Podcast

364: Bu Kış "Şeriat" Gelir Mi?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye’de yeni rejim git gide kurumsallaşırken, seküler kesimler rejimin değişeceğinden endişe etmekte ısrarlı. Bu bölümde islamcıların ve sekülerlerin iki ayrı şeriat tahayyülünü konuşuyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.645 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 27 Şubat 2024'te alıyoruz. Türkiye'de bir didişme mekanizması yeniden baş gösterdi. Bir kesim kahrolsun şeriat diyor, bir başka kesim yaşasın şeriat diye bağırıyor. Tüm bunlar yaşanırken tüm dünyada İslamcılığın da tabutuna çivi çakılıyor. Mısır'da Müslüman kardeşler tasfiye ediliyor.

Suudi Arabistan gibi İslamcılığı merkez üstü bir ülkede dahi İslam dini ılımanlaşıyor. Türkiye'de ise İslami geynekten gelen bir siyasi lider, 22 yıllık iktidarını yeni bir rejim kurarak güçlendiriyor. Seküler kesimlerin endişesi tavan vaziyette. Peki, bu rejim nereye gidecek? Yoksa hâlâ hazırda bu rejim durdu mu, yani tesis edildi mi? İslami bir düzen mi kurulacak yoksa demokrasi tasfiye mi edilecek? Tüm bunları bu bölümde anlamaya çalışacağız.

İsterseniz uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Geçen hafta pazar günü Erzincan İlik çevre felaketine ilişkin çalışırken telefonuma bir mesaj geldi. Türkiye kendi tarihinin en büyük çevre felaketini yaşıyordu ama gündem hiç oralı değildi. Feyza Altun için tutuklansın kampanyası yapılıyordu. Avukat Feyza Altun benim de tanıdığım bir kişi olduğu için bir dostum durumu bana haber veriyordu. Nedir mevzu diye baktım, bir Twitter iletisine yani şeriata sokayım diye cevap vermişti.

Transkriptin tamamını oku

Bunu görünce olayın büyüyeceğini anlamak zor olmadı. Açıkçası Feyza Hatun'un tweetine ne içerik olarak ne de üslup olarak katılmak mümkündü. Ama linç sürerken Feyza'yı ayıplamak da haysiyetsizce, onursuzca bir hareket olurdu. Feyza'ya bir aşk olsun ya dedim içimden ve gelişmeleri takip etmeye başladım. Ertesi gün Feyza Hatun evinden gözaltına alındı. Alınırken de kameralara şunları söyledi.

Türkiye layık bir ülkedir. Türkiye'de şeriat yok. Türkiye şeriatla öğretilmiyor. Hiçbir zamanda şeriatla öğretilmeyecek. Feyza Altun'un şeriat derken neye sövdüğü açıkçası bence belliydi. Seküler kesimler şeriat denildiğinde Afganistan, İran, Suudi Arabistan gibi anti-demokratik, teokratik bir anayasal rejimi anlıyorlar. Dolayısıyla şeriat dediğiniz şeye sövmek ile örneğin komünizme ya da faşizme sövmek arasında pek bir fark yok. Tıpkı komünizm, faşizm ve şeriat bunların hepsi bir tür yönetim biçimi, bir politik rejim. Burada anlaşılan da bu. Fakat şeriat, dindar kesimler tarafından

sadece bir anayasal rejim olarak anlaşılmıyor. Şeriat, İslam dininin koyduğu kurallar bütün olarak kavrandığında da, İslam eşittir şeriat anlamına gelebiliyor. Bu anlatıda şeriata sövmek ile İslam'a sövmek eşitleniyor. İşte bunlara yaslanan Erdoğan, 1 Şubat'ta Diyanet İşleri Başkanlığı'nın atama töreninde, Türk demek, Müslüman demektir, şeriata sövmek, dine sövmektir diyebilmişti.

Yaklaşık bin yıldır Türkler İslam'ı, İslam da Türkleri muhafaza etmiş. Türkler İslam'ın, İslam da Türklerin kılıcı olmuştur. Tarih kitaplarına şöyle bir göz attığınızda karşınıza çıkacak hakikat şudur. Türk demek aynı zamanda Müslüman demektir. İslam'ı Türk'ten

Türk'ü de din-i mübin, İslam'dan koparan, ayrıştıran, arasına sahte duvarlar ören anlayışın bu topraklarla hiçbir illiyeti yoktur. İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden şeriata düşmanlık esasında dininin bizatihi kendisine husumettir. Türk demek, Müslüman demektir fikri zannedildiğinin aksine yeni değildir. 12 Mart 1971 askeri muhtırasından sonra müesses hale getirilmeye çabalanan, 12 Eylül darbesinin ardından da nizama şeklini veren Türk-İslam sentezinin de ana fikri buydu. 1982 anayasasının ruhu da budur.

