
3.480 kelime · ~17 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bu bölümde neredeyse kimsenin iyi bir alışkanlık olduğunu iddia edemeyeceği ama buna rağmen karşı konulmaz bir şekilde kendisinin içinde bulduğu bir şey hakkında konuşacağım. Dedikodu hakkında. Ama direkt dedikodu meselesine girmeden önce gel çocukluğuna doğru kısa bir yolculuğa çıkalım ve kulaktan kulağa oyununu hatırlayalım. Çocuklar yan yana dizilirler. En baştaki çocuk bir kelime ya da cümleyi yanındakinin kulağına söyler.
Sırayla herkes bir yanındakinin kulağına duyduğunu iletir. Bu sırada birileri illaki yanlış duyar ve öyle iletir tabi. Yanlışlar yeni yanlışları doğurur derken en sondaki duyduğu kelimeyi sesli bir şekilde söylediğinde kahkaha kopar. Oyuna başlayanın söylediği şey kulaktan kulağa tekrarlama sırasında böyle saçma, anlamsız, komik bir hal almıştır. İşte dedikodu da bir yanıyla bu oyuna benziyor. Yetişkinler dünyasında dedikodu dediğimiz bu olgunun nasıl kontrol dışı bir yöne sapabileceğini gösteren masum ve eğlenceli bir oyun yani kulaktan kulağa.
Şimdi masum ve eğlenceli sıfatlarını dedikoduyla aynı cümle içinde kulağında bir tuhaf oluyor değil mi? Yani dedikodunun eğlenceli olduğu kesin ama sence masum mu? Bence çoğumuz aklı bu noktada karışıyor. Çünkü dedikodun ne kadar kötü çağrışmalara sahip olsa da karşı koyamadığımız bir şey. Merak uyandıran bir insan ya da bir durum hakkında bir şeyler duyduğumuzda kulak kesiliriz biz. Çekicidir dedikodu yani.
Araştırmalar biriyle sohbet ettiğimiz zaman yaklaşık %60'ında dedikodu yaptığımızı gösteriyor. Tabii buradaki dedikoduyu illa kötü bir anlam yüklü şekilde kullanmıyorum. Zaten dedikoduyu yalnızca zarar verici şekilde de tanımlamıyoruz aslında. Daha çok birinin yokluğunda onun hakkında konuşmak diyebiliriz bunun için.
Yani gıyabında konuşmak. Ki gıybet kelimesi de tam olarak buradan türemiş zaten. İş yerinde, arkadaşlar arasında, WhatsApp gruplarında, aile toplantılarında sürekli başkaları hakkında bilgi ve fikir paylaşırız. Bazen o an bu toplu ortamın sıcaklığında dedikodu yapmak eğlenceli gelir.
Bazen ise sonrasında vicdanen rahatsız oluruz. Bazen belki istediğimizden de fazlasını paylaşırız. Sonra keşke bu konuşmaya böyle katılmasaydım, keşke bu kadar paylaşmasaydım deriz. Farklı farklı düşünceler, hisler çevreler dedikodularımıza. Şimdi dedikodu deyince bunun genel olarak kötü bir çağrışımı var. Ama yaygın görüşün aksine dedikodu yapmanın içimizdeki masum arayışlara dokunan bir yanı da var. Hem de bilimsel olarak da kanıtlanmış bir şey bu.
Yale Üniversitesi'nin araştırma görevlisi psikolog Sarah Ward, farklı gruplarda on yıllara yayılan bir araştırma yapıyor ve dedikodunun kötücül olmaktan uzak, insani bir ihtiyaçtan doğduğu sonucuna varıyor. Kötü niyet olmadan makul oranda yapılan dedikodu, hem grupları birbirine bağlayan bir yapıştırıcı, hem de insanların kendi sosyal çevrelerini, kurallarını öğrenmelerine yardımcı olan değerli bir araç aslında. Peki nasıl oluyor bu? Yani tam olarak neye yarıyor dedikodu dersek? Birkaç işlevi var bunun. İlk, bilgi paylaşımı. Dedikodu sırasında başkaları hakkında bilgiler paylaşıyoruz haliyle. Bilmediklerimizi öğrenip çevremizde olan bitenden haberdar olmuş oluyoruz.
