şey yapmadan bir hayat sürmek de mümkün ama geride güzel bir iz bırakarak bir yaşam sürmenin keyfi de bir başka olmalı. Hani o sözde olduğu gibi manoryayı ezen bir filin toprağa bıraktığı hoş bir koku gibi hayatı yaşamak da olası ve belki de en anlamlı olanı.
Modern yaşam evimizi bir alışverişin parçası yaptı. Her şeyin bir fiyatı var, her şeyin bir bedeli var. Bir önceki bölümde de değindiğimiz gibi her şeyin üzerinde bir etiket var. Her şeye ulaşmak için formüller var ve hepimiz onların peşinde kafası kesik tavuklar gibi çoğu zaman sürüye katılarak koyunlar gibi bir yaşam sürdürüyoruz.
Ve esasında şikayetçi gibi görünmekle birlikte bundan son derece memnunuz. Çünkü bir sürüye ait olmak çok rahatlatıcı bir şey. Bireysel olarak sizin sorumluluklarınızı azaltıyor. Yapabileceğiniz hatalara yönelik sorumluluklarınızı, suçluluk duygusunu hafifletiyor. Diğer yandan da o sürü psikolojisi içerisinde emniyetli, güvenli ve kolektif olmanın gereği sonucunda
sorumluluklarınızı bir kenara bırakalım. Yani yaptığınız hataların yüküyle yanmanın ötesinde başarılarınızı da daha büyük yaşayabiliyorsunuz. Dolayısıyla bu modern yaşamın bizi alışverişin bir parçası yapması bu podcastlerde, kitaplarda Belgesellerde, sosyal medya yakarışlarında dile getirildiği kadar şikayetçi olduğumuz bir mesele değil. Ama işte hayatın kendisine dahi bir alışveriş gibi baktığımızda, yaptığımız her şeyi bir yatırım manasıyla bakıyoruz. Yani hayatı yatırımın geri dönüşü, return on investment gibi bakıyoruz. Ne yaptık karşılığında, ne aldık? Biz hayata ne kattık, o bize ne kattı? Biz ne verdik, o bize ne verdi?
gibi bir alışverişin içerisine sokunca bütün mantığı ne geliyor? Kaçınılmaz olarak tatminsizlik geliyor. Bir türlü tatmin olamıyoruz. Çünkü soyut kavramlardan bahsediyoruz. Örneğin başarı. Hepimizin en büyük belki de hayattaki motivasyonlarından biri. Başarılı olmak istiyoruz ama nedir başarı? Bilmiyoruz.
veya hepimizin birbirinden farklı tanımları var. Hepimizin başarıya dair tarifi farklı, hedefleri farklı, kriterleri farklı, akçeleri farklı. Dolayısıyla ulaşamıyoruz. Bu soyut kavramların bir tarifesi olmadığından başarılı iş insanları, ticaret odası bir tarife yayınlamadığı için yıllık olarak biz de bunu ölçemiyoruz kendi hayatımızda ve bunu nereden beslemeye çalışıyoruz? Etrafımızdaki tepkilerden. ...işte bize gelen geri beslemelerden, yorumlardan vesaire. Dolayısıyla bu soyut kavramları dillendiremediğimiz için, fiyatlandıramadığımız için... ...alışveriş gibi bir baktığımız bir hayatta da kaçınılmaz olarak tatminsizlik bizi bekliyor. Şimdi ilk bölümü hatfen...
Sanıyorum hiç kulaklarını çınlatmadan, adını anmadan bir bölümü tamamlayamayacağız. Alman düşünür Arthur Schopenhauer'in görüşlerine yer vermiştim. Paylaşmadığım deyişlerinden biri ki bana yol göstermiştir. Der ki, o bütün karamsarlığı ve bizi hayata karşı küstürme azmiyle yanıp tutuşan düşüncelerinden süzülen sözcüğünde bir şeye erişmek... ...onun ne derece anlamsız olduğunu anlatır der. Yani bir şeyin anlamsızlığını fark etmek için ona erişmemiz yeterli. Bu platonik aşkımızda da olabilir. Hayalini kurduğumuz okulda, işte, kariyerde, ünvanda, kılıkta, kıyafette, evde, arabada, her neyse... ...ulaştığımız anda anlamını yitirmesi o sebepten işte. Bir şeye erişmek yeterli onun anlamsızlığını anlamak için. Dolayısıyla hani hayatın bir anlamı var mı?
