Podcast

363: Trend Ekonomi | Masraflarımız ve Tasarruflarımız Ne Kadar Akılcı?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yüksek enflasyon yüzünden tasarruf sahipleri birikimlerinin kıymetini korumaya çalışıyor. Peki ya tasarruf üzerine hiç düşündük mü? Bu bölümde ekonomi literatüründeki tasarruf kavramına kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bu podcast, Türkiye Finans hakkında reklam içerir.
Türkiye Finans hakkında daha detaylı bilgi için tıklayın.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.051 kelime · ~20 dk okuma

Herkese merhaba. Trend Topik serilerine olan ilginiz beni çok mutlu etti. Öncelikle başlamadan herkese çok teşekkür ederim. Televizyon ya da gazetelerdeki ekonomi haberleri maalesef son derece gündelik oluyor. Halkımızın ekonomi okuryazarlığı da yüksek düzeyde olmadığı için bu haberler halkı aydınlatma işlevini tam olarak yerine getiremiyor maalesef. Bu nedenle ekonomi gazeteciliğinin halkın ekonomi okur yazarlığını arttırmak gibi bir işlevi de olduğunu düşünüyorum. İşte bu gaye ile üzerine uzun çalışılmış bir bakış açısı sunan Trend Ekonomi bölümleri hazırlıyoruz. Var olun siz de iyi gösteriyorsunuz. Bu bölümde

Mini bir ekonomi dersi dinleyeceksiniz ama sıkıcı olmayacağına söz veriyorum. Yani en azından elimden geleni yapacağım. Konumuz tasarruf olacak. Tasarruf üzerine düşüneceğiz. Ya ne var canım tasarruf üzerine düşünecek? Gelirin tüketilmeden kısmı tasarruftur işte gibi basit düşünebilirsiniz. Bunun üzerine ne kadar düşünülebilir ki, ne kadar konuşulabilir ki diye düşünebilirsiniz, sabredin.

Trend ekonomi bölümlerinde destekçilerimiz de oluyor. Bu bölümün destekçisi Türkiye Finansa teşekkür ederim. Umarım her bölümün destekçisi olurlar. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Tasarruf. Türkçe'ye nasıl çevirirsiniz? Genelde yanlış biçimde birikim deniyor. Belki tasarruf etmek ifadesine birikim yapmak denebilir ama tasarrufun Türkçe karşılığına birikim demek doğru değil. İktisatçılar tasarrufu envai şekilde tarif ediyorlar. Ben en basit ve bu yüzden en hoşuma gideni paylaşayım. Şöyle. Gelirinizden gideri düşün, kalana tasarruf deniyor. Çok basit. Gelirden gideri düş, kalan tasarrufunuzdur. Şimdi tasarrufu Türkçeleştirdik de

Biraz kelimenin orijinal dilindeki yolculuğuna bakalım. Tasarruf. Kelimenin kökü Arapça. SRF kökünden üremiş. Yani kelime de Arapça daha doğrusu. Başka neler üretiliyor bu kelimeden? Mesela aynı kökten üreyen masraf buna eklenebilir. Masrafı biliyorsunuz gider. O halde şöyle diyebilirsiniz. Masraflarımızla tasarruflarımızı toplarsak gelirimize ulaşıyoruz.

Bu ay ne kadar masrafınız oldu? Diyelim 40.000 TL. Peki tasarruf edebildiniz mi? 10.000 TL'de tasarruf ettiğinizi varsayalım. O halde 40.000 artı 10.000 TL, 50.000 TL geliriniz var. Aman gereksiz masraflardan kaçının. Yani israf etmeyin. Bakın aynı kökün dalları bu kelimeler. İsraf, masraf, tasarruf. Bu arada israf edene müsrif.

Tasarruf edene de mutasarrıf deniyor. Kelimelerdeki duyguyu hissediyorsunuz değil mi? Müsrif, olumsuz duyguları olan, mutasarrıf ise olumlu duyguları olan kelimeler. O halde tasarruf etmek iyi bir şey.

Yanılıyor muyum? Tasarruf etmek iyi bir şey değil mi? Hah, işte iktisat tarihindeki en büyük tartışma da, hadi abartmayayım, en büyük tartışmalardan biri de budur. Böyle bir tartışma, yani tasarruf iyi midir kötü müdür tartışması, iktisadın bir bilim olarak ele alındığı 19. yüzyılın başında 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yoktu. Adam Smith öncülüğündeki klasik iktisatçılar, tasarruf ne kadar fazla olursa o kadar iyi demekteydiler.

Neden? Çünkü klasik iktisatçılara göre, bir ülkede bireyler ve kurumlar ne kadar çok tasarruf ediyorsa, o kadar çok yatırım var demektir. Çünkü tasarrufların hepsi yatırıma dönüşüyordu. Tasarruflar ile yatırımlar özdeşti. Ne kadar çok tasarruf, o kadar çok yatırım ve büyüme demek.

