Podcast

54 - Özgüven Geliştirme Yolları

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde özgüven nasıl oluşur ve nasıl geliştirilir sorularını yanıtladım.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.062 kelime · ~15 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz. Merhaba.

Bugünkü patikata basit gibi görünen ama oldukça karmaşık bir konu var, özgüven. Hepimizin sahip olmayı arzu ettiği, bazen ortaya çıkarması ciddi çaba isteyen, bazen bazı durumlarda mucizevi bir şekilde varlığını hissettiğimiz, elle tutulamaz, gözle görülemez ama anlaşılabilir tabii, sipariş edilemez ama geliştirilebilir, ufukta ışıl ışıl parlayan özgüven. Özgüvenli olmak sana ne çağrıştırıyor? Mesela tanımadığın insanlarla dolu kalabalık bir ortama tek başına girip herkese rahatça iletişim kurmaya başlamak mı? Ya da kimsenin ne düşüneceğini umursamadan istediğin kıyafeti istediğin yere giyebilmek mi? Veya bir karaoke gecesinde mikrofonu eline alıp sahneye fırlamak belki de. Başarıya ulaşması kesin olmayan, riskli bir projeye evet derken gösterdiğim motivasyon da olabilir belki.

Klişeleşmiş bir örnekle devam edeyim. Yeni tanıştığın biri elini sıkarken avucunun ne çok sıkı, ne çok gevşek, hani tam da o doğru oranda kavradığında sence özgüvenli biri midir? Bence sanırım yanıtı tüm bunların hepsi ve daha fazlası. Özgüven insanın yetenekleri ve potansiyeli hakkında olumlu bir inanç geliştirmesi anlamına geliyor. Bir kişinin kendine, düşüncelerine, yapabileceklerine olan güvenidir bu yani. Aslında açıklaması bu kadar basit. Çağdaş psikolojide yeni yeni konuşulan ve incelenen bir kavram bu özgüven. Ama kişinin iç dünyasının kontrolü fikrinin felsefe ve psikolojide uzun bir geçmişi var.

Transkriptin tamamını oku

Spinoza, David Hume, John Locke, William James gibi düşünürler, insan davranışında iradeyi ve özgüveni anlamaya çalışmışlar. Bu araştırmalar sayesinde kişisel yeterlilik algılarıyla well-being dediğimiz psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalışan teoriler doğmuş. Burada sosyal öğrenme, çaresizlik, motivasyon gibi teorilerden bahsediyorum. Öte yandan özgüven hakkında yoğun araştırmalar yapan Kanadalı psikolog Albert Bandura 1977'de yayınladığı makalesinde konunun bam teline dokunmuş ve şöyle söylemiş. Özgüven, kişinin olası durumları yönetmek için gereken eylem planlarını organize etme ve yürütme becerisine olan inancıdır. Bu inanç insanın düşünme, davranma hatta hissetme biçimini belirler.

Öyleyse özgüven hayatın her anında attığımız ya da atamadığımız adımlarda gizli bir etken. O kadar önemli ki tüm seçimlerimiz, yürüdüğümüz yol, mesleğimiz, eşimiz, dostumuz, her şeyin altında özgüvenimizle verdiğimiz veya veremediğimiz kararlar ve seçimler yatıyor. Araştırmalar gösteriyor ki yüksek özgüven ağır bir ameliyattan sonra hayatta kalma şansını bile arttırıyor. Peki, özgüven nasıl inşa olur? Bu duygunun gelişimi büyük oranda yaşamın ilk yıllarına dayanıyor. Bebeklik ve çocukluk döneminde sağlıklı aile ilişkilerinin ve ebeveyn tutumlarının varlığı bu işte kilit rolde. İki çocuk düşün şimdi. Biri doğumundan itibaren anlayışlı bir sevgi ortamında büyümüş. Ebeveynleri ya da bakım verenleri tarafından sevgi ve saygı görmüş. Sorular sormasına, meraklı olmasına, kendini ifade etmesine müsaade edilmiş.

Diğeri ise endişeli ve kısıtlayıcı bir ortamda büyümüş. Hatta belki engellenmiş, sınırları yoklamasına müsaade edilmemiş, sen çocuksun anlamazsın gibi bir muamele görmüş. Büyüme çağında aile içinde sürekli olarak eleştirilmiş. Sen yapamazsın, beceremezsin gibi sözlere maruz kalmış, desteklenmemiş.