Eğer bunu soyuttan somuta bir hedefe oturtmak istersek eğer evet tabii ki şüphesiz bir anlam ya da en azından bir anlam olmasa bile bir amaç kazanır ama o amaca ulaştığımız anda aradığımız anlamın o olmadığını fark etmemiz çok uzun sürmeyecek. Madem başladık şopenaver'den, devam edelim. İsteme ve tasarım olarak dünya, ki Türkçe'ye istenç ve tasarım olarak dünya diye çevrildiği bazı örneklere de rastladım. Ondan bir pasaj okuyayım size. Bugün bahsetmek istediğim şeyleri aslında güzel özetliyor. Şöyle diyor şopenaver...
Çoğu insanın yaşamı dışarıdan bakıldığında anlamsız, boş görünen, içeriden bönce, akılsızca duyumsalan bir biçimde yaşaması anlaşılır gibi değil gerçekten. O bezdirici bir özlemdir, işkencedir. Yaşamın dört evresinden geçerek ölüme doğru, düştüğü gibi senderiye senderiye ilerlemedir. Bu yaşama saçma sapan düşüncelerin bir dizisi eşlik eder. Böyle insanlar saatin parçaları gibidir. Kurulurlar, ondan sonra neden işlediklerini bilmeden işler dururlar. Bahsetmeye çalıştığımızda aslında böyle bir şey. Yani yaşamın içerisinde hissettiğimiz boşluk esasında yaşamın kendi içindeki rutinlikten geliyor.
kendini tekrar eden, birbirinin aynı gibi görünen yaşamlar, düzenimiz, günlük hayatımız, programımız, bütün koyduğumuz hedefler, o hedeflerin birbirine benzerliği, aşağı yukarı aynı cümlelerle aynı şeyleri yaşıyor olmamız, aynı şeylerin bir parçası gibi hissediyor olmamız her şeyi sıradanlaştırıyor ama biz hayatta daha böyle ulevi bir şeyler bekliyoruz değil mi? Tatile gittiğimiz yerlerde o gördüğümüz sade yaşamlara duyduğumuz özlem de esasında birazcık bundan besleniyor. Çünkü sürekli olarak o modern yaşamın binbir unsurla süslediği, püslediği, alladığı, pulladığı hayaller nihayetinde hepsi birkaç soyut hissiyata ulaşmak için. Yani geri dönüp baktığında evet güzel bir hayat yaşadım diyebilmek için bunun ötesinde bir şey yok. Ama çoğumuzun söylemekle birlikte, hani söylemesi kolay derler ya, hayatı kurulu bir saat gibi. Ve biz bunu tercih ediyoruz. En büyük problem de bu. Etrafımda kişisel olarak gözlemlediğim, hayatından şikayet eden insanların çoğunun şikayetçi olduğu konuları değiştirmek, dönüştürmek için ya cesareti ya niyeti yok. Ve bunun için de son derece haklı gerekçeleri var. Ama hayatta bu kadar garantiyle oynayınca, şikayet edildiğinde birazcık şımarıklıkla suçlayabilir bizi gibi düşünüyorum.
Dolayısıyla bütün bunları düşünmemek adına böyle şeylerden bahseden podcastleri dinleyip iyice kafamızı karıştırmamak adına kendimizi sürekli meşgul etmek, meşgul tutmak istiyoruz. Ben de sizi meşgul etmek istiyorum ama biraz nefeslenmekte fayda var sanırım. Kendimizi meşgul etmek istiyoruz çünkü meşguliyet bizi asıl meselelerden uzaklaştırıyor. Sıradan meselelerin üzerine ne kadar kafa yorarsak, kafa yormamız gereken asıl meselelerin sorumluluğu, vicdani yükü bizden o kadar uzak kalıyor. Bu meşgul etme olayı o kadar ilginç ki, mesela Virginia Üniversitesi'nden Timothy Wilson'ın bir deneyinden size bahsetmek istiyorum.