Zaten bu yatırımların sonucunda ne üretiliyorsa bu üretimin tümünün satılacağı öngörülüyordu. Yani insanlık henüz tüketmek istenilmeyecek kadar çok üretmeyi hayal dahi edemiyordu. Buna da say kanunu adı veriliyordu. Çok popülerdir ama yine de hiç haberi olmayan olabilir. Ne demektir bu say kanunu?

Say Kanunu, Mahreçler Kanunu olarak da bilinir. Jean-Baptiste Say tarafından ileri sürülmüştür. Her arz kendi talebini yaratır biçiminde açıklanabilir. Yani piyasaya çıkan her bir malın kendi üretim değerine eşit bir talebi vardır.

İktisat derslerinde say kanunu anlatılırken, çay koy içen bulunur şeklinde örneklendirilir. Gerçekten de geleneksel Türk ailelerinde çay koyma işlemi çoğu zaman talebe göre şekillenmez. O çay demlenir ve demlenen çay genellikle içilir. İşte klasik iktisadın savunduğu da budur.

Her arz kendi talebini ürettir diyorlar. Şimdi tasarrufu anladık. Her birimizin yaptığı tasarruflar piyasa aktarım mekanizmaları aracılığıyla yatırımlara dönüşüyor. O yatırımların sonucunda üretilen mal ve hizmetler de her biçimde tüketiliyor. Şartımız ne peki? Piyasayı serbest bırakacaksınız. Kata, müdahale yok. Tabii bunlar benim fikirlerim değil, bunlar klasik tizatçıların fikirleri. Eee, iyiymiş. Sen piyasayı serbest bıraktığında o sana cennet vaat ediyor.

Serbest piyasada üretilen her mal talep görüyor, her tasarruf yatırıma dönüşüyor, herkes de bu anlatıya güveniyor. E müthiş bir şey bu. Sonra ne oluyor? Aslında 1870'lerdeki finansal dalgalanmayı salmazsak çok büyük bir sorunda yaşanmıyor. Hatta Birinci Dünya Savaşı sonrasında büyüme de hız kazanıyor. O kadar ki ABD'de 1920'lere kükreyen 20'ler adı veriliyor. Ford fabrikaları kitlesel üretime başlamış. Elektriğin evlere girmeye başlaması zaten başlı başına bir devrim. Artık buzdolabı ve radyolar evlerin elektrikli aletlerinden olmaya başlamış. Florida'da gayrimenkul fiyatları patlamış.

Hisse senedi piyasası da gümbür gümbür fakat varsayımınız sakat. Ya ürettiğin her şeyin satılacağını düşünüyorsan, ee, şirketin değeri sattığın kadar değil, ürettiğin kadardır. Bu da çok önemli bir varsayımdır. Peki ya ürettiğini satamıyorsan? Her arz kendi talebini yaratıyorsa o halde bir şirket ne kadar üretiyorsa o kadar iyi. Ne kadar satıyorsa o kadar iyi değil. Ne kadar üretiyorsa o kadar iyi. O halde bu şirketlerin yani en çok satış yapan şirketlerin değil, en çok üreten şirketlerin hisse senetlerine yatırım yapmak mantıklı olsa gerek. Satıştan daha önemlisi çünkü üretmek. İşte herkesin benim gibi düşünmesi üzerine oluşan borsa balonu 24 Ekim 1929 Perşembe günü kelimenin gerçek anlamıyla

diye patlıyor. Yok yok gerçekten patlıyor deyince bomba patlamıyor. İzleyen bir yılda dört bin banka batıyor. Dört bin. İnsanların mal varlıkları sıfıra düşüyor. İşsizlik oranları yüzde otuzlara dayanıyor. Bu korkunç bir rakam. Bakın dünyanın tüm merkez bankalarının birinci hedefi fiyat istikrarıdır. Fakat Amerikan Merkez Bankası Fed'in iki görevi vardır. Fiyat istikrarı ve tam istihdam. Yani işsizliği de gözetiyorlar. Bunun nedeni 29 ekonomik buhranı. Buhran diyoruz çünkü öyle 5-10 aylık bir şey değil. Yıllarca sürüyor. 1930'ların sonuna kadar etkileri hissediliyor.

Düşünün işte, sonunda İki Dünya Savaşı patlak veriyor. Dedim ya, bu tasarruf meselesi iktisat tarihinde büyük tartışmadır diye. Tartışma da işte bu büyük buhran döneminde yaşanıyor. Kahramanımız adı John Maynard Keynes. Bu zamana kadar ki tüm iktisatçılar gibi Keynes de bir İngiliz. Keynes'in kafasında bu tasarruf-yatırım özdeşliği meselesi yatmıyor. Tasarruf diyor, tümüyle yatırımlar dönüşmüyor ki yani tasarruf-yatırım diye bir eşitlik yok karşımızda. Daha sonra ölçüm teknikleri geliştikçe tasarrufların yatırımlara eşit olmadığını zaten kanıtlıyoruz. Yani Keynes haklıymış aslında bunu derken. Bizdeki ekonomi okuryazarlığına büyük katlısı olan Mahfiye İlmez'in YouTube'da ekonomi dersleri var. Böyle mini mini içerikler. Orada IMF verilerini de sunmuş Mahfi Hoca.