Daha önce bu konuyu defalarca kez ele aldığımız için eski dinleyicileri sıkmamak adına burada kısa kesiyorum. Ancak bu konuşmadaki şeriata sövmek dine sövmektir ifadesi üzerine düşünmeye değer. Şeriatın ikili anlamı üzerine biraz önce iki çift laf ettik. Buradan hareketle soralım. Acaba Erdoğan, bir anayasal rejim olarak mı şeriatı savunuyor? Yoksa, şeriat İslami kurallar bütün demektir, her Müslüman saygı duyar gibi bir önerme üzerinden mi şeriata sahip çıkıyor? Bu ve önceki konuşmalardan yola çıkarak Erdoğan için şeriatın İslam anlamına geldiğini biliyoruz. Hatta sadece politik İslami gelen Erdoğan için değil, milliyetçi sahada siyaset yapan Meral Akşener için de şeriat demek İslam demektir. Her seçimde Sivas'ta ne yapılıyor? Bize oy ver diyorlar size, karşı taraf terörist. Öbür tarafta diyor ki bize oy ver, onlar şeriatçı. Şimdi bir taraf teröristin manasını bilmiyor, altını boşalttı, hafifletti terörist kavramını.

Öbürü de şeriat eşittir, İslam dinidir, olduğunu bilmiyor. Siyasi tarihimizin arşivini karıştırsak, Demirel'den Özal'a, Türkeş'ten Erbakan'a dek, Türk sahanın her renginde şeriata bakış açısının 3 aşağı 5 yukarı biraz önce dinlediğiniz şekilde Akşener'inki gibi olduğunu görebiliriz. Öyle ya da böyle. Beğenin ya da beğenmeyin. Türkiye'deki geniş Müslüman kesimler için şeriatın uhrevi bir anlam ifade ettiğini bilmemiz gerekir.

Şimdi, bu bilgiyi cebimize koyalım, şeriat demek evet bir manada da İslam demektir ve şimdi bu bilgiyle Feyza Altun'un ifadesini yeniden değerlendirelim. İfade şimdi son derece kışkırtıcı hale geliyor değil mi? Fakat bu konuda empati yapma zahmetine kimse katlanmıyor. Müslüman kesimler Feyza Altun'u linç ederken, seküler kesimlerin bir kısmı da Feyza Altun'a sahip çıkmak adına şeriata sövüyor.

Onlar da şeriata sövdükçe Müslümanlar daha da tetikleniyor, yaşasın şeriat diye bağırıyor, mesaj yazıyor. Sonra seküler kesimler daha da tetikleniyor, endişeleri tırmanıyor. Yıktırmayacağız bu cumhuriyeti diyorlar sanki yaşayan bir cumhuriyet varmış gibi. Didişme körüklendikçe körükleniyor, kimsenin fikri değişmiyor ama herkes bağırıyor. Sosyal medyada fitil ateşlenen bu didişme hali Şubat'ın ortasında sokaklara taşıyor ve yaşasın şeriat yazan pankartlar kentlerin görünür yerlerine asılıyor.

Kendilerine genç hareket diyen bir grup Konya'da ortaya çıktı. Sokaklara yaşasın şeriat yazdılar. Bir de bu görüntüleri sosyal medyadan paylaştılar. Olay tepki çekerken bu kez Diyarbakır surlarına şeriat pankartı asıldı. Sadece surlara değil, sokak aralarına, üst geçitlere de. Bu pankartlar görününce seküler kesimlerin endişesi iyice harlanıyor. Sosyal medyada şeriatı sövenlerin sayısı artıyor. Sonra tekrar yaşasın şeriat ifadeleri, sonra tekrar kahrolsun şeriat vs. vs. Fakat her şeriat denildiğinde de meseleyi böyle iyi niyetle mi kavramak gerekir?