Çok basit bir deney gerçekleştirmişler. Benim bu podcast yayınını kaydettiğim gibi bir stüdyoda, gayet rahat bir koltukta, insanların önüne işte bir bardak su, masa koymuşlar, bırakmışlar ve demişler ki, tek yapman gereken 15 dakika boyunca hiçbir şey yapmadan burada oturmak. Tek bir ek kural var, uyumamalısın. Yani uyumadan, uyanık olarak 15 dakika boyunca burada oturacaksın.
Şimdi düşününce bakınca gayet kolay, basit, hatta rahatlatıcı, hoş bir mola imkanı gibi geliyor. Bir deneyin bakalım siz de. Mesela ben denedim. Mümkün ama imkansıza yakın bir mümkünlükten bahsediyorum. 15 dakika boyunca neredeyse katılımcıların hiçbiri hiçbir şey yapmadan duramamış. Aynen bugün yaptığımız gibi. Ben şu anda nerede dinliyorsunuz, ne yapıyorsunuz bilmiyorum ama
Kesinlikle emin olduğum şey, sadece ve sadece beni dinleyenlerinizin oranı yok denecek kadar az. Mutlaka şu an başka bir şeylerle meşgulsünüz. Ya metroda, otobüste bir yerlere gidiyorsunuz, ütü yapıyorsunuz, çamaşırları asıyorsunuz, bir parkta veya sahilde veya bir kaldırımda yürüyorsunuz ve aklınızın bir kenarında sürekli başka bir şey var ve 15 dakika Bunların hepsini mola verip bir şey yapmadan bir sandalyede bir rahat bir koltukta oturmak zannettiğimizden çok daha zor ve deneye katılanların neredeyse hiçbiri bunu başaramamış. Üstelik bunu yarıda kesmek isteyenler için sunulan opsiyonu çoğu kabul etmiş. O opsiyon da ellerindeki düğmeye basmak ve vücutlarına elektrik verilmesini kabul etmek. Yani 15 dakika hiçbir şey yapmadan durmaktansa bedenimize elektrik vermeyi kendi rızamızla tercih edebiliyoruz. İşte böyle bir hayat ...içerisinde o hayata anlam katacak kadar yoğunlaşmak, düşünmek zannettiğiniz kadar kolay değil. BBC'de çok ilginç bir röportaja denk gelmiştim. Ondan bahsetmek istiyorum size. Ölüme çok yakın hastanede yatan yaşlı insanlarla veya ameliyat sonrası işte büyük ihtimalle ölümünün yakın olduğu insanlarla söyleşiler gerçekleştirmişlerdi ve demişlerdi ki...
Yaşamdaki en büyük pişmanlığın ne? Tekrardan bu hayatı yaşamak imkanı olsaydı ne yapardın?" diye iki tane çok önemli kesit çıkmıştı içinden söyleşilerin. Birincisi şuydu, başkalarının benim hakkımda düşündüğü, söylediği, konuştuğu şeyleri daha az umursardım.
Sahiden de böyle değil mi? Çoğumuz hani bu çok anlam yüklediğimiz ya da içinde bir anlam aradığımız ya da bir anlam katmaya çalıştığımız bu hayatı hiçbir zaman aslında kendimiz için yaşamıyoruz. Hep bir başkası için yaşıyoruz. Yani başkasının takdirini arıyoruz, başkasının takdirini istiyoruz, başkasının takdirini alabilmek için bir şeyler yapıyoruz ya da bizim için çizilen bir yolu takip ediyoruz. Bu annemiz oluyor, babamız oluyor, abimiz, ablamız oluyor, sevdiğimiz bir arkadaşımız oluyor. Eğitim de böyle oluyor, kariyer de böyle oluyor, evlilik de böyle oluyor, çocuğumuzu yolladığımız eğitim kurumlarında böyle oluyor, boşanmalarda böyle oluyor, tatillerde böyle oluyor.
Kendi hayatımızı da yaşamıyoruz ve bütün bu hayatı başkalarından alacağımız onay ve takdir için düzenliyoruz. Kararlarımızı buna göre veriyoruz. Birincisi işte buydu. Ölüme yakın insanların kendi yaşamlarına dair pişmanlıklarında birinci sırada başkalarının düşüncelerine gereğinden fazla önem vermek var.