IMF'nin Dünya'nın Ekonomik Görünümü raporunda, 2016 yılında %17.4'e gerilemiş olan yatırımlar bölü gayri safi yurt işarası oranının 2017'de %18.2'ye yükselmesi, buna karşılık 2016'da %13'e gerilemiş olan tasarruf oranının daha da gerileyerek 2017'de %12.6'ya düşmesi öngörülüyor. Rakamların birbirine eşit olmaması, yatırımların tasarruflara eşit olmadığı anlamına gelebiliyor.

Yatırımlar artarken mesela tasarruflar gerileyebiliyor. Bunun tersi de mümkün. Paralel de hareket edebilirler. Fakat oranlara dikkatinizi çekerim. Biri 18 dolaylarında, biri 16 dolaylarında. Yani evet, tasarruf demek eşittir yatırım anlamına gelmez de birbirinden tümüyle bağımsız hareket ederler de diyemiyoruz. Altın örneği üzerinden örnek vereyim. Cebinizde 100 bin liralık tasarrufunuz var diyelim ki. Bu parayla altın almak yatırım yapmak mıdır?

Enteresan soru değil mi? Altın almak yatırım yapmak mıdır? Bunu da anlatmış Mahfiyelmez. Parasını altına yatıran vatandaş bunun bir yatırım olduğunu düşünür. Oysa altın alımı, alınan altın bankaya verilmişse tasarruf, yastık altında saklanmışsa tüketim harcamasıdır. Yastık altında saklanan altının ekonomiye ilk aşamada yararı olur. Vatandaş altını kuyumcudan satın alır, kuyumcu kazandığı parayı harcar ve o para tüketim harcaması olarak ekonomiye girmiş olur.

Sonrasında vatandaş o altını yastık altında saklarsa bunun ekonomiye katkısı olmaz. Tam tersine ekonomiden çekilmiş ve atıl bırakılmış bir kaynak halini alır. Buna karşılık bu şekilde satın alınan altın bankada açılacak altın hesabına yatırılarak saklanırsa o zaman yatırımlara kaynaklık edecek krediye ve oradan da yatırıma dönüşme potansiyeli yaratılmış olur. Demek ki sizin için tasarruf olarak değerlendirilen altın almak işi makro ekonomide bir tüketim harcaması olarak değerlendirilebiliyor. 100 bin TL'lik tasarrufunuzla kuyumcuya gittiniz ve karşılığı kadar çeyrek altın aldınız ve bu altınları evinizde saklıyorsunuz. Bu yaptığınız şeyin o ülkedeki yatırımlara doğrudan hiçbir katkısı yok. Katkı sağlaması için bir fon kaynağına o parayı teslim etmeniz gerekir ki o fon kaynağı da sizden aldıklarıyla yatırımları finanse edebilsin.

Nerede kaldık? Keynes'te. Fakat önce, bölümün destekçisi Türkiye Finansı'nın sizlere bir mesajı var. Çoğumuz, birikimlerimizin enflasyon karşısında erimesini istemediğimiz için paramızı vadeli hesaplara yatırarak değerlendirmeyi tercih ediyoruz. Evet, bu tercih oldukça mantıklı. Ama bunun da şöyle bir handikabı oluyor. Birikimimizin değer kaybetmemesi için, vade günü gelmeden paramıza dokunamıyoruz.

Ama neticede hayat vade gününü dinlemiyor ve bazen ummadığımız bir anda acil nakit ihtiyacımız oluşabiliyor. Bu durumlarda da nakit bulmak için türlü zorluklar yaşayabiliyoruz. Öyle bir hesabım olsun ki hem birikimim enflasyon karşısında erimesin, hem avantajlı getiri oranlarıyla değerlensin, hem de acil nakit ihtiyacım olduğu durumlarda vade günü beklemeden paramı çekebileyim diyenler için Türkiye Finans'ın günlük hesabını tanıtmak isteriz. Günlük hesap, birikiminizin günlük olarak avantajlı getiri oranlarıyla değerlendirildiği, vade sonu bekleme endişesinin olmadığı, aynı zamanda para çekme, yatırma ya da diğer temel bankacılık işlemlerinizi masraf ödemeden yapmanıza olanak sağlayan özel bir cari hesaptır.