Sonra bir grup içinde paylaşılan bilgiler ortak anlayış duygusu yarattığı için sosyal bağları da güçlendiriyor. Özellikle hassas konular konuşuluyorsa bu açıklık ve şeffaflık gerektirdiğinden bir güven duygusu oluşuyor konuştuğumuz kişilerle aramızda. Bir de dedikodu sosyal normları ve beklentileri tespit etmek için de iyi bir araç olabiliyor. Başkalarının davranışlarını tartışarak kendi çevremizdeki standartları güçlendirebiliyoruz. Veya bazen de bunlara meydan okuyup sorgulamaya açmış oluyoruz. Mesela bu hata erkil toplumda kadınlara ahlak, namus konusunda ahkam kesiliyor sürekli. Veya işte kadın dediğin şöyledir, kadın dediğin böyle yapar diye kalıp söylemler, inançlar var. Mesela ben çocukluğumdan bile hatırlıyorum, ben gülmeyi, kahkaha atmayı çok severim.
ki her zaman da yapamıyoruz yani gülecek insanlar bulmak zor bir şey gerçekten bu hayatta. Ve hani neşeli olduğumuz anlar ya, hayatın her anda neşeli geçmiyor. Çocukken benim bir arkadaşımın babası vardı. Ben bize şey dediğini hatırlıyorum. Kadın dediğin öyle kahkaha atmaz, kadın dediğin çok parfüm sıkmaz falan gibi şeyler söylemişti mesela. Şimdi düşününce ne kadar komik, yani gülmek kadar güzel bir şey var mı hayatta? Ya komik bir şey varsa da katıla katıla gülüyorum, çok da mutlu olurum. Neyse, dolmuşum bu konuda. Çocukluktan aklımda böyle bir şey kalmış mesela.
Yani şimdi kadınlar üzerinden konuşurken, mesela benim yanımda bir kadını böyle konularda yeriyorlarsa, acımasızca eleştiriyorlarsa ben sorgularım hemen mesela. Üstüne gitmeyi severim böyle kalıpların. Sokratik sorgulama şeklinde söyledikleri şeylere meydan okurum. Neden öyle? Neden böyle? Peki neden? O öyleyse bu niye böyle? Sokrates ben bir at sineğim der ya hani.
İşte öyle önyargılara savaş açıp bir at sineğinin atı rahatsız edip oynattığı gibi sorularla düşünmeye teşvik etmek, meydan okumak, bizim de yapmamız gereken bu yani. Bir nevi at sineği olmak. O yüzden neymiş? Her toplumsal dayakmayı sorgulamadan kabul etmek zorunda değilmişiz. Böyle dedikodulara karşı durup kendi fikirlerimizi, alternatif düşüncelerimizi savunabiliriz. Ve bu da toplumsal olarak hem cinslerimizin hepsi için, biz de dahil olmak üzere, iyi bir duruş olur aslında. Yani birbirimizi kollayıp yükseltmek anlamında diyorum.
Peki gelelim dedikodunun son işlevine. Ki bu da işte dedikoduyu cazibeli yapan şeylerden biri. İşin özü dedikodu yapmak eğlencelidir. Çünkü bizi rahatlatır. Karşımızdakiyle hemfikir olduğumuzu anladığımız noktada sakinler, gevşeriz biz. Araştırmalar da bunu gösteriyor zaten bu arada. Dedikodu yapmak beynimize mutluluk duygusuyla yaratan iki hormonu serotonin ve dopaminini tetikliyor.
İşte bu saydıklarım sosyal psikolojinin dedikoduyu aklayan dört maddesi oluyor. Peki gelelim o zaman neden dedikodu yaparız? Yani neden bu kadar ilgi duyuyoruz başkalarının hayatındaki bilgilere? Neden bunları paylaşma arzusuyla doluyoruz?