İkinci sırada ailem ve arkadaşlarımla daha fazla vakit geçirme. İşte hepimizin esasında daha iyi bir hayatı sürdürebilme, yaşayabilme adına en çok ihmal ettiği, daha bir hayatı mümkün kılabilecek, en kolay, en düşük maliyette, en garantili unsur olan ailemiz ve arkadaşlarımız, yani sevdiklerimizden kopuşumuz oluyor. Çoğunlukla feda ettiğimiz hep bunlar oluyor. Daha iyi bir hayatı kurabilmek adına ailemizden, annelerimizden, babalarımızdan, eşlerimizden, sevgililerimizden, çocuklarımızdan, akrabalarımızdan kopuyoruz. Ne için? Onlarla daha güzel bir vakti geçirebilecek hayatı kurabilmek için ama çoğunlukla ya o hedefe ulaşamıyoruz ya da ulaştığımızda artık o insanlar kalmıyor hayatımızda ve kafamızda binbir türlü pişmanlıklarla hastanede, bir yatakta birinin gelip bir daha bu hayatı yaşamak isteseydin ne yapmak isterdin diye sormasını bekliyoruz.
Bir de ilginç bulduğum, Korner Üniversitesi'nden bir araştırma var. En büyük pişmanlıkları sormuşlar insanlara hayatta. Hani bir anlam vermeye çalışıyoruz ya, diyelim ki olmadı. Bu hayattan hiçbir anlam bulamadık, hiçbir şey anlamadık. En kalıcı pişmanlıklar ne diye sorduklarında, ideal benliğe ulaşamamaktan kaynaklanan pişmanlıklar olmuşlar. Tabii ideal benlik diye öyle sözcüklerde, ansiklopedilerde bir karşılık yok. Bu herkesin tanımında farklı ama her neyse o insan için ideal insan olmak, ona ulaşamadığındaki pişmanlık en kalıcı pişmanlık oluyor ve hayatı değerlendirirken ideal benliğe doğru ilerleyip ilerleyemediğimizi, olmak istediğimiz kişi olup olamadığımızı düşünüyor sürekli ve bunlar yapışkan pişmanlıklar haline geliyor. Yani kısa vadede yaptıklarımızdan
Uzun vadede ise yapmadıklarımızdan pişman oluyoruz. Bizi ideallerimizden alıkoyan yaptıklarımız değil, yapmadıklarımız oluyor. Yani yaptıklarımız evet yaptıklarımız. Eğrisiyle, doğrusuyla, artısıyla, eksisiyle ama yapmadıklarımızın içerisinde hep büyük potansiyeller var değil mi? Peki ne yapmalı? Bunun kesin cevabını bilen birisinin olduğunu zannetmiyorum. Ben kendi durumumdan anlatmaya çalışayım. Sanıyorum hedef koymak yanlış. Çünkü programın başında da söylediğim gibi
Bu hayat sadece bizim içinde oynadığımız bir hayat değil. Şimdi böyle olduğunu savunanlar da var. Mesela şöyle bir bilimsel deney var. Tam ayrıntıları şu an aklıma gelmiyor ama bir ışık huzmesini gözlemliyorlar ve ona bakan olduğunda ışık huzmesinin frekansı değişiyor. Yani gözlemci baktığı şeyi etkiliyor. Dolayısıyla bir kişinin varlığı ile yokluğu
onun gerçekliğini de değiştiren, dönüştüren bir şey. Hayat da belki böyle. Yani hayat gerçekten belki de sadece ve sadece senin sevgili dostum, benim sesimi şu an dinleyen kişi. Belki de hayat sadece ve sadece senin aklında, fikrinde bir şey. Ben ve bütün etrafındaki her şey belki de sadece ve sadece senin şu andaki hayatını var etmek için kafanda kurulan bir kurgudan ibaret. Belki de. Ama böyle olmama ihtimalinde 8 milyar plana sahip, hedefe sahip insan var. Dolayısıyla 8 milyar anlam var. Bütün bunlara, hepsine, birden sadece senin, benim ulaşmam çok da mantıklı değil. Dolayısıyla belki de hedeflerimiz değil de belki de ideallerimiz olmalı. Hedefler değil, idealler bizi biz yapıyor