Üstelik bu hesabı TL, dolar ya da euro cinsinden istediğiniz para birimi üzerinden açabilmeniz de mümkün. Günlük hesabın sunduğu avantajlı getiri oranlarından yararlanmak, birikimlerini değerlendirmek ve vade sonu beklemek zorunda olmadan acil nakit ihtiyacınız olduğunda Hesabınızdan rahatça para çekebilmek için mobilden Türkiye Finans'ta olabilir, Türkiye Finans Mobil Şube veya İnternet Şubesi üzerinden ya da size en yakın Türkiye Finans Şubesini ziyaret ederek günlük hesap açabilir ve yeni müşterilere özel oluşturulan Hoş Geldin avantajlarından da yararlanabilirsiniz. Evet, nerede kalmıştık? Keynes'in alameti farikasında. İşte bu, tasarrufların tümüyle yatırıma dönüştüğü fikrini Keynes sorguluyor. Evet diyor, mikro ölçekte düşünürsek, yani bir şirket özelinde ya da bir aile ölçeğinde düşünürsek, tasarruf iyi bir şeydir. Yani bir kişinin gelirinin tümünü tüketmeyerek, sürecin sonunda kenara bir miktar para koyması hayırlı olabilir. Fakat...

herkes aynı davranış içinde olursa, herkes para harcarken cebinde akrep varmış gibi korkarsa, bu durumda para el değiştirmekte zorlanır. Ekonominin çarkları dönmez. Talep yetersiz kalır. Durgunluk olur. İşsizlik olur.

İşte Keynes'in ekonomi literatürüne en büyük katkısı budur. Onun zamanına kadar iktisatçılar bu dünyaya hep arz yönlü, üretim yönlü baktılar. Keynes ise talep yönlü bakış açısını geliştirdi. İşte o talep yönlü yaklaşım geldi bize 2008 küresel finans krizinin ardından bir kamu spotuna dönüştü. 2008 krizin etkileriyle ekonomi durgunlaşmış, işsizlik oranı sert şekilde artmıştı. Piyasaya para lazım ama sermayedarlar yatırım yapmaya korkuyor.

E halkın da tedirginliği has safhada. Yarın işsiz kalırsam diye düşündükçe para harcamıyor. Benden daha genç kuşaklar hatırlar mı bilmem ama o dönem televizyonlarda gösterilen bir kamu spotu çok dikkat çekmişti. Bu kamu spotlarından birini de Prof. Dr. Deniz Gökçe'de oynamıştı. Bu sakız bütün ekonomik krizlere iyi gelir, sakinleştirir. Birisi bir sakız alır, bakkal kazanır.

Makkal akşam eve giderken meyve sebze alır, manav kazanır. Yetiştiren köylü kazanır, ülke kazanır. Krizin son kalan etkileri de ortadan kalkar. İyisi mi? Siz de bir sakız alın, ekonomik kriz sakinleşsin. Çekinmeyin, alın, verin. Ekonomiye can verin.

Slogan çok ilgi çekmişti. Nedir o? Alın, verin, ekonomiye can verin. Hala dilimizdedir. Bizim market bir süre dükkana uğramazsan beni görünce takılıyor mesela. Bu aralar ekonomiye can vermiyorsun abi diye. Yani baya dilimize işlemiş bir deyime dönüşüyor. Demek ki talebin yetersiz kalması halinde

alın, verin, ekonomiye can verin davranışının gelişmesi iyidir. Yani herkesin cebinde akrep varmış gibi tasarruf yapması da piyasayı durgunlaştırır. Bu da istihdamın azalmasına, işsizliğin artmasına neden olur. İşte Keynes bu çelişkiye tasarruf paradoksu adını veriyor.

mikro ölçekte faydalı olanın makro ölçekte zararlı olması çelişkisi. Dedik ki, gelirinizin tüketilmeyen kısmına tasarruf denir. Bu kaydı dinleyen sizler. Tasarruf edebiliyor musunuz? Eğer tasarruf edemiyorsanız, siz hane halklarının %77'sinden birisiniz. Yani %77'lik gruba giriyorsunuz. Hiç tasarruf etmiyorsanız.

O halde hiç tasarruf etmiyorsanız iki olasılık var. Ya tasarruf edebilecek kadar para kazanamıyorsunuz, yani geliriniz sadece otonom harcamalarınıza gidiyor, barınıyor, faturaları ödüyor, karnınızı doyuruyor, kişisel izyenizi hallediyor ya da ailenizin ihtiyaçlarını karşılıyor ve paranız bitiyor. Fakat tasarruf etmiyorsanız ilk olasılık tasarruf edebilecek imkanlarınızın olmaması da bir olasılık daha var. Nedir o? Müsrif olabilirsiniz.

Bir düşünün Allah aşkına, ihtiyacınız olmayan hiçbir şey almıyorsunuz. Bir kazak olabilir, bir saat olabilir. Ben mesela kalem ve defter konusunda çok müsrifimdir. Hele ki şimdilerde e-ticaret çok yaygınlaştı. Tek tuşla kapınıza geliyor istediğiniz ürün. Yani alışveriş eskisinden çok daha kolay ve pazarlama yöntemleri çok daha agresif. Ödeme yöntemleri dahi öyledir. Temassız ödeme diye bir şey var. Yani parayı ödüyorsunuz da canınızı eskisi kadar yakmıyorlar.

Şimdi bunları anlatırken yaptığım saçma sapan alışverişleri düşündüm. Ya türlü kalınlıklardan oluşan bir çizim kalemi setim var. İçinde 10 tane kalem var. Derseniz ki çizim mi yapıyorsunuz, böyle bir merakın mı var? Yo, öyle duruyor evde. İyi de ben rasyonel bir insan değil miyim ya? Ben kararlarımı, çıkarlarımı gözeterek alabilecek kadar akıllı değil miyim?