Yani endişelenecek bir şey yok canım. Şeriat demek zaten İslam demektir. Müslümanlar o yüzden şeriata sahip çıkıyorlar yoksa anayasa bir rejim değişikliği istemiyorlar demek de saf dillik olmaz mı? Hele ki açık açık bu talebi yükseltenlerle beraber yaşarken. Önümüzde sürekli şeriat isteyen sokak röportajları çıkmıyor mu? Diyelim ki Türkiye'ye şeriat geldi. Kim yönetecek bu şeriatı? Ben

diyorum ki abi, şimdi diyorum şeriat geldi. Yürütecek adam var mı? Bu sokak röportajları endişe katsayımızı daha da arttırıyor. Bu kesimlerin Erdoğan'a taparcasına bağlı olması da endişemize haklılık kazandırıyor. Devletin tüm imkanlarını ele geçirmiş, yasama ve yürütmeyi vesayet altına alınmış, kendi rejimini kurmuş ve şeriatçılar tarafından da desteklenen, kendisiyle şeriat öven, laiklik hassasiyeti olmayan, belli ki demokrat da olmayan bir lider Erdoğan. Dolayısıyla endişelenmek hakkımızdır. Fakat bu endişe bir ankisiyete bozukluğuna neden olmalı mıdır? Bu kış şeriat mı gelecektir?

O halde, şeriat denilince, seküler kesimlerin zihninde canlananı da tespit etmek gerekir. Endişelenilen şey nedir? Yani şeriat denildiğinde neden seküler kesimlerde bir endişe bozukluğu meydana gelmekte? Konuyu çalışırken, seküler kesimlerin şeriattan anladıkları ne menem bir şeydir diye YouTube'u karıştırdım, Ne Olurdu adlı kanalın Türkiye'de şeriat ilan edilirse başlıklı bölümüne denk geldim.

Elbette tüm seküler kesimler mota mot bunu anlıyor demiyorum ama bence şeriat denilince aklımıza üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey geliyor. Şeriatçı hükümet Türkiye'nin adını Türkiye İslam Cumhuriyeti olarak değiştirdi. Yeni rejimle birlikte Türkiye'nin başına gelebileceklerini ise şöyle özetleyebiliriz. Cumhurbaşkanı yerine halife seçildi. Halife hem devletin hem de dinin başı oldu. Halife Kur'an ve sünnete göre hükmetti. Yeni yasalarda İslami hukuk esas alındı.

Şehri mahkemeler kuruldu. Şehri mahkemelerde kadınların ve azınlıkların tanıklığı erkeklerinkinden daha az değerli sayıldı. Zina, hırsızlık, içki içme, kumar oynama gibi suçlara rejim, kesme, kamışlama gibi cezalar verildi. Yeni kurumlarda İslami ilkeler uygulandı. Devlet kadrolarına sadece Müslümanlar alındı. Kadınların çalışması yasaklandı ve kısıtlandı. Eğitim, sağlık, adalet gibi hizmetlerde cinsiyet ayrımları başladı. Yeni eğitim sisteminde İslami eğitim verildi. Okullarda karma eğitim kaldırıldı. Üniversitelerin çoğu değiştirilip yerlerine İslami bilimler fakülteleri açıldı. Şimdi sorularımızı sıralayalım. Böylesi bir şeriat Türkiye'ye gelir mi? İkinci soru, Türkiye'deki mevcut yönetimin böyle bir şeriat hedefi var mı?

Bu sorulara cevap vermek için önce Türkiye İslamcılığının tarihsel serüvenindeki köşe başlarını tespit etmek gerekir. 19. yüzyıla kadar gitmek de mümkündür ama bugünkü İslamcılığın ana rahmine düştüğü tarih 60'lardır. Bugünkü İslamcılığın diyorum bak. İslamcılar da bu 60'lı yıllarda kendilerini İslamcı olarak anmaz mukaddesatçı milliyetçiler olarak ifade ederlerdi. Mukaddesatçılar da sola karşı sağda konumlanırdı. Dönemin popüler İslamcı dergilerinden fedainin baş yazarı Kemal Coşkuner derginin 69 Şubat sayısında şöyle yazıyor. Tekrar ediyoruz. Sağda tehlike yoktur. Sağ kurtuluştur. Sağ selamettir. Musibetler, felaketler soldadır.

Evet, böyle bir kanuna ihtiyaç var. Fakat bu kanun hassaten ve ezici hükümlerle sadece komünistler için getirilmelidir. Vatan için tehlike onlardır. Yani İslamcılar için anlatıla gelen ne sağcılardır ne solculardır, onlar düzen dışılardır gibi bir anlatı 60'lar ve 70'lerde doğru değildir. İslamcılar sağ koalisyonun ayrılmaz bir parçasıdır.

Dönemin islamcı dergileri karıştırıldığında bu ve benzeri ifadelerden onlarcasını bulabilmek mümkündür. Türkiye islamcılığı, zannedildiğinin aksine bir düzen yıkıcı değil, bir düzen koruyucu, sadece bir fikri hareket olarak doğdu. Bu haliyle diğer İslam ülkelerindeki islamcılıktan farklıdır Türkiye'deki islamcılık. Diğer İslam ülkelerinde, Hristiyan sömürgeciliğine karşı bir direniş hareketi olarak ortaya çıkan ve büyüyen İslamcılık, bizim topraklarımıza tam tersi böyle bir eğilim temsil etmez. Bizde İslamcılık, Osmanlıyı nasıl kurtarırız sorusuna verilen, Türkçülük ve Osmanlıcılıkla beraber üçüncü cevaptır. Yani özü itibariyle devlet peresttir.