Bu iki çocuğun birbirinden farklı yetişkinler olacağını öngörmek zor değil, değil mi? Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik olumlu duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetme hali aslında. Kendine güveni yüksek çocuklar, okul hayatında daha iyi performans gösterirler. İleriki yaşlarda çalışma hayatından aldıkları doyum daha yüksektir.

Kendilerini onlara destek veren, sevgi, saygı gösteren insanlarla çevrelerler. Ve benlik saygısı, yani kendimize olan öz saygımız, mutlulukla da güçlü bir şekilde bağlantılı. Daha yüksek düzeydeki benlik saygısı daha yüksek oranda mutluluk getiriyor. Burada verdiğim örnekte ikinci çocuk için gidişat çok parlak gözükmüyor.

Sürekli baskılanan çocuk kendi duygu ve düşüncelerini ifade edemeyerek büyüyecek tabi. Ve muhtemelen hem okulda hem de sosyal hayatta görev ve sorumluluklardan kaçacak. Çünkü başaramayacağına dair bir inancı var onun. Ve ileride de düşük özgüvene sahip bir yetişkin olacak. Bu tip insanlar kendilerini genelde geri planda tutarlar. Değersiz olduklarına inanırlar ve risk alma konusunda cesaretsizdirler.

Bir de genellikle başkalarına bağımlı olarak yaşarlar. Özel davranamazlar yani. Almaları gereken en ufak karar onlara stres verir. Kısacası özgüven çocukluk döneminden itibaren oluşmaya başlar ve yaşamımız boyunca etkisini sürdürür. Ama bunu buradan kaçış yok gibi algılama. Yani çocukluğumuzda yaşadığımız zorluklar geri dönülmez ya da onarılamaz değil. Dış dünyanın onayına muhtaç olmadan kendi öz değerimizi keşfetmenin, özgüveni inşa etmenin çok yolu var.

Bunları birazdan konuşacağız zaten. Ama madem buraya kadar geldik, şunu da sormak lazım. Özgüven sabit midir? Bir kere bir noktaya yerleşir ve kıpırdamadan o seviyede kalır mı? Bunun cevabı elbette hayır. Bazen özgüvenimiz tavan yapar, bazen yerlerde gezer, yıkılır. Her şeyin mercek altına alındığı ve kolayca yargılandığı, sosyal medyanın beden ve kimlik algılarımız üzerinde neredeyse mutlak kontrol sahibi olduğu bu rekabet çağında kendimize, inancımıza ve güvenimiz kolaylıkla sarsılabilir.

Karşımıza çıkan insanlar, içinde bulunduğumuz durumlar, deneyimler, bizimkilerle çatışan fikirler, toplumsal normlar, özgüvenimizi zedelenler listesinin sonu yok. Burada sosyal medya konusunda bir parantez açmak istiyorum. Özellikle İnstagram'ın yarattığı bir yanılsama var. İnstagram'da fotoğraf paylaştığında herkes mutlu, mükemmel görünüyor, seyahat ediyor, pürüzsüz hayatlar yaşıyor. Sence bu mümkün olabilir mi? Elbette olamaz.

Tıpkı senin hayatın mükemmel olmadığı gibi, Instagram'da gördüğün hayatların da hiçbiri mükemmel değil. Bedenler o kadar kusursuz değil, herkes her an o kadar mutlu değil. Gördüklerimiz sadece paylaşılan anlar ve tüm bu ışıltılanlar bombardımana maruz kalmak insanın, özellikle gençlerin, gerçeklik algısını kırıp özgüvenlerini zedeleyebiliyor. Bunun için aslında başlı başına bir bölüm ayırmak iyi olur. Bu fikri bir kenara koyayım bu arada. Ne diyordum? Özgüven sabit bir şey değildir ve etrafta olan bitenden etkilenebilir.