O kalemleri ben niye aldım böyle bakıyorlar bana." Adam Smith öyle diyor. Benim varsayımıma göre diyor, tüketici davranışı rasyoneldir diyor. Yani en azından 1759'da yayınlanan Ahlaki Duygular Teorisi adlı eserinde bunu söylüyor. Diyor ki Smith, insan dediğiniz mahluk rasyoneldir, akılcıdır. Benim gibi değil yani. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder.

Mesela kasap diyor Adam Smith, sizin karnınızı doyurmak için değil, para kazanmak için et satar ama o kendi çıkarını düşündüğü için siz de et yemiş olursunuz. Yani onun kendi çıkarını düşünmesi sizin de faydanıza olur diyor Adam Smith. Ve iyi güzelmiş. Fakat bu hikayede ben arada sırada hiç rasyonel olmayan davranışlarda bulunabiliyorum. Eminim sizin de rasyonel olmayan davranışlarınız var. Yani Adam Smith'in insan tipine pek uymuyorum. Onun hayatında insanlar kendi çıkarlarını gözetiyordu. Bizde de lafa gelince öyledir. Yani apaçık bir ikilemde kendi çıkarımızın peşinde koşarız. Peki, pazarlamacılar sizi manipüle etmekle uğraşıyorsa? Ki öyle yapıyorlar.

Siz yine de en rasyonel, en akılcı kararı mı veriyorsunuz her zaman? Eğer öyle değilse Adam Smith'in ve klasik iktisadın rasyonel birey varsayımı tutarsız. O halde tasarruf kararlarımızı sadece çıkarlarımız doğrultusunda vermiyoruz. Tasarruf çıkarlarımıza uygundur ama biz bazen müsriflik edebiliyoruz. Bazen irrasyonel davranabiliyoruz. Ya şu kripto para çılgınlığını ele alalım. Tümüyle rasyonel bir akılla izah edilebilir mi bu?

bitcoin'in şu anki fiyatının paritesi altcoin'lerin destek trencini kırdığını baz alırsak, mining'i de hesaba koyduğumuzda 75 bin dolar görecek gibi duruyor. bu söyledikleri imyatırım tahsisi olmamakla beraber evinizi, arabanızı, her şeyinizi basabilirseniz çok fazla mesaj geliyor şu an sohbette. bitcoin nasıl düşerdir? e yükselir ki düşer. şimdi yükselmeden nasıl düşecek? o yüzden bu bile yeterli bir teknik analiz olduğunu düşünüyorum. görüşmek dileğiyle.

E demek ki bundan önceki iktisatçıların iddia ettikleri kadar da rasyonel değiliz. Bir saniye, neyden önceki? 2002 Nobel ekonomi ödülü Daniel Kahneman'dan önceki. Davranışsız iktisadın en önemli düşünürü. Şimdi klasik iktisadı duyduk, Genzyen iktisadı duyduk, bir de davranışsal olanı çıktı. Siyaset bilimci yazar Yalın Alpay, Eko Türk TV'de bu davranışsal ekonomiyi tanımlamış.

Davranışsal ekonomi, Adam Smith'in tezlerini al aşağı eden bir varsayımla yola çıkıyor. Adam Smith'te biz geçen hafta demiştik ki, bir homoekonomik husus tasarlamıştır Adam Smith ve insanın arı rasyonel olduğunu düşünmüştür. Kendi çıkarına olacak bütün davranışları rasyonel bir şekilde düşünüp işler ve demiştik ki kişinin kendi çıkarını gözetmesi Smith'in görünmez el teorisine göre toplumun çıkarıyla da doğrudan uyumludur. Böylece Smith'e göre ekonomiye en az müdahale edildiğinde bile, ki öyle olmasını tavsiye eder, böyle olduğunda kişiler nasıl olsa arı rasyonel davranacaklarından ekonomi görünmez bir el tarafından bir yasayla, iktisat yasasıyla kendi kendine optimum dengeye gelecekti. Şimdi davranışsal ekonomi bunun böyle olmadığını iddia ediyor.

Davranışsal ekonomiye göre de insan arı rasyonel bir varlık değil, insan duygularıyla daha çok motive olan bir varlık. Bu yüzden arı rasyonellik yerine kendisinde duygu uyandıran durumlara göre öngörülemeyen, irrasyonel tepkiler veren bir mekanizmaya sahip. Yani benim 10 adet çizim kaleminin kutusundan açılmamış biçimde yıllardır öylece bana bakıyor olmasını açıklayan iktisat teorileri de demek ki var. İşte insanın öngörülemez olduğu tezinden hareketle, ekonomiyle psikolojiyi bir arada kavrayan davranışsal iktisat, bu bölümde ele aldığımız tasarruf meselesinde de aynı biçimde yaklaşıyor. Tasarruf etmek, rasyonel bir davranıştır.