özü itibariyle düzen içidir. Bu devletlüğü olma hali, sola karşı kullanılan dilde de kendisini gösterir. 13 Şubat 1969'da, üniversite işgallerine karşı İslamcı Bugün gazetesi, birinci sayfasından şöyle yazar. Kim bu uzun saçlı hırpani kılıklılar? Kim bunlar? Türk polisine satılmış, Türk ordusuna milli olmayan ordu demek cüretini gösteriyorlar. Kim bunlar? Kim bu ağızları içki kokan sarhoşlar? Kim ki bunlar üniversiteleri işgal etme cüretini gösteriyorlar? Kim bunlar? Kim ki bunlar senin rehinle iş başına gelenlere Morison Süleyman cani uşak diyebiliyorlar?

Büyük Fatih'in kurduğu İstanbul Üniversitesi bahçesindeki kuleye kızıl bayrak çekebiliyorlar. Kim bunlar? Kim ki bunlar senin mukaddes tanıdığın bütün mefhumlara küfür edebiliyorlar? Bu ruh sefilliğine ancak tükürülür. Bir Türk böyle alçalmaz. Öyleyse bunlar neydiği belirsizler. Türk olamazlar. Türk'ün tarifini algılayabiliyorsunuz değil mi? Bu haliyle İslamcılar da o dönemde kendilerini geniş milliyetçi cephenin bir parçası olarak görürler. Nitekim genç subaylar tarafından değil belki ama TSK üst düzey generalleri tarafından koruyup kullanırlar. 12 Mart'ın komutanı Memduh Tamaç, dönemin İslamcı dergilerinde bir kahraman olarak resmedilir. Düşünün, 70'ci yılların ikinci yarısında kurulan Milliyetçi Cephe Hükümetleri'nin İçişleri Bakanı, Milli Selamet Partili Oğuzhan Asiltürk'tür. Bir düzene karşı tehdit olarak görülen bir hareket, hükümete gelince İçişleri Bakanlığı'nı alır mı? Hayır. Türkiye'deki İslamcılık, 60'lı ve 70'li yıllarda düzen karşısında kendisini tedirgin hissetmeyen sağcı koalisyonun bir parçasıdır. Öyledir de ne olmuştur da İslamcılar devlet düşmanı haline gelmiş rejimi değiştirmeye meyletmiştir. Ne olmuştur da devlet İslamcılarını bir irtica tehdidi başlığına almıştır. Bu noktada iki kritik olay Türkiye İslamcılığının dönüm noktasıdır desek yeri.

O zamana dek başka bir ülkede İslami hareketin sloganlarından bir haber olan Türkiye İslamcıları için artık yeni bir lider olarak Hümeyni oracıkta durmaktadır. Artık 1979'un Şubat ayındayız. Allahu Ekber tüm İslamcıların sloganı ama şimdi bu tekbirin yanına Hümeyni Rehber diye de bağıranlar var. Allahu Ekber, Hümeyni Rehber. Allahu Ekber

İzlediğiniz için teşekkürler. İran İslam devrimiyle beraber İslamcılar sağcı koalisyondan fikren kopmaya başlıyor ve düzen dışı fikirleri yaygınlık kazanıyor. O zamana dek devrim demek komünistçe bir iştir. Devrimciler de komünistlerdir. Fakat 1979'da İran devrimiyle birlikte İslamcı gençler de bu ifadeyi sahiplenirler. Artık onlar da devrimcidir. İran'da bu devrimi ihraç etmeye çabalamak da Türkiye'deki İslami çevrelerle ilişkiler geliştirmektedir.

İslamcıların düzen dışlaşmasında ilk olay İran-İslam devrimidir dedik. Bu olay Türkiye'deki seküler kesimlerin de endişe kat sayısını arttırır. Zira bir kış komünizm gelebilirken şimdi aynı kış şeriat da gelebilmektedir. Şeriat tıpkı komünizm gibi gelen bir şeydir, gelen bir şeydir. Böyle yavaş yavaş dönüşmüyoruz, bir anda gelir. Bir anda değişiverir düzen.