Benim de doğumu takip eden Selem pek çok yeni anneninki gibi uykusuz ve yorgun geçti. Kendi kabuğumun içinde bebeğimle beraber çok mutluydum tabii. Ama katılmam gereken ilk çık akşam yemeği davetinde o kadar demotive, o kadar bitkin hissediyordum ki. Ayaklarım geri geri gidiyordu. Ne makyaj yapacak halim vardı ne de böyle hoş davetlerinde giyildiğini hatırlıyordum açıkçası. Kendimi şık giyinip kalabalık bir insan grubunun içinde uzun sohbetlere katılacak özgüvene sahip hissetmiyordum.

Böyle hissetmemin temel nedenleri yorgunluk ve muhtemelen hormonal değişimlerdi. Ama o an içimde arayıp bulamadığım o motivasyonuna bir isim verecek olsam, özgüven derdim. Özgüvenin yaşadıklarımızla, dış dünyayla ilgisi var, evet. Ama esas olan insanın özgüveni ve özdeğeri kendi içinde bulması ve koruması.

sahip olduğumuz inançların eylemlerimizi yönlendirdiği ve yaşamlarımızı biçimlendirdiği uzun zamandır biliniyor. İyi haber şu ki, nöroplastisite, yani beynimizin yapısal ve fizyolojik değişikliklere uğrama, adapte olma yeteneği üzerine yapılan araştırmalar, beynimizi, düşünce ve darmanışlarımızı her yaşta etkileyecek şekilde yeniden şekillendirebileceğimizi gösteriyor. Daha önce de anlatmıştım bunu. Kaç yaşında olursak olalım, bir şeyi defalarca tekrar ettiğimizde beynimizde yeni patikalar oluşuyor ve değişebiliyoruz. O yüzden bir şeye başlamak zordur ama alışınca daha kolay devam ettirilir. İşte bu, ne kadar çekingen veya endişe dolu olursan ol, özgüven oluşturmanın büyük ölçüde senin elinde olduğu anlamına geliyor.

İstek, istikrarlı bir çaba ve risk alma cesaretiyle güvenini ve bununla birlikte daha fazlasını inşa etme kapasiteni yavaş yavaş genişletebilirsin. Şimdi, özgüven oluşturmak deyince, Cehennem başkalarıdır der 20. yüzyıla damgasını vuran düşünürlerden Fransız varoluştuğu Jean-Paul Sartre. Onun bu cümleyi sarfettiği ve bunu bir önerme haline getirdiği metin aslında bambaşka anlamlara açılıyor.

Ama bu cümleyi duyduğun anda sana çağrıştırdığı anlamı düşün. Gerçekten de başkalarının fikirleri, eleştirileri ve yargıları bizim için cehennemvari bir şey olabilir. Özgüvenimizi yerle bir edebilir. Başka insanların düşüncelerine çok önem veriyoruz. Bununla barışmamız lazım. Çünkü bizler hayatta kalmak için yoldaşlarımızın ve sosyal grubumuzun onayına ihtiyaç duyan sürü hayvanlarıyız. Evrimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek bu. Yani bu bizim DNA'mizi işlemiş durumda.

Bu içgüdünün bir kısmı da başkalarının düşüncesini tahmin etmeye çalışmak ve o potansiyel düşünceye göre hareket etmek anlamına geliyor. Basit bir örnek vereyim. Kalabalık bir grup içinde yüksek sesle fikrini dile getirip beklediğin onayı alamayınca hissettiğin burukluğu hatırla. Önem verdiğin bir ortamda yeni biriyle tanıştığında kendini ona nasıl sunuyorsun? Akılda zeki gözükmeye çalıştığın anları hatırla. Mesela çok hoşlandığın kişinin ailesi ya da en yakın arkadaşıyla tanışma anı da olabilir bu. Senin için önemli olan bir toplantıda zekice bir yorum yapmak veya kimsenin sormadığı soruyu sorabilmek adına verdiğin uğraşı düşün. Bu anlarda tamamen özgüvenli değiliz, tetikteyiz. İyi algılanmak ve beğenilmek ihtiyacımız var. Başkalarının zihninde parıldamak, en tepeye çıkmak, yıldızlaşmak istiyoruz.

Ama sana bir sır vereyim. Dünyadaki hiç kimse sana, senin kendine baktığın kadar yakından bakmıyor. Endişelerin, insanların seni sıkıcı bulup bulmaması, seni beğenip beğenmemeleri... Bunların hiçbiri senin zihnindeki kadar yer kaplamıyor evrende. Üstelik etrafındaki herkes bu kaygı ve korkuları yaşıyor. Herkesin bizim kadar kırılgan, bizim kadar kaygılı olduğunu bilmek, bu bilgiyi içselleştirmek insanı özgürleştiriyor. Ve çevresine karşı daha şefkatli, daha anlayışlı bir yere koyuyor.