İsraf, rasyonel bir insanın yapacağı bir iş değil. Fakat israf ediyoruz, müsriflik yapıyoruz. O halde pek de rasyonel sayılmayız. Şimdi biz bizeyiz. Tükettiğimiz her şey mecbur olduğumuz ihtiyaçlardan oluşmuyor en azından. O halde tüketmek zorunda olmamamıza rağmen tükettiğimiz şeyleri niçin tüketiyoruz?

Lütfen yanlış anlamayın, yargılayıcı bir soru değil bu. Ben lise çağlarındayken dışarıda oturup kahve içmek gibi bir etkinlik yoktu. Kahveciler diye bir hizmet kolu da yoktu. Şimdi bakıyorum, lise çağlarından itibaren gençler kahve içiyorlar. Bundan 20 yıl kadar geriye gidip dondurulsak, bu tarihte uyansak, bu ilgiye anlam veremeyiz sanırım.

Yani geniş kitleler Türk kahvesi içmiyorlar. Envai çeşit kahve merakı başladı. Yadırgamıyorum. Hayatımın ilk 30 yılında tek bir defa americano siparişi vermeyen ben, son 5 yıldır sabahları americano içiyorum. Bir de eve kahve makinesi aldım, sabahları onu demliyorum. Latteler, espresolar, amerikanolar, cortadolar, porselende mi içilir soruları, kartonda mı içilir tartışmaları, Gurmos adlı YouTube kanalına konuşan Sam Özçevik kategorize etmiş bunları.

Tehlike böyle bardaklarda içilmemesi lazım ama maalesef içiliyor. Mesela benim dükkanlarda espresso kahveler veya Türk kahveleri gel dükkanında iç abi. O kahve gitmez. Onlar fincanda içilir ve porselende içilir. Türk kahvesi de olsun, espresso da olsun. Lateler bardakta olur, fincanda değil. Bana burada çok şey dediler ya, su bardağında bana latte veriyorsun. Su bardağı değil bir defa, latte bardağı dünyada her yerde böyle yapılır, böyle içilir. Cappuccino'lar, flat white'lar, americano'lar hepsi porselen fincanlarda içilmesi lazım. Babam İstanbul'a gelince beraber kahveciye gittik. Beraber iki kahve içtik. Ben americano tabii, ben sosyetik olanı içtim. Babam Türk kahvesi. Hesap geldi, 150 lira. Şimdi bu para babama göre tam bir israftı. Çöpe atılmış bir 150 TL. Fakat bana göre ne olacak canım, insan bazen kahvede içmesin mi gibi bir şeydi.

Babam çok ama çok zorunda kalmadıkça taksiye binmez mesela, müsriflik gibi gelir. Eskiler daha tutumlu ifadesini de çok kullanırız. Demek ki bu tasarruf dediğiniz şey kuşaktan kuşağa da değişiyor. Savaş, kıtlık ya da genel anlamda yokluk gören kuşakların tasarruf eylemi daha yüksek oluyor. Bir de yalnızca savaş, kıtlık vs. değil, teknolojik gelişmeler de kuşaklar arasında farklı kavranıyor.

Bizdeki en popüler genç-yaşlı çekişmesi buna örnek gösterilebilir. En popüler genç-yaşlı çekişmesi ne? İşte hatırlarsınız. Gençler mesela akıllı telefon denen şeyin lüks bir şey olmadığını düşünüyor. Yaşlılar ise böyle bir imkan nedeniyle gençlerin süper lüks bir hayat yaşadığını varsayabiliyor. Sokak röportajlarında viral olan şu çıkar telefonunu göster ifadesi çok güzel hareketler bunlara adlı televizyon şovunda da işlenmiş.

Sinemaya gidemiyorsun oğlum. Allah Allah. Bir tane, bir saate 100 lira otoparka para veriyorsun lan. Ne oluyor lan? Mısır alamıyoruz, kuaföre gidemiyoruz. Ne yapıyoruz? Çıkar lan. Çıkar, telefonunu göster. Çıkar, telefonunu göster.

Bu mesele de tasarrufanası yaklaştığımıza ilişkindir. Akıllı telefonlar lüks müdür? Nereden baktığınıza göre değişir. Kendi adıma telefonun hayatıma girdiği ilk 10 yıldaki telefonlarım hiç akıllı değildi. Yani hiç akıllı değillerdi. Yılan oynanan telefon en iyi telefondu.

Bu yıllarda, ya ne dandik telefonum var, internete bile girmiyor, fotoğraf bile çekmiyor demiyordum. Yani cebimizdeki 3310'la son derece mutluyduk. Ama şimdi öyle değil. Akıllı telefonum olmazsa hiçbir işimi yürütemiyorum. Çünkü tüm iletişimimi neredeyse internet üzerinden kuruyorum. E, uygulama ağır sayesinde not alıyorum, fotoğraf çekiyorum. Fakat bir emekli kişi için bir zorunluluk değildir diye düşünüyorum. Haliyle benim akıllı telefon ihtiyacım ile, örneğin babamın ihtiyacı bir değil. Ama daha genç kuşakları düşünelim. Onlar akıllı olmayan telefonu hiç görmediler.