Böyle bir şeriat tahayyülü halen yaşıyorsa da, gerçekliğini sorgulamak gerekir ya da endişe edilmesi gereken bir sabah gelecek olan şeriat mıdır? Peki neyden endişe etmeliyiz? Kısa bir aradan sonra onu konuşalım. Dedik ki İslamcıların sağ koalisyondan uzaklaşmasında devlet fikrini sorgulamaya başlamalarında iki kritik olay etkili oldu. İlki İran-İslam devrimiydi. Diğeri de aynı yılın sonunda yani 1979'un Aralık ayında Sovyetlerin Afganistan'a girmesiydi. Afgan mücahidler İslamcı devrimcilere şehitlik kavramını yeniden hatırlatan kahramanlardı.

O zamana kadar dünyanın geri kalanında İslam için cihad eden bir başka topluluk bulunmuyordu. Türkiye'deki İslamcıların da kalpleri Sovyet işgaline karşı direnen Afgan mücahitlerle atıyordu. Afgan direnişi, silahlı mücadelenin de bir araç olarak meşru sayılmasına neden olacaktı. İslamcıların şehadetle, şehitlikle kurduğu romantik ilişki de yine bu dönemde derinleşti. 80'li yıllarda artık şarkı sözleri de değişmeye başlayacaktı.

Ömrümün bir baharında kanından çiçekler açar yanında. Cümle şehitlerin omuzlarında bir sabah gelecek. Gergin uykulardan, kör gecelerden, bir sabah gelecek kardan aydınlık. Vurulup ömrünün ilk baharında kanından çiçekler açar yanında, cümle şehitlerin omuzlarında bir sabah gelecek kardan aydınlık. Bu anlatıda aslında tıpkı sosyalist devrimciler gibi 20. yüzyıl stili Rusya'da, Küba'da, Çin'de veya İran'da gördüğümüz biçimiyle bir düzen değişimi hayal edildiğini anlayabiliyoruz.

Düzen yavaş yavaş değil, düzen içi araçlarla değil, düzenin dışından, zorla ve bir anda değişecektir. Bir sabah gelecektir kardan aydınlık. İşte bu ortamda İbdacce, İslami Cihad, Hizbullah gibi silahlı İslami örgütler 12 Eylül rejiminin egemenliğinde 80'li ve 90'lı yıllarda yaygınlık kazanır. Artık, tırnak içinde söylüyorum, sol terör kalmamıştır. Artık İslami terör revaçtadır.

Müslüman gençlerin bu örgütlere sempatisi artmaya başlar. Tüm bu gelişmeleri Türkiye'nin de değişimiyle birlikte okumak gerekir. Sosyalizm fikren yenilmiş, 12 Eylül'den sonra sol ayağa kalkamaz hale gelmiş, 80'lerin sonunda Sovyetler birliğiyle dağılmış, böylece sol tehdit olmaktan çıkmıştır. Türkiye toplumu akın akın köyden kente göç ederken, türlü sosyolojik krizlerle boğuşan toplum kesimleri İslam'a ilgisini arttırmıştır. Üstelik 12 Eylül düzeni de çürük bir düzendir. Koalisyon hükümetleri, ekonomik krizler, yoksulluk, yolsuzluk, giderek artan enflasyon, çeteler, kirli bürokrasi, tüm bunlar olurken adil düzen diyerek kendisini mevcut düzenin dışında konumlandıran refah partisidir.

70'li yıllarda esnaf ve esnaf irisi çevrelere yaslanarak bir egemen sınıf ideolojisini benimseyen İslamcılar, 90'lı yıllarda gece kondulardan, varoşlardan yükselmektedir. Refahın vakti gelmiştir. Refah Partisi'ne ilişkin algı, Milli Görüş'ün 70'lerdeki partisi Milli Selamet'ten daha farklıydı. Bir kere Milli Selamet Partisi bir anahtar partiydi. Yani koalisyon hükümetlerinin vazgeçilmeziydi. Zaten Milli Görüş'ün ilk partisi Milli Nizam'ın da logosu anahtardır bu arada. Yani şunu demeye çalışıyorum. Milli Görüş 1960'lar ve 70'lerde iktidar alternatifi değildi. %5 ila %7 arasında bir taban bulmuştu.

Antikomünistti, nizamın hizmetinde sayılırdı, kimse onları nizama bir tehdit olarak görmezdi. Fakat 80'ler ve 90'larda değişen Türkiye, Refah Partisi'ni adeta parlatıyordu. Buna karşılık, kentli orta sınıflar bu yükselişten endişe duyuyor, onlar da bir sabah uyanıp şerri bir düzen kurulacağı endişesi besliyordu. Bu dönemin sloganı son derece yaygın haldeydi. Türkiye layıktı ve layık kalacaktı.