Öncelikle dedikodu dediğimiz şey her kültürde var. Her kültürden her yaştan insan bir şekilde başkaları hakkında bilinmeyen bir bilgiye dikkat kesiliyor. Üstelik de eski çağlardan beri süregelen bir şey dedikodu. Hatta antik Mısır hierogliflerinde bile o dönemin kralları ve kraliçelerin özel yaşamlarına, ilişkilerine dair anlatılar var. Düşünsene yani binlerce yıl sonrası insanlığa bir miras bırakacaksın. Ne bırakmak istersin geride? Burada kralla kraliçenin aşk hayatlarını bırakmışlar.
Yani tabii ki yalnızca bu değil, bu bir şaka. Birçok şey kaldı geriye. Tıp kitaplarında, matematiksel hesaplarda bile bu semboller kullanılıyordu o zamanlar. Ama yine de bu binlerce yıl öteden kalan bize bilgiler doğrultusunda dedikodunun o zaman da var olduğunu gösteriyor. Yani insanlık tarihi kadar eskide diyebiliriz dedikodu için aslında.
Şimdi bir eylem bir tür için evrensel olduğunda insanlığın başından beri var olduğunda yani ister istemez evrimsel psikolojinin ilgi alanına giriyor. Evrimsel psikologlar her yaştan, çağdan ve kültürden insanın paylaştığı bir şey keşfettiklerinde o şey için bu insan için önemli olsa gerek diye şüpheleniyorlar genelde. Dedikodunun da evrimsel psikoloji açısından bir işlevi olduğu düşünüyor bu yüzden. Yani biz bunu yapıyorsak bunun bize bir yararı olması lazım.
Bir amaca hizmet ediyor olması lazım. Yani soyumuzu devam ettirmek için olabilir, hayatımızı kolaylaştırmak için olabilir ama orada bir amaç lazım. Bu düşünce üzerine yapılan araştırmalar da şunu gösteriyor. Tarih öncesi atalarımız bugüne göre çok daha küçük gruplar halinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla yaşadıkları toplumda herkesi yüz yüze tanıma şansları vardı. Yabancılara ise çok ender yaslanıyordu o zamanlar ve tabii ki yabancı olan her şey, her zaman için tehlike barındırır diye düşünülüyordu.
İyi biri mi? Kötü biri mi? Burada ne arıyor? Neden burada? Amacı ne? Bir yabancı hakkında buna benzer bir sürü soru sorarız. İşte türümüz grup dışından gelen insanların tehlikelerini bertaraf edebilmek için grup içi üyelerle işbirliği yapmak durumunda kaldı sonucuna varıyor evrimsel psikologlar. Kimin güvenilir, kimin güvenilmez olduğunu, kimlerden sakınmak gerektiğini, kimin soyu devam ettirmek ve üremek için daha doğru bir eş olacağını bilmek söz konusu olunca
Dedikodun işlevi de belirginleşiyor aslında. Enformasyon zinciri kurmak yani. Dedikodu çağlar boyunca enformasyon zinciri kurmak için kullanılmış böyle. Ve dedikodu yapan topluluklar dış tehlikelere karşı kendilerini daha iyi koruyorlar. Bu da ne demek? Onlar genlerini sonraki nesillere aktarmak hususunda daha başarılı olmuş olmalılar demek. Yani aslında hepimiz dedikoducu ataların torunlarıyız. Yani kendimizi suçlamadan önce bunu bir hatırlayalım.