çünkü. Yani kişisel olarak düşündüğümde mesela ben ne olmak istediğimi çok iyi biliyordum. Ben küçüklüğümden bu yana, okuma yazmayı öğrendiğimden bu yana hep gazeteci olmak istedim. Ve sonrasında niye gazeteci olmak istediğimi anladım. Çünkü ben çocukken her eve bir gazete giriyordu. Ve gazete çok önemli bir şeydi. Öyle ki alan kişinin dünyaya bakışını, ideolojisini bile tanımlayan bir şeydi. Ama benim için o küçük yaşlarda, işte 4-5 yaşlarında fark ettiğim konu şuydu. Gazete diye bir şey var. İçinde bizim gibi bütün evlere... O evdeki insanların bilmediği şeyleri, duymadığı şeyleri taşıyor, götürüyor ve içinde herkes için orijinal, ilginç bir şey oluyor ve ben de bu insanların arasında olmalıyım. Herkesten önce bir şeylerden haberdar olan insanlardan olmalıyım ve bunları insanlara yaymalıyım diye bir hevesim vardı. Şimdi benim böyle bir çocukluk hevesim vardı. Ne olmak istediğimi biliyordum ama nasıl olmam gerektiğini bilmiyordum. Gazeteci nasıl olunur? Gazeteler nedir? Kimden ibarettir? Ne iş yapılır? Bütün bunları yaşayarak öğrendim ve yaşam beni oraya taşıdı bütün bu hayallerimle.
En büyük tehlike idealleri sabit fikirlere çevirmek. Yani evet, hepimizin idealleri olabilir ama sabit fikirlere dönüşmemeli. Çünkü o zaman kendi hapishaneliğimizi yaratıyoruz hayatın içerisinde. Ve tabii ki en büyük korkularımızdan biri hata yapmak. Ama hatanın da iki türlüsü, daha doğrusu sonuçları itibariyle kabaca iki farklı ayrımı olduğunu gözden kaçırabiliyoruz. Yani hatalarımızın bazıları bizi daha iyi bir insan yapıyor, bazıları daha kötü bir insan yapıyor.
Düşünün ki hani her musibetin içerisinde bir güzellik, bir hayra, alamet vardır derler. Yani öyle bir şey de şimdi tam aklıma gelmedi ama boşuna değil. Bazı hatalar, istemeden içine düştüğümüz bazı durumlar hayatımızda olumlu sonuçlara doğru yönlendiriyor bizi. Bizi daha iyi insanlar yapıyor, bazıları daha kötü yapıyor. Bunların da hepsini yaşayarak öğreniyoruz işte. Bazı hatalar bizim kontrolümüz dışında, bazıları başkalarını dinlediğimiz için oluyor. Ve aslında en az can yakan da başkalarını dinlediğimiz için yaptığımız hatalar oluyor. Çünkü bireysel sorumluluğumuz kalmıyor onun içerisinde. Şimdi hayat, hayallerimizin çoğu için ayrı kısa ama ona emek verenler için bence fazlasıyla uzun. Yeterince uzun ya da en azından fazlasıyla demesek...
Mesela çok sevdiğim bir site var. Arada açıp bakıyorum. ''O yaşa kadar ne yapmışlardı?'' gibi Türkçesiyle bir site. Oraya yaşınızı yazıyorsunuz ve o yaşta insanların, meşhur kişilerin neler yaptığını, nelere imza attıklarını yazıyor. Kendi yaşıma girdim mesela. Bu programın açılışında ''İnsan neyle yaşar?'' öyküsünden bir pasaj okudum. Lev Tostoy mesela. hayatın ve varlığın anlamsızlığının bunalımıyla intihara teşebbüs etmiş o yaşında. Ancak başarılı olamamış neyse ki. Ve bu intihar girişiminin ardından böyle bir münzevi ve mütemazı köy hayatına vermiş kendini. Meşhur şarkıcı Barbara Streisand 60 milyon dolarlık bir sözleşme imzalamış şarkılarının terifleri karşılığında. Ben henüz podcastlerde böyle bir sözleşme hayali kurabilmiş değilim ama katkılarınızı bekliyorum. Lütfen beğenin, paylaşın, yorum yazmayın.