Bu da bize empatinin kapılarını aralıyor. Bu noktada da konu başka yerlere kayıyor. Toparlayacak olursam, başkalarının fikirleri önemli, evet. Bu herkes için geçerli. Beğenilmek ve onaylanmak ihtiyacımız içgüdüsel, buna da okey. Peki ya biri senin fikrini beğenmezse? Ya da seni yetersiz bulursa? Ya da seçtiğin kıyafet karşındaki insana çekici gelmiyorsa ve seni zevksiz olarak kodlarsa? Ne olur böyle bir durumda? Bu seni zevksiz ya da sevilmez mi yapar?

Psikoloji bilimi biz insanların dünyayı algılamak ve kategorize edebilmek için bir etkileşime veya bir ortama girdiğimizde önceden var olan bir beklenti üzerinden, bir şema üzerinden ilerlediğimizi söylüyor. Bu ne demek? Bizim bir iç yapımız var. Burada girdiğimiz ortam ya da durumdaki insanlar da dahil olmak üzere olan biten hakkında hızlı kararlar vermek ve değerlendirmeler yapmak için önümüzdeki bilgiyi organize etmemiz gerekiyor.

Yani beynimiz bilinçsizce bize neye dikkat etmemiz gerektiğini, hangi bilgileri toplayacağımıza, hangi acil kararlar vermemiz gerektiğini söylüyor. İşte beynimizde hala hazırda oluşmuş bu şemaların değiştirilmesi sadece zor değil, aynı zamanda son derecede bireysel. Yani birisi seni bir şey yaparken gördüğünde, yürüyüşüne, kıyafetlerine ve ne kadar yüksek sesle konuştuğun gibi şeylere dayanarak, senin hakkında bir varsayım da bulunuyor. Bu varsayımın da seninle hiçbir ilgisi yok. Sokakta karşına çıkacak bir sonraki insan tamamen farklı bir şemaya sahip olacak ve dolayısıyla senin hakkında tamamen farklı bir fikre sahip olacak ve bunu kontrol edemezsin. Yani herkesin seni sevmesini sağlamak yerine sadece kendin olmaktan başka seçeneğin yok. Çünkü seni nasıl gördükleri onların derdi, senin değil. İşte aslında bu kavram işte bir anlamda özgürlüğün gerçek anahtarı. Tabii bunu içselleştirmeyi başarabilirsek.

Peki gelelim, özgüvenme, kibirme. Şöyle diyeyim, özgüvenli insanların en çekici özelliği, diğerlerinin duygu ve düşüncelerine de saygı duymaları. Ve bunu her an hissettirir onlar. Kendimize güvendiğimizde ve inandığımızda başka insanların seslerine açık oluruz. Eleştiriden korkmadığımız ve gelişime istekli olduğumuz için farklı fikirleri dinleriz. Öz saygı ve diğer insanlara saygı arasında güzel bir denge kurarız.

Denge önemli çünkü özgüvenin de fazlası zararlı bir yere doğru gidebiliyor. Kibirden bahsediyorum burada tabii. Bazen karşımızdaki insanda özgüven sandığımız şeyin bir süre sonra kibir olduğunu anlarız ve bu bizi iter. İter çünkü kibirli insanlar başkalarının görüşlerine tamamen kapalıdır. Kendilerini dünyayı bir arada tutan tutkal zannederler.

Onlar her zaman haklıdır. Dışarıdan gelen hiçbir tavsiyeye iç dünyalarında yer yoktur. İş hayatında ya da sosyal yaşamda karşımıza çıkan pek çok kendinden emin duruşun ardında aslında özgüvenden ziyade kibir yatabiliyor. Bu benim de yaşayarak tecrübe ettiğim bir şey oldu tabii. Hatta buna bir isim bile verilmiş. Hubris Sendromu. Aşırı özgüven ve kibirle karakteriz edilen bir durum bu. Bir kişinin gerçek dışı bir şekilde yüksek bir özgüvene sahip olmasıyla ortaya çıkıyor.