İnsanın davranışlarının evrimsel kökenlerini araştıran başka bir grup psikolog var. Onlar da dedikoduyu primatların bağlanma aracı olarak karşılıklı gerçekleştirdikleri bakım rütbelerine benzetiyorlar. Yani şöyle düşün, biz modern insanlar bağ kurmak için birbirimizin üzerindeki pireleri ve pislikleri toplamak yerine üçüncü kişiler hakkında konuşuyoruz. Şimdi tüm bunlar dedikodunun bir topluluk olma, hayatta kalma gibi reflekslerimize hizmet eden yanını açıklıyor. Ama bu aynı zamanda çok kişisel ve içsel bir fonksiyona da sahip. Dedikodu yapmak bazen kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu da tanımlayabiliyor. Nasıl mesela? Biz üniversitedeydik sanırım. Çok popüler bir dizi vardı Gossip Girl diye. Türkçesi dedikoducu kız. Onun yazarı Sesli Von Zigesar diyeceğim ama nasıl söylendiğini bilmiyorum. Almanca da bilmiyorum. Almanca mı onu da bilmiyorum o yüzden. Sevgili Sesili'den bahsediyorum şu an. O diyor ki, başka insanların hayatıyla ilgilenmek gayet doğal ve sağlıklıdır. Kendinizi kötü hissetmeyin. Balzac ya da Charles Dickens okumak da başkalarının hayatıyla ilgilenmek sayılır. Yani tabii ki şimdi edebiyat okumak, dedikodu yapmakla aynı kefeye konulamaz. Ama bir bakıma hedef aynı. Ötekilerin hayatına bakarak kendi hayatımızın gerçekliğini görmeye çalışırız biz.
Yani insanın özüne ulaşmaya çalışmak, ortak insanlığı kavramak biraz da, başkalarını da kendimizi de görebilmek. Şimdi buraya kadar anlattıklarımın kısa bir özeti. Neden dedikodu yapıyoruz? Hayatta kalmak, topluluğumuzu korumak, kendimizin topluluk içindeki yerini belirlemek, toplumsal normal içinde davranış sınırlarımızı çizmek için.
Bu sonuncuyu biraz daha açayım. Çünkü bu da insan olmanın kırılgan yanlarına dokunuyor biraz. Kimse dedikodusu yapılsın, arkasından kötü bir şekilde konuşulsun istemez. Dedikodu konusu olma korkusu bizi topluma aykırı davranışlardan caydırır. Bu korku ile birlikte davranışlarımızı düzenleriz. Çünkü dedikodu bir bakıma toplumsal normlara karşı hareket edenler için bir tür cezadır.
Çünkü ahlaki normal söz konusu olduğunda hukuk ve mahkemeler devreye girmez. Eşini aldatan bir erkeğe mesela ya da başka örnek arkadaşına kötülük yapmış, belki sırlarını anlatmış bir kadına, paraya da hapis cezası verilmez mesela. Ama dedikodu böyle durumlarda bir tür utandırma işlevi görür. Toplumsal ahlaka aykırı davranışları utandırarak cezalandırır dedikodu. Biz de bu sayede ahlaki açıdan neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu öğreniriz. Kültürel bir aktarım aracı haline gelir yani.
Hep işe yarar kısımlarını saydım. Hiç mi yıkıcı yanı yok? Elbette var. Dedikodusu yapılan kişi hakkında yalan yanlış bilgiler yaymak, gerçekleri çarpıtmak dedikoduyu zararlı, yıkıcı hale getirir. İftira da bir dedikodudur. Ortada doğrulanmış herhangi bir kanıt olmadan yayılan söylentiler. bu açıdan bakıldığında yalan söylemekle eşdeğer. Bunun herhalde kimse için tartışılır bir yanı yoktur diye düşünüyorum. Veya birinin özel hayatına dair bildiğimiz bir şeyi sağda solda anlatırsak gayet sorunlu bir davranış gerçekleştirmiş olmaz mıyız? Dedikoduyu tehlikeli kılan bir şey daha var. Bazen bazı tırnak içinde hassas gruplar, bu sürekli bahsettiğim toplumsal normların koruyucusu beller kendine ve gayet sıradan dedikodu paylaşımlarıyla başlayan özel bilgilerin yüzeye çıkması onları uyandırabilir.