Ben mesela ev telefonu olan bir evde büyüdüm. Mesela ev telefonu babam için lüks ama ben son derece normal karşılıyordum. Yani insan evinde telefon olmaz mı gibi düşünüyordum. Çünkü onun içine büyüdüm. Yeğenlerimin evinde ise telefon yok. Onlar cep telefonsuz bir hayat hiç görmediler. Zaten bu teknolojinin içine doğdular. Gördükleri cep telefonlarının hepsi de akıllı telefonlardı. Dolayısıyla dedelerin torunlarıyla anlaşmazlığını doğal karşılamak gerekir.

Yani tasarruf kuşaktan kuşağa da değişkenlik gösterir. Zira masraf dediğiniz şey zamanın ruhuna ilişkindir. Sadece kuşaktan kuşağa değil, bakın cinsiyetten cinsiyete bile değişiklik gösterir. Kadınların tasarruf eğilimiyle erkeklerin tasarruf eğilimi değişkenlik gösteriyor. Tasarruf zamana bağlıdır, bağlıdır da peki mekana bağlı mıdır?

Yani kuşaktan kuşağa değişiyor dedik, zamana bağlı. Peki, mekana bağlı mı? Yani toplumsal kültürel yapımız tasarrufları etkiler mi? Ben İzmir'de büyüdüm. Romanların da yoğun yaşadığı bir bölgeydim. Yani roman mahallesi değildi yaşadığım yer ama sınıfımızda roman arkadaşlarımız da vardı.

Murat mesela, açım tutmam, 15 yıl kadar önce evlendi. Böyle 20'li yaşlarının başındayken hemen evlendi. Ben böyle bir düğün görmedim arkadaşlar. Murat'ın babası evlerini sattı, oğluna müthiş bir düğün yaptı. Fakat evlerini sattıktan sonra kiraya çıktılar.

Murat'a diyorum ki, oğlum bu akıllıca bir iş mi? Ev satıp düğün mü yapılır? Yok diyor, akıllıca değil ama konu komşu ne der? Biz Romanlar böyleyiz, sen anlamazsın. Bakın, daha aynı topraklarda yaşayan insanların bile tüketim heyelini aynı değil. Biz mesela, Sadem'in nikah döreni yakın arkadaşlarla ve ailelerimizle kutlamayı tercih ettik. Benim sınıf arkadaşımın babası düğün için evini sattı, bir de kiraya çıktılar.

Havaya girmeyin, derse devam. Şimdi kızabilir miyiz Murat'ın babasına? Kızarsanız haksızlık edersiniz. Çünkü masraf dediğiniz şey kültüreldir. Murat'ın babası için o düğün bir gereklilik, bir zorunluluk gibi kavranmıştı. Çünkü böyle bir kültürel dokuda yetişmişti. Şimdi biraz toparlayalım çünkü yavaş yavaş adana gelmemiz lazım. Tasarruf deyince makroekonomik dengeleri nasıl etkilediğini konuştuk.

Herkes tasarruf yaparsa olmaz. Kimse tasarruf yapmazsa da olmaz. Bir ekonomi ihtiyacı kadar tasarruf yapabilmeli. Yani çoku da fazla, azı da az. Peki bizde vaziyet nedir? TÜİK'in bu konuda bir eski serisi var, bir de hesaplama yöntemini değiştirdiği yeni serisi var. Yani tasarruf oranı 2023 yılına ne kadardır? Eski seriye göre 15, yeni seriye göre 24 gibi.

Şimdi, konuya yabancı olanlar Türkiye kızıyorlar da büyük oranda sosyolojik bir meseledir tasarruflular. Biraz önce dinledik mahve ilmezi. Şu altın meselesi mesela. Yatırım mıdır yoksa tüketim midir? Bunu ölçerken, bunu ölçen istatistik kurumu altın alımlarını tüketim harcaması olarak mı ölçmeli, yatırım harcaması olarak mı ölçmeli?

İşte Mahfi Elmez'i dinlediniz. Nasıl ölçeceğini o söyledi. Örnekleri geliştirelim. Konut mesela bir tüketim malıdır. Öyledir de yatırım aracı haline geliyor. Yani insanlar tasarruflarını gayrimenkul satın alarak değerlendiriyorlar. Şimdi biz ekonomi literatüründe konuta tüketim aracı diyoruz. Fakat sosyolojik bir dönüşüm sonucunda o bir yatırım aracına dönüşmüş. Nasıl değerlendiriyoruz peki bu tasarrufları? İşte gayrimenkule alıyoruz. O kadar ki bizde tasarrufların değerlendirilmesinde üçüncü sırayı gayrimenkule oluşturuyor. İlk sırada işimize yatırım yapıyormuşuz. Bu tabii esnafsanız mümkün daha çok. Yani kendi işinizle geçiniyorsanız mümkün.