Böylece düzeni koruyan, düzene ses etmeyen 70'li yıllar İslamcılığı, 90'larda düzeni eleştirmeye başlamış, tarihin tuhaf bir cilvesi olarak bu sefer İslamcı olmayan toplum kesimleri düzeni korumaya başlamıştır. Layık düzeni korumak olarak biçimlenen yeni politik konumlanma, Türkiye'nin soluna da sirayet etmişti. Artık düzeni tırnak içinde söylüyorum. Solcular koruyor, yoksul, güvencesiz, kente göçe zorlanmış ve düzenden menfaat elde edemeyen, düzenin dışına çıkardığı, düzenin kavrayamadığı kesimler ise düzen dışı anlatıyı İslamcılardan dinliyordu. İslamcılar milliyetçilerle de mesafelenmişti. 70'li yıllarda solun gündemindeki Kürt sorunu artık İslamcıların da gündemine girmişti. Nizamın dışında bir hikayeyi anlatıyordu İslamcılar.

adil düzen diyerek varoşların ilgisini cezbediyordu. Tüm bu esnada 12 Eylül düzeni de Türk İslam sentezini müesses hale getiriyor, İslami anlatı bu rejimde meşruiyet kazanıyordu. Bu ortamda İslam'ın yaygınlaşması tesadüf değildi. Türk sahanın gelmiş geçmiş en popüler yazarlarından Şeyhül Muharir'in yani yazarların şeyhi lakaplı Ahmet Kabaklı, darbeden 12 Eylül'den 3 yıl sonra 23 Nisan 1983'te tercüman gazetesinde şunları yazıyordu. Medeniyet, kültür ve sanatta kendimize dönüş ve kaynaklarımıza eğiliş döneminin ayak sesleri gelmektedir.

Yüzyıllık ihmal, gaflet ve cahilliklerden sonra İslami milli terkibe yöneliş hazırlıklarını görmek neslimiz için yine de bir şanstır. Bu yolda harcanan ferdi gayretler, beslenen ümitler, çekilen acılar boşa gitmemiş sayılır. Allah'ın takdiri ve 800 milyon Müslüman'ın istekleriyle yeniden efendi olmak çağı bize açılıyor. Darbe işine gelmişti İslami hareketin. 12 Eylül sonrasında 8 yıllık Turgut Özal iktidar döneminde de İslami çevreler geniş imtiyazlar elde etmeye başladılar.

Bir yandan yoksul halk kesimlerinde İslam'in yönelişi hızlanıyor, bir yandan da 70'li yılların esnaf irisi İslamcıları özel döneminde görülmemiş hızla zenginleşiyordu. İşte bu sosyal doku, 2000'lerde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de tabanını oluşturacaktı. En tepedeki sermayedarlar ve en alttaki yoksul halk kesimleri tek bir potada eriyecek, endişeli ama eğitimli, kentli orta sınıflar bu gelişmeleri doğru okuyamayacaktı. Cahillikten kaynaklanıyordu tüm bunlar. Cahil kesim oy veriyordu bunlara. Zaten laik sermaye sayesinde en azından belki biraz ekonomimiz düzelebilirdi. İşte arada sırada 29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda da bu tırnak içinde söylüyorum laik sermaye birkaç videoyla söz konusu bu orta sınıfların gönlünü alabiliyordu.

2000'li yıllarda gece konduların yerine apartmanlar dikilirken gece kondu sahipleri de kat sahibi oluyordu. Bu gerçeklikten habersiz hale getirilen kentte orta sınıflar bu yoksullardaki İslamileşme eğilimini göremiyordu. Onlara gösteren bir gazeteci Aydın Sınıf da kalmamıştı maalesef. Türkiye'de yaratılan rantın önemli bir kısmı Sermayedarlarla iç ediliyor fakat mevcut rant, inşaat üretimi aracılığıyla kente göç eden ve İslamcılığın tabanını oluşturan kesimlere pay ediliyordu. Yani arkadaşlar, 80'li ve 90'lı yıllarda kente göç edip, İslamcı Hinterland'ın içine yerleşen söz konusu bu aileler, o günlere göre bugün daha zenginler. Dolayısıyla, ya yoksullaşıyoruz, bu kadar enflasyon var, şu var, bu var vs. hala neden oy veriyorsunuz derken,

Bir kere daha düşünün. Dünden daha zenginler bugün, sizden farklı olarak. Erdoğan'ın zaman zaman bizden önce fırın yoktu, buzdolabı yoktu, çamaşır makinesi yoktu anlatısı kentli orta tabakalara komik gelse de 80'ler ve 90'larda kentte göçe zorlanmış kesinler için bir gerçekliği ifade ediyordu. Bakın Türkiye'de 15 sene önce Acaba evlerde biz fırın bulabiliyor muyduk? Acaba evlerde buzdolabı bulabiliyor muyduk? Çamaşır makinesi bulabiliyor muyduk? Ve şu anda, o zamanki bu söylediklerimle şimdi geldiğimiz nokta nedir? 70'li yıllarda düzenin korucusu olan, 80'li ve 90'lı yıllarda düzen dışılaşan İslamcılar, bugün düzenin tüm iplerini elinde tutan Erdoğan'ın hamiliğinde yaşıyorlar.