Yani mesela şöyle örnek vereyim, mahalledeki davranışlarını beğenmedikleri bir genci eleştirmek için bir bahane olarak altın yaldızlı tabakta gelebilir dedikodu. Veya işte toplumda bilindik insanlar üzerinden olabilir bu dedikodular üzerinden oluşan linç kültürü var biliyorsun. Hatta bununla ilgili komik bir şey benim başıma da gelmişti. Seneler, seneler önce böyle bir hesap, işte magazin hesabını çok takip edilen, yani benimle ilgili bir şey paylaşmış. Altında böyle insanlar konuşuyor, tartışıyor ama bahsettikleri insan ben değilim. Yani herkesin bir mizacı vardır. Atıyorum, örnek üstünden veriyorum şimdi. Bire bir örnek söylemeyeceğim ama... Yani mesela atıyorum, bana biri sinirli biri dese, bunun doğru olmadığını biliyorum. Yani mizac olarak ben çok sinirli bir insan değilim. Tabii ki sinirlendiğim zaman olur bu hayatta ama... Atıyorum, biri benim için bu çok sinirli biridir dese, bunun doğru olmadığı ve...
Başka birinden bahsediyor gibi olduğunu düşünürüm. Böyle altında bir kadından konuşuyorlar ama o ben değilim. Biri ortaya bir şey atmış, öteki bence öyle değil şöyle demiş, öteki bence böyle demiş. Yani burada hiçbir dayanak olmayan, benden çok alakasız bir dedikodu dönüyor mesela. Çok ilginç bir şey gerçekten. Yani tanımadığımız insanlar üzerinden de böyle bir dedikodu kültürü. Hani uzaktan izleyip böyle bir şeyler düşündüğümüz insanlar hakkında yaptığımız yorumlar. Aslında bazen gerçeğe hiç dokunmuyorlar. O yüzden biri bana bir şey söylediğinde de hiçbir zaman mesaj ciddiye almam. Biliyorum çünkü herkesin herkes hakkında ne kadar çok şey uydurabildiğini. O yüzden yani mesafeli durmakta hani fayda var aslında böyle konularda.
Şimdi dedikodu toplumsal normları belirlemek için kullanır dedim ya. Maalesef bir yerde ahlaki norm varsa orada onun bekliliğine soyulmuş ve böyle yıkıcı davranışları kendine hak görmüş insanlar da oluyor. Ve ahlak neye göre, kime göre? Yani diyelim ortada yargıladığımız bir şey var. Sebep ne? Her şey bu kadar siyah beyaz değil hayatta. O yüzden insanları gerçekten iç yüzünü bilmediğimiz olaylar hakkında böyle sertçe yargılamamalıyız hiçbir zaman. Yani bunu yapan her zaman hatalıdır, şunu yapan her zaman yanlıştır gibi değil. Altında ne sebepler yatıyor olabilir? Hani Ayşe'nin yaptığıyla Fatma'nın yaptığı sebepler birbirinden farklı olabilir. Hep de Ayşe-Fatma örneklerinden ilerliyoruz.
Onların birbirinden farklı olabilir. Bu kadar keskin çizgiler yok hayatta. Bir de bazen bu arada şu da var. Mesela mahallelerin ahlaki normları evrensel insan haklarıyla örtüşmeye de biliyor. Söz gelimi LGBT bir birey hakkında yapılan dedikodu eninde sonunda utandırma amacı taşıyan bir hale gelebiliyor. Veya daha da kötüsü o kişiyi hedef gösterebiliyor.
Bu da günümüzde hem sokakta hem de demin anlattığım gibi sosyal medyada çok karşımıza çıkan linç kültürü hakkında bir parantez. Hazır toplumsal normları, o normların sözde bekçilerini konuşurken yine bir toplumsal çarpıklıkla devam edelim. Dedikodu neden kadınlara atıf edilir? Dediğim gibi günlük yaşamda ve iletişimimizde dedikodu büyük bir yer tutuyor. 1993'te yapılan bir araştırma, erkeklerin konuşmalarının yüzde 55'inin, kadınların da yüzde 67'sinin tanıdıkları diğer insanlara dair bilgiler paylaşmak olduğunu gösteriyor.
Tabii ki bunlar ortalama istatistikler, değişebilir. Ama bakınca erkeklerle kadınların dedikodu yapma oranları arasında öyle çok da baez bir fark yok. Yine de dedikodu toplumunda daha çok kadınlara atfedilen bir şey. Kötü konuşma, söylenti yayma şeklinde algılan dedikodu çoğu zaman kadın rekabetine yoruluyor. Ve kadınlarda bulunan kusurlu bir özellikmiş gibi anlatılıyor. Hatta bu yüzden olsa gerek dedikodu genelde kadınların uğrak yerleri olan mekanlara atfedilir. İşte ev buluşmaları, kuaförler kısır günleri, manikür salonları gibi yerler yani.