İkinci sırada banka hesapları var, ikinci sırada bankaya yatırıyoruz paramızı. Üçte de işte gayrimenkul var. Şimdi ulusal bir hesap yapıyorsunuz, tasarrufunu konut olarak korumaya çalışan bir toplumda konut harcamasına tüketim harcaması mı diyeceğiz yoksa yatırım harcaması mı? Keza son yıllarda otomobil bile tasarrufların değerlendirildiği bir araca dönüştü. İşte bu nedenle Ulusal İstatistik Ofisimiz TÜİK, tasarrufları ölçerken yöntemlerini şartlara göre değiştiriyor. Elimde 2015 yılına ilişkin örnek tasarruf oranları var. Yani toplam gelirin ne kadarı tasarruf edilmiş. Şimdi size bunları okuyayım. En yüksek tasarruf oranı nerede biliyor musunuz? Çin'de. Gelirlerinin %49'unu tasarruf edebilmişler. neredeyse yarısı. Güney Kore mesela. %35'lik tasarruf oranı var. Malezya %32'lik oranla tasarruf edebiliyor. Hindistan %30. Peki Türkiye'nin kaç? %15. Şimdi durun bir dakika. Tamam çok zengin bir ülke değiliz ama kişisel gelirimiz pek çok ülkenin altındadır da Hindistan'dan da mı garibanız? Onlar gelirlerinin %30'unu tasarruf ederken biz 15'ini tasarruf ediyorsak bu durum ortalama bir Türk'ün ortalama bir Hindistan'dan daha yoksul olduğunu mu gösterir? Hayır.

Bu durum da büyük oranda kültüreldir. Yani gelir arttıkça tasarruf oranı artar gibi bir bakış açısı doğru değil. Bu bakış açısı reddedilebilir. Asya toplumları geleneksel olarak tasarruf eğilimi daha yüksek olan kültürlere sahip. Buna karşın biz Akdeniz coğrafyasına daha paralel erliyoruz. Yani bizim tasarruf eğilimimize yakın olan ülkeler Yunanistan, İtalya, İspanya hattıdır.

Japonya'ya el alalım mesela. Bizdeki kişisel teknoloji merakı, teknoloji devi Japonya'da bu ölçüde değil. Yani hakikaten değil. Cem Yılmaz'ın bile esprilerini yaptığı bir konu bu. Japonya'ya gittim, bizim gençlerin elindeki kadar son teknolojiyi görmedim, yeminle. Tuğla gibi telefonlar, kapaklı falan, senin geçen sene yani hediye ettiğin telefon, anladın? Ne geçen sene? Beş sene önce. Ama demek ki ihtiyacı yok, bizde öyle değil. Evini satar alır, son çıkanı. Abi dört çıkmış, beşi bekliyorum. Altıyı verin. Şimdi dedik ki tasarruf dediğiniz şey yatırımları etkiliyor. Eşit değil ama etkiliyor. E yatırım dediğiniz şey ekonomik büyümeye etkiliyor. Bu sayede iş olanakları artıyor. Yani bu kadar önemli bir şey tasarruf. Ama zamandan zamana ve kültürden kültüre hatta cinsiyetten cinsiyete değişiyor. O halde dev gibi bir felsefe sorusunu şuracığa bırakalım mı? En temel ekonomik değişkenler zamandan zamana ve kültürden kültüre değişiyorsa

ezelden ebede işleyen ve evrensel ölçülerde ekonomi kuralları yaratmak mümkün müdür? Biz bu büyük soruya evet ya da hayır diye cevap vererek haksızlık etmeyelim. Ama bunca şeyi konuştuk, bir sonuç çıktı sanırım. O da, ekonomi denilen şeyin rakamlardan ibaret olmadığıdır. Ekonomi, matematiğin ablukası altında sıkıcılaşır. Matematik elbette gereklidir fakat ekonomi matematik değildir.

Son yıllarda enflasyon nedeniyle ekonomiye sadece rakamlarla yaklaşmaya alıştık. Ekonomiye sadece finanstan ibaretmiş gibi davrandık. Halbuki ekonomi, toplumsal düzenimize ilişkin olan neredeyse her şeydir. Çıkar telefonunu diyen amcanın tasarruf eğilimini inceleyen de ekonomidir, benim çizim kalemleri satın alma davranışımı inceleyen de. Babam kahveye verdiği 100 TL'ye kızarken benim kahvede mi içmeyelim demem de ekonominin konusudur.

Bizim son model telefon sahibi olmak için kursağımızdan tasarruf ederken Japonların eski model telefonlar kullanması da, sınıf arkadaşı Murat'ın ev satıp düğün yapması da, Türk kadının bilezikleri de, sizlerin bu kaydı nerede dinlediğiniz de ekonomiye ilişkindir. Ve elbette tasarruflarınız, paranızın değerini korumak için düşündüğünüz her şey ama her şey, sadece ekonomiye ilişkin değil, psikolojinize, sosyolojinize, tarihinize de ilişkindir. O yüzden ekonomiden anlayan biriyle konuştuğunuzda ona sadece dolar ne olacak diye sormayın. Trend ekonomiyi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Türkiye Finansı'nın destekleriyle hazırladığımız bu bölüm için kendilerine teşekkür ederim. Bir sonraki bölüme kadar biriniz bin olsun. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)