Düzenin ekonomi politiği değişmedi. En alttaki yoksul milyonlar ile en üstteki zengin milyonerlerin koalisyonu ile karşı karşıyayız. En altta yoksul milyonların bir kısmı bir sabah gelecek kardan aydınlık edebiyatıyla oyalanırken milyonerler milyonuna milyon katmakla meşguller. Bu haliyle bir anayasal değişiklik ile şeriat getirme hedefinin bu düzenin egemenlerinde olması mümkün değil. Ya da şöyle söyleyeyim, hukuk sistematiğinin değiştirilerek şeriat getirilmesi, örneğin anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmeye çabalanması 20. yüzyıla özgüydü.

20. yüzyılın özlemiydi. Halbuki bugün durum çok daha farklıdır, belki de çok daha tehlikelidir. Bugün İslamileşmenin yöntemi, yazılı hukuk ile yürürlükteki hukuk arasındaki bağın koparılmasıdır. Anayasa hukukcusu ve yazar Murat Sevinç de bu hafta Diken.com.tr'deki yazısında bu konuya değinmiş.

Şöyle diyor Murat Hoca, Türkiye'de şeriat-hukuku sistemi egemen olur mu? Bir başka deyişle, bir dinin özel ve kamusal yaşama ilişkin değerler bütünü, devlet yönetiminin ve toplumsal ilişkilerin hukuku haline gelir mi? Hadi falcılık yapalım? Olmaz. Ne zaman olmuş ki şimdi olsun. Ayrıca ortalıkta şeriat savunusu yapanların bir hukuk sistemi, değerler bütünü ve yönetim yordamı olarak dinsel hukuk düzeni hakkında pek bir şey bildiklerini sanmıyorum.

Peki, hukuk sistemini dini esaslara dayandırma hevesi ve toplumu çoğunluk baskısı altında yaşatmak için dinsel bazı ilke, hüküm ve ritüelleri yürürlükteki hukuk haline getirmek şart mı? Şart değil. Yazılı hukukla fiili durum taban tabana zıt olabilir. Bu uyarı hem yerinde hem de bizleri düşünmeye sevk ediyor. Yazılı hukukla fiili durum arasında taban tabana zıt bir düzen kurulmuş durumda. Bir sabah kardan aydınlık gibi gelmiyor şeriat. Düzen dışı bir gücün zorla düzeni değiştirmesi biçiminde gelmiyor. Hatta zannettiğiniz gibi de değil şeriat. Yazılı hukukun ayaklar altına alınarak, fiili bir durum yaratılarak yeni bir düzen var ediyor kendisini. Bu haliyle Türkiye, kağıt üzerinde laik görünmekle birlikte, yazılı olanın pek bir anlamı kalmadığı bir düzene dönüştü. Bu nedenle Türkiye, laiktir, laik kalacak dendiğinde, bir İslamcı buna sırıtarak, peki öyle olsun diyebilmekte. Yazılı olanın ne önemi var ki çünkü? Yani mevcut rejimin, laiklik sınırları zaten arzu edildiği gibi esneyebiliyorsa, rejimin değişmesine ne gerek var?

Burada tespiti daha cesur yapmakta fayda var sanırım. Rejimin bu biçimiyle değişmesine ne gerek var? 1923'te kurulan cumhuriyet hem bedeniyle hem de ruhuyla artık yaşamıyor. Ölüyü diriltmek de pek mümkün görünmüyor. Bu cesaret isteyen bir laftır, bunu her yerde söyleyemeyiz ama bunun üzerine uzun düşünmek gerekir. Bunu kabul etmenin zor olduğunu biliyorum ama bildiğiniz anlamda cumhuriyet artık yaşamıyor.