Hubris teriminin kökeni antik Yunan tragedyalarına dayanıyor. Klasik Yunan tragedyasında hubris yani kibir, genellikle kahramanın düşüşüne yol açan ölümcül bir kusurdur. Tragedya meraklıları bilir, aşırı kendine güven kahramanın insani sınırlarını aşmaya ve tanrısal bir statüüslenmeye çalışmasına sebep olur. Ve tanrılar derhal bu işlere kalkışın ölümlüyü cezalandırırlar.

Hubris sendromuna sahip kişilerde aşırı özgüven, kendini beğenmişlik ve aşırı benmerkezcilik bulunur. Genellemeleri sevmiyorum ama araştırmalar bu fenomenin ağırlıklı olarak CEO'lar, yöneticiler, siyasetçiler, yargıç ve avukatlar gibi güç pozisyonlarında yer alan kişilerde gördüğünü söylüyor. Senin de hayatında böyle insanlar olduğuna eminim. Az evvel de bahsettiğim gibi özgüven, iç dünya ve dış dünya arasında hassas bir denge kurmaktan geçiyor. Bunu başaramayınca etrafımızdakileri itebiliyoruz. Peki bu özgüven denen büyüleyici şey neyle beslenir, nasıl gelişir? Özgüven aslında bizim içimizde ve içimizden dışımıza doğru yansır. Ve inan hepimizin bu hayata olabildiğince açık, canlı, olumlu yaşayabilmek, güzel anılar biriktirmek, bir şeyler başarmak için özgüvene ihtiyacı var. Şimdi, bu konuda neler yapabiliriz diye Amerikalı psikolog, eğitimci ve yazar Martin Seligman'ın 8 maddelik listesine göz atalım istiyorum. Seligman, insanların var olan kapasitelerini en etkin ve verimli şekilde değerlendirmelerini sağlayan ve pozitif yönde gelişimlerini destekleyen unsurların

olduğunu inceleyen pozitif psikoloji yaklaşımının da teorisyenlerinden biri aynı zamanda. Kısacası bu konuda başvurmak için bence doğru bir isim. Peki o zaman 1. Kendine güvenen bir beden dili bulmaya çalış. Değişimin dışarıdan içeriye doğru olduğunu öneren Budizm gibi kadim inançlara kulak vermek gerekiyor burada. Bedenimizi nasıl taşıyorsak ruhumuz hatta zihnimiz de çoğu zaman arkasından geliyor. Araştırmalar kendine güvenen bir postürün hormonlar üzerinde olumlu etkileri olduğunu ispat ediyor. Biraz yoga meditasyon pratiği gibi gelebilir ama bunu deneyebilirsin.

Güven hissini tüm vücudunda ara. Ayaklarını yerde hisset, vücudunu rahatlat, sıkışık hisseden bir yerin varsa rahatlat ve gülümse. Bedenimiz beynimize hissetme şeklimizi değiştirebilecek mesajlar gönderir. Yani kendini daha güçlü hissetmek istiyorsan dik otur, gülümse. Bu mesaj beynine gönderilecek bu kesin bilgi.

Hatta daha önce Profesör Psikolog Jordan Peters'in hayat için 12 kural kitabını okurken detaylıca paylaşmıştım Instagram'dan. Onun da ilk kuralı dik durmaktı. Çünkü dik duran insanın kendisini daha az depresif veya kaygılı hissettiği, hatta daha az hasta olduğu ve daha uzun yaşadığı bilinen bir şey. Tabii ben bunu sana söylüyorum ama ben hiç dik duramıyorum. Sanırım üç çocuk sahibi olmanın da verdiği bir şeyi kucakta taşımak ve o süreçlerin getirdiği bir şey. Ben sürekli kendimi daha dik durmayı hatırlatmaya çalışıyorum.

İkinci maddeye gelince, kendini başkalarıyla karşılaştırma. İster sosyal medyadaki sözüm ona mükemmel vücutlara göz atalım, ister kazandığımız parayı arkadaşlarımızın maaşlarıyla karşılaştıralım. Hepimiz kendimizi sürekli etrafımızdakilerle kıyaslarız. Araştırmalar kendimizi başkalarıyla kıyaslamanın hiçbir türlüsüne olumlu bir sonuç doğurmayacağını gösteriyor. Hani kıyaslayınca aksiyona geçmek için motive olmak ya da kıyasladığı için daha rahat etmek gibi durumlar maalesef yok.