Erkekler ise toplumsal kabule göre dedikodu yapmaz. Yapsa bile dedikoduculuk erkeklerin üzerine yapıştırılan bir etiket olmaz. Halbuki ben erkeklerin kendi hemcinsleri ve hatta kadınlar hakkında neler neler anlattıklarını duydum bugüne kadar. Fark edersen burada cinsiyetçi bir tutum var. Araştırmalar bize erkeklerin de gayet dedikodu yaptığını, bu konuda kadınlardan pek taştaya kalmadıklarını gösteriyor. Bunu söyledim zaten.
Ama en basitinden erkek erkeğe kafe buluşmalarında ya da işte mahalle kültüründe kahvelerde yani neredeyse tamamen erkeklerin gittiği mekanlarda dedikodu yapılsa bile ona dedikodu denmez. Onlar kendi aralarında önemli mevzular konuşurlar genelde. Sanırım bu önemli mevzularla dedikodu arasındaki fark dedikodunun neden kadınlara atfedildiğini de gösteriyor bize. Kadınların arkadaşlıkları, sohbetleri dedikodu ifadesiyle küçümsenip değersizleştirilir ve boş lakırtı olarak nitelendirilir bazen.
Bu, erkek egemen toplumda kadının sözüne verilen değerin küçümsenmesiyle yakından ilişkili bir tutum tabi. Konuya uzun uzadıya girmek mümkün ama şimdi burada yapmayacağım. Genel olarak dedikodunun kadınlara atfedilmesinin, kadınların sözünü değersiz gören erkek egemen toplumumuza yakından ilişkisi olduğunu bilmek yeterli bence. Peki, biz kimler hakkında dedikodu yapmayı severiz? Araştırmaların gösterdiği bir diğer şey şu. Hem cinslerimiz ve yaşıtlarımızla alakalı dedikodulara karşı daha ilgiliyiz biz. İşte kadın, kadının kurdu olmuş oluyor böylece maalesef. Ayrıca sosyal açıdan işimize yarayabilecek bilgilere karşı daha fazla ilgi duyuyoruz.
Rakiplerimize veya bizden daha yüksek statüdeki kişilere dair skandallar, talihsizlikler duymak, sonra da bunları yaymak çok cazip geliyor bizlere. Bir nevi rekabet duygusu diyebilirim bunun için. Ve tam tersi, bizden daha yüksek statüdeki insanlar hakkında olumlu bilgiler pek fazla ilgimizi çekmiyor. Çünkü zaten bizden önde olduğunu düşünüyoruz. E onu bizden daha da ileri taşıyacak bir şeye sahip olması,
bize ona karşı üstünlük sağlamak için kullanabileceğimiz herhangi bir şey sağlamıyor. Gelelim bir diğer motivasyona. Biz birinden hoşlanmadığımızda o kişiden hoşlanmayan aynen bizim gibi başka insanlar ararız. Ve birini bulduğumuzda da hoşlanmadığımız kişinin olumsuz bulduğumuz yönleri hakkında konuşmaya başlarız. Bir tür duygusal onay ve içtökme tarzı bir paylaşım yaratırız aramızda.
Ayrıca dedikodu bize bir tür güç duygusu da verir. Başkaları hakkında konuşmak aynı şeyleri biz yapmadığımız için veya aynı şeyler bizim başımıza gelmediği için bize bir üstünlük hissi verir. Ayrıca başkalarının bilmediği şeyleri bilmek de insanı güçlü hissettirir. Bu açıdan bakınca tam örtüşmese de bilgi güçtür diyebiliriz sanırım. Tabii burada bilgin ne kadar doğru, ne kadar yanlı o tartışılır yine.