Dolayısıyla örneğin önümüzdeki yerel seçimleri CHP kaybederse şeriat gelecek değil. Zaten mevcut haliyle müesses hale gelmiş yazılı hukuk kurallarını rafa kaldırmış bir rejimle karşı karşıyayız. Yerine yeni bir rejim test edilmiş durumda ve İslamcılar tıpkı 70'lerde olduğu gibi bu rejimin fedaisi pozisyonunda. Dertleri rejimi değiştirmek, İslami bir düzen kurmak değil, Zaten arzu ettiklerini elde edebiliyorlar, inanılmaz imtiyazlara sahipler. Arzu ettiklerini tutuklattırabiliyor, arzu ettiklerini dövebiliyor, arzu ettiklerini öldürebiliyorlar. Eskiden farklı olarak çok daha büyük paralara hükmediyor, düzenin egemenlerini oluşturuyorlar. Tıpkı 70'lerdeki gibi bir sağ koalisyonun parçası konumdalar ama bu sefer yönetenler onlar. Gazeteci yazar Kadri Gürsel de sanırım benim gibi düşünüyor. Medyaskop'ta bu yeni rejim meselesini vurgulamış Kadri Gürsel. Bir ekonomi politik var, uygulana gelen. Bu ekonomi politik aslında iktidarın liderliği, iktidar aileleri gövdesi ve tabanıyla beraber devlete göç etmesi, devlete yerleşmesi ve devlete dönüşmesini içeren uzun vadeli bir plan. Bu plan gerçekleşmiş durumda. Bazen sosyal medyada Cumhuriyeti koruyacağız, yıktırmayacağız yazanları görüyorum. Ya da Feyza Hatun dediği gibi. Fakat

seküler kesimlerinin anladığı biçimiyle şeriat talep eden de yok. Varsa da endişe edilecek büyüklükte değiller. Yani bir grup meczuptur denilebilir. Çünkü zaten hali hazırda bir şeriatın nasıl test edileceğini bilen de yok. Şeriata ilişkin herhangi bir yazılı doküman da yok. Böyle olmalıdır, şöyle olmalıdır diyen de yok. Ben bunların dergilerini karıştırıyorum. Yok öyle bir talep. Dahası Erdoğan'ın da öyle bir derdi yok. Mutlaka uyanık olmakta fayda var ama bir cehennemin içinde zaten yaşıyoruz. Düzen değişecek diye korkacağımız bir şey olmamalı. Cehennemin kendisini zaten yaşıyoruz.

O nedenle düzen değişecek diye bu ceberut düzeni korumaya çalışmak bana tuhaf geliyor açıkçası. İslamcılar bile Erdoğancı hale geldi. İslam davası dedikleri pazar tezgahına düştü. İsrail ile ticaret aynen devam ediyor, Sisi ile görüşülüyor. Hiçbir İslamcının da buna gıkı çıkmıyor. Ortada bir düzen değiştirme, İslami bir düzen kurma hayali bile kalmadığına göre bunlara İslamcı değil Erdoğancı demek daha doğrudur.

Geçen yıl 6 Şubat depremlerinin 20. gününde Erdoğan'ın yaş gününü kutlayabilen bir mankurtlaşmaya ulaşan bir düzenden bahsediyoruz. Bu kadar akıl sağlığını yitirmiş bir düzen bu. Bu yılda henüz ilişkteki 9 madenci toprak altından çıkarılmamışken, Elazığ'da 3 madencinin göçük altında kaldığı gün, 26 Şubat'ta İslamcılarımız yine Erdoğan'ın yaş gününü kutlamakla meşguldü. İşte yeni düzenimiz. Ne şeriat ne layıklık. Yaşasın Erdoğan.

İyi ki doğdun Erdoğan. Bir tür Orta Doğu, Orta Asya rejimine dönüştük. Ulusal hedeflerimizden de biz haberdar değiliz. Erdoğan ne derse o. Beraber sevinemiyor, beraber üzülemiyoruz. Müslümanlarla Müslüman olmayanlar veya İslamcılarla İslamcıların tayin ettiği dinin dışında kalanlar. Çünkü kendisine Müslüman demek de artık mümkün değil. Erdoğan'ı desteklemek zorundasınız. İşte tüm bu çevrelerin artık bir şekilde diyalog kurması, birbiriyle temas kurması, birbiriyle empati yapması gerekiyor.

Bundan sonraki bölümlerde bu diyalog, empati meselesine biraz daha eğileceğiz. Bu bölümde biraz aklımdan geçenleri sizlere sunmuş oldum. Diğer bölümlerden biraz farklı oldum. Yani yüksek kanaatlerimi anlatmış oldum sizlere. Kusura bakmayın. Yeni bir düzen hayali kuramadıktan sonra bu yitik düzeni korumaya lüzum var mı? Bu soru aklımı kurcalayıp duruyor. Halbuki şunu demek gerekir. Yıkılsın bu düzen, biz başka alem isteriz. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek cevaplarınız kadar sorularınız da olsun lütfen. Hoşçakalın.

Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)