Bilakis kendimizi kötü hissetmemize yol açıyor. Bizi kaygılı ve özgüvensiz yapıyor kıyaslamak. Oysa her birimiz biricik, eşsiz varlıklarız. Kendimize ait beceriler, yetenekler, ilgilerimiz var. Kendimizi başkalarıyla karşılaştırdığımızda benlik duygumuzdan uzaklaşıyor ve kendimizi başkasının ölçüsüne göre ölçüyoruz.

Bu da yalnızca acı çekmeye ve benlik duygusunun zayıflamasına yol açıyor. Bu zehirli alışkanlığı bırakmanın tekniklerinden biri, kendi içinizdeki eleştirmenle arkadaş olmak. Birlik skandını hissettiğin anları not et ve hangi düşünce ve duygular ortaya çıktığına dikkat et. Bu düşünceleri iç eleştirmen diyebileceğin bir parçanı atfetmeye başla.

Bu konuda iyi olduğunda bu tarafında arkadaş olmaya çalış ve onun neden ortaya çıktığını ve ne istediğini öğren. Bu süreç seni iyileşme yolculuğunda çıkarabilir. Madde 3. Sınırlar oluştur. Başkalarının senin hakkında ne düşüneceğini kontrol edemezsin. Bunu konuştuk. Ama davranış biraz farklı. Başkalarının sana nasıl davranacakları üzerinde kontrolün olmadığını hissedersen kendine güvenmen zordur.

Aslında sağlıklı sınırlar oluşturduğunda hangi davranışlara hoşgörü gösterip hangilerine hoşgörü göstermeyeceğini sen belirlersin. Yapmak istemediğin şeylere hayır de. Birisi çizgiyi açtığında onu nazikçe uyar. İlişkilerinde beklentilerini açıkça belirt. Hassas olduğun bir konunun üstüne gidilmesini istemiyor olabilirsin. Bunu talep etmek hiç tuhaf değil. 4. Küçük hedefler koy ve küçük başarılar örnemse. Bazen küçücük adımlar atmak insanı kocaman bir değişiklik için didinmekten daha iyi hissettirir.

Çünkü büyük değişimleri hayal etmek insanı ümitsizliğe sürükleyebiliyor, denemekten vazgeçirebiliyor. Ama küçük ilerlemeler, minik kıvılcımlar hem süreklilik sağlıyor hem de inanç tazelemimize yol açıyor. Hayatına sporu sokmak için havalı bir cimri 3 aylık paketini almak yerine her gün 10 dakika yürüyüş yaparak başlamak gibi mesela. Sosyal medyayı hayatından tamamen çıkartmak için telefondan bir anda uygulamaları silmek yerine saat sınırı koymak gibi. Ve tabi o sınıra uymaya çalışmak gibi.

Burada bence önemli olan bir detay daha var. Küçük değişimler ya da adımlar atmak için ideal koşulların oluşmasını beklememek. Her neredeysen o noktadan başlayabilirsin. Rejime başlamak için pazartesiyi bekleme klişesinde hepimiz güleriz. Ama hepimiz o klişe düşünce kalıbının içine mutlaka düşmüşüzdür. Yani koşulları bekleme. Sen yürümeye başla, koşullar iyileşir ya da iyileşmez. Ondan sonra bakarsın.

5. Bedenine iyi bak. Bedenin iyi değilse ruhunun da iyi olmasını bekleme. Kişisel bakımına öncelik verdiğinde bedenin, zihnin ve ruhun için harika bir şey yapmış olursun. Sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak gerekli, miktarda uyumak, kendini iyi hissetmene yardımcı olacak anahtarlar.