Bu güç arayışı üzerinden dedikodu hakkında söylemek istediğim bir diğer mesele daha var. O da şu, her zaman değil belki ama özellikle aşırıya kaçan dedikodu düşük özgüven belirtisi de olabilir. Araştırmalar böyle söylüyor bunu. Günlük sohbetlerinin çoğunu başkalarının hayatlarının ayrıntıları, olumsuz yönleri hakkında konuşarak geçiren insanların Aslında düşük özgüvenden muzaffer olduğunu gösteriyor araştırmalar. Sürekli olumsuz dedikodu yapan insanlar, başkalarının zor durumlarını, kendilerini iyi hissetmek, kendilerine onay almak için kullanırlar aslında. Bir başkasının hayatının niye gitmediğine dair bilgiler paylaşıp, bak benim hayatım ne kadar da iyi gibi bir intiba vermek isterler. Dedikodunun sosyal bir boyutu olduğunu düşününce bu gayet açık zaten.
Çünkü biz hep bir başkasıyla yaparız dedikoduyu ve eğer bizde düşük özgüven söz konusuysa, dedikodu bak ben ne kadar iyiyim gibi bir düşünceye onay arayışı olabilir. Mesela başka çiftlerin ilişkileri hakkında dedikodu yapan, onları durmadan yargılayan bir çift aslında kendi ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu dair sahte bir güvence vermeye çalışıyor olabilir. Ve daha da buruk olan kısmı kendi ilişkilerinde ele alamadıkları sorunları başkalarının meselelerini öne çıkararak bastırıyor olabilirler. Buna da yansıtma diyoruz. İçeride olanı dışarıda görmek anlamına geliyor bu.
Bu ilişkiler için de, kendi karakterimiz, kişiliğimize bastırdığımız yanımız için de böyle. Daha önce burada konuşmuştum, bizim bastırdığımız bir karanlık yanımız, gölgemiz var. Bu gölgedekilerle yüzleşmek istemediğimiz için başkalarına yansıtıyoruz bu tarafımıza. Onlarda bunların olduğunu düşünüyoruz, bu yanlarımıza onlarda vurguluyoruz. Hatta Jung başkalarında bizi rahatsız eden her şey bizi kendimizi anlamaya götürür bu konuda. Yani dedikodu yaparken kendi analizimizi de ortaya çıkarabiliriz bir şekilde.
Biraz farkındalığımız varsa bizi ne neden rahatsız ediyor? Bunu da anlamımıza yarar bu konuşmalar. Şimdi başkaları hakkında dedikodu yapan çiftler demişken bununla ilgili bir araştırma da var bu arada. Yüzden fazla çiftle görüşülmüş bu araştırmada ve elde edilen bulgulara göre gerçekten de ilişkilerinde sık sık diğer çiftler ve onların ilişkileri hakkında konuşan partnerler kendi ilişkilerindeki sorunlara dair derinlikle sohbet etmekten daha uzaklar.
Yani aralarında kendilerinin konuşmak yerine diğerlerine bu dertleri yansıtıp onlar hakkında konuşuyorlar diyebiliriz. Peki bu zararlı dediğim dedikoduyu nasıl tespit edeceğiz? Ondan nasıl uzak duracağız? Biraz da bundan bahsedeyim. Antik Yunan filozoflarından Sokrates'e götüreceğim bunun için seni. Çok severim. Önceki bölümleri dinlediysen biliyorsundur zaten. Hatta şu an kütüphanemde kaydediyorum bu bölümü ve karşımda Sokrates'in büstü duruyor.
Bana basma kalıp toplumsal yargılara, şartsız koşulsuz inandığımız kurallara, zihnimde meydan okumak için cesaret veriyor onun düşünce tarzı. Neyse, ona atfedilen ünlü bir anekdot var. Belki daha önce duymuşsundur. Bir gün tanımadığı bir adam Socrates'e yaklaşır. Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun der. Socrates, bekle bir dakika diye yanıt verir ve devam eder. Bana bir şey söylemeden önce senin küçük bir testten geçmeni istiyorum.