Bir de tabii Charles Darwin var mesela, meşhur şu evrim teorisi kitabını. Benim yaşımda yazmış. Yani pek de bizden geçti diyemem sevgili dostlar. İnsanın ne için ya da neyle yaşadığını kestirmek zor. Eminim kendiniz düşündüğünüzde kendi adınıza en azından kulağa mantıklı gelen birkaç şey bulacaksınız ve umarım o anlam ya ulaştığınız ya da ulaşabildiğiniz, ulaşabileceğiniz, ulaşma imkanınız olan
bir anlam olur. Ama şunu da unutmamak lazım. Hani hiç yine haddini aşma programımızın ismiyle müsemma olarak haddini aşma joker kartını kullanarak bir tavsiye vermem gerekirse iyi olanlar için minnettar olmamız gerekiyor. Hani bunu genellikle esirgiyoruz. Çoğumuzun hayatıyla ilgili birçok şikayeti var. Fakat ben mesleğim gereği Türkiye'nin ve dünyanın çok farklı bölgelerinde çok farklı gruplardan insanlar tanıyorum. Çok imrendiğim hayatlar var. İçine düşmekten çok korktuğum hayatlar, durumlar var. Ve sahiden o söz boşuna değil, beterin beteri diye bir şey var. Biraz önce hastanelerden bahsettik. Bence her insanın hayatında, tabi bazısı kaçınılmaz olarak gerçekleşiyor ama, Bir hastane, bir kabristan, mezarlık, bir huzur evi ziyaret etmesi lazım gerçekten. İyi olanlar için minnettar olmak adına. İyi olanlar için minnettar olmadıkça ilerideki olası daha iyi şeylerin peşine düşüyoruz. Elimizdekileri fark etmediğimiz için bir sonraki hedefin peşinde sürekli o hani önündeki havucu kovalayan o meşhur örnekte olduğu gibi bir hayat yaşıyoruz. Ama hayat unutmayalım ki ondan aldıklarımızla değil, ona verdiklerimizle değer kazanıyor.
Belki de en önemli, sizlerle bu anlamda paylaşabileceğim şeyi bu. Aynen bu yayın gibi. Siz neden kıymetli vaktinizi yapabilecek milyon tane şey varken bu yayını dinlemeye harcıyorsunuz? Karşılıklı çünkü birbirimizde bir anlam buluyoruz değil mi? Ben hiç görmediğim sizlerin gözlerini görüyorum. Bu satırları okurken, konuşurken, hayal ederken. Gözümde sizleri canlandırıyorum. Sizlerle bir yerlerde karşılaşıyoruz ve bu benim hayatıma bir anlam katıyor. Bunu kelimelerle tarif etmek kolay değil ama bütün yaşadığımız hayatı esasında bunun için yaşıyoruz. Bütün imza attığımız şeylerin altında yatan böyle şeyler. Madem çok adını andık, Schopenhauer'ın bir derlemesiyle ne demek istediğimi toparlamaya çalışayım. Diyor ki, ''En büyük bilgelik, şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır. Çünkü tek gerçek budur. Başka her şey düşünce oyunudur.'' diyor. Ve aynı eserinin bir kısmında şöyle düşündürücü, karamsar gibi görünmekle birlikte esasında ümitkar şu tespiti yapıyor.
İnsanın hayatı yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır. Yenileceğimiz şey ne? Varlık. Varız ama yok olacağız. Biliyoruz bunu için için ne zaman ne şekilde olduğunu bilmeden ama buna rağmen bu hayatı anlamlı yaşanması kılmaya çalışıyoruz. Yaşamak yanı ağır bastığında. Kapanışı Nazım Hikmetron'un aynı isimli dizelerinden yapmak istedim.
Yaşamak şakaya gelmez. Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın. Bir sincap gibi mesela. Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yani bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın. Yani o derecede, öylesine ki mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. Hem de
yüzünü bile görmediğin insanlar için hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için yaşamak yanı ağır bastığında İnsan neyle yaşar? Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.