Haftalık programlarına kısa yürüyüşler eklemek ve daha sağlıklı yiyecek seçimler yapmak kendine olan öngüvenini arttırabilir. Meditasyon yapmak, iç sesini duymak da pastanın üzerindeki çilek olur. Gelelim 6. maddeye. İç sesini fark et, gerekiyorsa değiştir. Kendini negatif bir tondan konuşmak yapabileceğin

en yıkıcı şey, of yine batırdım ya da bu işi o tarihe yetiştirmem imkansız ya da sıra bana gelmez, bu şans bana denk gelmez, bu insan beni seçmez, bana bakmaz gibi gibi liste uzar da uzar. Bilinçaltımıza bazı şeylerin zor ya da başa çıkılamaz olduğunu söylersek, beyin, beden, ruh her şey bu bilgiye göre hizalanır. Biraz daha cesur, biraz daha atılımcı olmak için cümleleri tersine çevir. Araba kullanmayı öğrenemem, İstanbul'a trafiğe çıkmaktan korkarım, elim ayağım dolanır yerine.

Sokakta yüzlerce şoför var, hiçbiri benden daha akıllı veya özel değil." diyebilirsin. Veya, yine tutturamadım, başaramadım yerine, bir dahakine daha iyisini yapabilirim. Ya da, topluluk yönünde konuşmaktan nefret ediyorum yerine, topluluk yönünde konuşmayı sevmiyorum ama başa gelen çekilir, ayrıca herkesin güçlü ve zayıf yönleri vardır, diyebilirsin.

Madde 7 Fark Yarat Topluma katkıda bulunmak için bir şeyler yap. En sevdiğin hayır kurumuna gönüllü olmayı veya bağışta bulunmayı düşün. Takip ettiğin böyle bir kurum yoksa bile mutlaka bir şey bulabilirsin. Büyük bir aksiyon olması da gerekmiyor. İhtiyacı olan bir tanıdığını arabayla bir yere bırakmak ya da hasta bir arkadaşına yemek götürmek bile kendini iyi ve daha değerli hissetmene sağlayacaktır.

Uzun zamandır görmediğin yaşlı bir akrabaya ziyaret bile olabilir. Birilerinin hayatını etki etmek, bireysel seçimlerimizin dünya üzerinde etkisi olduğunu hatırlatır. Bir birey olarak gerçek önemimizin farkına varmak bizi güçlendirir. Ve tabii yine özgüven duygumuzu artırır. Ve son madde, yani 8. Risk al ve çuvalla. Özgüveni geliştirmenin en direkt yolu risk almak ve çuvallamak. Utanç duyguna, korkularına rağmen harekete geçmek yani.

Eğer işler yolunda giderse, artık düşündüğünden daha fazlasını yapabileceğini biliyorsun. Eğer işler yolunda gitmezse, artık düşündüğünden daha fazlasını halledebileceğini biliyorsun. Her iki durumda da denemiş olmak iyidir. Peki o zaman, birkaç öneride benden gelsin. Ara sıra başarılarının ve hayatında gurur duyduğun şeylerin listesini yap. Bir defterin olsun. Listeler hazırla. Neleri hallettin, önünde neler var? Kendini takdir et. Düzenli yazdığın bir günlüğün olursa bu çok daha iyi olur tabii.

Güçlü yönlerini ve yeteneklerini kabul et ve bunları kendine sık sık hatırlat. Hobilerine zaman ayır ve merakını, ilgini çeken şeyleri denemek, öğrenmek için hayatında yer aç. Peki, bölümün sonuna gelirken asla unutulmaması gereken nokta şu, her şey gibi özgüven inşası da bir süreçtir. Sonuç olarak sağlıklı bir özgüven duygusu bir kere elde ettiğimiz ve hayatımızın geri kalanı boyunca sahip olduğumuz bir şey değil. Kendine olan güven bazen artar, bazen azalır. İnşa etmek, geliştirmek ve sürdürmek için çabuk harcamak gerekir.

Hepimiz özgüvenimizi zorlayan anlar yaşarız. Ama sağlıklı özgüvenin kaynaklarını anladığımızda onu kendi içimizde geliştirmeye çalışabiliriz. Eğer bunlar seninle bir şeyler kıpırdattıysa ya da düşünmeni sağladıysa ne mutlu bana. Belki bu bölümün üzerine bunlara biraz kafa yorabilirsin. Mesela özgüvenli biri olduğunu düşünüyor musun? Veya sence özgüven oluşturmak zor bir şey mi? Senin en büyük güven yapıcın veya kırıcın nedir? Bir sonraki patikada görüşene dek yeniliklere açık olduğun, cesur, kendinden emin ve özgüvenli günaydınlar. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)