Buna üçlü filtre testi deniyor der. Adam da merak var. Üçlü filtre mi? O da ne? diye sorar. Soka test, benimle konuşmaya başlamadan önce bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu teste üçlü filtre dememin sebebi de bu der. Birinci filtre, gerçek filtresi. Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğundan emin misin?
Adam, hayır aslında bunu sadece duydum der. Tamam, öyleyse sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim. Bu seferki iyilik filtresi. Arkadaşım hakkında bana söylemek istediğin şey iyi bir şey mi? diye sorar Socrates. Adam, hayır tam tersi diye cevap verir. Socrates, öyleyse onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğuna emin değilsin. Fakat yine de teste geçebilirsin çünkü geriye bir filtre daha kaldı.
İşe yararlılık filtresi. Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim için yararlı mı diye sorar. Adam şaşırarak itiraf eder. Hayır, yararlı falan değil. Socrates, iyi o zaman eğer bana söyleyeceğin şey doğru, iyi ve yararlı değilse bana niye söyleyesin gider. İşte canım Socrates'in bu yaklaşımı zararlı dedikodudan kaçınmaya dair bize güzel bir kılavuz sunuyor aslında. Birinin mahrem veya kişisel anıtlarını başkalarıyla paylaşma isteği duyduğunda
niyetini ve bu istiğin ardında yatan nedenleri sorgulayabilirsin. Tıpkı Socrates'in yaptığı gibi kendine şu soruları sorabilirsin. Bu bilgiyi iletmenin sana veya karşındaki kişiye bir faydası var mı? Bu bilgiyi paylaşmayı neden bu kadar çok istiyorsun? Geçerli bir nedenin yoksa bırak dedikoduyu, durdur kendini orada. Peki, sonra bu bilgiyi kötü niyetle, kişisel çıkarın için veya kıskançlıktan mı paylaşıyorsun?
Yoksa sadece kendi hayatın daha iyi olduğunu doğralamak istediğin için mi? Cevabın evetse, kendini orada durdurman iyi olur. Başkasının hayatıyla ilgili kişisel ayrıntıları iyi niyet olmadan başkalarıyla paylaşmak, başta zararsız görünebilir. Ama uzun vadede kendi güvenilirliğine de zarar verir bu zaten.
Gelelim bir diğer kişisel kurala. Birinin hayatına dair bir şeyler paylaşmadan önce kendine şu soruyu sorabilirsin. Gerçekten gerekli mi? Birisi senin hakkında bu tür bir bilgiyi paylaşsaydı sen nasıl hissederdin? Son olarak da bildiklerini anlatırken çarpıtıyor musun yoksa olduğu gibi mi anlatıyorsun?
Çünkü insanlar genellikle daha iyi veya etkileyici bir hikaye oluşturmak için ya da başkası karşısında kendisini haklı çıkarmak için olayları abartarak veya çarpıtarak anlatmaya meyillidir. Ama bu da tabii ki kesinlikle doğru veya sorumlu bir davranış olmuyor. Bu yüzden eğer birisi hakkında bildiğin bir şey paylaşacaksan en azından yorum katmadan, olduğu gibi anlatmaya çalışabilirsin. Peki, bölümün sonuna gelmişken. Belki bu bölüm üzerine şunları düşünebilirsin.
Sen yaptığın dedikoduların arkasında en çok hangi motivasyonun bulunduğunu düşünüyorsun? Eminim ki günlük yaşam içinde sık sık başkaları hakkında konuşuyorsundur sen de hepimiz gibi. Ama birisi hakkında konuştuktan sonra vicdanın rahatsız hissettiğini oluyor mu hiç? Bu rahatsızlığı bir daha hissettiğin sefer hemen ardından neden yaptım ben şimdi bunu? Amacım, kazancım, motivasyonum neydi diye sorabilirsin kendine.
Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek zararlı dedikodular ve dedikoduculardan uzak hakiki dostlarla çevrili bir hayat dilerim. Tabi ki bu arada dilerim ki eğer yapıyorsan sen de yıkıcı dedikodulara ara verirsin. Ve bugüne kadar yaptığın dedikoduları da kendin hakkında bir şeyler öğrenmek için kullanabilirsin. Peki o zaman görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.